Konu Kapatılmıştır
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 5 ve 5

Konu: Ebced Hesabi

  1. #1
    Pürheves selmanyildirim - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Mesajlar
    222

    Standart Ebced Hesabi

    Ebced hesabı nedir bir de said nursinin ebced hesabıyla kıyametin zamanını bulduğu söyleniyor doğru mu

  2. #2
    Pürheves selmanyildirim - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Mesajlar
    222

    Standart

    ???

  3. #3
    Ehil Üye Ebu Hasan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2006
    Bulunduğu yer
    Ankara
    Yaş
    37
    Mesajlar
    3.049
    Vücudunu mucidine feda et.Mukabilinde büyük bir fiyat alacaksın.Mesnevi-i Nuriye sahife 101


  4. #4
    Ehil Üye nâme-i nur - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2006
    Mesajlar
    1.460

    Standart

    Kur'anın i'cazkârane îcazıdır. Kâh olur ki, uzun bir silsilenin iki tarafını öyle bir tarzda zikreder ki, güzelce silsileyi gösterir.
    Hem kâh olur ki, bir kelimenin içine sarihan, işareten, remzen, imaen bir davanın çok bürhanlarını derceder.

    (Sözler'den)



  5. #5
    Dost sabıkun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Mesajlar
    27

    Standart

    Ebced Hesabıyla Alakalı Bir İzahtır...

    Ma'lûm olsun ki şer'î hükümlerin delilleri dörttür:

    Birincisi: Kat'îyyu's-sübût ve'd-delâlettir. Ya'nî sübûtu ve ma'nâya delâleti kat'î olan, hiçbir vecihle te'vîle ihtimâl ol­mayan delillerdir. Muhkem âyât-ı Kur'âniyye ve sarîh mütevâtir hadîsler gibi.

    ikincisi: Kat'îyyu's-sübût ve zanniyyu'd-delâletdir. Ya'nî sübûtu kat'î olup, ma'nâya delâleti zannî olan delillerdir. Te'vîl edilebilen âyât-ı Kur'âniyye ve ehâdîs-i Nebeviyye gibi.

    Üçüncüsü: Zanniyyu's-sübût ve kat'îyyu'd-delâletdir. Ya'nî sübûtu zannî ve ma'nâya delâleti kat'î olan delillerdir. İfâde ettiği ma'nâ sahîh olan ahâd hadîsler gibi.

    Dördüncüsü: Zanniyyu's-sübût ve'd-delâletdir. Ya'nî sü­bûtu ve ma'nâya delâleti zannî olan delillerdir. Haber-i vâhid ile rivayet edilen ve çeşitli ma'nâlara gelmesi muhtemel olan ehâdîs-i Nebeviyye gibi.

    Bunların birincisi; kat'î olmakla onunla farz ve haram sabit olur.

    ikincisi ve üçüncüsü; zann-i müfîd olmakla onlarla vacibve mekruh sabit olur.

    Dördüncüsü; sünnetiyyet, istihbâbiyyet ve tenzîhen kerâhati ifâde eder. Ya'nî onunla sünnet, müstehab ve mek­ruh sabit olur.

    Farziyyetin taalluk ettiği şey farzdır. Farzın hükmü; fiiline sevâb ve özürsüz terkine ikâb terettüb eder. İnkâr edip istih­faf eden ise kâfir olur.

    Haramın hükmü, terkine sevâb ve fiiline ikâb terettüb eder. Onu helâl ve mübâh sayan, el'iyâzu billâh kâfir olur.

    Vacîbin taalluk ettiği fiil ise, vâcibtir. Vacîbin hükmü dahi amelen farz gibidir. Ya'nî fiiline sevâb ve özürsüz terkine ikâb terettüb eder. İ'tikâden ise, farzın hükmü gibi değildir. Zîrâ, vacîbi inkâr eden kâfir olmaz.

    Görülüyor ki, farz ve haramın dışında diğer delîllerle sa­bit olan mesaili (vacîb, sünnet, müstehab vs. gibi) inkâr eden tekfîr olunmaz. Çünkü tekfîr ve tadlîl için kat'î hüccet lâzımdır. Hüccet ise, kat'îyyeti ifâde eden delildir. Bu da delîl-i hükm-ü şer'înin birinci kısmı ile sabit olan şeylerdir. Ya'nî sarîh âyet veya mütevâtir ehâdîs-i Nebeviyye ile sabit olan hükümdür. Ancak bu iki hüccetle ahkâm-ı şer'iyye kesin ve kat'î olarak sabit olur. Diğer deliller ise, kat'îyyeti ifâde etmediğinden tekfîr ve tadlîl için kat'î hüccet olamaz. Meselâ; mütevâtir olmayan ehâdîs-i Nebeviyye (a.s.m.) ve işârât-ı Kur'âniyye delîl-i şer'î olur. Fakat zannı ifâde ettiği için kat'î hüccet olamaz.

    O hâlde kat'î hüccetle sabit olan ancak farzlar ve haramlardır. Vâcib ve sünneti dahi kat'î hüccetle ispat edemeyiz.Eğer biz her şeyde, her şer'î hükümde kat’i hüccet vebürhân arasak, o zaman kat'î hüccet getiremediğimiz için Dîn-i Mübîn'in ekser ahkâmına i'tirâz lâzım gelir. Hâlbuki bunlar şer-i delîllerle (meselâ; haber-i vâhid ile icmâ' ile) sabittir.

    İşte ebced hesabı da takrîr-i sünnet ile sabit olduğu için kat'î hüccet olamaz. (Nitekim ileride ebced hesabıyla alâkalı hadîs-i şerîf zikredilecektir.) Hâşâ bu demek değildir ki, ebced hesabının dînde yeri yoktur. Belki hesâb-ı ebcedî, zannî delîl ile sabit olduğu için, kat'î hüccet olamaz.

    Hakâik-i îmâniyye, esâsât-ı İslâmiyye ve ahkâm-ı dîniyye hususunda şer'î delîller dörttür. Bunlar Kur'ân, hadîs, icmâ'-i ümmet ve kıyâs-ı fukahâdır. Hâkim-i şer'î, mahkemede şer'î bir da'vâda hüküm verirken şeriatın zahirine göre bu dört delîlde kat'îyyeti ifâde eden delîllerle ancak hüküm verir. Bu husûsda "Hesâb-ı ebcedîye göre böyledir." Veya "İlhâmen böyle bildirildi." Veyahut da kat'îyeti ifâde etme­yen zannî delîllere dayanarak buna göre bu m es' elenin hükmü budur diyemez. Ya'nî ehl-i sünnet ve'1-cemâatın i'tikâdına göre ilham, hesâb-ı ebcedî ve delîl-i zannî, zahir ahkâm-ı dîniyyede hüküm hususunda kat'î delîl ve hüccet olamaz. Ya'nî hâkim-i şer'î bununla zahir ahkâmda hüküm veremez. Ma'nevî ahkâmda ve ibâdatta ise delîldir. Bu du­rumda hesâb-ı ebcedin veya ilhamın veyahut delîl-i zannî ile sabit olan hükümlerin aslı yoktur veya doğru değildir deyip bunları kabul etmeyenler, ma'nen mes'ûldürler.

    Evet, asr-ı saâdetden bugüne kadar başta Rasûl-i Ekrem (a.s.m.), Kur'ân-ı Azîmüşşân'daki hurûf-i mukattaanın çok esrara hâvî olduğunu ve çok gaybî umura ve istikbâldeki hadîsâta işaret ettiğini ilm-i cifre dayanarak ulemâ-i Benî İsrâîl'e söylemesi; hem İmâm-ı Ali (r.a.) başta olmak üzere binler ehl-i tahkîk ve keşif ve esrâr-ı hurûfa vâkıf olan Muhyiddin-i Arabî gibi binler zevât-ı âliyeler, asr-ı saadetten evvel tâ bugüne kadar ilm-i cifre dayanarak binler gaybî şeyleri haber vermesi bu mes'elenin birer misâlidir.

    Demek ilm-i cifr ve hesâb-ı ebcedî, asr-ı saadetten evvel vardı. Aslı tâ o zamana dayanmaktadır. Bu ilm-i cifri, da'vâlarının hakkâniyyetine delîl gösteren zevât-ı âliyeye bu hususta i'tirâz edenler, ma'nen mes'ûldürler. Şerîatın zahiri­ne göre bunu kabul etmeyene şer-i bir cezanın terettüb etmemesi da'vâmızı cerh etmez. Zîrâ çok umûr-u dîniyye vardır ki, kat'î hüccetle sabit olmadığı için dünyâda bir hadd-i şer'îyi mûcib değildir. Bununla beraber o emri kabul etmemek veya muktezâsıyla amel etmemek, kişiyi firâk-ı dâlleye sevk eder ve ma'nevî mes'ûliyeti gerektirir.

    Ebced Hesabı, takrîr-i sünnet ile sabittir. İbn Cerîr et-Taberî, Bakara sûresinin baş kısmı olan
    الم ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ
    tefsîrinde, cifir ve ebced hesabıyla ilgili şöyle bir hadîs-i şerîf rivayet etmektedir:

    "Hazret-i İbn-i Abbâs (r.a.), Câbir b. Abdullah b. Vessâb'dan (r.a.) şöyle rivayet ediyor:


    "Câbir (r.a.) dedi ki: 'Ebû Yâsir b. Ahtâb, Rasûlüllâh (s.a.v.)'in yanından geçerken Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)'in Baka­ra sûresinin baş kısmı olan
    الم ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ

    âyetini okuduğunu gördü. Ebû Yâsir, Nebiy-yi Muhterem (s.a.v)'den bu sûreyi işitince, hemen Yahûdî ulemâsından birkaç kişiyle birlikte bir yerde bulunan kardeşi Hayy b. Ahtâb'a gelerek dedi ki:

    'Biliyor musunuz? Vallahi şimdi Muhammed'den Allah'ın kendisine inzal buyurduğu

    الم ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ


    âyetini işittim.' Onlar dediler ki:


    'Hakîkaten böyle işittin mi?' Dedi ki: 'Evet.' O zaman Hayy b. Ahtab beraberinde bulunan Yahûdî topluluğuyla beraber Rasûlüllâh (s.a.v.)'in yanına geldiler. Dediler ki:

    'Ya Muhammed! Sana inzal buyrulan

    الم ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ

    âyetini okumuş olduğun bize haber verildi. Doğru mudur?'

    Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) buyur­du ki:'Evet, doğrudur.'

    Bunun üzerine:

    'O hâlde bize haber ver. Bunu sana Allah katından Cebrâîl mi getirdi?'

    Nebiy-yi Muhterem (s.a.v.): 'Evet,' dedi.

    Yahûdî âlimleri dediler ki:

    'Ya Muhammed! Muhakkak Allah (c.c), Senden önce çok peygamber göndermiştir ki, senden başka onlardan hiç birisinin saltanatının (peygamberliğinin) ne kadar sürdüğü­nü kesin ve açık olarak bilmiyoruz. Ümmetinin ömrü ne kadar devam edecektir?'

    Orada bulunan Hayy b. Ahtâb, arkadaşlarına dönerek dedi ki:
    اbirdir, لotuzdur, مde kırktır. Yekûnu yetmiş bir sene eder.

    Ebû Yâsir diyor ki; Hayy b. Ahtâb, arkadaşlarına dedi ki:

    'Mülkünün (peygamberliğinin) müddeti, ümmetinin öm­rü, bu kadar az olan bir peygamberin dînine mi giriyorsu­nuz?' (Ya'nî hurûf-i mukattaadan olan الم'in cifrî hesabiyle
    ümmetinin ömrü yetmiş bir senelik gibi az bir müddet oldu­ğu anlaşılan bir Nebî'nin dînini nasıl kabul ediyorsunuz?) Diyerek arkadaşlarını, İslâm'ı kabul etmekten men' etmeye çalıştı.

    Hayy b. Ahtâb, tekrar Nebiy-yi Muhterem (s.a.v)'e döne­rek dedi ki:
    'Ya Muhammed! Bundan başka hurûf-i mukattaa var mıdır?'

    Rasûl-i Ekrem (s.a.v): 'Evet, var,' dedi.

    Bunun üzerine:

    'Hangisidir?' diye sorunca Rasûl-i Ekrem (s.a.v.), المص harflerini okudu. Hayy b. Ahtâb dedi ki:

    'Bu daha ağır ve uzundur.' Tekrar المصharflerini ebced hesabına göre hesâblamaya başladı.

    اbirdir, لotuz, م kırk ص ise doksandır. Yekûnu 161 eder,' dedi.

    Yine sordu:

    "Bundan başka var mıdır?' Nebiy-yi Muhterem (s.a.v.):

    'Evet,' buyurdu. 'Hangisidir?' diye sorunca; Nebiy-yi Muhterem (s.a.v.), الرharflerini okudu.

    Yine Hayy b. Ahtâb;

    'Bu daha uzun ve ma'nâ i'tibâriyle daha ağırdır,' dedi ve bunu da hesâblayarak اbirdir, ل otuz, ر iki yüz olup mecmuu; iki yüz otuz bir sene yapar.' dedi.

    Yine Hayy b. Ahtâb:

    'Bundan başka var mıdır?' diye sorunca Rasûl-i Ekrem (s.a.v.):

    'Evet, vardır,' diyerek المرharflerini okudu. Hayy b. Ahtâb dedi ki:
    'Bu daha uzun ve ağırdır. Çünkü اbirdir, لotuz, مde kırk رiki yüz ederek toplam; iki yüz yetmiş bir sene eder.'

    Bundan sonra Hayy b. Ahtab dedi ki:

    'Ya Muhammed! Muhakkak senin bu işinden bir şey an­layamadık. İltibas ediyoruz. Zîrâ bilmiyoruz ki sana zaman­dan ne kadar verilmiş, az mıdır, çok mudur? Binâenaleyh senin ümmetinin ömrü ne kadar olacağını idrâk edemiyo­ruz.'

    Sonra ahbâr-ı Yahûd (Yahûdî âlimleri) Nebiy-yi Muhte­rem (s.a.v.)'in yanından kalkıp gittiler. Bunlar Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in yanından ayrılınca, Ebû Yâsir kardeşi olan Hayy b. Ahtâb'a ve beraberinde bulunan Beni İsrâîl ulemâsına dedi ki:

    'Ne biliyorsunuz belki de Muhammed'e bu saydığımız sayıların mecmuu kadar bir zaman verilmiştir. Ümmetinin ömrü, hepsinin toplamı kadar devam edecektir,' deyip daha sonra hepsini toplayarak;

    71+231+271 + 161 = 734 eder. Ve belki de ümmetinin ömrü bu kadardır.' dedi.

    Hayy b. Ahtab, cevaben dedi ki:

    'Evet, gerçekten bilmiyoruz ki Muhammed (s.a.v.)'in işi­nin sonu nasıl olacak. Biz bu işte hayret ve tereddütte kal­mış bulunmaktayız.' diye kendi aralarında konuştular.” (İbn-i Cerîr-i Taberî Tefsiri, 1/70.)

    NOT: Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in huzurunda, bir hâdise cereyan ettiğinde; Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) onu red etmeyip, sükût ederse buna takrîr-i sünnet denir, işte bu hâdise de o takrîr-i sünnet nev'indendir. Ebced hesabı, mütevâtir hadîsle sabit olmadığı için inkâr edene herhangi bir hadd-i şer'î terettüb etmez ve tekfîr edilmez. Ancak bu inkâr, ma'nevî mes'ûliyyeti mûcibtir.

    Bedîüzzamân Saîd Nursî Hazretleri ebced hesabı konu­sunda şöyle buyurmaktadır:

    "Bu hesâb-ı ebcedî, makbul ve umûmî bir düstûr-i ilmî ve bir kânûn-i edebî olduğuna deliller pek çoktur. Burada yalnız dört - beş tanesini nümûne için beyân edeceğiz.

    Birincisi: Bir zaman Benî-îsrâîl âlimlerinden bir kısmı huzûr-u Peygamberîde sûrelerin başlarındaki كهيعص, الم gibi mukattaat-ı hurûfiyyeyi işittikleri vakit, hesâb-ı cifrî ile dediler:

    "Ya Muhammed; Senin ümmetinin müddeti azdır." On­lara mukabil dedi:

    "Az değil." Sâir sûrelerin başlarındaki mukataatı okudu ve ferman etti, "Daha var." Onlar sustular...

    İkincisi: Hazret-i Ali Radiyallâhu Anh'ın en meşhur kasîde-i Celcelûtiyyesi, baştan nihayete kadar bir nev'i hesâb-ı ebcedî ve cif ir ile te'lîf edilmiş ve öyle de matbaalarda ba­sılmış.

    Üçüncüsü: Ca'fer-i Sâdık (r.a.) ve Muhyiddîn-i Arabî (r.a.) gibi esrâr-ı gaybîye ile uğraşan zâtlar ve esrâr-ı hurûf ilmine çalışanlar, bu hesâb-ı ebcedîyi gaybî bir düstûr ve bir anahtar kabul etmişler.

    Dördüncüsü: Yüksek edîbler bu hesabı, edebî bir kânûn-i letafet kabul edip eski zamandan beri onu isti'mâl etmişler. Hattâ letafetin hatırı için iradî ve sun'î ve taklîdî olmamak lâzım gelirken, sun'î ve kasdî bir surette o gaybî anahtarların taklîdini yapıyorlar.

    Beşincisi: Ulûm-i riyâziyye ulemâsının münâsebet-i adediye içinde en lâtif düstûrları ve avamca hârika görünen kânunları, bu hesâb-ı tevâfukînin cinsindendirler. Hattâ fıtrat-ı eşyada Fâtır-ı Hakîm bu tevâfuk-i hesâbîyi bir düstûr-i nizâm ve bir kânûn-i vahdet ve insicam ve bir medâr-ı tenâsüb ve ittifak ve bir namûs-i hüsün ve ittîsâk yapmış. Meselâ: Nasılki iki elin ve iki ayağın parmakları, âsabları, kemikleri, hattâ hüceyrâtları, mesamatları hesâbca birbirine tevâfuk ederler. Öyle de: Bu ağaç bu baharda ve geçen bahardaki çiçek, yaprak, meyvece tevâfuk ettiği gibi, bu baharda dahi az bir farkla geçen bahara tevâfuk ve istikbâl baharları dahi mâzî baharlarına ihtiyar ve irâde-i İlâhiyyeyi gösteren sırlı ve az farkla muvâfakâtları, Sâni-i Hakîm-i Zülcemâl'in vahdetini gösteren kuvvetli bir şâhid-i vahdâniyyettir.

    İşte madem bu tevâfuk-i cifrî ve ebcedî, bir kânûn-i ilmî ve bir düstûr-i riyâzî ve bir nâmûs-i fıtrî ve bir usûl-i edebî ve bir anahtar-ı gaybî oluyor. Elbette menba'-ı ulûm ve mâden-i esrar ve fıtratın tercümân-ı âyât-ı tekvîniyyesi ve ede­biyatın mu'cize-i kübrâsı ve lîsân-ül-gayb olan Kur'ân-ı Mu'ciz-ül-Beyân, o kânûn-i tevâfukîyi, işârâtında istihdam, isti'mâl etmesi i'câzınm muktezâsıdır.” (Sikke-i Tasdîk-i Gaybî, 80)

    "Ben, senin içtihadında hatâ var diyenlere ve isbât eden­lere teşekkür edip rûh u canla minnetdârım. Fakat, şimdiye kadar o içtihadımı tamâmiyle kanâatla tam tasdîk edenler, binler ehl-i îmân ve onlardan çokları ehl-i ilim tasdîk ettikleri ve ben de dehşetli bir zamanda kudsî bir teselliye muhtâc olduğum bir hengâmda sırf ehl-i îmânın îmânını Risâle-i Nûr ile muhafaza niyet-i hâlisasıyla ve Necmeddin-i Kübrâ, Muhyiddin-i Arabî gibi binler ehl-i işârât gibi cifrî ve riyâzî hesabiyle beyân edilen bir müjde-i işâriye-i Kur'âniyyeyi kendine gelen bir kanâat-ı tâmme ile, hem mahrem tutul­mak şartiyle beyân ettiğim ve o içtihadımda en muannid dinsizlere de isbât etmeğe hâzırım, dediğim hâlde beni gıy­bet etmek, dünyâda buna hangi mezheble fetva verilebilir, hangi fetvayı buluyorlar? Ben her şeyden vazgeçerim, fakat adâlet-i İlâhiyyenin huzurunda bu dehşetli gıybete karşı hakkımı helâl etmem! Titresin! Bütün sâdâtın ceddi olan Fahr-ı Âlem Aleyhissalâtü Vesselamın Sünnet-i Seniyyesini muhafaza için hayâtını ve her şeyini feda eden bir mazlu­mun şekvası, elbette cevâbsız kalmayacak!” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi,53)


    Kardeşim, yukardaki mukni izahı okursanız ebced hesabı hakkında bilgi edinmiş olursunuz.

    İnsan İçin En Büyük Kuvvet, Kendisini Olduğu Gibi Görebilmektir


Konu Kapatılmıştır

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Risale-i Nurda İlm-i Cifr ve Ebced Hesabı
    By SeRDeNGeCTi in forum Bediüzzaman ve Risale-i Nur Çalışmaları
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 08.02.12, 04:44
  2. Risale-i Nurda Cifir ve Ebced - Abdülkadir Badıllı
    By m.serkan in forum Bediüzzaman ve Risale-i Nur Çalışmaları
    Cevaplar: 80
    Son Mesaj: 13.07.09, 09:53
  3. Kıyametin Zamanı Ebced Hesabıyla Bulunabilir mi?
    By selmanyildirim in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 48
    Son Mesaj: 16.06.08, 12:49

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0