"Beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billâh içindeki marifetullahtır. " 20. Mektub

Marifetullaha ulaşmaya belki en büyük vesile olan tefekkür ameliyesi, elbetteki bir vasıtaya ve malzemeye ihtiyaç duyar. İman-ı billahtan sonra akleden bir kalp bu tefekkürün vasıtası iken, enfüsi (iç) ve afaki (dış) malumatlar da bu ameliyenin malzemeleridir.

Bilimin gayesi denilince bir kısım insanlar kainatı anlamaya çalışmak derken, diğer bir kısım insanlar da Kainarı anlamlandırarak Allah'ın isimlerini ve sıfatlarını anlamaya çalışmak olarak tanımlarlar. Burada dikkat edilmesi gereken bir husus, bilimdeki buluş ve keşiflerin sadece insandaki hayret hisleri saikası ile Cenab-ı Hakkın varlığına birer delil olarak gösterilmesi ve kullanılması bilimden nasibin yeterince olmamasına işaret etmesidir. Hatta kalbin zümrüt tepelerinde seyahat eden insanlara göre böyle bir davranış, herşeyden ayan olan varlığının ve birliğinin dar kalıplara sıkıştırılması anlamına gelir. Bu yüzden bilimden maksadımız zaten vicdanımızda hakikatini mübin olarak duyduğumuz Rabbimizin varlığını kabulden sonra, O'nun esma ve sıfatlarına yanaşabilmek için birer araç ve malzeme olarak kullanabilmektir.

Anlamaya çalıştığımız Zat, Kemal sıfatına sahip bir mükemmeldir, Kuddüstür. Peki kullanacağımız bu malzemelerin de mükemmel ve kutsi olması gerekir mi? Hayır. Zira Kur'an kamil bir akla hitap etmediği ve avam insanlara tenezzül ettiği gibi, o aklılların dahi kullanacakları malzemelerin mükemmel ve dosdoğru olması gerekmez. Çünkü nihai maksat Rabbimizi tanımaktır, sevmektir ve ibadet etmektir. Mesela Kur'an güneş döner der. Eski zaman insanları bunu güneşin dünya etrafında dolandığını anlar, bu ayetten feyiz alır. Böyle bir sobayı ve lambayı kendisine nimet olarak verdiğinden dolayı da Rabbine şükür hislerine bürünür. Asrımız insanının dahi bu ayetten hissesi vardır ki, güneşin başka bir merkez etrafında dolandığını anlar. Hem mana olarak, güneş dünyanın hizmetine sunulmuştur ki etrafında dönmesi tabiri ile bu da anlaşılır.

Dinin bilime yaklaşımındaki temkinini de anlamak mümkündür. Zira bilim tabiatı itibariyle değişkendir, kesin değildir, olamaz. Halbuki iman hakikatleri sabittir. Fen ilimleri telahuk-u efkar ile gelişirken, din ilimleri için bu söz konusu değildir. Burada akla gelebilir ki, değişmeyen sabit hakikatler bu değişken ve ispat edilmemiş verilerle açıklanmamalı. Burada açıklanmamalı değil de bina edilmemeli dersek ancak doğru söylemiş oluruz. Yani demek istediğim, insan kendince subjektif mülahazalar ile bu verileri gayesi doğrultusunda en rantabl şekilde kullanmalı ancak bunu objektif hakikat olarak sunması doğru olmaz.

Bunun altında yatan en büyük sebeplerden biri de bilimin modeller ve kavramlar üzerine kurulmuş olmasıdır. Bir model ise deneylerle uyumu ölçüsünde başarılı kabul edilir. Mesela maddenin hızında üst limitin olmadığı bir modele göre referans sistemleri arasındaki Galilei hız dönüşümleri, düşük hızlarda gayet başarılı bir şekilde gözlemlerle uyuşuyordu. Ama "farz edelim ki bir üst sınır olsun" diye başlanılıp geliştirilen bir model, gözlemlerle çok daha iyi uyuşuyordu.

Bu modellerin hepsi çok boyutlu olan bir hakikatin, belli kabuller altındaki tek boyutlara ayrı ayrı izdüşümleri olarak mevzuya yaklaşmamız doğru olacaktır. Eğer bu modellerden birine yapışır da hakikatleri bunlar üzerine bina etmeye kalkarsak, değişmez hakikatlerı tek boyuta sıkıştırmış oluruz. Yapılması gereken ise bu dahi olabilir diyip, ihtimal dairesini açık bırakmaktır. Ama bu zannedilebileceği gibi kaçak oynamak değil, yüksek hakikatlerin bu modellerle bazı meselelerine işaret ettiğini ama hepsini açıklayamadığını kabul etmektir.

Başta demiştik ki marifetullahta mesafe kat edebilmek için iman-ı billah ön kabulü ile tefekkür etmek lazımdır. Ama bu demek değildir ki, bilim adamı yaptığı araştırmalarını bir ön kabule bağlamalı. Zira bilimi en kaba tahlilde iki sürece ayırabiliriz: biri veri toplamak, diğeri bu verileri yorumlamak. Veri toplamak için gözlem gereklidir, gözlem ise kelimeleri giyinmediği sürece objektiftir. Bilim adamının da diğer tüm insanlar gibi en büyük vazifelerinden biri kainatı anlamak değil, anlamlandırmaktır. Anlam kavramı şuurlu varlıklar olan insanlar için geçerli olması sonucu, anlamlandırmak sadece insanın iç aleminde subjektif olarak gerçekleşebilecektir. O halde denilebilir ki, subjektif bakış ve bazı ön kabuller olmadan, anlamlandırmak fiili geçersiz bir kullanıma sahiptir.

Bu noktada nazar, niyet, mana-yı ismi ve mana-yı harfi kavramları çok büyük bir ehemmiyete sahiptir. Üzerinde durmak gerektir.
ALINTI