Gülistan İMANIN GÜZELLİĞİ, KÜFRÜN ÇİRKİNLİĞİ

İmanın güzelliği
İman berrak bir nehir gibidir, değdiği her nesneyi ak pak yapar. İmanın olduğu yerde çirkinlikler bulunamaz. Çünkü onun özünde güzellik vardır. Fakat imanın hakkıyla yaşanması pek çok fedakârlığı gerektirir. Müslüman olmak zorlu bir imtihanı da beraberinde getirir.
Nitekim Kur'an-ı Kerim'de "Biz emaneti göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da, onlar bunu yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremişlerdir. Pek zalim ve çok cahil olan insan onu yüklenmiştir" (Ahzâb, 72) denilerek bu zorluğun derecesi anlatılmakta, bütün zalimliğine ve cahilliğine rağmen insanoğlunun bu vazifeyi üstlendiği hatırlatılmaktadır.

İmanın kelime anlamı "inanma, inanç, din inancı, itikat" demektir. İman; 'emanet, eman, emniyet' ile aynı kökten gelen bir kelimedir. Sözlüklerde "Hak dini kabul etme, Allah'ın varlığını, birliğini ve peygamberini kabul etme, dil ile söyleme, kalp ile doğrulama, İslam dinine inanma" olarak geçer. Yine iman; Allah'a, bu kâinatın bir halikı olduğuna, onun gönderdiği mukaddes kitaplarına, peygamberlerine, meleklerine, ahiret âlemine, kadere, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna, öldükten sonra dirilip haşr ve hesap olunacağına inanmaktır. Buna genel anlamda 'müslümanın amentüsü' de denir. Bir kişinin 'Müslüman' sıfatını kazanabilmesi için imanın altı şartını hakkıyla idrak etmesi gerekir.

İmanla şereflenen insan, hayvani vasıflardan uzaklaşmak zorundadır. Kişi hayvani özelliklerden uzaklaştıkça imanın lezzetini bütün hücrelerinde hissetmeye başlar. Ahlaki güzellikler inkişaf edince kişi özüne döner, yaratılış gayesini hakkıyla idrak eder. Allah'ın emirleri doğrultusunda yaşamayı en büyük gaye edinir.

İmanla müzeyyen ruhlarda hırs, kıskançlık, kibir, yalan, ikiyüzlülük, gıybet gibi kötü huylardan eser kalmaz. Çünkü iman güzel ahlakı da beraberinde getirir. İmanlı sinelerde kötü ahlakın barınması mümkün değildir. Zira imanla küfür, ateşle barut gibidir. İkisinin bir arada olması düşünülemez. İman bütün güzelliklere açılan, bütün çirkinliklere kapanan bir rahmet kapısıdır. Bu kapıdan şerrin girmesi mümkün değildir. Şayet şerler peşinizi bırakmıyorsa, kalbinizi yoklamak mecburiyetindesiniz. Mevlana Celaleddin Rumi'nin dediği gibi "Kimde güzel ahlâk varsa kurtulmuştur. Kim de şişe yürekli (bozuk ahlâklı) ise kırılıp gitmiştir."

Küfrün çirkinliği

Küfür "Allah'a inanmama, ortak koşma, dinsizlik, imansızlık" anlamlarına gelir. İslam dininin öğrettiği iman esaslarını reddeden, kabul etmeyen kimselere "kâfir" denir. Küfür en büyük afettir. Bilinmelidir ki küfrün ve inkârın ucu cehenneme varır.

İnsanı yaratan Allah, onun fıtratını, neler yapabileceğini de çok iyi biliyordu. İnsana akıl ve irade veren Allah, onu tavır ve davranışlarında özgür bırakmıştır. Kişi akıl ve iradesini kullanarak ya Rabbine teslim olmuş, ya da onun yolundan çıkıp şeytana talebe olmuştur. Abese suresinin 17. ayetindeki şu ifadeler Allah'ın, kendini bırakarak şeytana teslim olan kullarına şiddetli hitabıdır: "Kahrolası insan, ne kadar nankördür." Bu sözler Allah'ın kahır sıfatının tecellisidir. Yoldan çıkan insana Rabbinin sert yaklaşımının tezahürüdür.

İman ne kadar hoş ve latif bir kavramsa küfür de o kadar tiksindirici bir nankörlüktür. Onun için Rabbimiz küfrü, şirki ve inkârı affedilmez bir davranış olarak görüyor. Gerçekten de öyle değil midir? Sizi yaratan, kayıran, besleyen, binlerce nimetle mükâfatlandıran bir yaratıcıyı reddedeceksiniz. Bu ne kadar çirkin ve çirkef bir davranıştır.

Bu çirkinliğe meyledenler; nimetleri çalışarak, emek vererek kazandıklarını söylerler. Dünyanın en zengin kişilerinden biri olarak tanınan iman fakiri Karun bu düşüncede bir insandı. O ve onun gibiler zenginliğinin sebebi olarak Allah'ın lütfunu değil, kendi çalışmasını ve gayretlerini görmüştür. Oysa Allah, sebepleri araya koyarak nimetleri çalışan kullarına bahşediyor.

İnkârcılar gerçekte dünyayı ahirete tercih etmiş bahtsız insanlardır. Kimse onları kararlarında zorlamamıştır. Onlar cüzi iradelerini o doğrultuda kullanmışlardır. Hayrı reddetmiş, küfrü ve isyanı kucaklamışlardır. Bu onların şahsi tercihleridir. Bunun bedelini ahiret yurdunda elbette ödeyeceklerdir. Rabbimiz şükredicilerin ve inkârcıların durumunu şu ayette bakın nasıl açıklıyor: "Eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artıracağım. Eğer küfrederseniz, şüphesiz azabım çok şiddetlidir." (İbrahim, 7)

Bugün yeryüzünde fitne fesat tohumları ekip ortalığı karıştıranlara baktığımızda, boş bir gayret içerisinde olduklarını görüyoruz. Çünkü insanların Allah'ın saltanatını devirmeye, onun sonsuz kuvvetini noksanlaştırmaya güçleri yetmez. Allah dilese, kendisiyle savaşanları bir anda yerin dibine batırır. Tarihte bunun örnekleri görülmüştür. Fakat bu gibi hadiseler nadirattandır. Akıl nimetiyle nimetlenen insanlar, gece gündüz demeden imtihan edildikleri için onların iradeleri esas alınmaktadır. Bu durum Allah’ın koyduğu bir kanundur. Yoksa Allah dileseydi herkes inanırdı.

Allah, bu dünyada insanlara inanıp inanmama özgürlüğü tanıdı. Lakin inananları ve inanmayanları nelerin beklediğini de sıralayarak tembihte bulundu. Hiçbir iyiliğin ve kötülüğün karşılıksız kalmayacağını, büyük hesap gününde zerre miktarı iyilikle zerre miktarı kötülüğün mizanda tartılacağını bildirmiştir.

Kimse İslamiyet’in, Kur'an-ı Kerim'in hayatın dışına itileceği endişesini taşımasın. Herkes asıl kendi kurtuluşu için hayatına çekidüzen versin. Zira şu ayette Allah nurunu tamamlayacağını müjdeliyor: "Allah'ın nurunu üfürükleriyle söndürmek istiyorlar; oysaki Allah nurunu kâfirler istemese de tamamlayacaktır!" (Saff, 8)

Kişinin küfür bataklığına batmaması için azıcık uyanık olması yeterlidir. Zira dört bir yanımızdaki varlıklar kudretli bir yaratıcının var olduğunu ve ona iman etmemiz gerektiğini haykırıyor. Bu konuda uzaklara gitmeye hiç mi hiç gerek yoktur, zira kendi simamıza bakmamız yeterlidir.

Bilim alanında bu kadar ilerlemiş olan Avrupa'nın ve Amerika'nın Allah'a tevhit inancıyla bağlanma hususunda gösterdikleri zaafı anlamak mümkün değildir. Buna dense dense ancak kuru bir inat ve bağnazlık denir. Dolaylı veya direkt olarak tabiatı ilah kabul edenler, hangi mantıktan hareket ediyorlar? Bunu anlamak mümkün değildir.

İnanmış gibi görünenler

Bazı insanlar Müslümanların nüfuzundan yararlanmak için, gerçekte inanmadıkları halde inanmış gibi görünürler. Bunlara dini terminolojide 'münafık' diyoruz. Münafığın hükmü kâfirlerinkinden daha zorludur. Yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim inanmadığı halde inanmışların safında görülenlerle ilgili şöyle der: "İnsanlardan öyleleri vardır ki: 'Biz Allah'a ve ahiret gününe iman ettik' derler; oysa inanmış değillerdir. (Sözde) Allah'ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar ve şuurunda değiller. Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için acı bir azab vardır." (Bakara Suresi, 8–10)

Kişileri deliller sabit olmadan durup duruken tekfir etmek (kâfirlikle suçlamak) çok tehlikeli bir davranıştır. Fakat müslümanın uyanık olması gerekir. Müminlerin, açık inkâr delilleri varken herkesi katıksız müslüman olarak görüp İslam düşmanlarının tuzaklarına düşmesi kaba tabirle ahmaklıktır. Her konuda olduğu gibi bu hususta da ölçüyü iyi ayarlamak ve basiretli olmak elzemdir.

İmtihan şuuruyla yaşamak

İnsan olarak dünya denen mukavvadan bir sahnede büyük imtihanlardan geçiriliyoruz. Yaşadığımız müddetçe hayır ve şerlerle sınanıyoruz. Elbette hayırlara şükredenler, şerlere sabredenler bu ilahi imtihandan alnının akıyla çıkacaklardır. Ancak unutulmamalıdır ki imanı besleyip güçlendiren de amellerdir. Amelsiz iman her dem yara alır.

Dünyanın gelmiş geçmiş en hayırlı toplumu olan sahabeler ibadette sınır tanımazlardı. Onlar bilirlerdi ki ibadetler nimetlere şükrün bedenen ifadesidir. Şükür kulluğun aynasıdır. Hayattayken cennetle müjdelenen sahabeler ibadetlerinde hiçbir zaaf ve gevşeklik göstermemişlerdir. Aksine ibadetlere dört elle sarılarak hayatlarını idame ettirmişlerdir.

Bu dinin Peygamberi, gecesini gündüzünü ibadetlere ayırmış, asla kulluk şuurundan bigane kalmamıştır. Her fırsatta ibadet etmiştir. Bununla ilgili olarak Hz. Aişe validemizin naklettiği şu hadis-i şerifi dikkatlerinize arz ederim. O şöyle buyurmuştur: "Nebiy-yi muhterem (sav) Efendimiz mübarek ayakları şişinceye kadar geceleyin ibadet ederdi. Bunun üzerine kendisine: 'Ya Rasulallah! Geçmişte ve gelecekteki bütün günahların mağfiret olunduğu halde niçin böyle yapıyorsun?' dedim. 'Rabbime şükreden bir kul olmayayım mı?' buyurdu."

Mümin basiretli, ferasetli ve sağduyulu olur. O eşyaya ibret nazarıyla bakar. Dünyanın geçici hevesleri onu asli vazifesi olan kulluğundan uzaklaştıramaz. Daima Allah'ın onu gözetlediği şuuruyla yaşar. Yaptığı her işi hak ve hakikat süzgecinden geçirir. Kararlarını verirken hakkaniyeti gözetir. Güçlü olsa da daima haklının ve mazlumun yanında olur. Bu özellikler onun imanının tezahüründen başka bir şey değildir.

Bir kişi iç dünyasında böyle bir âlem oluşturabilmişse iman nimetinden payına düşeni almış demektir. İmanın ne kadar büyük bir nimet olduğunu, onsuz yüreklerin bir yükten öte mana taşımadığını büyük İslam şairi Mehmet Akif Ersoy şu mısralarında ne kadar da veciz bir şekilde ifade ediyor:

İmandır o cevher ki ilâhi ne büyüktür
İmansız olan paslı yürek sinede yüktür

Şu kısacık ömürde en büyük sermayemiz kulluğumuz ve imanımızdır. Tabir caizse kulluğumuz sultanlığımızdır. O bizi dünyayla kıyaslanmayacak kadar güzel ve sonsuz olan cennete götürecektir. Ya inkârcılar; onları da sonsuz acı bir azap bekliyor. Ne mutlu iman üzere yaşayanlara ve son nefesini bu hâl üzere teslim edenlere… Sözlerimi Yüce Rabbimizin kâfirlere yönelik olarak söylediği şu tüyler ürperten sözlerle noktalamak istiyorum:

"Ayetlerimizi inkâr etmiş ve kâfir olarak ölmüşlere gelince; işte Allah'ın, meleklerin ve tüm insanların lâneti onların üzerinedir. Onlar ebediyyen lânet içinde kalırlar, artık ne kendilerinden azap hafifletilir ne de onların yüzlerine bakılır." (Bakara, 161–162)

Rabbim bizleri bu zümreye dâhil olmaktan ve onların şerrinden korusun. (Âmin)