Yalnız bir din adamı sıfatıyla söylemiyorum; Türkiye'deki inkılâplar ve siyasî mücadelelere pek yakından temas etmiş ve son asrın germ-ü serdini (acı tatlı olaylarını) görürken Avrupa'yı da, Avrupa'nın asrî adamlarını da görmüş, tanımış, tecrübe sahibi bir adam sıfatıyla söylüyorum ki; beşeriyetin günden güne arttığını gördüğümüz ızdıraplarında en büyük âmil dinsizliktir.
Gerek Türkiye'de, gerek sair devletlerde hükümet nüfuzunu elde eden dinsizler kendi halindeki bütün insanların başına belâ olmuşlar ve dünyada kötülük ve kargaşa unsurunu teşkil etmişlerdir.
Her memlekette sağlanması istenen huzur ve emniyetin en sağlam dayanağı ahlâk olduğu gibi, ahlâkı da din kadar tutan hiç bir şey olmadığına sarsılmaz bir imanım vardır. Çok dinsizlerle düştüm kalktım. Dost oldum, düşman oldum. Ve hiç birinde vefa gibi, haya gibi, hakkına razı olmak gibi, müslümanlıkla beraber insanlık şiarı olan şeylerden eser görmedim. Böylelerinin izzet-i nefsi, dostluğu, hamiyeti, milliyeti, vatanperverliği ve herşeyi yalandır. Mukaddesatı olmayan adamın hiç bir şeyi olmadığına en acı misallerde şahit oldum. Bu tecrübeler -Türkiye'de diyanetin hiyanetle eş değerde sayıldığı bir devrede aksine- dinimizin fazilet ve ulviyeti hakkında ki imanımı artırdı.
İşte Mustafa Kemal!...
İlk başta, İstanbul'daki tâbi olduğu hükümetten aldığı resmî memuriyetten başka, Padişah'ın verdiği hususî fermanla Anadolu'da kuvvet ve nüfuz kazandıktan sonra emanete hiyanet etti ve kendi namına harekete başladı. Yani Padişah'ı aldattı. Tâbi olduğu hükümeti aldattı. Onları da ayağının altına aldı. Şimdi hiç sıkılmadan o Padişah'tan kaptığı hükümet ve devletin başına geçmiş oturuyor. Ve hiyaneti, Padişah'a ve sâir, aldattığı adamlara atfediyor.
İstanbul'da müstevli devletlerin esareti altına düşen hilâfetin kurtarılması namına Anadolu'da arkasına taktığı kuvvetle hilâfeti, hükümetten tefrik ve tecrit ederek acze düşürdükten sonra bile bir müddet, hilâfetin sırf şerefini artırmak için bu tecrit ve tefrike karar verildiğini iddiada devam etmiş, yani bütün hareketlerini hilâfet makamına hizmet şeklinde göstermiş iken, nasıl kahpelik ve hayasızlıkla ki hilâfetin en çirkin tezyifler ve tahkirler altında birdenbire ilgasını ilâna cesaret etmiştir?
Birtakım propagandalarla içte ve dıştaki müslümanların sevgisinden düşürdüğü Sultan Vahidüddin'in şahsını burada bahse konu edecek değilim. Esas kuvvet ve selâhiyetini onun şahsına borçlu olduğu halde çevirdiği manevralarla onun şahsı aleyhindeki hareketine, uygun bir şekilde ve zahirî bir mâkuliyet gösterilebilir diyelim. Lâkin şahıstan kat-ı nazarla Hilâfet Makam'ının ve o makama büyük bir hürmetle oturtulan Abdülmecid Efendi'nin ne kabahati vardı?
Evet, Abdülmecid Efendi'nin, veliahdı olduğu zattan ziyade Mustafa Kemal'e sadakat ve itaati cihetiyle bence çok kabahati vardır. Fakat Mustafa Kemal'in kendine göre onun için yalan-yanlış bir kabahat tasavvuruna imkân yoktur. İşte mes'uliyetten uzak bir şahsiyetle, mes'uliyet kabul etmeyen ve ilgâsı gününe kadar Mustafa Kemal'in de ta'zim lisanından düşmeyen bir makam!
Evet, Mustafa Kemal'in Anadolu müftülerinden alıp neşrettiği fetvalar (Bu fetvanın tamamı ilerde naklonulacaktır) "Nizâm-ı âlem sebebi olan Müslümanların halifesi, Allah hilâfet ve şevketini kıyamete kadar devam ettirsin, Hazretleri'nin..." ibaresiyle başlarken, bu derece muazzam ve muhterem olan Hilâfet Makamı, sonra günün birinde sebepsiz ilga ediliyor ve çeşit çeşit hakaretlere mâruz tutuluyor. O derecede ki kıyamete kadar büyüklüğünün devamı temenni olunan bu makamın sonraki sebepsiz uğursuzluğu suçsuz Abdülmecid'i de alıp götürüyor. Sebepsiz diyorum, çünkü Hindi Ağanın Abdülmecid Efendiye istifa etmemeyi tavsiye eden mektubu koskoca İslâm hilâfetini ilgaya sebep olabilir mi?
Halbuki istifa şayiasını da mektup olayından önce Mustafa Kemal'in adamları çıkarmıştır. Yeni Türkiye'de hilâfetle beraber dine de en namert döneklik ve sapmalarla suikast yapılmıştır. Tıpkı hilâfet meselesinde olduğu gibi başta din kuvvetinden de istifade ve yardım sağlamaya sıcak bakılmış ve ardından bir sağdan geri hareketle Türk'ün dini, şeriatı, uleması kılıçtan geçirilmeye başlanmıştır. Türk milleti bu kahpelikleri unutursa dünyanın en aşağı milletidir.
Hakikat, bugünkü Mustafa Kemal Türkiye'sinde herhangi bir mevzu üzerine elde tutulabilecek sabit ve müstakar bir şey bulunmamakla beraber, hele Müslümanlığa tevcih edilen döneklik fırtınası pek müthiştir.
Bütün dinî mübahaselerde; bir mesele için şeriat ve İslamiyet esaslarının hakikaten müsait olup olmadığını araştıran ilmî ve dinî bir münakaşa içinde mi, yoksa herhangi bir mesele hakkında İslâm dininden müsaade almak lüzumuna, yani İslâm dininin esasına isyan hadisesinin karşısında mı bulunduğumuzu birbirinden ayırt edemezsiniz. Ve mübahase zemini olarak bu iki mevzudan hiç birini elinizde tutamazsınız. (mübahase; Bir şeye dair iki veya daha çok kimse arasında olan konuşma. Bir şeyin bahsini etmek)
Bir kere din dünyadan ayrılmıştır. Yeni Türkiye'de dinsizleri taklit ederek gafil müslümanların ve belki ulemanın cahillerinin bile ağzına kolay gelen bu iki kelimelik kısa cümle İslam dininin işini bitirmeye kafi gelmiştir. Ve bunun manası, dinin dünyada yeri yok demektir.
İşte bu "kelimeten hafifeten ale'l-lisan, sûkiletânı fi'l-mîzan" tabirini hatıra getiren ve din ile dünyanın kozunu paylaştıran cümle, dinin Türkiye'de ilgasının icmal ve ilânıdır. Çünkü her şey dünyaya ve zülf-ü yâre dokunur. Dünyaya temas etmeyen din olmadığı gibi dünyaya din karıştırılmayacağı ve biraz daha açık tabirle, din dünyaya karışmayacağı için dünyada yapılan ve özellikle hükümetçe münasip görülen işlerden dînen caiz görülmeyecek hiç bir-şey yoktur. Türkiye'de Allah namına yemin bile kalkmak üzeredir. Ki bu, Allah namının da kalkması demek olarak artık işin sonuna vardığını gösterir. Bununla beraber icabında Türkiye'nin dini bâkîdir (!)...
Bir taraftan da müntesibîn-i diniye demek olan hocalar, hacılar bugünkü Türkiye'nin en fazla tahkir ve tepelenmesi gereken unsurlardır. Hocalar, hacılar, dinî suret ve sîretlerinden dolayı kahredilecekler. Bununla beraber dinin kendisi de kahrolacak. Bu dinin gazaba uğramasından şikayet tarzında bahis, vatana hiyanet suçu teşkil edecek. Övünme tarzında (ki) konuya bir diyecek olmayacak!..
Dinî an'anelere o kadar fena nazarla bakılacak ki bunların aleyhinde söz söylemiş veya yazı yazmış bulunanlar İstiklâl Mahkemelerinde maznunların canını kurtarmak için en etkili şefaatçi yerine geçecek. Ve bütün bunlarla beraber yine icabında Türkiye'nin dini bakî kalacak!..
(Son Telgraf gazetesi muharrirlerinden Lütfi Feyzi Bey'in Şark İstiklâl Mahkemesi'nde muhakeme olunduğu esnada;
"Gazetemde dinî an'anelere hücum etmedim mi? Dinî medreselerin ilgasını alkışlamadım mı?" dediği yine gazetelerin verdiği resmî bilgilerdendir.
Hüseyin Cahid Bey de muhakemesinde;
"Cumhuriyetçi değil miyim? Laik değil miyim? Benden ne istiyorsunuz?" demişti.
Neticede biri beraat, biri mahkum olan velakin her ikisi de heyet-i hâkimeye karşı dinsizliklerinden istimdat eden bu zavallılar, dinsizliğin ne mantığı, ne kanunu ve ne de vefası olmadığını düşünememişlerdi. )
Mustafa Kemal'in ve Ankara hükümetinin kahpeliklerini, sahtekârlıklarını şu ufacık mukaddimeye sığdıracak değilim.
Demek isterim ki bu şekil değiştirmeleri, bu zıtlıkları işleyebilmek için insan utanmamazlıkta da kahraman olmalıdır. Hele dinsizlik olmadan haksızlığın, hayasızlığın bu derecesi tasavvur olunamaz.
İnsanı sözünde sâdık, hilesiz, menfaatini başkasının zararında aramaz; hak yemez, hakkı inkâr etmez; hâsılı ahlâk sahibi yapmak için, bizim eskiden bildiğimiz ve hâlâ sâbit-kadem olduğumuz fikre göre, mutlaka dine bağlı bulundurmak lazımdır.
Şimdi, ahlâkı dinden ayırıp ilim ve maarifle tesis etmekten ibaret yeni bir fikir daha vardır ki; dinsizler, ahlâktan bahse lüzum gördükleri zaman hep bu fikri ileri sürerler. Çünkü dinlerin lüzumsuzluğuna ve hatta bazen zararına kail olan çağdaş yenilikçilik (teceddüt), ahlâkın lüzumsuzluğunu da açıktan açığa iddia etmek derecelerine henüz ulaşamamıştır.
Dinsizlik artık ayıp sayılmazsa da ahlâksızlık henüz ayıp sayılmaktadır. Onun için din üzerine kurulu olmayan bir tür ahlâk sistemi bulunduğunu ve belki sırf ilme dayanan bu tür ahlâkı daha sağlam olduğunu iddia etmekten hâlî kalmazlar. Lakin bence bu sözler kuru laftır. Ahlâka da hakikatte din gibi inanmayan akidesizlerin hilesidir. Çünkü ahlâkı din esaslarından ayırıp ilmî esaslara dayandırmak, insanın din için, Allah rızası için değil, ahlâkın iyi bir şey olduğunu kabul ettiği için ahlâk sahibi olmayı arzu etmesi manasına olacağı gibi, ahlâkın dinî vazifelerden sayılmayarak, ilmî mütalaa ile gerçekte iyi bir şey olmasının da sağlam bir hesap ile herkesten evvel sahibine faydası olmaktan başka bir tahlili yoktur. Öyle olunca bu türlü ahlâkın zevahirden ötede tesir etmesinin de bence ihtimâli yoktur. Çünkü ahlâkın dünyada sahibine faydalı olması için ahlâklı tanınması yeterlidir. Ahlâklı tanınmak ise ahlâklı olmak demek değildir.
Şu halde yalnız ilmî esaslara dayalı ahlâk, ciddi olsa da samimî olmaz. Vakıa sahibine faydalı olacak görüşü dinden gelen ahlâkta da varsa da onun menfaati dünyevî olmaktan ziyade uhrevî olarak, zahir ve bâtına hâkim olan Cenabı Hakk huzurunda görülecek muhasebe ve muhakemeye tâbi olmakla samimiyeti temin edilmiştir.
Kişisel çıkar duygusundan soyutlanmakla ahlâkın insan toplumuna faydalı ve gerçekte bir fazilet olmasına gelince; kaynağı bu gibi yüce mülahazalardan ibaret olan ahlâkın samimiyeti hile götürmezse de zorunluluğu çok söz götürür. Ahlâkın böyle esaslara istinadı, insanların maneviyatını istişârî mahiyeti haiz cemiyetler kuvvetindeki zayıf vasıtalar ile düzenlemek mesabesinde ve din esasına dayanması ise, manevî insanın da maddî insan gibi icra görevi yapan bir hükümete ve adil bir mahkemeye başı bağlı olmak derecesindedir. Ve bu hükümet, bu mahkeme;
"Vicdanıdır esareti fi'linde âdemin,
Davacısı, şuhûdu, kavânîni, hâkimi." diyen şairin anlatmak istediği, hükümet ve mahkeme gibi yine istişârî mahiyette kalan bir şey değil, hakikî hükümet, hakikî mahkemedir, İslâm ulemasından bir zatın;
"Aklım beni zalim olmaktan meneder. Mazlum olmaya da izzet-i nefsim ve yüksek mevkiim müsait değildir." beytindeki akıl'dan; İslamî akıl, yani İslâm zihniyeti ve uhrevî sorumluluk endişesi murat olunmak sayesinde kat'î yasaklılık ifade edebilir. Yoksa menfaat ve mazarratın kat'î teyit gücünü yanı-başında görmeyen akıl, kolay kolay memnûiyet dinlemez. ( Memnûiyet; Yasaklık, Haram veya yasak oluş. )
Eğer insanları sırf mâkûlât ile ve hayır ve şerri layık oldukları gibi telakki ettirecek ilmî esaslarla yola getirmek kabil olsaydı, cemiyetleri idare için hükümetler teşkiline, hukuk ve ceza kanunları düzenlenmesine hacet kalmazdı.
İşte insanları baskı altına almak maksadıyla dünyevî hükümetler teşkiline ne kadar lüzum varsa da aynı insanların içyüzünü ve ahlâkını kontrol altında tutabilmek için de istek ve korku ifade eden ahiret kanunları ile destekli bir hükümet-i manevîye lüzum vardır ki onu da ancak din tazammun eder.
Daha doğrusu dinsizlerin, ilmî sebeplerle ahlâka bağlı ve hürmetkar olmaları şöyle dursun onlar, ilmin kendisine bile menfaat teminine alet ve bir kuvvet olduğu için hürmet ederler. Binaenaleyh bence böyle ilmî esaslara dayalı ahlâkın samimiyetine inanmak da, insan için hem dinsiz olup hem de ahlâk kayıtlarına bağlanmak da hamakat eseridir. Uhrevî mes'uliyet endişesi tanımayan adamların ahlâkî istikametini muhafaza edemeyeceklerine Kur'ân-ı Kerîm de şu âyeti ile şehadet eder:
"Ahirete inanmayanlar mutlaka doğru yoldan saparlar." (Mü'minûn/74)
Türkiye'nin haline kıyas olunamayacak surette Batı'da gördüğümüz ve genel ahlâkla kâim sandığımız huzur ve emniyete gelince, bunun sebebi başkadır. Türkiye'de aydın adını kullanan açık gözlü ahlaksızların karşısında saf ve temiz bir avam kitlesi bulunduğundan ahlâka karşı ahlâksızlık, orada daima türlü şekillerde galibiyetini muhafaza eder ve bütün siyasî şekavetler ve sahte isimli hükümetler bu sayede meydan bulur.
Garp milletlerine gelince; eğer onlar, ahlakî ve içtimaî nizamlarını kendisine borçlu olacakları dinden soyutlanmışsalar, maarif vasıtasıyla orada ahlâkın değil de açık gözlülüğün avam tabakasına sirayeti yüzünden ahlâksızlıkta denge hasıl olmuş ve mağlup edilecek ahlâk kalmamıştır.
Halbuki Avrupalılar dinsiz de değillerdir. Binaenaleyh uygar milletlerde genel huzur ve saadeti omuzlayan ahlâkî kefaleti maarifin himmetine atfetmekten ise, maarifin yaygınlaşması sayesinde, ahlâksız zorbaların at oynatacak müsait zemin bulamamaları neticesine varmak daha mantîkî olur. Yani ilim ve maarif din gibi doğrudan doğruya ahlâk âmili olamaz. Fakat ahlâksızlıkların tahakkümüne karşı vâki bir deva, savunucu bir silah yerine geçer. Demek ki ilim ve maarif sahibine ahlâk temin etmek lazım gelmez. Ahlâksızlıkların şerrinden bağışıklık verir. Hatta âlimin kendisi de ahlâksız bir şerir olabilir. İlimlerini din ile ve din ilmi ile yoğuran ulema, tabiatıyla böyle olmaz. Onların ilmi de bizzat ahlâk ilmidir.
Biz dinden soyutlanmış ilmin ıslah edici olamayacağını söylüyoruz. Onun içindir ki Batı'nın okumuşları, aydın hükümet adamları kendi memleketlerinde zulüm ve istibdatlarını hazmedecek halk bulamayınca şâir milletler üzerine yüklenmeye kalkışıyorlar. Eğer ilim ve maarif, insanda kendi hakkına razı olmak ve başkaları hakkında âdilâne hareket etmek gibi ahlâkî necâbet teminine kifayet etseydi, Avrupa'nın en medenî ve müterakkî addolunan devletleri tarafından yabancı milletlere karşı siyasî haksızlıklar irtikap edilmez ve bin türlü hile ve desiselerle bu haksızlıkları haklı göstermeye çalışmazlardı. Siyasette hak aranmaz diyecek olursanız, ben de; "Bu izni Avrupa'nın ilmî esaslarından, yani menfaata dayalı ahlâk nazariyelerinden mi aldınız?" derim.
Türkiye'de akıllara varıncaya kadar her şeyi yerinden oynatan Mustafa Kemal'in meslek ve mahiyetini teşrih ettiğim eserlerimde yalnız dinî duygularla hitap etmediğime nazar-ı dikkati çekerim. Belki ben, ihanet afetinin, muazzez dinimize münhasır kalmayan bu asri kaza ve belânın ilhad ve istibdadını daima birlikte mevzubahis ederek, yıkılan dinî müesseselerin yanı-başında eskisinden bin kat daha viran olan hür kalblere de aynı yanıp yakılma ile hitap ediyorum.
İşte memleketin dinini, hilâfetini, hanedanını, tarihini ve hatta aile hayat ve âdabını çiğnerken, bu adamın memleketten ve ahaliden aldığı bu en büyük şeyler mukabilinde onlara gösterdiği tavizler nedir diye araştıracak olursanız, darağaçlarından başka mühim ve müsbet bir şey bulabilir misiniz?
Kürdistan ihtilâli bahanesiyle kurulan İstiklâl olamaz. Kürdistan ihtilâli bahanesiyle kurulan İstiklâl Mahkemeleri'ni takiben dikilen darağaçlarının ne kadar feyyaz ürünler verdiğine bakınız ki onun tesiri ile Türk milleti büsbütün aklını yerinden oynatmış, erkekler başından fesini, kadınlar çarşafını atmış ve herkes Mustafa Kemal'i evvelkinden çok daha fazla coşkunlukla sevmeye başlamıştır.
Birinci defasında, gece yarısı ansızın hırsızlama tarzında reisicumhur ilân olunmasına kıyas edilmeyecek surette, ikincide daha kolay ve daha korkusuz reisicumhur olduktan sonra mebusların isimlerini, Halk Fırkası reisi sıfatıyla bizzat kendisi tayin ederek, Türkiye'de her şeyin halikı sayıldığı gibi mebus yaratmak sıfat ve selahiyetini de kendisine verdiren şey, memleketin bitki yetiştirme özelliği ile en iyi ürün veren darağaçları değil de ne olabilir?
Onun için diyoruz ki Mustafa Kemal sayesinde memleketin bütün varlıkları yıkılmış, dümdüz olmuş ve orada yükselmiş görünen ne varsa darağacından ibaret bulunmuştur. Estağfirullah, evet, darağaçları ile beraber eller yukarı kalkmış, hatta ayaklarda!...
Mustafa Kemal'in, Türk milletinden, canlarına kadar aldığı şeyler mukabilinde onlara verdiği ve kazandırdığı nedir tarzında sarfettiğim istifhâm-ı inkârîye cevap olarak İzmir Meselesi'ni hatırıma getirmeye kalkışmayınız! Çünkü, biraz evvel saydığım mukaddesatını feda etmek karşılığında İzmir kazancını ileri sürmeye mahal yoktur.
İstiklâl davalarına gelince; bir milletin istiklâli, mukaddesatını kaybetmek için değil, muhafaza için lazım olacağından ta'vizini bu noktada aramak da mümkün değildir.
Mustafa Kemal'in şapka seyahatinde, Bursa tezahürat hatiplerinden birinin "Uğrunda her şeyimizi feda edeceğiz." demesinden de anlaşılacağı üzere reisicumhurlarının, her tarafından kan fışkıran istibdadı ile bütün maneviyatını ve insanlığını kangrene çevirerek kendisine alkış uşağı yaptığı milletin istiklâlinden bahsetmek kadar elîm bir istihza olamaz. (istihza; Alay etmek, birisi ile eğlenmek. Birisini gülünç duruma düşürmek, maskara etmek.)
Reisicumhur Mustafa Kemal'in iradesine "irade-i milliye" adı verilerek iradesi bile elinden alınan ve başındaki eşkiya hükümetine karşı halinden şikayet şöyle dursun, serbestçe ağlamak hak ve selâhiyetine de mâlik olmayan bir milletin, istiklâli rüyada bile mevzubahis olamaz.
Çünkü rüyaları da korku ile doludur, istiklâl, insanlıkta bir merhale olduğuna nazaran, söylemeye en şiddetli ihtiyaç ile muhtaç olduğu sözleri söyletmemek için dilinin yan tarafı kesilerek "hayvan-ı nâtık" (konuşan hayvan) özelliğine halel getirilen millette, kendi hesabına istiklâl kelimesini telâffuza bile kudret ve kabiliyet bulunamaz.
Basının tepesine indirilen ve münekkit kalemleri bir daha yazı yazmaya, gazete çıkarmaya yedi ceddine tevbe ettiren son tazyik ve tethiş darbeleri üzerine, yalancı hürriyet menkıbesi -hamd olsun- Türkiye'de unutulmaya başlandığından, tavizler bahsinde eski hürriyet yaygaralarını da tekrara mahal yoktur.
Şu halde bütün zayiatımıza karşılık olarak, iş kala kala, "cumhuriyet" ve "inkılâp" mefhumlarına kalıyor. Biraz evvel sağlanan neticeyi de unutmamış olmak için, "darağaçlı cumhuriyet ve inkılâp" diyelim.
İşte bütün bu yakıp yıkmalar şu iki mefhumu tahakkuk ettirmek için mubah görülecek ve bunların tozu-dumanı arasında bütün zararları kaybolacak, hiç bir şey göze görünmeyecek; bunu bizzat Kemalciler de söylüyor. İnanmazsanız, tarihi, Türkiye'deki son insan boğazlanmalarına tekaddüm etmesi cihetiyle de ayrıca şâyân-ı dikkat olmak üzere, "Cumhuriyet" gazetesinde, Ankara özel muhabiri Nüzhet Haşim imzasıyla intişar eden uzun bir makalenin şu son fıkralarına bakınız:
"Hayır efendiler!.. Unutmamalı ki bu vatanda her-şeyden muazzez, her haktan daha hâkim bir inkılâp vardır. Köhne zihniyetin üstünden bir silindir gibi geçmedikçe ve eski, altında yamyassı olmadıkça bu memlekette yalnız o hükümrân olacaktır... Behemehal bir darağacı kuracaksınız, ve evvela şu "hâl-i tabiî" denilen belâyı asacaksınız!
Nasıl ihmal edilebilir ki inkılâbı besleyip yetiştiren, Türk milletinin ve yüzbinlerce delikanlının kanıdır. Hiç bu aziz varlıkların emekleri, mel'un ihtirasın "hürriyet-i kelâm" dediği gevezeliğe feda mı edilir?
İhtiras kahrolsun, onu boğunuz. Ve hakikati dinleyiniz. O diyor ki:
Efendiler! Yalnız inkılâp ile inkılâbı yapanlar vardır. Bundan başka ne bu diyarda hak vardır, ne de bu kapıda ekmek!..." (Cumhuriyet, 8 Teşrinisani 1340)
Demek ki bugünkü Türkiye'de yalnız inkılâp ile inkılâbı yapanlar vardır. Diğer mevcudiyetler ne kadar mühim ve ne kadar memlekete yardımcı ve faydalı olsalar yine yok mesabesindedir, hakkı idamdır.
Maşaallah yeni Türkiye diyarında ne hak ne de ekmek bırakmayan, eskileri silindir gibi altında ezip yamyassı yapan, "hürriyet-i kelâm" gibi yeni prensipleri de gevezelik derecesine indiren, memlekette gayr-ı tabiîliği yaşatmak üzere onun zıdd-ı tâmmı olan "hâl-i tabiî" nin hayatına, asarak nihayet verdiren bu "inkılâp" ne acayip şeymiş?..
Bir vakitler, İlân-ı harp devirlerinde bize, hürriyetin her şeyden mühim ve muhterem olduğunu telkin etmekle bitiremezlerdi. Meğerse onun da üstünde daha bilmediğimiz neler varmış!
Her şeyden yüksek olan, inkılâp imiş. İnkılâp ne imiş demeyiniz, inkılâp olsun da isterse şimdiki gibi hürriyetten istibdada inkılâp olsun!
Esasen hürriyetin iyi bir şey olduğu yalandı. O zamanlar bizi aldatmak için böyle söylemişlerdi. Baksana, "hürriyet-i kelâm" adı ile hukuk-u beşer beyannamelerinin başına yazılan şey gevezelikten ibaret imiş. Hakikaten de öyle! Lakin maalesef dikkat edememişiz. Namık Kemal'in;
"Ne efsunkâr imişsin, âh ey dîdâr-ı hürriyet.
Sîr-i aşkın olduk, gerçi kurtulduk esaretten" demesi de saçma imiş.
Asıl sihir ve füsun inkılâpta imiş. Demek ki hürriyet dedikleri ne sevinilecek, ne de îlân olunacak bir şey değilmiş modası çabucak geçmeye mahkûmmuş. Yoksa Sultan Hamid 95'de hürriyeti kaldırmasında haklı mıydı? Yok yok o haklı olamaz, çünkü Osmanlı sultanlarındandır.
Sonra, memlekette daha asılmaya müstahak ne kadar şeyler varmış. İlk asılacak "hâl-i tabii" imiş. Besbelli bu da pek hâin-i vatan bir şey olacak!
Ne ise biz şimdi inkılâba gelelim:
Bizim eski bildiklerimizi altüst eden, katıksız cehalete çıkaran hürriyet gibi, evvelce takdis ettiğimiz mefhumları da yokluğa dönüştüren bu inkılâp acaba nasıl bir şeydir? Yenir mi yenmez mi? Yenip yutulacak bir şeye de hiç benzemiyor.
Gerçi inkılâp, dönmek demektir. Bunu yapanlar, sürdürmeye çalışanlar, anlaşılan her gün dönecekler, döneklik gösterecekler.
Üç-dört sene evvel hilâfeti ve İslamiyet'i kurtardı denilen adamın panorama gösterir gibi döne döne Panama şapkası ile ortaya çıkıvereceğini (Mustafa Kemal, Anadolu'da şapka seyahatine ilk Panama şapkası ile çıkmıştır.) ve Müslüman mahallesinde salyangoz satmaktan beter bir halde, Kastamonu'nun -kıyıcığında da değil- ortasında Müslüman Türkler'e:
"Siz de benim gibi şapka giyeceksiniz. Huzuruma, hocalarınıza varıncaya kadar başı açık reverans yaparak gireceksiniz. Kadınlarınızı açacaksınız, onlar da yüzlerini cihana göstersinler ve gözleri ile cihanı görebilsinler! Bunda korkulacak bir şey yoktur." (Mustafa Kemal'in en evvel Kastamonu'da şapka giyerek halk arasında irad ettiği nutuktan bir parçadır) diyerek, yüzü gözü açılmamış sıkılgan bakireleri kandıranları andırır surette, müslüman zihniyetine göre küstahlığın en büyüğü derecesini göstermeye cür'et edeceğini hiç bir kimse hatır ve hayaline getirebilir miydi?
("-Kastamonu ile Taşköprü arasında- yollarda bütün köylüler zafer takları yaşmışlardı. Köylüler kurbanlar keserek ve başı açık reverans yaparak Gazi Hazretleri'ni selâmladılar... Taşköprü'ye saat 4'ü 20 geçe vâsıl oldular. Kadınlı erkekli bütün Taşköprü, Gazi Hazretleri'ni istikbal etti. Hocalar da dâhil olduğu halde bütün halk başı açık olarak kendilerine arz-ı ta'zîm eyledi." (Vakit, 30 Ağustos 1925)
Bugünkü Türkiye'de her şeyin üstünde tutulan ve dönmek manasında olan "inkılâb" ın içinde bir kerre dinden dönmek vardır. Belki asıl ehemmiyet inkılâbın bu cihetinde olacak ki evvelce pek kıymetli bildiğimiz hürriyetler ve ismet örtüleri, bu dinden dönmek hatırı için feda ediliyor. İstibdatlar ve cellâtlar, ta'zîm ve takdise mazhar oluyor. Şapka beşer üstü bir saadet tacı mesabesinde tutuluyor. Öyle olmasa şapka bayramındaki fevkalâde cûş u hurûş neden neş'et etsin?
Bu serpuşun Müslümanlığa dokunur yeri yok dediklerine ne bakıyorsunuz?
Alelade bir külah değiştirmek üzerine bu kadar nümayişler, Türkiye'de hemen her şeyi durduran çılgınca meserret hareketleri görülebilir miydi?
Bu serpuşu ilk önce vilayetlere bizzat Mustafa Kemal götürdü, tamîm ve terviç etti. Hem de şapka giydikten ve giydirdikten sonra halkın gözünde büyüdüğü kadar, ondan önce büyümemişti.
İnkılâbın hâli işte bu merkezde...
Cumhuriyete gelince; mukabilinde işlenen bu kadar tahribata göre bari bu cumhuriyetin aslı olsa insanın yüreği o derece yanmaz. Halbuki Kemalist Türkiye kadar cumhuriyetten uzak hiç bir memleket yoktur.
İşte ben, içte ve dışta bulunan bütün Mustafa Kemal dalkavuklarının, utanmamak ve kızarmamak için idman görmüş yüzlerine bağırarak söylüyorum ki; Türkiye Cumhuriyeti feci bir yalandan ibarettir. Hadleri varsa benimle bu hususta insanca münakaşa etsinler ve davamın isbatına insanca mani olsunlar!..
İnsanca münakaşayı şart koşmaktan maksadım; meselâ Romanya Müslümanlarının alhâkını bozmak gayesiyle Dobruca Pazarcığı'nda Türkçe olarak neşrolunan terbiyesiz bir gazeteye Mecidiye'den yazılmış bir makalede geçen gün tesadüfen okuduğum veçhile, meyhane kahpelerinden aldığı sermâye-i füyûzât ile müslümanların evlâdını tâlim ve terbiye etmekte bulunan makale yazarının Türkiye'deki tazyik ve tethiş politikasını açıklığa karşı inkâra kalkışması gibi sarhoş sayıklamalarını, tabiatıyla, insanca mübahase ve münakaşa hududu dışında bırakmaktır.
Bütün Türkiye memleketlerini yerle bir ederek halkının üzerine kurulmuş işret ve sefahat sofrası haline getiren Mustafa Kemal avanesinin meze kırpıntılarından ta uzaklarda nasip uman böyle gözleri dumanlanmış fıçı gibi sarhoş şahitleri hakikati ne kadar inkâra çalışsalar faydası yoktur.
Âlemin gözü kör değil. Daha geçenlerde Türkiye'de yeniden sahneye konan mebuslar ve risayet-i cumhur seçimi komedisi üzerine mâruf "Tan" gazetesi ne ağır şeyler yazdı ve bu ağır ithamların altında Türkiye esir pazarının reklamcı gazeteleri, cevap vereceğiz diyerek ne kadar kıvrandılar, ne kadar ezildiler! Kendilerini de, müdafaa denilen kutsal vazifeyi de ne kadar kepaze ettiler!..
Bundan başka, Türkiye gazetelerinin, abdestinde şüphesi olanlarda görülen vesvese ile daima mevzubahis ettiklerine nazaran Avrupalılar, Garp milletleri, Avrupa ve Amerika münevverleri Türkiye'nin hükümet ve idare sistemini bir türlü anlayamıyorlarmış! :
"Nasıl oluyor da sizde hiç gürültü-patırtı olmadan, münazaa ve mücadeleye hacet kalmadan en mühim seçimler sessizce, sedasızca icra ediliyor? Hükümet neyi arzu ederse halk da hep bir ağızdan onu arzu ediyor. Hükümet makinesi ile halkın hareketi hiç bir noktada birbiriyle takışmıyor. Muntazam, dengeli ve belki müttehit bir kitle halindesiniz. Keşke bizim memleketimizde de böyle olsa!.." diyorlarmış...
Lakırtıdan anlayan aklı başında adamlara göre bu sözler pek acı bir istihza mahiyetindedir. Lakin Avrupa seyahatlarında böyle ta'rizli ve imalı sözlere muhatap olmaktan hâlî kalmayan Kemalist ricali pişkinlikten gelerek, Avrupalıların akıl erdiremedikleri ve güya hayret ve gıpta ile karşıdan baktıkları bu simayı, şöyle kestirme bir cevap ile halletmek yolunu buluyorlar:
"Sizin Mustafa Kemal'iniz yok ki..."
İşte Türkiye idare ruhunun, Türkiye'deki esrarengiz cumhuriyet muammasının tahlili, Mustafa Kemal'in eliyle seçtiği mebuslardan Yakup Kadri gibi yazarlarının ortaya koyduğu bu vecize içindedir. (Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) nin "Kemalizm" adlı baş makalesine bakınız Ek: 1 )
Yani yeni Türkiye'de Mustafa Kemal her şeydir, bütün milletin ve bütün mukaddesatın temeli de değil, adetâ kendisidir. Lakin Avrupalılar Hz. İsa'dan sonra insana tapmayı kabul edemediklerinden kendilerine bir Mustafa Kemal vücûda getirememişler, yahut Allah'ın İsa'ya hululünü akıllarına sığdırdıkları halde, cumhuriyet namına bir adam tanıyarak bir milletin bir şahsa hululünü akıllarına sığdıramıyorlar.
Müslümanlıkta ise mahlûka tapmak veya hulule kail olmak hiç bulunmadığından, Türkiye, Müslümanlık dini üzere olduğu müddetçe kendisine böyle bir mabut tedarik etmek lüzumunu düşünmediği gibi, sultan ve halîfeler devrinde padişahlara izafe edilen kutsiyet bile peygambere vekalet derecesini geçmediğine göre, kutsiyeti böylece kanaatkarâne bir surette dinî kaynaklardan iktibas eden sultanlar, insanların şimdiki gibi Allah ve Peygamber tanımaz, maddiyat varken maneviyata önem vermez olduğu devirlerde kutsiyet payesini millete vererek akıllarını yerinden oynattıktan sonra kutsiyetlerini de, mevcudiyetlerini de ellerinden alarak hepsini nefsinde toplayan asrî bir mabut halinde kendilerine prezante etmek yolunu keşfedememişler. Onlar ne ise, eskimiş ve modası geçmiş adamlar! Ya şu Avrupalıların şaşkınlığına ne dersiniz?
Yeni Türkiye'nin, küll halinde herşeyini taklit ederek terakki edeceğiz dediği Avrupalıların şaşkınlığına!
Cumhuriyetteki hâkimiyet-i milliye esasına sadakatle saplanarak ipin ucunu bir kere millet denilen çoğunluğa kaptırmış olduklarından, bu dağınık kuvveti Türkiye Cumhuriyet'inde olduğu gibi bir adamın avucunun içine sıkıştırarak "Hâkimiyet-i milliyeyi ne yapacaksınız?" demeye cür'et edenler olursa "Milleti ihtiva eden kabza onu da içine atmıştır." deyivermek, usulünü bir türlü akılları kavrayamıyor.
Yok, yok, yeni Türkiye'nin Avrupa'yı kendisine marifet ve medeniyet üstadı olarak gösterdiğine ne bakıyorsunuz?
Bu bir tevazudur. Türkiye, Mustafa Kemal'i olmayan Avrupa'nın öğrencisi nasıl olur?
Yahut arkasından nasıl gider?
Daha ilk adımlarda onları geçmiş ve kabul ettiği cumhuriyeti, onların akıl erdiremeyeceği bir mahiyete dönüştürmüştür. Demek ki Türkiye'nin inkılâp dâhisi, herkesin bildiği cumhuriyette bile inkılâp vücuda getirerek "Çelebi böyle olur bizde de konser dediğin" fehvasınca, Türk'ün eseri haline koyduktan sonra kabul etmeyi şerefiyle mütenasip bulmuştur. (Fehva; Mefhum, kavram, anlam, mânâ.)