En Münafıkça Günah: Gıybet

İnsan güzel ahlak ile âlâ-yi illiyyîne yükseldiği gibi, kötü ahlak ile de esfel-i safiline düşer. İşte insanı aşağıların aşağısına düşüren günahlardan birisi de gıybet etmektir.

Kitap ve Sünnetin ona karşı onca tahşidatı, dinî, millî ve içtimaî onca zararlarına rağmen, âlim olsun cahil olsun, hemen hemen her kültür seviyesindeki Müslüman’ın müptela olduğu bir hastalıktır. Bu sebeple bir münafık gibi, en has daireden en ücra köşeye, en hassas ve duyarlı mü’minden, fasık bir mü’mine kadar hemen hemen herkesin ağzına ve ameline sirayet eder.

Gıybetin tarifini Efendimiz (S.A.s.) şöyle yapmıştır: Hz. Ebu Hüreyre (ra) anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: ’Gıybetin ne olduğunu biliyor musunuz?’ ’Allah ve Resûlü daha iyi bilir!’ dediler. Bunun üzerine: ’Birinizin, kardeşini hoşlanmayacağı şeyle anmasıdır!’ açıklamasını yaptı. Orada bulunan bir adam: ’Ya benim söylediğim o kişide varsa, (Bu da mı gıybettir?)’ dedi. Aleyhissalatu vesselam: ’Eğer söylediğin onda varsa gıybetini yapmış olursun. Eğer söylediğin onda yoksa bir de bühtanda (iftirada) bulundun demektir.’[1] şeklinde mukabelede bulunarak gıybeti tarif etmiştir.

Kur’ân-ı Kerim’de, gıybet, ölmüş kardeşinin etini yemeğe benzetilerek haram kılınmıştır. "Ey iman edenler zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır.

Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın. Kiminiz kiminizi gıybet etmesin. Hiç sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı? İşte bundan hemen tiksindiniz! Öyleyse Allah’ın azabından korkun da bu çirkin işten kendinizi koruyun. Allah tevvabdır, rahimdir" (Hucurat sûresi, 12). Klasik tefsirlerde ayetteki temsil (benzetme)in unsurları hakkında bazı nüktelere yer verilmiştir. Bediüzzaman Said Nursî ise enfes tefsirinde söz konusu temsili bütün yönleriyle değerlendirmiş ve âyet-i kerimede, gıybetin, aklen, kalben, insaniyeten, vicdanen, fıtraten ve milliyeten mezmum olduğu îcazkârâne altı mertebede zımnen ve işâreten ortaya koymuştur. Sual ve cevap mahalli olan aklınız yok mu ki, bu derece çirkin bir şeyi anlamıyorsunuz? Yine ayetteki "yuhıbbu" lâfzıyla; "sevmek ve nefret etmek mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki, en menfur bir işi seversiniz" denilir. Ayetteki "ehaduküm" kelimesiyle de "Cemaatten hayatını alan hayat-ı içtimaiye ve medeniyetiniz ne olmuş ki, böyle hayatınızı zehirleyen bir ameli kabul eder?" sorusu sorulur. Dördüncü olarak "en ye’kule lahme" kelâmıyla ise, "İnsaniyetiniz ne olmuş ki, böyle canavarcasına arkadaşınızı dişle parçalamayı yapıyorsunuz?" denilirken beşinci kelime "ehîhi" lafzıyla da "Hiç rikkat-i cinsiyeniz, hiç sıla-i rahminiz yok mu ki, böyle çok cihetlerle kardeşiniz olan bir mazlumun şahs-ı mânevîsini insafsızca dişliyorsunuz? Ve hiç aklınız yok mu ki, kendi âzânızı kendi dişinizle divane gibi ısırıyorsunuz?" denilir. Ayetteki son "meyten" ifadesiyle de "Vicdanınız nerede? Fıtratınız bozulmuş mu ki, en muhterem bir halde bir kardeşinize karşı, etini yemek gibi en müstekreh bir işi yapıyorsunuz?"[2] soruları yöneltilir ve böylece gıybetin haram oluşundaki hikmetlere işaret edilir.

Osmanlı döneminde yetişmiş büyük Müfessirlerden Âlusî tefsirinde ilgili ayetin tefsirinde İslâm’ın emânı altında olan sulh halindeki gayrimüslimlerin (zimmîlerin) gıybetinin de haram olduğundan bahseder. Zira onların da malı, canı ve namusu dinen ve hukuken koruma altındadır. Ancak İslâm ile savaş halindekilerin (harbîler) gıybetinin caiz olduğunu belirtir. Yine Âlusî, İbn Hibban’ın Sahih’inden, bir Hıristiyan veya Yahudi’ye ona eziyet etmek maksadıyla Yahudi veya Hıristiyan demenin vebali olduğu hakkında bir hadis nakleder.[3] Evet, mü’minlerin iman sahibi olmayanlara karşı üslubu birbirlerine karşı olan üslup ve tutumları kadar önemlidir.

Gıybet, özellikle toplumdaki, güven sadakat vefa ve kardeşlik bağlarını hedef alır. Zararları uzun vadede kendini gösterir, çoğu zaman sohbet ortamı içinde kendini gizler, zaman zaman tenkit elbisesine bürünür ve hatta nefse bir rahatlama hissi de verir. Bundan dolayı insanlar, gıybete düştüklerinin farkına varmazlar. Hâlbuki İbn Abbas ve Zeynelabidin Hazretleri’nin de belirttiği gibi gıybet, köpek fıtratlı insanların katığıdır.[4]

İletişim vasıtalarının çok hızlı geliştiği, dünyanın bir köy haline geldiği çağımızda, gıybet de küresel bir boyut kazanmıştır. Artık hem hayra hem de şerre vesile olan televizyon, internet gibi basın yayın organlarıyla insanların ayıp ve kusurları milyonlara mal edilmekte, milyonlar o ayıplara ve gıybete şahit tutulmaktadır. İnsanlar bu küresel günahtan nasıl tövbe edeceklerini, bu cürmün vebalini nasıl taşıyacaklarını düşünmeli ve kendilerine gelmelidirler.

Gıybeti içinden çıkılmaz bir kuyuya çeviren bir çeşidi vardır ki gıybetin bu çeşidi, diğerleriyle kıyaslanmayacak kadar tehlikeli ve kahredici bir günahtır. Bir topluluğun, bir hareketin veya onu temsil eden zatın gıybetini yapmak bu türden bir cürümdür. Çünkü, o insanın kaderi temsil ettiği cemaatle bütünleşmiştir; dolayısıyla, onun hakkında yapılan bir gıybet bütün cemaatin gıybetini yapmak gibi sayılır.

Gıybetin ne kadar sinsice ve zaman zaman masum bir görünüşle karşımıza çıktığı, Peygamberimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hz. Aişe Validemiz’i ikazından anlaşılmaktadır: Hz. Âişe Validemiz (r.anha) anlatıyor: "Ey Allah’ın Resûlü, sana Safiyye’deki şu şu hal yeter!" demiştim. (Bundan memnun kalmadı ve "Öyle bir kelime sarfettin ki, eğer o denize karıştırılsaydı (denizin suyuna galebe çalıp) ifsad edecekti." buyurdu. Hz. Âişe ilaveten der ki: "Ben Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a bir insanın (tahkir maksadıyla) taklidini yapmıştım. Bana hemen şunu söyledi: "Bana, şu şu kadar dünyalık verilse bile Ben bir başkasının, kusurunu söz veya fiille nakletmem, onun taklidini yapmam!"[5]

Bazıları sözde gıybetten kaçınıyor görünerek, arkadaşları hakkında ’Daha neleri var neleri. Ama gıybet olur diye korkuyor ve hepsini söylemiyorum.’ derler. Bu söz, o kastettiği şeyleri söylemekten çok daha büyük bir gıybettir. Çünkü müphem bir isnad, sarih bin iftiradan daha büyüktür. Zira muhatabın aklına her türlü günah gelir…"

[1] Ebu Davud, Edeb 40; Tirmizi, Birr 23; Müslim, Birr 70.
[2] Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, 22. Mektup s. 312.
[3] Âlusî, Ruhu’l-Meânî, 26/241.
[4] Âlusî, Ruhu’l-Meânî, 26/242.
[5] Ebu Davud, Edeb 40; Tirmizi, Sıfatu’l-Kıyame 52.