+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 2 Sayfa var 1 2 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 14

Konu: Vahdet-i Vücud Ile Ilgili...

  1. #1
    Müdakkik Üye Eyüpşan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Mesajlar
    894

    Standart Vahdet-i Vücud Ile Ilgili...

    Bana bu konuda bilgi verebilir misiniz?

    Muhyiddin İbnül Arabî'nin ortaya attığı, öğrencisinin de kaleme aldığı bir mevzu bu.

    Bana bir taraftan çok hoş bir tasavvufî boyutu olduğunu düşündürse de, etrafımda bunu konuşan insanların Namaz başta olmak üzere bir takım ibadetlere bakış açıları değişiyor.

    Namazın aslında şekil olduğu, Yunus Emrenin "Namazı 1 Vakite Çıkarmak" sözü ile 5 vaktin önemli olmadığı, Allahın bizim içimizde olduğu, Mevlana'nın hakeza bu konuda aşmış olması vs...

    Bununla birlikte de şöyle bir şey var.

    Gerçekten de, alimler doğru söylemiş diyorum.

    İbn Teymiyye, Vahdetül Vücud'a şiddet ile karşı çıkıyor.

    Bir çok alim de, aynı şekilde Allah'ın Allahlığı, Kulun yaratılmışlığı konusunda bir sapma olmasa dahi, Vahdetül Vücud olayının, yaratıcı ile kul arasındaki farkı ortadan kaldıracak ve tüm dini emir ve yasaklara kayıtsızlığa sevk edecek bir sapkınlığa yol açacağı endişesine kapılmışlar mesela.

    Haklılar gibi geliyor, biz herşeyi işimize geldiği gibi anladığımız için namazı da en ufak bir tasavvufi şeyde silebiliyoruz. Etrafımdakiler bunun en bariz örnekleri.

    Biraz bilgi lütfen...

    Selam olsun

  2. #2
    Pürheves AkledenKalb - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2008
    Bulunduğu yer
    adana
    Mesajlar
    211
    husumete vakit yok

  3. #3
    Ehil Üye alanyali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Alanya
    Mesajlar
    2.491

    Standart

    Şimdi buraya uzun uzun kopyala yapıştır yapmak lazım ama kısa bir yorumla yetineceğim:

    Vahdet-i Vücud seyr-i sülukda geçilecek makamlardan bir makamdır..Birçok evliya-i azim bu makama da uğramış ve geçip gitmiştir..En güzel örneği İmam-ı RAbbani..Kendi mektuplarında Vahdet-i vücud'un ötesinin ötesinde çok makamlar olduğunu beyan eder..Fakat Vahdet-i vücud'un çok zevkli ve neşeli bir yol olduğunu hatırlatır..Hatta İmam-ı Rabbani de kendisi bir süre bu makamın zevkinde kalmak istemiş fakat ihsan-ı ilahi ile bu makamın zevkine kapılmayıp, daha pek çok makamlara yükselmiş..

    Hallac-ı Mansur hazretleri ise bu makamın bütün halini kendinde barındırıyordu..Bu makamı geçmek istemedi herhalde..Zaten kendisi şöyle demiş "Tasavvufun en aşağı mertebesi bende gördüğünüz bu haldir"..

    Muhiddin Arabi hazretleri de seyr-i süluku sırasında Vahdet-i vücud makamına ulaşmış ve bu makamın ötesini bilmediği için ilk kitaplarında özellikle Füsus-ul Hikem de Vahdet-i vücud makamını anlatır..

    Fakat ilerledikçe ve derecesi yükseldikçe artık bu makamı da geçmiştir.
    Vahdet-i vücud makamını geride bırakmıştır..Sonra yazdığı "Fütuhat-i Mekkiye" adlı eserde Vahdet-i vücud itikadından döndüğünü yazmaktadır..
    Hatta bu eserinden sonra Vahdet-i vücud inancının yok olması için çalışmıştır..

    Büyük âlimlerden Abdülvehhâb Şârânî Hazretleri, "Elyevâkît vel Cevâhîr" isimli eserinde onun vahdet-i vücud îtikadından döndüğünü delilleriyle isbat etmektedir.

    Bi de işin şu boyutu var: Kin ve garaz..

    Muhiddin Arabi bildiğimiz gibi eserlerinde çok sayıda gaybi işaretler vermiştir..Osmanlı hakkında çok beyanları vardır..Bütün padişahların isimlerini bile verdiği beyan edilir..Bir gaybi işareti de ,Hicaz bölgesinde Vehhabilerin çıkacağı ve zarar vereceği şeklindedir..
    İşte bunun için Vehhabiler, Muhiddin-i Arabi'yi sevmezler..Çünkü severlerse, kendilerini kötülemiş olacaklar otomatikman..
    Vehhabimeşrep kişiler de, Vehhabilerin kitaplarına,yazılarına aldanarak Muhiddin-i Arabi'yi kötülemeye çalışırlar..Olayın içinde kin ve garaz var yani..Rafizilerin siyasi olarak ilk 3 halifeyi tekfir etmesi gibi..


    cehennem ağzını açmış, bekliyor; cennet ise ağuş-u nazdaranesini açmış, gözlüyor.

  4. #4
    Ehil Üye seyyah_salih - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Bulunduğu yer
    Şan(S)lıUrfa'DaN
    Yaş
    50
    Mesajlar
    15.435

    Standart

    Üstadımız Asar- bediyye adlı eserinde...Vahdet-i vücudu şöyle tarif eder...

    Vahdet-i Vücud tevhidte SARHOŞLUKTUR..

  5. #5
    Ehil Üye alanyali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Alanya
    Mesajlar
    2.491

    Standart

    Alıntı yalnız_seyyah Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Üstadımız Asar- bediyye adlı eserinde...Vahdet-i vücudu şöyle tarif eder...

    Vahdet-i Vücud tevhidte SARHOŞLUKTUR..
    bir cümle ile sayfalar dolusu anlatılmak isteneni anlatmış Üstad..

    İşte Hallac-ı Mansur gibi veli Zatlar bu sarhoşlukta kalıp,ötelere geçmemişler..Hatta Nakşibendi silsilesinde olan
    Ali Ramiteni hazretleri buyurdu ki:
    Hallac-ı Mansur zamanında Hace Abdulhalık-ı Goncdüvaninin talebelerinden biri bulunsaydı, Mansur idam edilmezdi. Yani Hace hazretlerinin talebelerinden biri bulunsaydı, Hüseyn Mansuru teveccühleriyle, içinde bulunduğu makamdan tez geçirirdi. İdam edilmesi gerekmezdi.


    Ama ekseri evliya, bu makamları aşmışlar ve öte makamlara geçmişlerdir..


    cehennem ağzını açmış, bekliyor; cennet ise ağuş-u nazdaranesini açmış, gözlüyor.

  6. #6
    Ehil Üye seyyah_salih - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Bulunduğu yer
    Şan(S)lıUrfa'DaN
    Yaş
    50
    Mesajlar
    15.435

    Standart

    Alıntı alanyali Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    bir cümle ile sayfalar dolusu anlatılmak isteneni anlatmış Üstad..

    Yani aslında abicim..Üstadımızın bu manası olayı yeterince izah eder..hem malunuz 18. mektuptaki manalarıda hatırlarsın..

  7. #7
    Ehil Üye nurhanali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2007
    Bulunduğu yer
    istanbul
    Mesajlar
    3.463

    Standart

    Sual: Muhyiddin-i Arabî vahdet-ül vücud mes'elesini, en yüksek bir mertebe telakki ettiği gibi, ehl-i aşk bir kısım evliya-i azîme dahi ona ittiba etmişler. Bu mes'elenin en yüksek mertebe olmadığını, hem hakikî olmadığını, belki bir derece ehl-i sekir ve istiğrakın ve ashab-ı şevk ve aşkın meşrebi olduğunu diyorsun. Öyle ise muhtasaran, sırr-ı veraset-i nübüvvetle ve Kur'an'ın sarahatıyla gösterilen tevhidin yüksek mertebesi hangisidir? Göster.

    Elcevab: Benim gibi, hiç ender hiç âciz bir bîçarenin kısa fikriyle, bu yüksek mertebeleri muhakeme etmek, yüz derece haddimin fevkindedir. Yalnız Kur'an-ı Hakîm'in feyzinden gelen, gayet muhtasar bir-iki nükte söyleyeceğim. Belki bu mes'elede faidesi olacak.

    Birinci Nokta: Vahdet-ül Vücud'un meşrebine ve saplanmasına çok esbab var, onlardan bir ikisi kısaca beyan edilecek.

    Birinci sebeb: Mertebe-i rububiyetin hallakıyetini a'zamî derecesinde zihinlere sığıştıramadıklarından ve sırr-ı ehadiyetle, her şeyi bizzât kabza-i rububiyetinde tuttuğunu ve her şey kudret ve ihtiyar ve iradesi ile vücud bulduğunu, kalblerine tam yerleştiremediklerinden, her şey odur veyahut yoktur veya hayaldir veya tezahüriyetidir veya cilveleridir diye, kendilerini mecbur bilmişler.

    İkinci sebeb: Firakı hiç istemeyen ve firaktan şiddetle kaçan ve ayrılıktan titreyen ve bu'diyetten cehennem gibi korkan ve zevalden gayet derecede nefret eden ve visali ruhu ve canı gibi seven ve kurbiyeti cennet gibi, hadsiz bir iştiyak ile arzulayan "aşk" sıfatı; her şeydeki akrebiyet-i İlahiyenin bir cilvesine yapışmakla firak ve bu'diyeti hiçe sayıp, lika ve visali daimî zannederek, "Lâ mevcude illâ Hu" diye, aşkın sekriyle ve o şevk-i beka ve lika ve visalin muktezasıyla, gayet zevkli bir meşreb-i hali vahdet-ül vücudda bulunduğunu tasavvur ederek, müdhiş firaklardan kurtulmak için, o vahdet-ül vücud mes'elesini melce' ittihaz etmişler.

    Demek birinci sebebin menşe'i, aklın eli gayet geniş ve gayet yüksek olan bazı hakikat-ı imaniyeye yetişmediğinden ve ihata edemediğinden ve aklın iman noktasında tamamıyla inkişaf etmediğinden ve ikinci sebebin menşe'i, kalbin aşk noktasında fevkalâde inkişafından ve hârikulâde inbisatından ve genişliğinden ileri gelmiştir.

    Amma sarahat-ı Kur'aniyeyle, veraset-i nübüvvetin evliya-i azîmesi ve ehl-i sahve olan asfiyanın gördükleri mertebe-i uzma-yı tevhidî ise, hem çok yüksektir, hem rububiyet ve hallakıyet-i İlahiyenin mertebe-i uzmasını, hem bütün esma-i İlahiyenin hakikî olduklarını ifade ediyor. Ve esasatını muhafaza edip ve ahkâm-ı rububiyetin müvazenesini bozmuyor.

    Çünki derler ki: Cenab-ı Hak ehadiyet-i zâtiyesiyle ve mekândan münezzehiyetiyle beraber, her şey bütün şuunatıyla doğrudan doğruya ilmiyle ihata ve teşhis edilmiş ve iradesiyle tercih ve tahsis edilmiş ve kudretiyle isbat ve icad edilmiştir. Bütün kâinatı birtek mevcud gibi icad ve tedbir ediyor. Bir çiçeği kolaylıkla halkettiği gibi, koca baharı o sühuletle halk eder. Bir şey, bir şeye mani' olmaz. Teveccühünde tecezzi yok, aynı anda her yerde kudret ve ilmiyle tasarruf noktasında bulunuyor. Tasarrufunda tevzi' ve inkısam yok. Onaltıncı Söz ve Otuzikinci Söz'ün İkinci Mevkıfının İkinci Maksadında bu sır tamamıyla izah ve isbat edilmiştir.

    لاَ مُشَاحَةَ فِى التَّمْثِيلِkaidesiyle temsildeki kusura bakılmadığından, gayet kusurlu bir temsil söyleyeceğim, tâ iki meşrebin bir derece farkı anlaşılsın. Meselâ: Hârika ve emsalsiz gayet büyük ve gayet zînetli, şark ve garba bir anda uçacak ve şimalden cenuba ulaşan kanatlarını kapayıp açacak, yüzbinler nakışlarla tezyin edilmiş, o kanadının her bir tüyünde gayet dâhiyane san'atlar dercedilmiş olan bir tavus kuşu farzediyoruz.

    Şimdi seyirci iki adam var, akıl ve kalb kanatlarıyla bu kuşun yüksek meziyetlerine ve hârika zînetlerine uçmak istiyorlar. Birisi bu tavus kuşunun vaziyetine ve heykeline ve hârikulâde her bir tüyündeki

    kudret nakışlarına bakar, gayet aşk u şevk ile sever, dakik tefekkürü kısmen bırakır ve aşka yapışır. Fakat görür ki, her gün o sevimli nakışlar, tahavvül ve tebeddül eder. Sevdiği ve perestiş ettiği o mahbublar kayboluyor, zeval buluyor.

    O adam kendine teselli vermek ve aklına sığıştırmadığı vahdet-i hakikiye ile, rububiyet-i mutlaka ve ehadiyet-i zâtıyla hallakıyet-i külliyeye mâlik bir nakkaşın bir nakş-ı san'atıdır demek lâzım gelirken; o itikad yerine, bu tavus kuşundaki ruh o kadar âlîdir ki, onun sâni'i onun içindedir veya o o olmuş, hem o ruh vücuduyla müttehid ve vücudu ise suret-i zahiriyle mümteziç olduğundan o ruhun kemali ve o vücudun yüksekliği bu cilveleri böyle gösterir, her dakika başka bir nakşı ve ayrı bir hüsnü izhar eder, hakikî ihtiyarıyla bir icad değil, belki bir cilvedir, bir tezahürdür.

    Diğer adam der ki: Bu mizanlı ve nizamlı gayet san'atkârane nakışlar, kat'î bir surette bir irade ve ihtiyar ve kasd ve meşiet iktiza eder. İradesiz bir cilve, ihtiyarsız bir tezahür olamaz. Evet tavusun mahiyeti güzel ve yüksektir. Fakat onun mahiyeti fâil olamaz, belki münfaildir. Fâili ile hiçbir cihetle ittihad edemez. Ruhu güzel ve âlîdir, fakat mûcid ve mutasarrıf değil, belki ancak mazhar ve medardır. Çünki herbir tüyünde bilbedahe nihayetsiz bir hikmetle bir san'at ve nihayetsiz bir kudretle bir nakş-ı zînet görünüyor. Bu ise iradesiz, ihtiyarsız olamaz.

    Bu kemal-i kudret içinde kemal-i hikmeti ve kemal-i hikmet içinde kemal-i rububiyeti ve merhameti gösteren san'atlar; cilve milve işi değil. Bu yaldızlı defteri yazan kâtib içinde olamaz, onunla ittihad edemez. Belki yalnız o defter, o kâtibin yazı kaleminin ucu ile teması var; öyle ise o kâinat denilen misalî tavusun hârikulâde zînetleri, tavus Hâlıkının yaldızlı bir mektubudur.

    İşte şimdi tavusa bak, o mektubu oku. Kâtibe mâşâallah, tebârekâllah, sübhanallah de. Mektubu kâtib zanneden veya kâtibi mektub içinde tahayyül eden veya mektubu hayal tevehhüm eden, elbette aklını aşk perdesinde saklamış, hakikatın hakikî suretini görmemiş.

    Vahdet-ül Vücud meşrebine sebebiyet veren aşkın enva'ından en mühim sebeb, aşk-ı dünyadır. Mecazî olan aşk-ı dünya, aşk-ı hakikîye inkılab ettiği zaman, vahdet-i vücuda inkılab eder. Nasılki insandan şahsî bir mahbubu, muhabbet-i mecazî ile sever. Sonra zeval ve fenasını kalbine yerleştirmeyen bir âşık, mahbubuna aşk-ı hakikî ile bir beka kazandırmak için, Mabud ve Mahbub-u Hakikî'nin bir âyine-i cemalidir diye kendini teselli eder, bir hakikata yapışır.

    Öyle de koca dünyayı ve kâinatı heyet-i mecmuasıyla mahbub ittihaz eden, sonra o muhabbet-i acibe, daimî zeval ve firak kamçılarıyla muhabbet-i hakikîye inkılab ettiği vakit, o çok büyük mahbubunu zeval ve firaktan kurtarmak için, vahdet-ül vücud meşrebine iltica eder.

    Eğer gayet yüksek ve kuvvetli iman sahibi ise, Muhyiddin-i Arabî'nin emsali gibi zâtlara zevkli, nuranî, makbul bir mertebe olur. Yoksa vartalara düşmek, maddiyata girmek, esbabda boğulmak ihtimali var. Vahdet-i şuhud ise o zararsızdır. Ehl-i sahvın da, yüksek bir meşrebidir.

    اَللَّهُمَّ اَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَ ارْزُقْنَا اِتِّبَاعَهُ

    سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

    Kardeşiniz

    Said Nursî
    (Barla Lahikası - 267)
    Risale-i nur bir imtihan kitabıdır.
    Davasına sadık olmayan insanların başarı ihtimali yoktur.



  8. #8
    Müdakkik Üye Eyüpşan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Mesajlar
    894

    Standart

    Alıntı alanyali Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    bir cümle ile sayfalar dolusu anlatılmak isteneni anlatmış Üstad..

    İşte Hallac-ı Mansur gibi veli Zatlar bu sarhoşlukta kalıp,ötelere geçmemişler..Hatta Nakşibendi silsilesinde olan
    Ali Ramiteni hazretleri buyurdu ki:
    Hallac-ı Mansur zamanında Hace Abdulhalık-ı Goncdüvaninin talebelerinden biri bulunsaydı, Mansur idam edilmezdi. Yani Hace hazretlerinin talebelerinden biri bulunsaydı, Hüseyn Mansuru teveccühleriyle, içinde bulunduğu makamdan tez geçirirdi. İdam edilmesi gerekmezdi.


    Ama ekseri evliya, bu makamları aşmışlar ve öte makamlara geçmişlerdir..
    Peki bu işte kendisine muhalefet edenlerin ne gibi bir garezi olabilir ki? Mesela İbn Teymiyye Vehhabi değildi. Bir Şeyhulislamdı ve Kuran tercümanıydı.

    Ben şu şekilde bakabilriim aslında, ibadet boyutunda, aşk boyutunda belli bir mesafe kat ettikten sonra artık ötelere geçmiş oluyorsunuz. Ben şu dinî cehaletimle, geçtiğimiz sene 1 veya 2 defa namazdan aldığım tadı hayatım boyunca alamayacağımı çok düşünürüm. Ama anlatılmaz. Saat kollardım o kadar düşünün.

    Bu veliler de bu olayı artık günün 24 saati yaşar hale gelmiş oluyorlar sanırım.

    Ama, kötü niyet olmasa da Vahdeti Vücud dendiği zaman insanların ibadetlere anlamsız bakması da söz konusu olmuyor mu?

    Zaten İslam uleması, bu sebeple vahdet-i vücud mevzusuna karşı çıkmışlardır.

    Çünkü sürekli dillendirilen mevzudur ki "İslam Şekil Dini Değildir" diye diye, Namazın da bir şekli olmadığını, günün belli vakitlerinde aynı cümleleri söyleyip aynı hareketleri yapmanın şekilcilik olduğunu ve insanın kendisini kısıtladığını ifade ederler.

    Peygamberden örnek verseniz, kendisinin öğretici olması dolayısı ile o kadar namazkıldığını ifade ederler.

    Bu sebeple, işte Yunus Emre'nin "5 VAKİTTEN 1 VAKİTE ÇIKARMAK" sözü ile bile, Yunusun 5 vakit namaz kılmadığını falan ifade edebiliyorlar.

    AMA KESİNLİKLE KÖTÜ NİYETLİ olduğunu söylemiyorum.

    Sadece gönlümüzün istediği gibi algılamak ile alakalı bu.

  9. #9
    Ehil Üye ademyakup - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2006
    Mesajlar
    8.211

    Standart

    vahdetül vücud meselesini ortaya atan..

    muhyiddin arabi hazretleri 5 vakit namazda kılıyordu.oruçda tutuyordu.yani kuran ve sünnete uyuyordu.

    kendisi diyor bizim yolumuz kuran ve sünnet yoludur.

    vahdetül vucud meşrebi tevhidde istiğraktır yani manevi sarhoşluktur.o sarhoşluktan ayıldıklarında..sarhoş halinde söyledikleri sözlerinin yanlış olduklarını vurgulamışlardır.

    birde muhyiddi arabi hazretleri derki bizim yolumuzu bilmiyen bizim kitaplarımızı okumasın.

    yunus emrede beş vakit kılardı.

    o sözü sarhoşluk halinde söylemiş olabilir.

    yoksa onlar sarhoşluktan sonra kendilerine geldiklerinde o sözlerini düzeltmişlerdir diyor üstad hazretleri.
    iman insanı insan eder, belki sultan eder..

  10. #10
    Ehil Üye ademyakup - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2006
    Mesajlar
    8.211

    Standart

    üstad vahdetül vücud için derki yüksek mertebe ama nakıs...herkes için yüksek olmuyor.muhyidin arabi gibi zatlar için geçerli.

    kainatı arkasına almıyan bir kimse vahdetül vücuddan bahsedemez diyor.
    iman insanı insan eder, belki sultan eder..

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Vahdet-i Vücut, Vahdet-i Vucud (3)
    By muhsin iyi in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 10.05.14, 15:41
  2. Vücud-u Harici ?
    By Müellif-e in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 12
    Son Mesaj: 20.02.09, 13:51
  3. Bir An-ı Seyyâle Vücud-u Münevver, Milyon Sene Bir Vücud-u Ebtere Müreccahtır
    By BiKeS_ in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 6
    Son Mesaj: 30.07.08, 00:42
  4. Vahdet Ehadiyet
    By pınar akşm in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 09.04.08, 19:15
  5. Vahdet-i Vücud
    By gulsah in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 19
    Son Mesaj: 19.02.07, 09:28

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0