+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 2 Sayfa var 1 2 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 14

Konu: İmanla İgili Birkaç Soru(n)...

  1. #1
    Vefakar Üye mephistoteles - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2008
    Mesajlar
    314

    Exclamation İmanla İgili Birkaç Soru(n)...

    birkaç sorum olacak sizlere, inşallah hakkıyla cevaplanır :

    1- son günlerde -tamamiyle nedensiz ve sebepsiz olarak- kafamda imanla ilgili vesveseler dolaşıyor, bir türlü kurtulamıyorum, en sıkıştığım zamanlarda da namaz beni kurtarıyor, bu vesveselerin gelmemesi için ne yapmam lazım?


    2-dershanem ikindi namazı vaktine denk geliyor, o yüzden kılamıyorum ikindiyi onun yerine öğle namazı ile beraber cem-i evvel yapıyorum kabul olur mu, yoksa kaza mı etmem lazım?



    3-vahdet-i vücut düşüncesinin bir sakıncası var mı yani islami açıdan helal olan bir felsefe mi? yani varolan her şey aslında Allah(cc)'ın birliğinden, bütününden bir kısımdır düşüncesi?



    4- allah inancı olmayan birinin imana kavuşmasıyla ilgili bir mekanizma kurabilir misiniz?
    ( yani sırasıyla, onu imana götüren yoldaki basamakları, ""önce şunu düşünür sonra bunu dahas sonra bunu düşünür ki bakar böyleymiş aslında"" tarzında...)


    5-imana kavuşmayla ilgili gerçek bir hikaye verebilir misiniz? bir de bunları bulabileceğim birkaç site adı?






  2. #2
    Yasaklı Üye Ene-Zerre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Kainat Mescidi...
    Mesajlar
    2.455

    Standart

    Alıntı mephistoteles Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    birkaç sorum olacak sizlere, inşallah hakkıyla cevaplanır :

    1- son günlerde -tamamiyle nedensiz ve sebepsiz olarak- kafamda imanla ilgili vesveseler dolaşıyor, bir türlü kurtulamıyorum, en sıkıştığım zamanlarda da namaz beni kurtarıyor, bu vesveselerin gelmemesi için ne yapmam lazım?

    İlkini cüz'i olarak ben cevaplıyayım.

    Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in ashabından bir kısmı ona sordular: "Bazılarımızın aklından bir kısım vesveseler geçiyor, normalde bunu söylemenin günah olacağına kaniyiz." Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): "Gerçekten böyle bir korku duyuyor musunuz?" diye sordu. Oradakiler Evet! deyince: "İşte bu (korku) imandan gelir (vesvese zarar vermez) dedi. "Müslim, İman 209 (132); Ebu Dâvud, Edeb 118 (5110).

    Diğer bir rivayette: "(Şeytanın) hilesini vesveseye dönüştüren Allah'a hamdolsun" demiştir.

    Müslim'in İbnu Mes'ud (radıyallahu anh)'dan kaydettiği bir rivayet şöyledir: "Dediler ki: "Ey Allah'ın Resulû, bazılarımız içinden öyle sesler işitiyor ki, onu (bilerek) söylemektense kömür kesilinceye kadar yanmayı veya gökten yere atılmayı tercîh eder. (Bu vesveseler bize zarar verir mi?)". Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): "Hayır bu (korkunuz) gerçek imanın ifadesidir" cevabını verdi."

    Eshab-ı kirama dahi vesveselerin gelmesi vesvesenin maneviyat büyüklüne bağlı olmayıp her mü'mine gelebilecegini göstermektedir.Vesveseleri azaltmak için Felak,Nas surelerinin okunması tavsiye edilir.Vesvesenin ilacı hiç ehemmiyet vermemektir.

    "Ey maraz-ı vesvese ile mübtela! Biliyor musun vesvesen neye benzer? Musibete benzer. Ehemmiyet verdikçe şişer, ehemmiyet vermezsen söner. Ona büyük nazarıyla baksan büyür. Küçük görsen, küçülür. Korksan ağırlaşır, hasta eder. Havf etmezsen hafif olur, mahfî kalır. Mahiyetini bilmezsen devam eder, yerleşir. Mahiyetini bilsen, onu tanısan gider. "

    Nasılki arılar saldırınca karşılık vermek hücumlarını arttırır,vermeyince kısa bir zaman sonra giderler,vesvese dahi böyledir.Vesselam.

  3. #3
    Vefakar Üye Sağ Yolun Yolcusu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Bulunduğu yer
    Bazen Giresun; Bazen Manisa
    Mesajlar
    484

    Standart

    Sadece 1. sorunuza şöyle yanıt verebilirim.

    İlk olarak bu vesvese bütün insanlarda az çok bulunur. İlacı ise 21. sözün 2. Makamı..

    Bir de sana bir tavsiye:

    Bu vesvese sana şeytanın bir ilkaatıdır. Yani şeytan seni bu tür vesveselerle huzurdan kaçırmak istiyor. Üstadın da 21. sözün 2. makamında dediği gibi önem verirsen bu vesvese hastalığı büyür. Önem vermezsen kaybolur,gider.
    Eğer şeytanın bu vesveselerine mukabele etmek için çabalarsan daha fazla batma ihtimali var. Yani mukabeleyi terket. Şeytan ne tür vesvese verirse versin ona karşı savunma vaziyeti alma. Çünkü zaten o seni bu konularla uğraştırmak istiyor. Kısaca kalbine böyle bir şey geldiği zaman " He he öyle öyle" de, gül geç. Takılma. Göreceksin ki kısa bir müddet sonra şeytan da senden iş çıkmayacağını anlayıp vazgeçecek. Tecrübeyle sabittir.

    Ey nefsim! Bir dakika gülmeye bedel on saat ağlıyorsun.


  4. #4
    Vefakar Üye mephistoteles - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2008
    Mesajlar
    314

    Standart

    1. soruya verilen cevaplar için çok teşekkürler, çok rahatlattı beni Allah razı olsn

    diğer sorularım hala duruyor ama

  5. #5
    Yasaklı Üye Ene-Zerre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Kainat Mescidi...
    Mesajlar
    2.455

    Standart

    Alıntı mephistoteles Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    1. soruya verilen cevaplar için çok teşekkürler, çok rahatlattı beni Allah razı olsn

    diğer sorularım hala duruyor ama
    Yavaş yavaş kardeşim.

    2'yi şu anda cevaplıyamıyorum ama araştırıp nakil yapacağım inşaAllah.Şimdi 3'e geçelim.

    Vahdet-i vücud ehl-i sünnet alimleri tarafından kabul görmiyen bir düşüncedir.Çoğu alimlerimiz bu düşüncenin yanlış olduğunu beyan etmişlerdir."yani varolan her şey aslında Allah(cc)'ın birliğinden, bütününden bir kısımdır düşüncesi?" buyuruyorsun.Vahdet-i vücud düşüncesine göre Allah'tan gayri hiçbirşey yoktur."La mevcude illa hu" derler yani "Allah'tan gayri varlık yoktur".Sandığın gibi "bütünden parça" düşüncesi kesinlikle yoktur.Dilersen seni Alaaddin BAŞAR hocayla başbaşa bırakayım.
    Vahdet-i Vücut ve Eşyanın Hakikatı

    Önce, vahdet ve vücut kelimeleri üzerinde biraz duralım. Vahdetin sözlük anlamı, birlik’tir. Zıt anlamı “kesret”, yâni çokluktur. Meselâ, beş farklı harf bir kesrettir, ama bunlar tevhit edilerek bir kelime halini alırlarsa vahdete erilmiş olunur.

    Kâinat kitabı denilen bu âlemde, bu mânânın sonsuz misalleri vardır. Yüzlerce dal bir ağaç olarak karşımıza çıkarken, milyarlarca hücre bir bedende birleşiyorlar. Bir olan Allah’ın mukaddes varlığı için “vacib-ül-vücut”, kesret dairesini meydana getiren mahlûkatının varlığı için ise “mümkin-ü’l-vücut” tabirleri kullanılır.

    Vacip; varlığı kendinden olan, bir başkasının var etmesiyle var olmaktan münezzeh bulunan, ezelî ve ebedî var olan Allah’ın varlığı. Mümkin; varlığı, yaratıcısının var etmesiyle tahakkuk eden, o dilediğinde hemen yok olmaya mahkûm, bu cihetle varlığı ile yokluğu yaratıcısının kudretine nispetle eşit bulunan mahlûkatın varlığı.

    İşte vahdet-i vücut meşrebindeki bir velî, “istiğrak” dediğimiz mânevî sarhoşluk hâline girdiğinde varlığı sadece vacip varlığa hasreder, mümkinin varlığını inkâr eder. “Lâ mevcude illâ hu” yâni “Ondan başka varlık yoktur.” der.

    Bu sözün cezbe hâlinde, mânevî sarhoşluk hâlinde söylendiği açıktır. Zira, Ondan başka varlık olmasa, bu sözün de söylenememesi gerekirdi. Ama, bu sözü söyleyen zât o anda bunu da düşünecek halde değildir.

    İstiğrak halinin bir gölgesi günlük hayatımızda da bazen kendini gösterir. İlmî bir eseri okuyan insan kendini mânâya kaptırdı mı, artık kelimeleri bir bakıma görmez olur. Onları hatırlamaz, onlarla meşgul olmaz. O her şeyiyle ilme dalmış, onda gark olmuştur. O anda kitabı unuttuğu gibi, onu tutan parmaklarını, ona bakan gözlerini de unutmuştur.

    Vahdetü’l vücut için, Mesnevî-i Nuriyye’de “Tevhidde istiğraktır ve nazara sığmayan bir tevhid-i zevkîdir.” buyrularak bu meşrebin akıl ile izah edilemeyeceğine dikkat çekilir.

    Bir aynayı güneşe karşı tuttuğunuzda güneş o aynada görünür. Onun nuruyla ayna da aydınlanır. O da ışık saçmaya başlar. Bu ayna şuurlu olsa, güneşin nurunu kalbinde taşır, ona iman eder ve kendisindeki bütün renklerin, ışığın, hararetin hep ondan geldiğini bilir, ona minnettar olur. Bu şuurlu aynanın güneşe doğru yaklaştığını farz edelim. Yaklaştıkça güneşten daha fazla ışık alacak, daha çok parlayacak, diğer yandan, daha fazla ısınacak, yanacaktır. Ayna güneşe yaklaştıkça onda, güneşin görüntüsü dışında kalan saha gittikçe azalır. Ve sonunda aynanın tamamı güneşin nuruyla dolar. Artık onun kalbinde başkasına yer yoktur. Yaklaşma devam ettikçe, ışığın şiddetinden ayna kendini göremez olur. Şiddetli hararet ve nur ile kendinden geçer, istiğrak hâline girer. Artık ne kendisi kalmıştır ortada, ne de ışığı. İşte o ayna bu halde iken, “Güneşten başka bir şey yoktur.” derse, bu onun mânevî sarhoşluğunun ifadesidir.

    Risale-i nur Külliyatından Mektûbat’ta, “kalbî ve hâlî ve zevkî olan bu meşrebi aklî ve kavlî ve ilmî sûretine çevirmemek” gerektiği önemle vurgulanır. Ve Lem’alar’da bu mânâyı teyit için, “bu mesele-i vahdetü’l vücudu şimdiki insanlara telkin etmek ciddi zarar verir.” denilerek çoğu insanımızın maddede boğulduğu, sebeplere gereğinden çok fazla önem verdiği bu gaflet zamanında bu meşrebi insanlara telkin etmenin ters sonuçlar vereceğine şöylece dikkat çekilir:

    O meşrep, daire-i esbaptan geçip, terk-i mâsiva sırrıyla, mümkinattan alâkasını kesen ehass-ı havassın istiğrak-ı mutlak hâletinde mazhar olduğu salih bir meşrebdir. Bu meşrebi esbab içinde boğulanların ve dünyaya aşık olanların ve felsefe-i maddiye ile tabiata saplananların nazarına ilmî bir sûrette telkin etmek, tabiat ve maddede onları boğdurmaktır ve hakikat-ı İslâmiyyeden uzaklaştırmaktır.”

    Hani bazı ilâçlar vardır, üzerine not düşülmüştür; “Çocukların ulaşamayacağı yerlerde muhafaza ediniz.” diye. Bu meşrep de öyle. Şartı, “ehass-ı havas” yâni hasların hası olmak. Velâyetin en ileri derecelerinde bulunmak. Onlara da her zaman tavsiye edilmiyor.; sadece istiğrak-ı mutlak hâlinde geçerli. Yâni tevhit denizinde tam gark olup, o deryada boğulup, Allah’tan gayrı ne varsa hepsinden alâkayı kestikleri zaman “lâ mevcude illâ hu” diyebiliyorlar.

    İlk cümlede o mümtaz zevatı pervasızca tenkide cür’et edenlere hadleri bildiriyor: Ehass-ı havasın mazhar olduğu salih bir meşrep” ifadesiyle...

    Elimize bir meyveyi düşünelim. Bu meyve halk (yaratma) fiiliyle var olmuş ve onda Hâlık ismi tecelli etmiştir. Bu fiil ve bu tecelli olmasa o meyve vücuda gelemez. İşte bizim ilmen, fikren düşündüğümüz bu mânâyı o mümtaz zâtlar hissederler, yaşarlar, o hâl ile hallenirler ve cezbe hâlinde o meyvenin yokluğuna hükmederler. İstiğrak hâlinden çıkınca meyvelerini âfiyetle yer ve Rezzâk olan Allah’a şükrederler. İstiğrak hâlinde şükür de yoktur. Zira, ne meyve vardır ne insan.

    Nur Külliyatında bu meşrebin “salih” olduğu, mensuplarının da ehass-ı havas oldukları zikredilmekle birlikte, bu meşrebin zannedildiği gibi en ileri bir hakikat yolu olmadığına da bilhassa dikkat çekilir. “Hulefa-i râşidinden ve eimme-i müçtehidinden ve selef-i sâlihînin büyüklerinden o meşreb sarihen görünmüyor.” denilerek bu meşrebin hususî kaldığı, umuma mâl olamadığı vurgulanır.

    Ne sahabeler, ne mezhep imamları, ne de asırlarına yön vermekle vazifeli, İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî, Abdulkadir-i Geylânî gibi mümtaz zâtlar böyle bir yolda gitmişlerdir. Onlar bütün gayretlerini nübüvvet vazifesi dediğimiz, insanları irşat etme, ikaz etme, hakkı sevdirme, bâtıldan nefret ettirmede merkezleştirmişlerdir. Bu kutsî vazife ise istiğrak değil, sahv yâni uyanıklık hâlinde icra edilebilir. Nitekim, Muhyiddin-i Arabî de “Bizim mertebemize çıkmayan kitabımızı okumasın.” buyurmakla, meşrebinin hususî kaldığını beyan etmiş bulunuyor.
    Nur Külliyatında dikkat çekilen önemli bir nokta da, bu meşrebe giren bir velînin sadece Allah’a imanda terakki ettiği, buna karşılık diğer iman rükünlerini düşünmemekle yahut hayal saymakla onlardan gereken feyzi alamadığıdır. İstiğrak hâlinde söylenen “lâ mevcude illâ hu” sözünün uyanık halde söylense diğer beş iman rüknünün dikkate alınmaması sonucu doğar.

    Öte yandan, bu meşrebi uyanık halde iddia etmek, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin tecellilerini hayal ve vehim derecesine indirmek gibi büyük bir cinayettir. Rızık hayal olunca Cenâb-ı Hakk’ın rezzakiyeti de, hâşâ, hakiki olmayacaktır. Mahlûkata hayal dediniz mi Allah’ın yaratıcılığı da hayalî olur. Hayâlî şeyleri yaratmak için sonsuz bir kudret, irade gerekmeyeceğinden bütün ilâhî sıfatların ulviyetleri de gizlenecektir. Sadece Allah’ın zâtına nazar edilmekle, sıfatlara, fiillere, isimlere ve onların tecelli ettiği olan mahlûkata bakılmayacaktır. Bunun ise velâyette yüksek bir meşrep olmayacağı açıktır.

    http://www.sorularlaislamiyet.com/su...ticle&aid=5642

  6. #6
    Vefakar Üye Sağ Yolun Yolcusu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Bulunduğu yer
    Bazen Giresun; Bazen Manisa
    Mesajlar
    484

    Standart

    3-Vahdet-i vücut düşüncesinin bir sakıncası var mı yani islami açıdan helal olan bir felsefe mi? Yani varolan her şey aslında Allah(cc)'ın birliğinden, bütününden bir kısımdır düşüncesi?

    Bunun cevabını 9. Lem'a nın "Muhyiddin-i Arabî hakkındaki sualin cevabına zeyl." de ve 18. Mektubun İKİNCİ MESELE-i MÜHİMMESİnde bulabilirsin.

    Özetle

    Vahdet-i Vücud zevkli ama nakıs bir mertebedir.Vartaya yuvarlanma ihtimali büyüktür.

    Bu mesleğin esası Allah hesabına kainatı yok veya hayal tasavvur etmektir.

    Ancak Allah'ın Rahman,Rezzak gibi birçok isimleri bu meslek üzerine bina edilemez. Çünkü Rezzak ismi hakiki rızka muhtaç mahlukatı ister. Bu meslek ise o mahlukları hayal derecesine indirdiği için O isimlerin manaları anlaşılamaz. Gereksiz görülebilir.

    Hem bu meslek Allah hesabına kainatı hayal derecesine indirmesine mukabil, insanların çoğu esbaba daldıklarından hata ile Allah'ı kainat hesabına yok sayabiliyorlar.

    Elhasıl bu meslek gayet zevkli olmakla birlikte bir çok vartayı da barındırır.

    Ey nefsim! Bir dakika gülmeye bedel on saat ağlıyorsun.


  7. #7
    Ehil Üye Fehim - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Yaş
    56
    Mesajlar
    1.866

    Standart

    2-dershanem ikindi namazı vaktine denk geliyor, o yüzden kılamıyorum ikindiyi onun yerine öğle namazı ile beraber cem-i evvel yapıyorum kabul olur mu, yoksa kaza mı etmem lazım?



    Geçmiş namazların kazası



    Farz bir namazı vaktinde kılmaya eda, vakti geçtikten sonra kılmaya kaza, bozulan bir namazı tekrar kılmaya da iade denir.
    Bir namaz ya bile bile kasden kılınmayıp kazaya bırakılır veya bir özürden dolayı kazaya kalır. Bir vakit namazı kasdî olarak kılmayıp kazaya bırakmak büyük bir günahtır. Böyle bir hareketten uzak durmalıdır. Bu çeşit bir hatanın işlenmesi durumunda bir an önce kaza edilmeli, borçtan kurtulmalıdır. Çünkü ölümün ne zaman gelip çatacağı belli olmaz. Ölüm gelip de hazırlıksız yakalarsa âhirete borçlu olarak gidilmiş olur.
    Bu şekilde kılınmayan bir namaz her ne kadar kaza edilmekle borçtan kurtulunmuş olunsa da, işlenen günah için ayrıca tevbe istiğfar edip, Allah'tan af dikmek lâzımdır. Bunun için hem kaza, hem de tevbe edilmelidir.
    Unutmak, uyku veya meşru bir mazeretten dolayı vaktinde kılınamayan namazlar da hatırlandığı veya meşru özür geçtikten sonra fazla vakit geçirmeden kaza edilmelidir.
    Bazı özürler vardır ki, bu hallerde kılınmayan namazlar daha sonra kaza edilmezler. Kadınların âdet ve lohusalık hali, beş vakit devam eden sar'a veya cinnet hali bu çeşit özürlerdendir. Zaten âdet gören ve lohusa olan kadının namaz kılması caiz olmayıp haramdır.

    Vakti içinde kılınmayan beş vakit namazın kazası farz, vitir namazının kazası vacip, sünnetin kazası da sünnettir. Kazası farz olan sünnet yalnız sabah namazının sünnetidir. Günün sabah namazı kazaya kalmış ise öğleye kadar kılınınca farzıyla birlikte sünneti de kaza edilir. Öğleden sonraya kalınca sünnet kılınmaz, sadece farz kaza edilir.
    Zamanında kılınamayan bazı vakit sünnetleri de daha sonra kılınarak kaza edilir. Meselâ, cemaate yetişmek için öğle namazının ilk sünneti kılınamadığı takdirde, farzı kılıp iki rekât sünnetten sonra ayrıca kılınır. Cuma namazının ilk sünneti hutbeden önce kılınamadığı zaman, yine Cumanın iki rekât farzından sonra kaza edilerek kılınır, îki rekât kılınarak yarıda bırakılan öğlenin ve cumanın ilk sünnetleri aynen bu şekilde dört rekât olarak kaza edilir. Bu sünnetlerin dışındaki diğer vakit namazlarının sünnetleri kılınmadıkları zamanlar kaza edilmezler. Meselâ ikindi ve yatsı namazının sünnetleri farzdan önce kılınmadıkları zaman daha sonra kılınmazlar.

    Kaza namazları nasıl kılınır?

    Vaktinde kılamayıp kazaya kalan namazları altı vakti bulan veya daha çok olan bir kimse kaza namazları arasında bir sıra gözetmediği gibi, kaza namazları ile vakit namazları arasında da bir sıra takibi yapmaz. Namaz kılmanın mekruh olduğu üç kerahet vaktinin dışında istediği ve müsait olduğu her zaman kılabilir. Çünkü kaza namazları için belli bir vakit yoktur. Meselâ, vaktinde kılınamamış olan bir ikindi namazı yatsıdan sonra, bir yatsı namazı da öğleden sonra kılınabilir.

    Kaza namazlarını kılarken vakti belirlemeye gerek yoktur. Bu çok zor olacağından kolay olanı yapmak daha uygundur. Bir kaza namazı şöyle niyet edilerek kılınır:
    Meselâ: "Vaktine yetişip de kılamadığım ilk öğle namazını" yahut "son öğle namazım Allah rızası için kılmaya niyet ettim." Böylece kazaya kalmış olan namazlar, ya ilk kazaya kalmış olanından başlanmış olur veya en son kazaya kalmış olanından başlanmış olur ki, her iki halde de belli bir düzene göre geçmiş namazlar kılınarak azalmış olur.
    Daha kolay olması bakımından "Üzerimde olan bir öğle veya ikindi namazını kaza ediyorum" şeklinde niyet etmek de yeterlidir.

    Bir vaktin namazı kaza edileceği zaman önce bir ezan okunur, sonra ikamet getirilerek kılınır. Birden fazla kaza namazı kılınacağı zaman da hepsi için bir ezan kâfi gelirken, her farz namazı için ayrı ayrı ikamet getirmek sünnettir.
    Kazaya kalmış olan namazların kaç vakit olduğunu kesin olarak bilemeyen kimse, galip tahminine göre hareket eder. Sayı bakımından tam bir tahmin yapamıyorsa, üzerinde kaza namazı kalmadığı kanaatine varıncaya kadar kılar.
    Aynı namazları kazaya kalmış olanlar bu namazı cemaatle kılabilirler. Fakat farklı farklı namazları kılmaya kalkanlar tek bir cemaat olamazlar; ayrı ayrı kılmaları gerekir.
    Kaza namazlarını, mümkünse evde kılmayı tercih etmelidir. Şayet bu namazlar mazeretsiz olarak kazaya bırakılmışsa bir günah sayılacağından bunu teşhir etmek uygun olmaz.


    Kaynak:Mehmed Paksu, Açıklamalı İslam İlmihali, Nesil Yayınları, 2002, s. 342 ve 344.

    sorularlaislamiyet.com


  8. #8
    Ehil Üye Fehim - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Yaş
    56
    Mesajlar
    1.866

    Standart

    Süleyman Kösmene



    ...2- Efdal olan ve emredilen, özrü bulunmayan kimsenin namazları vakti içinde kılmasıdır.

    Eğer vakti içinde kılma imkânımız yoksa, cem yapmak (iki namazı bir vakitte birleştirmek), kazaya bırakmaktan efdal olur.

    Fakat, şunu asla unutmamalıyız: Eğer iki namazın farzlarını, kendi vakitleri içinde kılma imkânımız varsa ve sadece farz kılma fırsatına sahipsek, bu fırsatı kaçırmamalı ve sadece farz kılmalıyız. Yani vakti içinde olsun da, sadece farz olsun!... Bu durumda namazı vakti içinde kılmış oluruz. Fakat böyle bir imkâna da sahip değilsek, yani namazı kazaya bırakmaktan başka çaremiz kalmıyorsa, bu durumda cem yaparak kılmaya niyet etmeliyiz.

    Cem; öğle ve ikindi namazları kendi aralarında, akşam ve yatsı namazları da kendi aralarında olmak üzere yapılır. Sabah namazı cem konusu yapılmaz.

    Cem iki türlü yapılır: Cem-i takdim ve cem-i tehir. Cem-i takdim, iki namazı birincisinin vaktinde birleştirmek. Cem-i tehir ise, iki namazı ikincisinin vaktinde birleştirmektir.

    Cem yapmak için bir önceki namazı son dakikaya kadar beklemek ve kılmaktan aciz olmak gerekir. Meselâ vaktinin son dakikasına girdiğimiz halde ciddî sıkıntılarımız sebebiyle kılamadığımız öğle namazı için, öğle vakti çıkmadan, bu namazı bir sonraki ikindi namazı ile birlikte cem yaparak kılmak üzere niyet ederiz. İkindi namazı vakti girdiğinde, bulduğumuz ilk fırsatta önce cem niyetiyle öğle namazının farzını, ardından ikindi namazının farzını, araya sünnet koymadan kılarız. Her namaz için ayrı ayrı kamet getiririz.

    Akşam ve yatsı namazları da aynı şartlarla aynı şekilde kılınabilir.

    Bu kolaylık yolunun Hanbeli mezhebince gösterilmiş olduğunu bilmemiz kâfidir. Ayrıca Hanbeli mezhebine göre niyet ediyorum demeye gerek yoktur.

    İmkânımız varken, cem konusunu alışkanlık haline getirmeye ise, fetva yoktur.

  9. #9
    Ehil Üye Fehim - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Yaş
    56
    Mesajlar
    1.866

    Standart

    5-imana kavuşmayla ilgili gerçek bir hikaye verebilir misiniz? bir de bunları bulabileceğim birkaç site adı?

    Kendini Arayan Adam-Halit Ertuğrul(bu isimle web de ararsanız güzel bir iman hikayesi ile karşılaşacağınızı umarım. Kitap olarakta bulup okumanızı tavsiye ederim.)

    Halit Ertuğrul

    Kendini Arayan Adam; yaşanmışın romanıdır. Aynı zamanda inançsız ruhlarda saklı kuşkuların, açmazların, sıkıntıların ve inkardan kaynaklanan bunalımlarında hikayesi...
    Kendini Arayan Adam; yazarımızla tanışıyor. Kuşkularında geçen tartışmalar sonucu nihayet islamla kucaklaşıyor. İslamla kucaklaştığı yerde huzurla tanışıyor.

    Sonuç: bir hayatın daha mana kazanması. Ve inkarla geçen bir ömürde kaybedilen güzelliklere ulaşma gayreti... İnsanın insana sunabileceği en iyi eser yine insansa, bu kitap, bir insanı kazanmanın metodunu sunuyor.
    Kendini Arayan Adam; insanca tereddütlerin yumak yumak işlendiği bir hayat hikayesidir.




    Bir sonbahar günü Kayseri'den otobüse binmişti. Bir ideoloji uğruna geçen altmış yıllık hayatı, otobüs yolculuğunda tanıştığı genç öğretmenin anlattıklarıyla birden alt üst oldu. Bir yolcuyla yaptığı sohbetin hayatını bu kadar kökten değiştireceğini nereden bilebilirdi? Sabaha kadar devam eden sohbetin sonunda o artık bambaşka bir insandı. Neler konuştular, bir insanı bu kadar derinden etkileyebilecek konular nelerdi? Bu gerçek hayat hikayesinin sonu nereye vardı?

    http://www.halitertugrul.com/koku.ph...n%20Adam&s_n=3
    Konu Fehim tarafından (24.10.08 Saat 22:54 ) değiştirilmiştir.

  10. #10
    Ehil Üye Fehim - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Yaş
    56
    Mesajlar
    1.866

    Standart

    - allah inancı olmayan birinin imana kavuşmasıyla ilgili bir mekanizma kurabilir misiniz?
    ( yani sırasıyla, onu imana götüren yoldaki basamakları, ""önce şunu düşünür sonra bunu dahas sonra bunu düşünür ki bakar böyleymiş aslında"" tarzında...)

    -Kendini Arayan adam kitabını dikkat ile mutalaa ederseniz bu konuda size bir kanaat verecektir inşaallah...

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Alevilikle İlgili Birkaç Soru
    By Eyüpşan in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 7
    Son Mesaj: 10.11.08, 21:42
  2. Risale-i Nur'la İlgili Birkaç Soru
    By turacsezer in forum Risale-i Nur Talebeliği
    Cevaplar: 11
    Son Mesaj: 14.06.08, 16:43
  3. Efendimiz,Tebliğ ve Hoşgörü Hakkında Birkaç Soru
    By Li`eclillah in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 10
    Son Mesaj: 25.05.08, 11:47
  4. 23. Söz 5. Noktadan Birkaç Soru
    By Sevimer in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 10
    Son Mesaj: 29.03.08, 11:59
  5. Fıkıhla İlgili Birkaç Soru
    By nefsin_secdecisi in forum Fıkıh
    Cevaplar: 7
    Son Mesaj: 02.03.08, 12:24

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0