+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 3 Sayfa var 1 2 3 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 29
Like Tree4Beğeni

Konu: Müslüman Bir Ülkede Doğmayanların Suçu Nedir?

  1. #1
    Vefakar Üye Sağ Yolun Yolcusu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Bulunduğu yer
    Bazen Giresun; Bazen Manisa
    Mesajlar
    484

    Standart Müslüman Bir Ülkede Doğmayanların Suçu Nedir?

    Biz müslüman bir ailede doğduk. İslamı kaynağından öğrendik.Fakat;Müslüman bir ülkede doğmayanların suçu nedir? Onlara ahirette nasıl bir muamelede bulunulacak?

    Bu son zamanlarda çokça duyduğum sorulardan birisi. Böyle bir vesveseyi bertaraf edecek fikirlerinizden istifade etmek için bu konuyu açmayı uygun buldum. Paylaşımlarınız için Allah razı olsun...

    Ey nefsim! Bir dakika gülmeye bedel on saat ağlıyorsun.


  2. #2
    Ehil Üye Selim Akif - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    istanbul
    Mesajlar
    2.965

    Standart

    Her şey bulunduğu ortamda en iyisidir. Fakat genel olarak, bütün eşya içerisinde en iyi ve en güzel olan bir şey vardır. Mesela: Kur'an-ı Kerimde insanın ahsen-i takvimde yani, en güzel kıvamda yaratıldığı ifade edilmiştir. Buna göre, diğer mahlukat eksik mi yaratılmış oluyor. Hayır. Onlar da kendi alanlarında en güzel mahlukattır. Misal olarak, güneş kendi alanında en güzeldir. Yani güneş olmazsa insanların hiç birisi yaşayamaz. Ama insan genel itibariyle en güzeldir. Güneş ise, bulunduğu ve icra ettiği iş cihetiyle en güzelidir. Bu örnekleri artırabiliriz. koyun, toprak, meyveli ağaç, melek v.s. bunlar kendi alanlarında en güzel ve mükemmel mahlukattır. Bu durum da insanın en mükemmel olması, diğer mahlukatın mükemmel olmadığı veya eksik yaratıldığı anlamına gelmemektedir.

    Çünkü, bu koyunlardan daha güzel bir koyun tasavvur edilmez. Bu deveden daha güzel bir deve, bu güneşten daha güzel bir güneş hayal edilmez. İşte aynen onun gibi, gönderilen semavi kitaplar kendi zamanlarında gönderilmesi gereken en mükemmel kitaplardır. Nasıl ki, bir ilk okul çocuğuna çarpım tablosunun öğretilmesi, ne eksik ne de fazladır. Fakat üniversitedeki öğrenciye çarpım tablosu değil daha ileri dersler verilir. Bunun gibi, Kur'andan evvel gelen kitaplar, kendi zamanlarının en iyisidir ve o zamanlarda onların gönderilmesi hikmettir, eksiklik değildir. Bu açıdan her Peygamber ve Ona verilen her vahiy kendi döenminin en mükemmeli ve en güzelidir.

    Ancak tabiri uygun ise, insanlığın tamamı bir Kitaptan ve bir Peygamberden ders alacak yüksek okul örencileri gibi bir seviyeye gelince Kuran gönderilmiştir.

    Madem ki en yüksek ilim üniversitede veriliyor. Öyleyse üniversitede verilen ilim, ilkokul çocuklarına da verilsin, diyebilir miyiz. İnsanlık da bir eğitim kurumu gibidir. Her devir bu okulun bölümleri gibidir. Bu bölümlerin hocaları da Peygamberlerdir. Hz Adem’den bu yana insanlık, hocalarından ders alarak sanki üniversite seviyesine gelmiş ve İslam dininin mükemmel derslerini alma kabiliyeti kazanmıştır. Bu nedenle en son ve en mükemmel din en sona bırakılmıştır. İlk okulda da matematiğin özü vardır. Ama ders onların seviyesine göre verilir ve hoca bütün bildiği şeyleri değil de anlayacakları şeyleri anlatır.

    İşte diğer peygamberler de insanlığa seviyelerine göre ilim vermiş ve onları yetiştirmiştir. Sonuçta bütün yönleriyle ders alma seviyesine geldikleri için İslam Dini ve Yüce Peygamberi gönderilmiştir. Artık bütün insanlar bu dine uymak ile emrolunmuştur.
    http://www.sorularlaislamiyet.com/su...w_qna&id=16177

    Bismillahirrahmanirrahim


    Elif, Lâm, Mîm.
    İnsanlar, imtihandan geçirilmeden,
    sadece "İman ettik" demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?


    Do men think that they will be left alone on saying,
    "We believe", and that they will not be tested?


  3. #3
    Vefakar Üye Sağ Yolun Yolcusu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Bulunduğu yer
    Bazen Giresun; Bazen Manisa
    Mesajlar
    484

    Standart

    Hel min mezid?

    Ey nefsim! Bir dakika gülmeye bedel on saat ağlıyorsun.


  4. #4
    Yasaklı Üye Ene-Zerre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Kainat Mescidi...
    Mesajlar
    2.455

    Standart

    Evvelâ şu hakikati hatırlatmakla mevzuya başlamakta fayda mülâhaza ediyoruz. Hesap sormak, siğaya çekmek, ancak Allahü Azimüşşân'ın hakkıdır. Mahlûkatın O'na sual ve hesap sormaya hakkı yoktur.

    Umum mülkün yegane sahibi, tek hâkimi Allahü Azi-müşşân'dır. O Sultan-ı Ezel ve Ebed kendi mülkünde elbette dilediği gibi tasarruf eder. Amma O Âdil-i Hakîm ve Rahîm-i Mutlak'ın bütün tasarrufat-ı hakîmane, rahîmâne ve âdilânedir. Hiç kimse O'nun mahlûkatına O'ndan başka şefkatli ve merhametli olamaz. Yukarıdaki soruyu soranların görünüşte acıdıkları, gerçekte ise kendi günahlarına özür olarak ileri sürmek istedikleri o şahıs, Cenâb-ı Hakk'ın kuludur. Bizimle ilgisi sadece insaniyet cihetiyledir. Onu, ana rahminde bir damla su halinden rahmet ve inâyetiyle insan şekline getiren, ona akıl ihsan eden ve dünyadan faydalanabilmesi için gerekli bütün maddi ve manevî cihazlarla teçhiz eden Allahü Azimüşşân'dır. Öyle ise, o adama karşı hiç kimse onun Rahîm olan yaratıcısından daha şefkatli olamaz.

    Kader ve adaletle ilgili mes'elelerin tetkikinde bu hakikatin gözden uzak tutulmaması gerekir. Her bir insanın, bu âlemde içinde bulunduğu farklı hayat şartları, fert, aile ve akraba dairelerinde karşılaştığı ayrı ayrı mes'eleleri, maişet (geçim) noktasındaki değişik problemleri ve nihayet içinde bulunduğu memleketin kendisine has içtimaî yapısıyla ayrı bir dünyası vardır. Hikmetlerini hakkıyla bilemediğimiz, fakat âdil olduğundan da şüphe etmediğimiz bu İlâhî taksimatın neticeleri ahirette, yüce adalet gününde sergilenecek, Zilzâl Sûresi'nde de beyân buyurulduğu gibi zerre kadar hayır ve zerre kadar şerrin hesabı orada görülecektir.

    Bu dünyada faydalı sanılan birçok hâller, orada mes'uliyetinin ağırlığı ile kulun büyük bir yükü olurken, zahmet ve meşakkat olarak görünen nice hâdiseler -sabretmek şartıyla- orada günahların affına vesile olacaktır.

    Haşir meydanı, hayvanların bile gerek insanlardan ve gerekse birbirilerinden olan haklarının alınacağı, hattâ bir kâfirin Müslümanda olan hakkının dahi hesaba katılacağı bir yüce adalet divânı olarak insanları beklemektedir. Hayvanların birbirinde olan küçük haklarını bile, mahiyetini bilemediğimiz hassas bir teraziyle tartan O Âdil-i Mutlak, elbette ki insanları da o mutlak adaletiyle muhakeme edecektir.

    Bir kısım insanların, Kader ve İlâhî adalet noktasındaki vesveseleri, işte bu adalet gününü düşünmemekten ileri gelmektedir. O günü düşünmeden, bir cihette yolun ortası olan bu dünyada, İlâhî adaletin kulların imtihan şartlanndaki tecellîsini lâyıkıyla anlamamız, elbette imkânsızdır.

    Zerre kadar şerrin dikkate alınacağı o adalet gününde, İlâhî adalete iftira edenlerin de hesaba çekileceği gözden uzak tutulmamalıdır. Anlaşılmayan mes'elelere itiraz etmek yerine, merakla eğilmek ve öğrenmek akıl ve hikmetin muktezasıdır. Hem bir nev'i ibâdettir. Mesela tıb ilmi, Hakîm-i Ezelî'nin insan vücûdunda hiçbir şeyi hikmetsiz ve faydasız yaratmadığına inanmanın neticesi olarak, herbir azanın, kemiğin, sinirin, bezin vaziyetini araştırmış, bulmuş ve bugünkü seviyesine ulaştırmıştır. Bir doktor, neye yaradığını bilemediği bir azayı faydasız kabul etse, cehaletini ilân etmiş olur. Onun anlamaması o azanın faydasızlığına delil olamaz. Aynen öyle de, Âdil-i Mutlak olan Allah'ın adaletine iman eden bir kimse de, her hâdisede İlâhî adaletin tecellî ettiğine imân ile mükelleftir. Hatırına gelen suallerin cevabını bu anlayış içerisinde aramalıdır.


    Cenâb-ı Hakk, Kur'an-ı Kerîm'inde:

    Allah, kişiye ancak gücünün yeteceği kadar teklif eder” (Bakara Sûresi, âyet: 286.) buyurmakla, kullarına çekemeyecekleri yükleri teklif etmediğini açıkça bildirmektedir. İnsanın bedeninin takat getiremeyeceği veya mal varlığının kâfi gelmeyeceği yükler olduğu gibi, aklının da tek başına erişemeyeceği hakikatler vardır. Bunların hepsi, kullara çekemeyecekleri yüklerin yüklenmediği hakikati içerisindedir. Konuyu bazı misâllerle açıklayalım:

    - Ayakta duramayacak kadar hasta olan bir kimse, namazını oturarak kılar.
    - Oturamayacak ve kımıldayamayacak durumda bulunan bir hastanın ise namazı te'hire kalır.
    - Ramazan'da unutarak yemek yiyen kimsenin orucu bozulmaz.
    - Kendisine zorla haram bir şey yedirilen kimse mes'ul olmaz.
    - Fakir bir Müslümana hacca gitmek ve zekât vermek farz değildir.

    Misâller çoğaltılabilir. Bunlar Cenâb-ı Hakk'ın Âdil-i Mutlak olduğuna ve kullan için takat getiremeyecekleri yükler takdir etmediğine birer delildir.
    Allahü Teâlâ mutlak- adaletiyle kullarının mes'uliyetlerini bedenî ve malî durumlanyla olduğu gibi, içinde bulunduklan şartlarla, imân hakikatlerini kavrama ve İslâmî hükümlere vâkıf olabilme imkânlarıyla da sınırlandırmıştır. Yâni, Cenâb-ı Hakk, kullannın akıllarına da kaldıramayacağı yükleri yüklememiştir. Şu hakikati de bilmek icab eder:

    İnsanların bu dünyadaki asıl vazifeleri Cenâb-ı Hakk'a imân ve O'na itaat etmek olduğundan, en düşük seviyedeki akla dahi Hâlık-ı Kerîm'in varlığını idrâk etme kabiliyeti verilmiştir. Az bir akılla dünya işleri lâyıkıyla görülemediği halde, bu kâinatın bir yaratanı olduğu bilinebilir. Diğer taraftan, bir eli olmadığında dünyevî işlerini bir derece aksattığı halde, aynı insan iki elini ve iki ayağını da kaybetse Allah'ı tanımasında, bilmesinde hiçbir noksanlık duymaz. Aklıyla bu kâinatın sultanını idrâk ettikten sonra, bedenî durumunun da müasadesi nisbetinde O'na karşı ibâdetini yapar.

    Âdil-i Mutlak olan Allahü Azimüşşân her insana bu dünya imtihanını kazanacak kıuhır akıl ihsan etmiş, akıl hastalan ile sinn-i teklife ulaşmayan çocukları imtihandan muaf tutmuştur.

    Bu izahlardan sonra, mevzuun fetva cihetine gelelim: Mevzu, dünyanın ücra bir köşesinde veya esaret altındaki bir beldede dünyaya gelen bir insanın, bir islâm ülkesinde dünyaya gelen insanla nasıl bir tutulacağı, bu iki şahsın imtihan şartlanndaki adaletin nasıl izah edilebileceği idi. Önce şunu belirtelim: Yukarıda durumu anlatılan insan, Hanefîlerin itikattaki imamları olan Mâtüridî'ye göre sadece kendisinin ve bu âlemin bir yaratıcısı olduğunu bilmekle mükelleftir. Diğer iman hakikatlerine ve İslâmî hükümlere aklıyla erişemeyeceği için, onlardan mes'ul değildir. Şâfiîlerin büyük çoğunluğunun itikattaki imamları olan İmam-ı Eş'arî'ye göre ise, böyle bir kimse Allah'a iman etmese de ehl-i necattır. Fakat, ilm-i kelâm âlimlerinin büyük çoğunluğu birinci görüşü benimsemişlerdir. Merhum Ömer Nasuhî Bilmen'in bu mevzu ile ilgili açıklamalarını önce kendi ifadelerinden, daha sonra sadeleştirerek takdim edelim:

    "Zaman-ı fetrette yaşayan ve kendilerine savt-ı nübüvvet vâsıl olmayan kimseler dahi Allahü Teâlâ Hazretleri'ne imân ile mükelleftirler. Çünkü, kuvve-i akliyeleri, fıtrat-ı selîmeleri kendilerini tevhide, ma'rifetullaha sâiktir. Lâkin, bunlar şer'î ahkâm ile mükellef olmazlar. Zira, bu gibi hükümler Enbiyâ-ı İzam tarafından tebliğ olunmadıkça akıl ile idrâk olunamaz.

    Fetret, inkıta manasınadır. Bi'set-i enbiyânın inkıtaiyle vahy-i İlâhî'nin münkatı olduğu zamana denir. Hazret-i İsa ile Hâtem-ül Enbiyâ Hazretleri'nin arasındaki zamana ıtlakı mâruftur. Böyle bir zamanda yaşayan insanlara ehl-i fetret tesmiye olunur. Bi'set-i Nebeviyye'den sonra dünyaya geldikleri halde şâhik-i cebelde veya arzın meçhul bir kıtasında yaşadıkları için kendilerine savt-ı İslâm vâsıl olmayan eşhas dahi ehl-i fetret hükmündedir.

    Binaenaleyh bunlar bu cihetle mazur olduklarından namaz, oruç gibj şerY ahkâm ile mükellef olmazlar. Ancak Allahü Teâlâ'ya imanın bunlara farz olup olmaması hususunda ihtilâf vardır. Eş'arîye'ye göre mücerred akıl ve nazar ma'rifetullah da kâfi değildir. Herhalde Allahü Teâlâ'ya imanın vücûbu şer'i şerif ile sabit olur. Ehl-i fetret adem-i imanından nâşi azab-ı nâra müstehak olmaz. Nitekim, "Biz bir kavme Resul göndermedikçe azab etmeyiz" (İsrâ Sûresi, 15) nass-ı Kur'anîsi de bunu nâtıktır. Fakat Mâtüridiyye Eimmesi derler ki: Allah Teâlâ'ya imân etmek fıtrat muktezasıdır. Herkes aklen tevhid-i Bâri'nin hüsnünü idrâk edebilir... Bir insan nerede ve hangi zamanda bulunursa bulunsun, daima nazar-ı intibahına çarpan binlerce hilkat bediâlarını görür dururken bunların azîm mübdiinin vücuduna aklen istidlal edememesi tecviz olunamaz... Âyet-i celîleyle nefyolunan azabtan maksad ise dünya azabıdır, âhiret azabı değildir. Yahut bu âyet-i kerîmenin nâtık olduğu adem-i tazip, idrâki mümkün olmayan ahlâk-ı şer'iyyenin adem-i icrası haline aittir. Yoksa, aklen tahsili mümkün olan ma'rifetullahın terkine şâmil değildir. Binaenaleyh ma'rifetullah hususunda hiçbir âkil mazur olamaz. Bazı ulemâya göre ehl-i fetret üç kısımdır: Birincisi, zaman-ı fetrette yaşadıkları halde akıl ve na-zarlarıyla vahdaniyet-i İlâhiyeyi tasdik edenlerdir, bunlar ehl-i Cennettir. İkincisi, Cenâb-ı Allah'a şerik ittihaz edenlerdir, bunlar da ehl-i nârdır. Üçüncüsü, gaflet üzere olup fikr-i Ulûhiyetten zahil bulunanlardır. İşte ihtilâf bu kısım hakkındadır. "

    Yukarıdaki ifâdelerin sadeleştirilmiş şekli:

    "Fetret zamanında yaşayan ve kendilerine peygamber sesi ulaşmayan kimseler dahi, Cenâb-ı Hakk'a iman etmekle mükelleftir. Çünkü, akıllan, bozulmamış fıtratları kendilerini Allah'ı bilmeye ve birliğine inanmaya götürür. Fakat, bunlar diğer dinî hükümlerden mes'ul değildirler. Çünkü, bu gibi hükümler, peygamberler taralından tebliğ edilmedikçe akılla anlaşılamaz.

    Fetret, kesilme manasınadır, peygamberlerin gönderilmesine ara verilerek, İlâhî vahyin kesildiği zamana denir. Bilhassa Hz. İsa ile son Peygamber Hz. Muhammed (S.A.V.) arasında geçen zaman için kullanılır. Böyle bir zamanın insanlarına fetret devrinde yaşayan kimseler denilir.

    Peygamberimizin, peygamber olarak gönderilmesinden sonra, dünyaya geldikleri halde, yalnız olarak, dağ başında veya yeryüzünün bilinmeyen bir yerinde yaşadıkları için kendilerine İslâm'ın sesi ulaşmayan Huluslar dahi, fetret zamanında yaşamış insanlar hükmündedir.

    Dolayısıyla bunlar bu cihetle mazur sayıldıklarından namaz, oruç gibi dinî hükümlerle mükellef olmazlar. Ancak, Cenâb-ı Hakk'a iman etmenin bunlara farz olup olmaması hususunda ihtilâf vardır. Eş'ariye'ye göre sırf akıl ve fikir Allah'ı bilmede yeterli değildir. Herhalde Allah'a imanın vâcib olması, din ile sabit olur. Fetret devri insanları, imân etmemekten dolayı Cehennem'e konulmazlar. Nitekim, "Biz bir kavme Resul göndermedikçe azab etmeyiz", âyeti de bunu ifâde etmektedir. Fakat Mâtüridîye imamları derler ki: Cenâb-ı Hakk'a iman etmek yaratılış gereğidir. Herkes aklıyla Allah'ın bir olduğunu anlayabilir... Bir insan nerede ve hangi zamanda bulunursa bulunsun, daima, uyanık fikrine çarpan, hikmet ve san'atla yaratılmış binlerce eserleri görüp dururken, bunlann Yüce Yaratıcısının varlığına akılla yol bulamaması caiz görülemez... Âyette, edilmeyeceği bildirilen azabtan maksat ise, dünya azabıdır, âhiret azabı değildir. Yahut, bu âyetin ifâde ettiği azab etmeme durumu; anlaşılması mümkün olmayan din hükümlerinin yerine getirilmemesi haline aittir. Yoksa, akılla öğrenilmesi mümkün olan Allah'ı bilmenin terki mânâsına gelmez.

    Bundan dolayı, Allah'ı bilme hususunda hiçbir akıllı kimse mazur sayılmaz. Bazı âlimlere göre, fetret devri insanları üç kısımdır: Birincisi, fetret zamanında yaşadıkları halde, akıl ve fikirleriyle Allah'ın birliğini kabul edenlerdir. Bunlar Cennetliktir. İkincisi, Cenâb-ı Allah'a ortak koşanlardır; bunlar da cehennemliktir. Üçüncüsü, gaflet üzerine olup, Ulûhiyet fikrini ihmal ederek hiç düşünmeyenlerdir. İşte ihtilâf bu kısım hakkındadır."

    Ehl-i fetret hakkında üstad Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurmaktadır:
    "Ehl-i fetret, ehl-i necattırlar. Bil'ittifak, teferruattaki hattatlarından muahezeleri yoktur. İmam-ı Şafiî ve İmam-ı Eş'arî'ce, küfre de girse, usul-ü imanîde bulunmazsa, yine ehl-i necattır. Çünkü teklif-i İlâhî, irsal ile olur. Ve irsal dahi, ıttıla ile teklif takarrür eder. Madem gaflet ve mürur-u zaman, enbiyâ-yı salifenin dinlerini setretmiş, o ehl-i fetret zamanına hüccet olamaz. İtaat etse sevap görür, etmezse azab görmez. Çünkü mahfî kaldığı için hüccet olamaz." (Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 385)

    Bu ifâdeleri sadeleştirerek izah etmeye çalışalım:

    "Ehl-i fetretin, dinin teferruatındaki hatalarından dolayı ceza görmeyeceklerinde bütün âlimler fikir birliği içindedir. Hattâ İmam-ı Şafiî ve İmam-ı Eş'ari'ye göre, bunlar iman etmeyip küfre girse, ondan dahi mes'ul olmazlar. Çünkü, mes'uliyet ancak peygamber gönderilmesi ile tahakkuk eder. Ayrıca peygamber gönderilmiş bulunduğunun ve peygamberin vazifesinin mahiyetinin de bilinmiş olması gerekir ki, mes'uliyet bahis mevzuu olabilsin. Eğer peygamberlerin irşâdlan, zamanın geçmesi ve gaflet gibi sebeblerden dolayı gizli kalır da anlaşılmazsa, bunlara vâkıf olamayanlar ehl-i fetret sayılırlar ve azab görmezler."

    Burada bir sual akla gelebilir: Peygamberin ismini ve vazifesini işiten, ancak bundan menfi (olumsuz) şekilde haberdar edilen kimselerin durumu ne olacaktır?

    Bu suale cevap olarak, İmam-ı Gazali Hazretleri'nin aşağıdaki tasnifine göz atalım, Bu tasnifinde İmam-ı Gazâlî Hazretleri o zamanda yaşayan Hıristiyanların ve henüz Müslüman olmamış bulunan Türklerin durumunu ele almakta ve şöyle buyurmaktadır:

    "İnancıma göre, inşâallah Allahü Teâlâ, zamanımızdaki Rum, Hıristiyan ve Türklerin pek çoğunu da Rahmet-i İlâhiye şümulüne alacaktır. Bunlardan maksadım, uzak memleketlerde yaşayan ve kendilerine İslâm'ın daveti ulaşmayan Rum ve Türklerdir.

    Bunlar üç kısımdır:

    a. Hazret-i Muhammed'in (S.A.V.) ismini hiç duymamış olanlar.

    b. Hz. Peygamber'in ismini, sıfatlarını ve gösterdiği mu'cizeleri duymuş olanlar. Bunlar İslâm memleketlerine komşu olan yerlerde veya Müslümanlar arasında yaşayan kimselerdir, kâfir ve mülhidlerdir.

    c. Bu iki derece arasında bulunan grupdur. Hz. Peygamber'in ismini duymuşlarsa da vasıf ve hususiyetlerini duymamışlardır. Daha doğrusu bunlar Hz. Peygamber'i tâ küçüklüklerinden beri "İsmi Muhammed olan -hâşâ!- yalancının biri peygamberlik iddiasında bulunmuştur" şeklinde tanımışlardır. Tıpkı bizim çocuklarımızın Adı el-Mukaffa' olan yalancının biri Allah'ın kendisini peygamber olarak gönderdiğini iddia etmiş ve yalancı olarak peygamberliği ile meydan okumuştur sözünü duymaları gibi. Kanaatime göre bunların durumu birinci grubda olanların durumu gibidir. Çünkü bunlar Hz. Peygamber'in ismini, haiz bulunduğu vasıfların zıdlarıyla birlikte duymuşlardır. Bu ise hakikati araştırmak için insanı düşünmeye ve araştırmaya sevk etmez."(İmam-ı Gazali, İslâm'da Müsamaha (Tercüme: Süleyman Uludağ), s. 60-61.)

    Bugün gerek Hıristiyan âleminde ve gerekse demir perde ülkelerinde İmam-ı Gazali Hazretleri'nin tasnifindeki üçüncü gruba giren insanlara rastlamak mümkündür. Hıristiyan âleminde ücra bir köşede içtimaî hayattan uzak ve Din-i Hakk'ı bulma imkânından mahrum birçok insanlar bulunduğu gibi, demir perde gerisinde esaret kamplarında hür dünyanın varlığından bile habersiz nice mazlumlar vardır. Bunların içinde bulundukları hayat şartlan ve imkânları ile din-i Hak olan İslâm dinini bulmalarının zorluğu meydandadır. Hikmeti nihayetsiz ve rahmeti herşeyi ihata eden Allahü Azimüşşân'ın bu gibi kimselere muamelesi, elbette içinde bulundukları şartlarla mütenasip (orantılı) olacaktır.

    Şurası da herkesin malûmudur ki, bir rejimin perdesi arkasında ulûhiyeti inkâr maksadıyla mutlak inanca, hususan İslâm dinine karşı dessasâne faaliyet gösteren ifsat komitelerinin mes'uliyetleri, gafil ve mazlumlarla elbette bir olamaz.

    Bu mevzu ile alâkalı olarak mazlum Hıristiyanlar hakkında Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri'nin şu ifâdelerini nakletmekte fayda görüyoruz:

    "Âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedi'ye (S.A.V.) bir lâkaydlık perdesi gelmiş. Ve madem âhirzamanda Hazret-i İsa'nın (A.S.) din-i hakikisi hükmedecek, İslâmiyet'le omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa'ya (A.S.) mensup Hıristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler, onlar hakkında bir nev'i şehadet (şehitlik) denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zayıflar, müstebit büyük zâlimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet onlar hakkında medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffâret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır, diye hakikatten haber aldım... Eğer o felâketi çekenler, mazlumların imdadına koşanlar ve istirahat-i beşeriye için ve esasat-ı diniyeyi ve mukaddesât-ı semâviyeyi ve hukuk-u insaniyeyi muhafaza için mücadele edenler ise, elbette o fedakârlığın manevî ve uhrevî (ahirete ait) neticesi o kadar büyüktür ki, o musibeti onlar hakkında medâr-ı şeref yapar, sevdirir. " (Bediüzzaman Said Nursî, Kastamonu Lahikası, s. 103.)

    Yukarıdaki ifâdeler, Ehl-i Sünnet âlimlerinin bu husustaki görüşlerinin hülâsası mahiyetindedir. Bu sebeble yukarıda takdim edilen açıklamaları kâfi bularak diğer kaynaklardan nakiller yapmadık. Konu ile ilgili geniş bilgi isteyenler diğer kelâm kitaplarına, bilhassa Abdurrahman Cezerî'nin Mezâhib-i Erbaa adlı eseriyle, Aliyyü'l-Karî'nin Şerhu'l-Emâli ve Şerh alel-Fıkhi'1-Ekber adlı eserlerine bakabilirler.

    Şimdi de mezkûr sualin diğer bir yönü üzerinde kısaca duralım: İslâmiyet'te, bir İslâm beldesinde dünyaya gelen kimsenin mutlaka Cennet ehli olacağına dair bir hüküm yoktur. İslâm tarihini tetkik edenler bilirler ki, Asr-ı Saâdet'te Hazret-i Resulüllah'ın (S.A.V.) kapı komşusu olan Yahudiler Müslümanlığı kabul etmemiş ve hayatlarını Yahudi olarak sürdürmüşlerdir. İslâmiyet, Resulüllah'ın (S.A.V.) devrinde en canlı devrini yaşamış olmasına rağmen, o gün Mekke'de yine müşrikler ve kâfirler vardı. Eğer Mekke'de doğan bir insanın Müslüman olması gerekseydi, Ebû Cehil'in, Hazret-i Resulüllah'ın (S.A.V.) öz amcası Ebû Leheb'in de Müslüman olması icab ederdi. Bilindiği gibi, Hz. İbrahim'in babası Nemrud'un putçusuydu ve inkarcılardandı. Lût Aleyhisselâm'ın karısı, Nuh Aleyhisselâm'ın ise hem karısı, hem oğlu imân etmedi. Diğer taraftan. Firavun, Allah'ı inkâr edip ulûhiyet dâva ederken, Hz. Musa (A.S.) onun sarayında, hattâ onun kucağında yetişti. Firavun'un karısı da Allah'a inanan bir kimseydi.
    Demek ki, Rabbini arayan ve O'na yönelen bir kul, Firavun kucağında bile olsa hidâyet nuruna kavuşur. Eğer bir kul hakka karşı kör olsa, peygamber oğlu veya peygamber babası olması dahi onu felâketten kurtaramaz. Bugün de İslâm memleketlerinde binlerce camiler, minareler, ezanlar, İslâmî örf ve âdetler, hattâ mezar taşları İslâm'ı telkin ederken, anlatırken hâlâ İslâm'dan uzak ve Allah'tan gafil nice insanlar yok mudur?

    Mehmet Kırkıncı -Kader Nedir-

    lokman25 bunu beğendi.

  5. #5
    Ehil Üye Piri Reis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    1.663

    Standart

    Alıntı Sağ Yolun Yolcusu Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Biz müslüman bir ailede doğduk. İslamı kaynağından öğrendik.Fakat;Müslüman bir ülkede doğmayanların suçu nedir? Onlara ahirette nasıl bir muamelede bulunulacak?

    Bu son zamanlarda çokça duyduğum sorulardan birisi. Böyle bir vesveseyi bertaraf edecek fikirlerinizden istifade etmek için bu konuyu açmayı uygun buldum. Paylaşımlarınız için Allah razı olsun...
    Kıymetli Sağ Yolun Yolcusu kardeş; bu son zamanların değil bence son yüz yıldır klasik olmuş bir soru... bana göre Yüce Allah herkese istidadına göre bu dünyada avantaj ve dezavantajlar vermiş... bu olumlu ve olumsuz gibi görülen herşey sınavın bir parçası... bazıları zenginlikle sınanırken bazısı da fakirlik dikkat ederseniz fakirlikle sınav olunan milletlere diğer yandan avantaj olarak müslüman ülkede doğmak gibi bir teselli ve avantaj verilmiş... diğer yandan zenginlik ve refah düzeyi yüksek olanların çoğu da gayr-ı müslim... ayrıca gayr-ı müslim olanlara sağlanan bir diğer avantaşda teknoloji ve ilim düzeylerinin yüksek olması bu vasıta ile HAK DİNİ FAKİR OLAN MÜSLÜMANLARDAN DAHA İYİ TANIMA İMKANLARINA DA BİR BAKIMA SAAHİPLER ;(İnternet erişimi daha yaygın)...hasılı kelam Allah'ın sunduğu nimetlerde insanlık için genel olarak bir denge göze çarpmaktadır... değerlendirme kısmına gelince La Ya'lemul gaybe İllallah sırrınca şu imanla gitti şu şöyle oldu diyemeyiz... ayrıca gayr-ı müslimlerden baliğ olmayıp vefat edenler malum zaten imanla gitmiş sayılırlar...
    ''Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâmın zâhirî yara hastalıklarının mukabili, bizim bâtınî ve ruhî ve kalbî hastalıklarımız vardır.” (Lem’alar, İkinci Lem’a)

  6. #6
    Ehil Üye Seha - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2006
    Mesajlar
    1.626

    Standart

    Hiç bir ruhun bir bedene girmesi tesadüfi restgele değildir. Allah'ın hiç bir işinde Adaletsizlik yoktur. Her yaptığı hikmetlere göredir.

    Allah insanları tanışıp kaynaşsın diye farklı milletlerde yarattı. Hem akıl verdi taki hakikati bulsun. Lakin, asrın şüpheci beyinlerine, dinsiz felsefe ve inkar-ı Uluhiyet yayan fikirler bulaşması ile hiç bir izah makul gelmemeye başladı. İşin içinden çıkılmaz sorularla gençliğin imanını çaldılar.

    Oysa bir konuda binler delil varsa, bir kaç delilin sukut etmesi onu çürütmez. Bu kişiler, Allah'ın Adil olduğuna ve her işi hikmetle yaptığına binler delil varken, bir kaç akılsızın veya aklını ilah yapmışın sözüne kanarak en derin yerileri eşelediler. Binler şahitin rağmına bir kaç dinsiz delinin sözünün peşine gitiler. Böyle ahmaklara lazım olan sukuttur, lakin bazı zayıfları peşinden sürükleme ihtimali vardır. Demek bunlara makul cevaplar vermek elzemdir.

    Ben bu soru karşısında şöyle cevap verirdim. (Benim dalaletimdir. Anlaşılacak şekilde sadeleştirmeye gayret ettim.)

    Allah tüm Ruhları aynı anda yarattı. Ne birini önce ne birini sonra. Hepsini bir araya toplayıp şöyle nida etti;”Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”.Tüm Ruhlar da kabul edip “Evet Öylesin dedi”.

    Böylece bu şehadetten sonra Allah ruhlara bir meyil verdi. Bu meyile hürriyette diyebiliriz. .Bu kısım cüzz-i iradenin temelini oluşturur. O Meyil emr-i itibaridir(olmadığı halde var kabul edilir).Yani ;eşya değildir.

    Allah o ruhu binbir esmasının manasını gösterir bir ayna mahiyetinde yarattı. Kendinde Rabbinin tecellilerini, yani manalarını gören Ruh; kendinde bir nevi uluhiyet tahayyül etti. Daha önce “evet öyle” diye tasdik ettiği Rabbinin yerine geçmek için bir meyile girdi. Bunun için mücadele etti. Ancak bu hür meyil bir tasarruf olmadığı için emr-i itibari olduğundan mevcut nazarıyla bakılamaz.
    Alimler şu meseleyi şöyle izah etmiş;”Belki, o emr-i itibarinin illeti bir rüçhaniyet derecesinde bir vaziyet alsa, o emr-i itibari sübut edebilir.Kur’an ona o anda diyebilir ki,”Şu şerdir,yapma””. Yani;Rabbin henüz mevcut olmayanan bir şer olan bir kisbe “Şu şerdir,yapama demesi Adl ismine münafidir. Nitekim Allah bu meyilden sonra Ruhlara tekrar “Ben kimim sen kimsin? “,diye emretti. Ruhta “sen sensin ben benim” ,dedi. Ancak bu kisb emr-i itbari olduğundan cehenneme atılmayı ıspatlamaz.

    Rab bunun üzerine Ruhların bu meyline suç üstü yapmak için (temsilde hata olmasın)bir senaryo hazırladı. (Yalnız bu “hazırladı” lafı Ezeli olarak düşünülmeli.Mazi Ezelin bir silsilesidir, nazarıyla bakılmamalı.). Senaryo,mahiyetini bilmediğimiz ilmi Allah’ın katında olan bir teraziyle,Ruhların meyli tartılarak, hazırlandı.

    Ruhlardan kimi Rabbini ordan indirmek yerine geçmeyi meyletmişti.Kim Rabbini tekrar Rab olarak kabul etti. Bunlardan bir tanesi vardı ki, Rabbini cemalini ve celalini tam müşahede etti. Öyle ki nerdeyse hür irade verilmezden önceki tasdikinden daha kuvvetli bir tasdikle nida etti. Allah bu Ruhun eşya olmayan henüz mevcut nazarıyla bakılamayan meylini göstermek murad etti. Bu yüzden denilebilir ki; kainat senaryosunu yazılmasının bir sebebide bu Ruh’tur
    Bir taneside kendinde Rabbinin binbir esmasının tecellisini ayna misal üzerinde temaşa edince, kendinde Rab olma meyli oluştu. Öyleki onu indirmeli yerine geçmeliydi.Bu Ruhlar arasındaki en dehşetli meyildi. Bu meyil senaryodaki yerini Firavun,Nemrut,Şeddad,Süfyan vs olarak aldı.

    Sözün özü;Allah ordaki Ruhların meyline münasip kainat senaryosunda bir beden, bir eş,bir evlat, bir anne-baba,bir ülke,bir din,bir zaman dilimi verdi.
    Düşünün bir kere –sizce-denildiği gibi “Allah bir insanı müslüman yarattı sonra annesi babası hiristiyansa hiristiyan mecusi ise mecusi oldu vs.”,sözü nasıl açıklanabilir.Sizce Allah insanı bir dinsiz ailenin yanına verip “doğru yolu bulun” ,diyerek neyi kastetti?Bu;anlaşılan mana üzerinde,işi yokuşa sürmek değil midir?O insan “beni de peygamber yaratsaydın?”,diye sorunca Adil olan Allah ne cevap vermesi gerekir?Allah ruhları neye göre,hangi sırayla, hangi bedene koymuştur? Gözettiği bir sıra mı vardır, yoksa Adil ismine münafi olarak rastgele mi göndermiştir? Beni bu zamanda niye yarattı? Peygamberin Ruhu niye peygamber olmayı hakketti.vs.vs.
    İşte bunların izahı İlm-i Kaderdedir.İstitradidir(asıl konu değildir).
    Baki Selam





    Sakın, sakın, sakın! Çabuk, bu şimdiye kadar demir gibi kuvvetli tesanüdünüzü tamir ediniz.

  7. #7
    Ehil Üye Fehim - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Yaş
    56
    Mesajlar
    1.866

    Standart

    Mülk sahibi odur ve mülkünde dilediği gibi tasarruf eder...

  8. #8
    Dost semihks - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2008
    Mesajlar
    5

    Standart

    GÜZEL SORU

    1.si dünyada dinler diye bir kavram yoktur Allah birdir dinide birdir Kuran, İncil, Tevrat, Zebur aynı şeriyattır fark yoktur kurtuluş diğer kitaplardada vardır fakat kimse kuranı açıp okumadığı için bilmiyor Kuranda sana indirdiğimiz din Hz ibrahimin hanif dinidir der bu diğer kutsal kitaplar içinde böyledir Başka bir ayette Allah katındaki tek din islamdır der bunu biraz düşünün dünyadaki insanların %90 bunu bilmiyor yakın bir zamanda anlaşılacak ve dinlerin birleştirilmesi bu ortaya çıkınca gerçekleşecektir...

    2. si sorunun cevabı yine Kurandadır Allah kuranda biz resul göndermedikçe azab edici olmayız der. hiç bir kavim yoktur ki onları bir resul gelipte uyarmış olmasın bu resul şu an dünyada ne kadar millet varsa hepsinde görev yapıyor öldükleri zaman Allah yeni bir resul beyan ediyor bu yüzden bizim müslüman bir ülkede doğmamızın avantajı olmayacağı gibi hiristiyan bir ülkede doğanında dez avantaşı olmuyor Allahın adaleti tartışılmaz

    Ayet numaralarını şu an hatırlamıyorum isterseniz ayet numaralarıyla birlikte te yazabilirim kendiniz kurandan bakabilirsiniz. hiçbir sorunuz olmasınki kuranda cevabı olmasın.

  9. #9
    Vefakar Üye karam - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2008
    Mesajlar
    394

    Standart

    aslında bu soruya şöyle bir soruyla cevap verilebilir islami bir toplumda yaşadığı halde islamla alakası olmayan hatta islama düşman edilen milyonların suçu ne?

  10. #10
    Gayyur harbi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2008
    Mesajlar
    109

    Standart

    Alıntı Asa-yı Musa Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Kıymetli Sağ Yolun Yolcusu kardeş; bu son zamanların değil bence son yüz yıldır klasik olmuş bir soru... bana göre Yüce Allah herkese istidadına göre bu dünyada avantaj ve dezavantajlar vermiş... bu olumlu ve olumsuz gibi görülen herşey sınavın bir parçası... bazıları zenginlikle sınanırken bazısı da fakirlik dikkat ederseniz fakirlikle sınav olunan milletlere diğer yandan avantaj olarak müslüman ülkede doğmak gibi bir teselli ve avantaj verilmiş... diğer yandan zenginlik ve refah düzeyi yüksek olanların çoğu da gayr-ı müslim... ayrıca gayr-ı müslim olanlara sağlanan bir diğer avantaşda teknoloji ve ilim düzeylerinin yüksek olması bu vasıta ile HAK DİNİ FAKİR OLAN MÜSLÜMANLARDAN DAHA İYİ TANIMA İMKANLARINA DA BİR BAKIMA SAAHİPLER ;(İnternet erişimi daha yaygın)...hasılı kelam Allah'ın sunduğu nimetlerde insanlık için genel olarak bir denge göze çarpmaktadır... değerlendirme kısmına gelince La Ya'lemul gaybe İllallah sırrınca şu imanla gitti şu şöyle oldu diyemeyiz... ayrıca gayr-ı müslimlerden baliğ olmayıp vefat edenler malum zaten imanla gitmiş sayılırlar...
    Benim de daha önce üzerinde sıkça düşündüğüm bir konuydu bu.
    Güzel bir cevap..
    Asayı Musa kardeşimizin cevabı üzerinden gidersek makul bir sonuca varabiliriz..
    Allah herkesi farklı yaratmış.Bu farklılıklar sonucunda kimileri daha hayata başlarken avantajlı başlar, kimileri de dezavantajlı doğar...
    Allah'ın adaleti bunları gözönünde bulundurarak hüküm vermeyi gerektirir...
    Yani herkes ancak içinde bulunduğu şartlara göre mesul tutulabilir.
    Müslüman bir ülkede doğmamak bir suç değil dezavantajdır. Allah müslüman ülkede doğmuş olanlara ayrı doğmamış olanlara ayrı bir muhakeme yapacaktır.Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Hangi Ülkede Yaşamak İsterdiniz?
    By SeRDeNGeCTi in forum Anketler
    Cevaplar: 193
    Son Mesaj: 18.08.19, 20:12
  2. Adı... Suçu...!
    By Melis in forum Sahabeler ve Sünnet-i Seniyye
    Cevaplar: 5
    Son Mesaj: 16.02.09, 23:41
  3. Suçu: Müslüman Olmak!mıydı.....
    By _ŞuA_ in forum Sahabeler ve Sünnet-i Seniyye
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 26.09.08, 01:48
  4. Yabancı Ülkede Çalışmak İçin Ne Gerekir?
    By malatyayolcusu in forum Serbest Kürsü
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 31.01.08, 02:18

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0