Sevgili Anne ve Babalar!...
Hiçbir anne ve baba, çocuğunun özürlü olarak dünyaya gelebileceğini ya da sonradan özürlü olabileceğini düşünmez. Hamilelik dönemi boyunca güzel hayaller ve sağlıklı bebek siluetleri eşlik eder bu bekleyişe. Anne ve baba, doğum öncesi, sonrası ya da çocukluğun bir safhasında çocuklarının engelli olduğunu/olacağını öğrendiklerinde büyük bir çöküntü yaşarlar. Üzüntü, şaşkınlık, kararsızlık, asabiyet, suçluluk duygusu vb. duygular ile zihni tereddütler, bunalımlar yaşanması çok doğaldır ilk dönemlerde. Ancak bu durumda bile bilhassa eşlerin her zamankinden çok birbirini desteklemesi gerekmektedir.

Eşlerin birbirini suçlaması, çocuğun kendisini suçlu görmeleri ya da bu özrün kabahatini kaderde ve hatta Allah’ta aramaları , Allah’ı suçlamaları “suçlu arama” işinin neticesinde öfke ve kızgınlığın yöneltilebileceği bir kaynak arayışını göstermektedir. Akl-i selim düşünen bir insan, bunun hem zaman, emek kaybı ve kırgınlık sebebi, hem de Allah’a isyana götüren hal ve hareketler olduğunu bilir ve “suç ve suçlu arama” gibi bir girişime de tenezzül etmez. Çünkü, ortada bir suç ve suçlu yoktur; masum bir bebek ile üzüntü ve şaşkınlık içinde olan bir anne- baba vardır...

Eşlerin birbirine destek olması, maddi- manevi bir güç gerektiren bu durum karşısında onların güçlerini daha artırmalarına vesile olacaktır. Birbirini suçlamayan, birbirini eleştirmeyen iki insan, engelli bir çocuğun anne-babaları olarak zaman zaman yaşadıkları sıkıntılar sebebiyle birbirlerine kızıp, küçük kırgınlıklar yaşasalar da bunlar geçici olacaktır.
Böylesi bir tavır, onların “Kabul süreci”ne kolay ulaşmalarını sağlayacaktır. Aile, suçlu aramaktan vazgeçip, çocuklarını ve onun özrünü/engelini kabullenmeye başladıkları anda bu evreye geçiş hızlanmaktadır. Oysa, özürlü çocuğunu en yakınlarından bile aylarca, yıllarca saklayan aileler olduğu gibi; çocuğuyla hiç ilgilenmeyen, çocuğunu yok sayan ve onu maddi/manevi terk eden anne ya da babalar da olmaktadır. Böylesi bir durum, eşlerden diğeri için yıkım üstüne yıkım oluşturmaktadır. Eşler birbirlerine o kadar kenetlenmeli ki; hem kendileri , hem de çocukları için çok şey yapabilsinler...

Bu kenetlenmiş birlikteliğe bilhassa eşlerin anne ve babalarının, daha sonra diğer akraba ve komşu çevrelerinin katılımları da çok önemlidir. Bu noktada en büyük destek, aileyi suçlayıcı, toplumdaki olumsuz yargıları yansıtıcı, ümit kırıcı, moral bozucu konuşmalara fırsat vermemekle olacaktır. Çevreden beklenen, aileye karşı pembe tablolar oluşturup, beyaz yalanlar söylemesi ya da onların yaşadıkları acıyı, hüznü basite indirgemeleri değil, sadece anlayış ve ilgiyle onlara yaklaşma gayretleri olmalıdır. Aslında, ilk aylar, bu hüznün bastırılmasından çok yaşanması daha anlamlıdır. Çünkü toplum, hüznün ve gözyaşının bastırılması gerektiği fikrini gizli- açık empoze etmektedir. Oysa, insan için sevinç kadar hüzün de, gülmek kadar ağlamak da hayatın gerçekleridir. Bu konuda çevreden gelen bilinçli- bilinçsiz baskılar, bir süre sonra aileyi olmadığı gibi görünme, hissetmediği gibi davranma şekline itecektir. Bu da ev dışında ve evde de başkalarının yanında “maske takma”ya götürecektir anne- babayı. Oysa, bilhassa dertleşmek, hissettiğini yansıtmak –duyguları abartmamak ve uzun süreye yaymamak koşuluyla- anne ve baba için faydalı olacaktır.

Anne ve babanın hiçbir zaman unutmaması gereken bir husus var ki; onlar bu engeli kabullenmişlerse, çocuklarının da “özrüyle barışık bir hayat” için azmedeceği; eğer kendileri mutlu bir hayat için gayret sarf ediyorlar ise, çocuklarının da böyle bir gayret içinde olacağı gerçeğidir...