+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 2 Sayfa var 1 2 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 13

Konu: Aile İçi Şiddet Üzerine Zarûri Açıklamalar

  1. #1
    Vefakar Üye __tİryakİ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2008
    Bulunduğu yer
    hakkari
    Yaş
    33
    Mesajlar
    404

    Standart Aile İçi Şiddet Üzerine Zarûri Açıklamalar

    Basın-yayın organlarının bu mesele üzerinde duracağını tahmin ediyordum; ama bu ölçüde olacağını itiraf edeyim zannetmiyordum. Neden basın-yayın üzerinde duracaktı bu meselenin? İki ayrı açıdan. Bir; yazdığımız konu, mahiyeti ve muhteviyatı açısından. Konu; İslam ve kadın, mahiyeti koca dayağı, muhteviyatı da moda tabirle "ezber bozan", klasik malûmata farklı açılımlar kazandıran ve bazı ailelerde hâlâ tatbikat alanı bulan bir uygulamayı sorgulayan cinstendi. İki; sözünü ettiğimiz yaklaşımları dile getiren kişinin Fethullah Gülen Hocaefendi olmasıydı.
    Yazıya dost ve kendilerini muhalif cephede gören kesimden tepkiler geldi. Söz konusu tepkileri en genel manada ikiye ayırabiliriz; müsbet ve menfi. Tepkiler daha detaylı bir ayırıma da tabi tutulabilir. Bu ayırıma bağlı olarak cevaplar verilebilir, açıklayıcı izahlar yapılabilir, ilave deliller sunulabilir. Okumakta olduğunuz yazıda bunu yapmaya çalışacağım ama bana ulaştığı kadarıyla sayıları üç yüzü aşan tepkilerin her birini teker teker muhatap alarak değil; çünkü bu imkânsız denecek ölçüde zor. Onun için yazıda Hocaefendi tarafından dile getirilen düşünceleri tepkileri nazara alarak tasnife tutup ilave açıklamalarla genel bir değerlendirme yapmaya gayret edeceğim.
    Başlangıçta Hocaefendi'nin söylediklerini hatırlamamız lazım. Ona geçmeden önce beni birinci dereceden alakadar eden bir hususa açıklık getirmek istiyorum. Hocaefendi'nin çok dar bir dairede yapılan sohbet ortamında dile getirdiği söz konusu düşünceleri, sahibinin onayı olmadan tirajı neredeyse 1 milyonu bulan bir gazete vesilesiyle kamuoyuna tamim etmek tek kelime ile düşünce sahibine saygısızlıktır. Böyle bir saygısızlığı irtikap etmeyeceğimi tahmin ediyorsunuzdur umarım.
    Ayrıca değil böylesi kamuoyunun gündemine gireceği tahmin edilen bir yazı, sıradan yazıların bile yayınlanışında bir prosedür vardır herhalde. Bu yazı, matbaa mürekkebi ile buluşmadan önce sayfa yönetmeninden yazı işlerine, yayın danışmalarından yönetmenine varıncaya kadar ihtimal ki müzakerelere mevzu olmuştur diye düşünüyorum. Tepki sahiplerinin de böyle düşünmesi gerektiği kanaatindeyim. Bir hatırlatmada bulunarak bu faslı kapatalım; İmamı Şibli'nin gülleri cahil halkın attığı taşlardan daha çok incitmiştir Hallac-ı Mansur'u malum. Daha öte bir şey demeyi zaid görürüm.

    Yazıda temas edilen dört husus

    Bana göre dört ana hususa temas ediyor Hocaefendi o sözlerinde.

    "Sigara içmediği halde sigara içenlerle aynı atmosferi paylaşanlar sağlıklarına verdikleri zarardan dolayı onları mahkemeye vermeli ve davacı olmalılar. Eğer sigara içen baba ise karısı, çocuğu hiç fark etmez, dava açabilmeliler."

    "Koca dayağı yiyen kadınlar, eğer ortada çocukları olmasa boşansınlar derdim."

    "Kocanın karısını dövmesinin 'kuvvetli zayıfı her zaman ezer" zalim felsefesinden ne farkı var?"

    "Hatta kocası tarafından dövülen kadınlar judo, karate, tekvando kurslarına gitse. Kocası bir tokat vuruyorsa, o da iki tokatla karşılık verse. Dövme haksız yere yapılan fiilî bir saldırıdır ve suçtur. Bu saldırıya karşı nefsi müdafa meşrûdur. Hatta müdafa etmeme ayrı bir suçtur denebilir."

    Sigara konusunda dile getirilen düşünceler İslam'da hürriyet ve hürriyetin sınırı meselesi ile alakalıdır. "Kişinin başkalarına zarar vermediği müddetçe istediğini yapabilmesi ve bu konuda hiçbir otorite tarafından hiçbir sınırlamaya tabi olmaması" şeklinde tarifi yapılan hürriyet anlayışını İslam kabul etmez. Daha doğrusu bu tarifi eksik görür. Zira İslam, insana başkalarına olduğu gibi kendisine de zarar verme yetkisi vermez. Öyleyse bu önemli nokta da hürriyet tarifi içinde yer almalıdır. Buna göre hürriyet tarifi şu şekilde belirginleşir; "kişinin kendisine ve başkasına zarar vermeyen şeyleri yapabilmesidir."

    Dikkat ederseniz bu, felsefi seviyede kalan mücerred bir tariftir. Halbuki insan-Allah, insan-insan ve insan-devlet, insan-tabiat ilişkisini düzenleyen, başka bir anlatımla harici gerçekliği olan bir düzenleme hürriyet ekseninde yapılacak tariften çok daha önemlidir. İşte bunu toplumsal otorite veya kanun yapıcı, hukuk adını verdiği mekanizma ile yapar. Bunu yaparken tabii haklar ve ödevleri din, dil, ırk, cinsiyet ayrımı gözetmeksizin bütün insanlar için eşit derecede nazara alır. Zaman ve zemine göre genişleme ve daraltmalar yapar. İnsanların neyi yapabileceklerinin, neyi yapamayacaklarının çerçevesini belirler.

    Şimdi asıl konumuza dönerek ifade edelim; sigaranın keşfinden ve özellikle onun sağlığa verdiği zarar bütün açıklığı ile netlik kazandıktan sonraki dönemlerde kaleme alınan fıkıh müdevvenatı içinde, aynı çatı altında yaşayan aile fertlerinin, karının kocası, oğlun-kızın baba veya annesi aleyhine kendisine verdiği veya verme ihtimali bulunan zarardan dolayı dava açabileceğini söyleyen bir içtihat hatırlamıyorum ben. Yanlış anlaşılmalara meydan vermemesi için bir kez daha tekrar edeyim, usuli prensiplerde değil, kazuistik manada bir örnek okumadım. Onun için Hocaefendi'nin sigaranın sağlığa verdiği zarardan dolayı zarar gören aile ferdinin zarar veren kişiyi kimliğine, vasfına, hatta kendi üzerindeki hak ve hukukuna bakmasızın mahkemeye verme hakkı olduğu eksenindeki düşünceleri İslam hukuku içinde yeni bir yaklaşım ve açılımdır.

    Hocaefendi'nin bunun bir hak olduğunu ifade eden açılımlarının yanı sıra "davacı olmalılar, dava açabilmeliler" gibi teşvikkâr ifadelerinden hareketle birisi çıkıp gerçekten mahkemede dava açar mı, bunu bilemem; ama şunu söyleyebilirim; Hocaefendi'nin dile getirdiği düşünceler arasında bu mesele her nedense kimsenin takdir veya tenkidine medar olmadı. Halbuki bu "İslam'da zarar verme de, zarara maruz kalma da yoktur." prensibinin harici hürriyet alanında yapılması gereken düzenlemeye işaret etmesi bakımından oldukça önemli bir örnekti. Halbuki bugün bu durum dünyada çoklarının şikâyet ettiği bir sonuçtur. Pasif içicilik olarak adlandırılan bu dert karşısında tıbbın çaresizliği meydandadır. Konu ile alakalı yayınlanan makaleler, yapılan araştırmalar, istatistiki rakamlar, sağlık harcamaları ve bunlara bağlı olarak devletlerin çıkartmış olduğu kanunlar hemen herkesin malumudur. Belki de bu satırları okuyanların birçoğu pasif içiciliğin muhatabı, mağduru ve mazlumudur.

    Dayak meşru boşanma sebebi

    "Koca dayağı yiyen kadınlar, eğer ortada çocukları olmasa boşansınlar derdim" tesbitine gelince; İslam'da boşanma meselesi öteden bu yana yanlış anlaşılan ve yanlış anlaşılmalara kurban bir konudur.

    Malum, İslam hukukunda boşama hakkı erkeğe verilmiştir. Bunun İslam kendi bütünlüğü içinde mütalaa edildiği ve yaşandığı takdirde kendinden beklenen fonksiyonu eda edeceği açıktır. Kadının ise meşru gerekçelerle boşanma isteği hakkı vardır. Her hukuk sisteminin bu konuda farklı uygulamaları olabilir.

    Fakat şurası muhakkak ki erkeğe verilen boşama hakkı günümüzde anlaşıldığı şekliyle sınırsız, karısının kaderi kocasının iki dudağı arasında olan ve "boş ol" sözcülüğü ile ne prosedürüne, ne de meşru gerekçelerin olup olmadığına bakılmaksızın hemen boşamanın gerçekleştirdiği bir manzara arz etmez. Bu İslam hukukuna atomik yaklaşımın ortaya çıkardığı bir sonuçtur. Günümüzde medyada yer aldığı şekliyle meselenin hep bu eksende büyütülmesi ise maalesef İslam karşıtı düşüncelere sahip olan insanların marifetiyledir.

    İslam hukukunda boşama ve boşanma, meşru olan ve olmayan gerekçeleri, prosedürü, aile ve devlet otoritesinin rolü, boşama yetkisi ve bu yetkinin nasıl kullanılacağı, suistimal edildiği takdirde yetki sınırlamasına gidilmesi, söz konusu yetkinin kamu otoritesine devri, hukukî sonuç doğurmayan sözlerin geçerliliği vb. hususlar müstakil başka yazılarda değinilecek çok önemli konu ve konu başlıklarıdır. Yanlış anlaşılmalara kurban olan cümlesinin bize hatırlattığı ve aşağıda ifade edeceğimiz gerçeklerin yanlış anlaşılmalalara meydan vermemesi için zaruri gördüğümüz bu kısa açıklamalardan sonra konumuza dönelim.
    Fikhî mezheplerde boşanma ahkâmı ile alakalı yapılan içtihadi düzenlemelerde koca dayağı müstakil boşanma sebebi sayılmamıştır. Bunun anlaşılabilir iki nedeni vardır; bir; bu kanuni düzenlemelerde müçtehidlerin yaşamış olduğu zaman ve mekânlarda cari olan kültürün etkisi. İki; İslami hayatın akidevi, ahlaki, iktisadi, siyasi bir bütünlük içinde yaşandığı dönem ve toplum şartlarında buna ihtiyacın olmaması. Halbuki bugün bizim içinde yaşadığımız şartlarda hem örf ve âdetler değişmiştir, hem de İslam siyaseti, iktisatı, ahlakı, kültürü ile bir bütün halinde yaşanmamaktadır. Bu durum karşımıza alabildiğine parçalı bir yapı çıkarmaktadır. Bir tarafta dini bütün, dininin bütün emir ve yasaklarını kılı kırk yararcasına yaşamak isteyen Müslümanlar, diğer tarafta buna imkân tanımayan sosyo-kültürel zemin. Sonuç ne oluyor derseniz; sözü edilen hükümler, onların zuhuruna sebebiyet veren arka plan şartları nazara alınmadan yaşanmaya çalışıyor.

    Sadece boşa/n/ma değil birçok alanda yüz yüze bulunduğumuz birçok meselenin perde gerisi adına dile getirdiğimiz bu hatırlatmalarla iktifa edip boşanma sebepleri bağlamında Hocaefendi'nin sözlerine geri dönelim. İslam'da boşanma ameliyesinin meşru ve geçerli olabilmesi için birtakım şartlar öngörülmüştür. Bu şartların ileri sürülmesindeki temel hedef keyfiliğe son verilmesi ve boşa/n/ma yetkisi kullanımının düzenleme altına alınmasıdır. Zina, zina isnadı, cinsel iktidarsızlık, karı ve kocalık vazifesinin yapılmasına mani daimi hastalık, her iki taraf için söz konusu olan ve aşırı geçimsizliğe neden olan uyumsuzluk, huysuzluk, ekonomik yetersizlik vb. sebepler akla gelen örnekler. İşte Hocaefendi, "Koca dayağı yiyen kadınlar, eğer ortada çocukları olmasa boşansınlar derdim." sözüyle bu sebepler arasına koca dayağını da koyuyor.

    Burada iki hususun altının çizilmesi gerekir. Bir; sözü edilen, adı üzerinde dayaktır. Kocanın şu veya bu vesile ile çok ileri giden bir tartışma ortamında sinirlerine hakim olamayıp karısına attığı bir tokat değildir. Tasvip edilmemekle beraber beşer olarak herkesin başına gelebilecek ve enderi nadirattan tahakkuk eden bu türlü bir tokat atma boşanma sebebi elbette sayılamaz. Hocaefendi'nin kasdını ettiği bu değil; aksine kocada adeta alışkanlık kazanan, âdet haline getirilen şiddet uygulamasıdır. O halde hangi sebeple olursa olsun dayak yemeye, tekme-tokat dövülmeye, zikredip mide bulundırmayı düşünmediğimiz işkenceyi anımsatacak güç kullanmalara sabretmek İslam'da kadının kaderi değildir.

    İki; ilk yayınlanan yazıda da ifade ettiğimiz gibi, Hocaefendi, "çocukları olmasa boşansınlar derdim" sözüyle "çocukları olmayanlar mutlaka boşansın, olanlar da sabretsin" demek istemiyor; aksine düzenli şiddet uygulamasına maruz kalan kadın boşanmak istiyorsa, bu meşru boşanma sebebidir; davacı olabilir diyor. Çünkü herkes de biliyor ki her iki halde de boşanmayı isteyip istememe konusunda nihai irade kadına aittir. Dolayısıyla bazı e-maillerde bize intikal eden "Genç yaşlarda cahillik yaptık, bir iki tokat vurduk, şimdi çok mutluyuz; eğer bu görüşe göre hanım hareket etseydi şimdi boşanmış olacaktık." veya "Anlaşılan o ki Hocaefendi'nin görüşü dayağı hayat tarzı haline getirmiş kocalarla sınırlı değil. Kocasından bir fiske yiyen kadın da soluğu mahkemede alabilir." diyenler bu yorumlarından yanılıyorlar. Tashih de diyebilirsiniz isterseniz; Hocaefendi karı-koca tartışmasında işin çığırından çıkması neticesi atılan tokada boşanma sebebi demiyor. Ve yine Hocaefendi böylesi tokatlara veya düzenli koca dayağına maruz kalan kadın boşanmalıdır da demiyor; boşanmak için dava açma hakkına sahiptir diyor. AHMET KURUCAN
    Alemin
    küfre göre hem başı
    hem sonu
    HİÇ
    İki HİÇ arasında
    varlık olur mu ki hiç?

    NECİP FAZIL KISAKÜREK


  2. #2
    Vefakar Üye __tİryakİ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2008
    Bulunduğu yer
    hakkari
    Yaş
    33
    Mesajlar
    404

    Standart Aile İçi Şiddet Üzerine Zarûri Açıklamalar-(2)

    Orantısız güç, siyaset bilimlerinde bir kavram. Bu kavram genelde güçlü devletlerin kendileri nisbetinde güçlü olmayan devletlere veya devlete ait güvenlik güçlerinin yasal olan-olmayan olaylı protesto eylemlerini önlemede kullandıkları güç ekseninde kullanılıyor

    Netleştirmek için, insan ve modern teçhizat itibarıyla süper askerî güç diye anılan bir devletin Afrika'nın balta girmemiş ormanlarındaki bir ülkeye saldırması; ellerinde taşlarla güvenlik güçlerine saldıran topluluğa silah, top ve tankla mukabele etmesi örnekleri verilebilir. Aynı zaviyeden baktığınızda karısına karşı güç kullanmayı âdet haline getiren ve bunu adeta hayat tarzı olarak benimseyen koca için de aynı kavram kullanılabilir. Çünkü istisnalar bir kenara fıtrat itibarıyla erkekler, kadınlara nisbetle çok daha güçlü yaratılmıştır. Söz konusu olan pazu gücünü kullanma ise erkeğin hemen her zaman kadını alt etmesi sıradan bir sonuçtur. İşte Hocaefendi, "Kocanın karısını dövmesinin 'kuvvetli zayıfı her zaman ezer' zalim felsefesinden ne farkı var?" tespiti ile sözünü ettiğimiz orantısız güce işarette bulunuyor.

    Halbuki koca, karısı ile yaşadığı ve ona karşı bilek gücünü kullanmaya varan hadise veya hadiseler zincirini başka formüllerle çözmelidir. Karşılıklı konuşma, haklı-haksız, doğru-yanlış istikametinde müzakereler yapma, yanlışı anlama ve anlaşılmaların önünü kesme ve gerektiğinde tek veya çift taraflı özür dilemelerle sulh yolunu seçeceğine, güç kullanmayı tercihi, akla başka şeyler getiriyor. Zira biliyoruz ki orantısız gücünü 'vur abalıya' mantığı ile kullanan, hıncını ve öfkesini karısının yüzünü, vücudunu morartırcasına, bedenini sakatlarcasına kullanan insan, aslında güçsüzdür ve haksızdır. Gücü hakimiyet ve iktidar unsuru olarak kabullenmiştir bu kişi. Halbuki hakimiyet ve iktidarın dayanması gereken meşru temeli güç değildir ve olamaz. Güce dayalı hakimiyetleri sürdüren diktatör idarelere bakış açısı da, bunların akıbeti de bellidir.

    Öte yandan karısına hatta çocuklarına karşı bilek gücünü kullanan koca genelde merhametsiz olur. Böylelerinin lügatlarında anlaşma, uzlaşma, idare etme, paylaşma vb. kavramlara yer yoktur. Çünkü karşısında her zaman ve her şart altında yenebileceği bir muhatabı vardır. Belki güçleri eşit olsaydı, girişecekleri kavgada yenilme ihtimali de bulunsaydı, uzlaşmayı, anlaşmayı düşünebilir, problemi başka türlü çözme yollarına sülûk edebilirdi. Ama gücün varlığı bu alternatif yolları onun zihninde kapalı gösterir

    Halbuki Efendimiz'in (sas) erkeklere yönelik hanımları özelinde söylediği hadisleri Müslüman'a başka yol haritaları çizmektedir. Meşhur Veda Hutbesi'ndeki şu tenbihatına bakalım isterseniz: "Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah'ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah'ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır." Yeri gelmişken Hz. Peygamber'in (sas) aynı istikamette beyan buyurduğu ve bizim yukarıda yolunu kaybedenlere yol gösteren harita olarak nitelediğimiz iki-üç hadisini hiçbir yoruma tabi tutmadan alt alta sıralayalım: "Sizin en hayırlınız, kadınlarına karşı hayırlı olanlardır." (Tirmizi, Radâ', 11), "Kadınları dövmeyiniz!.. Kadınlarını döven kimseler, sizin hayırlınız değildir." (Ebû Dâvûd, Nikâh, 42), "Bir kimse karısına kin beslemesin. Onun bir huyunu beğenmezse, bir başka huyunu beğenir." (Müslim, Radâ, 61)

    Bu faslı bağlarken; önceki yazımızda da kısaca değindiğimiz gibi koca dayağı meselesinin asıl sebebini, her ailede olan, olması muhtemel türden anlaşmazlıklarda değil, eşlerin birbirlerine karşı besledikleri sevgi ve saygı noksanlığında aramak gerek. Allah, "İçinizden, kendileriyle huzûra kavuşacağınız eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi de O'nun (varlığının) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır." (er-Rûm, 21) buyurmaktadır. Dayağın cari olduğu evliliğe bu ayetin bize kazandırdığı perspektiften baktığınızda çıkan sonuç şudur: Demek Allah'ın varlığının, birliğinin alameti olan eşler arasındaki sevgi, saygı ve merhamet kaybolmuş ki, huzur yerine huzursuzluk, merhamet yerine zulüm hakim hale gelmiş.

    Judo-karate-tekvando ve nefsi müdafaa

    Hocaefendi'nin belirttiği son husus nefsi müdafaa meselesiydi. İki ayrı açıdan ele almak gerekiyor; bir, basın tarafından üzerinde çok durulan judo-karate-tekvando; iki, meşru müdafaa. Şöyle düşünüyorum; Hocaefendi'nin judo-karate, tekvando ile alakalı sözleri olmasaydı, "Dövme haksız yere yapılan fiilî bir saldırıdır ve suçtur. Bu saldırıya karşı nefsi müdafaa meşrûdur. Hatta müdafaa etmeme ayrı bir suçtur denebilir." sözleri fıkhî açından nefsi müdafaa bağlamında aynı neticeyi hasıl ederdi. Çünkü sözlerin mantukundan çıkan mesaj bellidir; kadın kocasından dayak yemeyi bir kader olarak kabullenmesin; sineye çekmesin; kendini müdafaa etsin, gerekirse karşılık versin. "Hatta judo, tekvando, karate kurslarına gitsin." sözündeki "hatta" bu manayı çok açık bir şekilde gösteriyor.

    Şahsen söylenenleri böyle anlıyor, böyle yorumluyorum. Nitekim konu ile alakalı kendilerinden görüş alınan nice ilahiyatçılar da meselenin böyle anlaşılması gerektiğine dair yazılı ve sözlü beyanatlar verdiler. Judo-karate-tekvando meselesine takılmamak gerektiğinin ısrarla altını çizdiler. İhtimal telefonla kendisinden mülakat alınan bir hocamızın, Hocaefendi'nin böyle popülist yaklaşımlar yerine, klasik fıkıhtaki içtihadlarla yüzleşmesi gerektiğine dair beyanatı oldu. Eğer o hocamız, yazının tamamını okusaydı, telefonda muhabirin "Gülen, dayak yiyen kadınlar judo, karate, tekvando kurslarına gitsin, bir tokat yiyorsa, iki tokat da o vursun diyor. Siz ne diyorsunuz?" sorusuna "önce, yazının tamamına bir bakayım" deseydi, Hocaefendi'nin o yüzleşmeyi yaptığını görecekti.

    Ama basın-yayında dine karşı hemen her zaman mesafeli yaklaşan bazıları anlaşılabilir sebeplerle sözü bağlamından kopartarak sadece judo bölümünü manşetlerine, haber ve köşe yazılarına taşıdılar. Yazının ruhunu kaybettirecek, İslam'ın kadına bakışı noktasında bir manada ezberlerini bozan yaklaşımları göz ardı etmeyi tercih ettiler. Hatta daha da ileri giderek, hadiseyi iyice magazinleştirip "Gülen, şiddeti tavsiye diyor; Gülen çocuklarının gözleri önünde karı-kocanın vurasıya kavga etmesini istiyor" tarzında absürt yorumlarda bulundular. Şahsen bunları anlamakta zorlanmıyorum. Onun için anlaşılabilir sebeplerle dedim yukarıda. Ama İslamî camiadan bazılarının Zahiri felsefesi ile meseleye yaklaşıp aynı çizgiden yorumlarını, değerlendirmelerini anlamakta zorlanıyorum. Sanki Hocaefendi bu düşünceleri seslendirirken onların önerdiği "aile içi sulh, karı-kocanın geçim ve uyum adına birbirlerine karşılıklı tahammülleri, kısas yerine afv yolunu tercihi" ve benzeri hususları bilmiyor veya göz ardı ediyor. Söyleyecek çok bir şeyim yok; ama şu kadarını ifade etmeden geçemeyeceğim; bütüncül bakış göz ardı edilmemeli. Söz bağlamından kopartılmamalı. Mefhumu muhalifinden hareketle niyet okuyuculuğu yapılmamalı. Söz konusu düşüncelerin dile getirildiği atmosfere şahit bir insan olarak bir kez daha ifade edeyim ki Hocaefendi'nin sözünü ettiği koca, sudan sebeplerle her fırsatta karısını döven, bu manada karısına zulüm eden, üstelik bunu İslam'ın kendisine verdiği bir hak olarak gören ve dayak atmayı hayat tarzı olarak benimseyen kocadır. Dolayısıyla 'kendini müdafaa et, istiyorsan bu dayak müstakil bir boşanma sebebidir; davacı olabilirsin' mesajı verilen kadın da bu kadındır.

    Madem judo-karate kısmı olmaksızın da muhteva anlaşılıyor, maksat hasıl oluyor; bu maksadı aşan bir beyan değil mi diyebilirsiniz. Buna benim evet demem en azından sözün sahibine karşı saygısızlık olur. Ama şunu rahatlıkla diyebilirim; eğer bu judo-karate meselesi olmasaydı, koca dayağı bu denlü bizim gündemimizde yer almaz, tartışılmazdı. Konunun müsbet ve menfi bütün yönleri ile sadece Türkiye'de de değil İslam dünyasında hatta bazı Batı ülkelerinde de tartışılmaya açılmış olması bu açıdan hayırlı olmuştur diye düşünüyorum. Kaldı ki Ezher ulemasının aynı çizgideki fetvası ile Suudi Arabistan'da karısını döverek öldüren kişinin idam cezası infazının hemen hemen aynı zamana tevafuk etmesi bu sürece destek veren diğer hadiseler olmuştur. Hemen belirteyim, Batı dünyası akademisyenleri arasındaki müzakereler judo meselesine odaklanmış değil; aksine boşanma sebebi, orantısız güç ve nefsi müdafaa esasları üzerine kurulu.

    Nefsi müdafaaya gelince; ansiklopedik ölçüde İslamî konulara ilgi duyan hemen herkesin bildiği gibi İslam'da usulü hamse adını verdiğimiz korunması gerekli beş temel unsur vardır. Bunlar; din, nesil, mal, akıl ve hayattır. Hayat hakkı evrensel, tabii ve fıtri bir haktır. Din, dil, ırk, cins gibi insana ait ayırt edici özelliklerin hiçbiri bu hakkın insanın elinden alınmasını meşru görmez. Şöyle denilebilir; insan olarak yeryüzüne gelmek, otomatikman bu hakkın elde edilmesinin yeterli gerekçesidir. Hatta İslam'a göre bu hakkı insan anne rahmine düştüğü an elde eder. Kaldı ki hayat hakkı bugün nice uluslararası anlaşmaların ilk maddesini teşkil eder.
    Bu genel bilgilerin ışığında İslam tarihi boyunca hayatını koruma amacına matuf nice içtihatlar ve kanuni düzenlemeler yapılmıştır. Cana kastedecek ölçüde yapılacak haricî saldırılara karşı insanın kendini koruması bir hak olarak görülmüş, bunun ötesinde vecibe ve vazife olarak telakki edilmiştir. Kısas ayetleri, canını korurken ölen kişinin şehit olduğunu beyan eden hadisler bu içtihadi yaklaşımların temelini oluşturmuştur

    Yalnız burada dikkati çeken şey; fıkhî içtihat ve kanunî düzenlemelerde aksine bir hüküm olmamasına rağmen, halkımız arasında yakın derecedeki akrabalar sanki bu hükmün istisnasıdır gibi anlayış vardır. Koca elbetteki bunların başında gelir. İşte Hocaefendi'nin "Dövme, haksız yere yapılan fiilî bir saldırıdır ve suçtur. Bu saldırıya karşı nefsi müdafaa meşrûdur. Hatta müdafaa etmeme ayrı bir suçtur denebilir." sözleri bu yanlış algılayışı kırma bakımından oldukça önemlidir.


    'Geçimsiz kadınlarınızı dövün' ayeti
    Nisa Sûresi 34. ayette yer alan "Serkeşliğe yüz tutan kadınlara gelince: Onlara evvela öğüt verin, vazgeçmezlerse yatakta yalnız bırakın ve bunlarla da yola gelmezlerse onları hafifçe dövün!" ayeti ile aynı istikamette yukarıda bir kısmını iktibas ettiğimiz Efendimiz'in Veda Haccı'ndaki "Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız; yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evlerinize almamalarıdır. Eğer gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırlarsa, Allah, size onları yataklarında yalnız bırakmanıza ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir." beyanı meselenin can alıcı noktasını oluşturuyor. Neden? Çünkü bazıları manaları alabildiğine net ve açık bu beyanlara rağmen Hocaefendi'nin kadınların dövülmemesini istemesi, nefsi müdafaayı sorumluluk olarak nitelemesi hatta gerektiğinde mukabelede bulunması ile alakalı sözlerini yukarıda aktardığımız ayet ve hadislerin inkârı gibi algıladı. Bazıları da tarihselçi yaklaşımlara kapı aralayan yorumlar olarak niteledi. Söz konusu meselede Hocaefendi adına konuşma yetki ve selahiyetine sahip değilim. Bu vakii itirazlar karşısında ne düşündüğünü bilemem. Ama şahsım adına bu itirazları tavzih, şüpheleri izale için kısa kısa da olsa şunları söyleyebilirim.
    Önce siyak-sibak bütünlüğü içinde ayeti birlikte okuyalım: "Kocalar eşleri üzerinde yönetici ve koruyucudurlar. Bunun sebebi, Allah'ın bazı insanlara bazılarından daha fazla nimet vermesi ve bir de kocalarının mehir verme, evin masraflarını yüklenmeleri gibi malî yükümlülükleridir. O halde iyi kadınlar: İtaatli olan ve Allah kendi haklarını nasıl korudu ise, kocalarının yokluğunda, onların hukuklarını koruyan kadınlardır. Serkeşliğe yüz tutan kadınlara gelince: Onlara evvela öğüt verin, vazgeçmezlerse yatakta yalnız bırakın ve bunlarla da yola gelmezlerse onları hafifçe dövün! Şayet size itaat ederlerse, onlara yüklenmek için bir sebep aramayın! Unutmayın ki üstünüzde çok yüce ve büyük olan Allah vardır." (Nisa, 4/34)


    Görüldüğü gibi ayet siyak-sibak bütünlüğü içinde okunduğunda bahis mevzu edilen ilk husus aile içindeki yönetim erki, bugünkü tabirle ifade edecek olursak aile reisliğidir. Ayet, reisliği erkeğe veriyor ve bunu iki gerekçe ile açıklıyor. Bir; erkeğe fıtraten verilen kabiliyetlerin yönetim yükümlülüğü üstlenmesi için daha uygun olduğu, iki; ailenin malî yüklerini tahammül etmesi. Bunlardan birincisi yaratılış/fıtrat ile alakalı olduğu için belki de ilk insandan bu yana hiç değişmeyen bir gerçektir. Hakikaten erkek yönetimde de kadınlara nisbetle hissiyatını değil aklı ve mantığı ön plana çıkartan bir yapıya sahiptir. Takdir edileceği gibi bu hemen her yöneticide aranan olmazsa olmaz bir vasıftır. İstisnalar yok mudur? Mutlaka vardır ve olacaktır; ama bunlar adı üzerinde istisnadır ve genel tabloyu değiştirecek çapta değildir. Dünya genelinde aileden şirkete, dernekten devlete uzanan yapılardaki idarî kadrolardaki erkek hakimiyeti tablosu bu inkâr kabul etmez gerçeği anlatmaktadır. İkinci hususa yarın devam edelim...
    AHMET KURUCAN
    Alemin
    küfre göre hem başı
    hem sonu
    HİÇ
    İki HİÇ arasında
    varlık olur mu ki hiç?

    NECİP FAZIL KISAKÜREK


  3. #3
    Vefakar Üye __tİryakİ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2008
    Bulunduğu yer
    hakkari
    Yaş
    33
    Mesajlar
    404

    Standart Aile İçi Şiddet Üzerine Zarûri Açıklamalar-(3)

    Ailenin malî yükümlülüğünü üstlenmeye gelince; bu mesele hiç şüphesiz ayetin nazil olduğu toplum şartlarını nazara veren fiilî bir durumdur. Bir başka ifadeyle o günkü toplumda ailenin maddî mükellefiyeti erkeklerin omuzuna yüklenmiştir.

    Gerçi o günden bu yana mezkur yapı çok külli değişikliklere uğramış değildir. Sanayi inkılabı sonrası Batı medeniyetinde kadının ekonomik ve sosyal hayatın içine girmesi vâki ve vârid ise de dünyanın belki de üçte ikisinde maddî mükellefiyetleri erkeklerin yüklenmesindeki fiilî durum neredeyse aynıyla devam etmektedir.

    İşte ayet, karısı ile aile içi ilişkilerde aile reisliği konumunda yer alan kocaya geçimsizliğin karısından kaynaklanması halinde neler yapması gerektiğini anlatıyor. Bunlar sırasıyla nasihat, yatakta yalnız bırakma ve hafifçe dövme. Nasihat ve yatakta yalnız bırakmada problem yok. Öteden bu yana çokları bu ikisinin geçimsizlik probleminin çözümünde bir mana ifade ettiğini, her hadisede çözüm olmasa bile genel manada başvurulması gerekli metotlar olduğunu kabulleniyor. Ama dövme meselesi ilk dönemlerden bu yana müzakerelere konu olmuştur. Hatta diyebilirim; ayetin nazil olduğu dönemde dahi çok farklı yorumların konusudur. Nitekim Efendimiz'in (sas) daha önce ifade ettiğimiz şiddet karşıtı hadisleri, sahabenin farklı uygulamaları, zaman zaman Efendimiz'in (sas) huzurunda sırf bu yüzden mürafaa olmaları bunları göstermektedir. İmdi; İslam öncesi cahiliyye toplumunda kocanın karısını dövmesi, erkeğin kadına şiddet uygulaması yoktu da İslam bunu yukarıdaki ayetle emretmiş değildir. Aksine, var olagelen şiddet uygulamasına sınır getirmiştir İslam. Buradan açıkça anlaşılan odur ki; İlahî iradenin mahallî kültür, örf ve âdete düzenleme getirme isteğidir. Bu bir.

    Ayet veya hadisin reddi söz konusu bile değil!

    İki; Efendimiz'in (sas) daha önce zikrettiğimiz kadınları dövmemeyi emreden, güzellikle muamele edilmesini teşvik eden şiddet karşıtı hadislerini aktarmıştık. Aynı manayı destekleyen bir başka hadisi ise şudur: "Gündüz karısını köle gibi kırbaçlayan bir insan, akşam onunla nasıl yatağa girecek?" (Buhari, Nikâh, 93; Ebu Davud, Nikâh, 60). Şimdi mevcut tablo karşısında insanın aklına şu soru geliyor; haşa ve kella, Efendimiz (sas) açık ve net bir şekilde yasakladığı kadınları dövmeme emri ile ayete muhalefet mi ediyor? Veya Veda Hutbesi'nde "hafifçe dövebilirsiniz" beyanı, yukarıda aktardığımız hadislerle çelişmiyor mu? Usul diliyle konuşalım; haberi âhâd ile Kur'an'a ziyade mi getiriyor? Veya bu hadisleriyle hükmünü nesh mi ediyor? Ya da ayetin hükmü umumi de (âmm), tahsis mi ediyor? Hayır, bunların hiçbiri değil; aksine bu kavlî beyan ve fiilî olarak da hanımlarına bir tek fiske vurmaması ile her şeyi yerli yerine oturtuyor. O günkü toplumda süregelen, uygulanan, yadırganmayan, kabullenilen bir âdeti çözümün bir parçası olma şartıyla kabullenip, kadınları dövmenin genelleştirilmemesini emrediyor. Bu emri ile zihinleri ideal olana yönlendiriyor. Mahallî kültürün yanlışlığına işarette bulunuyor. Ve bunu birden yasaklama yerine tedricilik prensibine muvafakat içinde yapıyor. Malum, sosyal ve kültürel değişmeler sabahtan akşama, bir tek emir ve yasakla olmaz. Yoksa toplumda ciddi kırılmalar meydana gelir ve maksadın aksi bir manzara ile karşılaşılır. Bu zaviyeden baktığınızda Hocaefendi'nin genelde dediği şeyler, arz etmeye çalıştığımız bu hususa vurgu yapmaktadır. Yoksa haşa ne ayet ve hadisin reddi ne de hükmü geçersiz kılma, değiştirme söz konusudur.

    Üç; dikkat ederseniz ayet-i kerimede geçen dövme, geçimsizlik çıkartan hanıma yönelik ve geçimi temin adına en son çare olarak yer almaktadır. Veda haccındaki hadiste de kocasının izni olmaksızın eve alınan kişi örneği verilmekte ve yatakta terkten sonra dövme yine çare olarak zikredilmektedir. Yoksa ne ayetten ne de hadisten, "Ey kocalar! Sorgusuz sualsiz hanımlarınızı dövebilirsiniz" manası çıkmaz. Bununla birlikte yukarıda da bir cümle ifade ettiğimiz gibi o günkü kültür, örf ve âdette var olagelen bu dövme, anlaşıldığı kadarıyla çözümün bir parçasıdır. Nasihat ve yatakta terk fayda vermeyip hafifçe dövme, yüze vurmama, incitici ve acıtıcı olmaması şartıyla kadının huysuzluğu ve serkeşliği terkine vesile olacaksa müracaat edilen bir metottur. Hatta ilk dönem müfessirlerinden bazıları dövmenin kadına zarar vermesi değil, sembolik bir mana taşıdığını dahi söylemişlerdir. Ama bugün bizim içinde yaşadığımız ve sahibi olduğumuz örf-âdet, gelenek-görenek içinde kocanın karısını velev ki hafifçe ve geçime zorlama adına dahi olsa dövmesi çözümün değil de, sorunun bir parçası haline geldiyse, hatta sorunun bizzat kendisi olduysa ne yapılacaktır? Hayrettin Karaman Hocamız, merhum Tahir b. Aşur'un "dövme izninin toplumların örf-âdet ve ruh hallerine göre verildiği, kocanın karısını dövebilmesi için yaşadıkları toplumda dövmenin ayıp, anormal, aşağılayıcı, zarar verici, hukuka aykırı telakki edilmemesi gerektiği" tesbitini aktarıyor bizlere. Aslında Tahir b. Aşur'un bu tesbiti bizim yukarıdaki "ne yapılacaktır" sorusunun tam anlamıyla cevabıdır.

    Tahir b. Aşur'a ilaveten aynı istikamette şunu söyleyebiliriz; bugünkü dünyada kişilik haklarının manevî boyutunu oluşturan unsurlar arasında kabullenilen insan onuru, şeref ve haysiyeti dövme fiili ile zayi edilmektedir. Kişilik haklarını zedeleyen, ayaklar altına alan fiiller ise hemen her ülkenin hukuk sisteminde suç olarak kabul edilmiştir. Yalnız bütün bunları derken ülkelere göre örf ve âdetin değiştiğini kabul etmiyor değiliz. Sosyo-ekonomik ve kültürel çevre, coğrafî şartlar, tarihî miras, gelişmişlik düzeyi, hakim ülkelerin kültürlerinden etkilenme vb. değişik kültürlerin varlığının ana sebeplerinden. Buna göre bir yerde, bir toplumda onur, şeref-haysiyet olan bir şey, bir başka yerde onur kırıcı olabiliyor. Bu yüzden bugün hâlâ koca dayağının geçimsizliklerde çözüm olduğu toplumlar ya da kişiler olabilir. Ama şurası kesin ki; bu türlü yerler dünya genelinde alabildiğine azdır, azalmıştır ve gün geçtikçe azalmaktadır. Onun için bugün dövme, ailevî geçimsizliklerde çözümün değil, sorunun bir parçasıdır hatta sorunun bizzat kendisidir dedik.

    Dört; burada şöyle bir soru akla gelebilir; kadını dövmeyi İslam neden bütünüyle yasaklamamış? Yukarıda bir tek cümleyle sosyal ve kültürel değişimler sabahtan akşam olmaz diyerek buna cevap vermiştik. Açacak olursak; küçük-büyük insan topluluğunun yaşadığı her yerde hakim olan örf ve âdetleri, gelenek ve görenekleri bütün bütün değiştirmek her şeyden önce çok zordur. İkincisi; sözü edilen âdetlerin yerleşmişliğine bağlı olarak değiştirme uzun zaman alır. Mesela bir insan ömrü içine sığmaz bazı âdetlerin kökünün kazınması. İşte bu türlü durumlarda müracaat edilecek yegane geçerli metot tedriciliktir. Efendimiz (sas) dönemine bu gözle baktığımızda, gerek ayetlerin nüzulü, gerekse Efendimiz'in (sas) onları tatbikatta göstermiş olduğu metot bunu bize açıkça göstermektedir. En basitinden, içkinin ve faizin haram kılınmasında tedrici süreç başka hiçbir örneğe ihtiyaç bırakmayacak netlikte bunu bize isbatlamaktadır. Hakeza kaldırılması hedeflenen kölelik için de aynı şeyler söylenebilir.

    İlk üç maddede Nisa Sûresi 34. ayetinin daha iyi anlaşılması adına serdettiğimiz düşünceler bu mevzuda da aynı şekilde düşünülmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Moda tabirle "kadının adının olmadığı", kız çocuklarından dolayı babaların toplum içine çıkamadığı, zaman zaman diri diri toprağa gömüldüğü, mirastan hisse alamadığı, boşama ve boşanma, seçme ve seçilme hakkı gibi haklardan mahrum olduğu bir toplumda kadını baş tacı yapan uygulamalar tedrici bir usule riayetle gerçekleşmiştir. Bu zaviyeden parçacı bir yaklaşımla meseleye yaklaşıp 'neden yasaklanmamış' demek doğru bir pencereden hadiseye bakmamak manası taşır. Açıkçası, Nisa 34. ayetinde geçimsizliği çözümün bir parçası olarak sunulan hafifçe dövme perspektifinden mesele ele alınırsa bugün yaşanan tartışmalar yarın da yaşanır, yarından sonra da yaşanır. Ama kadınların ferdî, ailevî, içtimaî, ticarî, siyasî hasılı hayatın her kesiminde, her alanında elde ettikleri haklar ve üzerlerine düşen vazifeler bağlamında Efendimiz'in (sas) 23 yıllık hayatına bir bütün halinde bakılırsa bugün konuşulanlar müzakere mevzu dahi olmaz.

    Bitirirken; karı-koca ilişkileri adına nasıl bir dünya tasavvur ettiğimiz çok önemli. Ne cahiliyye dünyasının uyguladığı, ne bugünkü modern Batı medeniyetinin ürettiği, ne 15 asra uzanan İslam medeniyetinde Kur'an ve sünnetin belirlediği, hedeflediği asıl çizgiden sapmış gelenek ve görenekler değil, o aslî değerlere bağlı olarak bizim tasavvur önemlidir. Eğer bu tasavvur içinde kocanın kadına acımasızca dayak atması varsa ve bu kadınıyla-erkeğiyle toplum tarafından normal görülüyorsa, zaten ortada problem yok demektir. Ama aksi bir hal vârid ise işte o zaman bu çerçevede var olan toplumun yaraları ile yüzleşip neşter vurma zamanı gelmiş ve geçiyordur.

    Benim sığ değerlendirmelerime göre Hocaefendi'nin judo-karate-tekvando bölümü ön plana çıkartılarak kısmen sulandırılan, sulandırılmaya çalışılan beyanatında bu neşterin izini görmek mümkündür. Dile getirilen düşünceler İslam'ın asıl ruhunu, özünü ve esasını yansıtmaktadır. Bazılarının dediği gibi ABD'nin demokratik ortamından etkilenerek çalakalem söylediği sözler değildir. Yine bazılarının düşündüğü gibi feminist manifestosunda yer alsın niyetiyle ağızdan çıkan sözler hiç değildir. Bu düşüncelere o manifestoda yer verip-vermeme feministlerin bileceği bir iştir; ama bunlar yerini dinî kaynaklarda bulan bütüncül bakışın ortaya çıkardığı sonuçlardır. Özellikle bazı Müslüman bayanların bu çerçevede düşüncelere sahip olması, "bak haklı çıktım" diyerek sevincini izharları anlaşılabilir tavırlardır. Yıllardır hatta asırlardır dinle özdeşleştirilmeye çalışılan, Kur'an ve sünnetle ispatlamak için uğraşılan yanlış gelenek ve göreneklerin dinî değil kültürel bir zemine oturmuş olduğunu yetkili bir ağızdan duymaları elbette sadece onları değil, hepimizi ve herkesi sevindirmelidir.

    "Kadınları döven kimseler sizin hayırlınız değildir"

    Buraya kadar dile getirdiğim yorumlarda, açıklamalarda yanılmış olamaz mıyım? Elbette olabilirim. Yanılmazlık iddiası içinde hiçbir zaman olmadım, olmam da. Beşer olan hiç kimse de olamaz. Yanılmazlık Allah'a mahsustur. Doğruları kendi tekeline alan bir yapım yoktur. A.Turan Alkan'ın sözleri ile "yanılma hakkım vardır ve bu hakkı kimselere verme niyetinde değilim". Mühim olan yanıldığını gösteren dostlara sahip olabilmektir; dostların 'yanlış düşünüyorsun' sözlerine kulak verebilmektir ve bunu büyük bir cesaretle ilan ve i'lam edebilmektir. Bunların hepsine de Allah'a şükür sahibim diye düşünüyorum. Onun için baştan bu yana beni yazılı sözlü beyanları ile takdir ve tenkid eden dostlarıma şükran ve minnetlerimi sunarım.

    Son söz; koca dayağı, aile içi şiddet sadece İslam ve Müslümanların değil, insanlık ailesinin çözmek zorunda olduğu büyük bir problemdir. Bu problemin İslam'a mal edilmesi, öyle zannediyorum ki Müslüman olan herkesi derinden derine incitiyordur. Buna karşı İslam'ın, insanlığın genel-geçer ve evrensel değerlerine sırtımızı vererek, gönlümüzü o değerlere kaptırarak karşı koymak, ortak bir tavır almak bizim, hem dinî hem de insanî sorumluluğumuzdur. Merhamet bunlardan biridir. Sevgi-saygı, aşk diğerleridir. Zulme cephe alma, adalet duygusuna sahip olma bir başkasıdır. Ve bunların hepsi erkeğin aynı yastığa baş koyduğu, Allah'ın emaneti olarak aldığı nazenin varlıklara el kaldırmaması için yeterli unsurlardır. Sözü Allah ve Resul'ünün beyanları ile noktalıyorum: "...Kadınlarla iyi geçinin, onlara güzel muâmele edin!.." (En-Nisâ, 19), "Kadınları dövmeyiniz!.. Kadınlarını döven kimseler sizin hayırlınız değildir." (Ebû Dâvûd, Nikâh, 42)

    AHMET KURUCAN
    Alemin
    küfre göre hem başı
    hem sonu
    HİÇ
    İki HİÇ arasında
    varlık olur mu ki hiç?

    NECİP FAZIL KISAKÜREK


  4. #4
    Ehil Üye Seha - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2006
    Mesajlar
    1.626

    Standart

    Muhterem Ahmet Kurucan F. Gülen Hoca Efendinin sözüne yapılan eleştirilere "niyet okuma" adını takmış. Sonra o sözlerdeki asıl niyeti beyan etmeye çalışmış. Çalışırken her yolu mübah görmüş o başka.

    Elbette söylenenin başka mecralara çeken olmuştur. Ama tüm eleştirilere "niyet okumak " adını koymak talihsizliktir. Bilakis pek çok eleştiri, niyet okumak, değil; sözün manasını eleştirmek noktasındadır.

    Oysa,Ahmet Kurucan sözden çıkış bulamayınca, öyle hoş ve şirin bir uslubla sanki şe'ri bir kaideyi açıklıyormuş gibi "niyetin halis" olduğunu anlatmaya çalışmış. Sözden çıkan hayırlara değinmiş. Oysa usuldendir ki zararı olmayan şey yararı çok olsada müreccahtir. Yani, sözün verdiği zararları sineye çekip hayrına bakmamızı istiyor. Zarar olmuşsa o kula verilir. Hali ile F.Gülen Hocaefendiye aittir. Eleştiren itab edilemez. Hayır ise Allah'tandır. Allah bu dini münafıkla da ihya eder.

    Üstad her yazdığında önce yararı yerine zararı olup olmadığını kontrol etmiş. Siz de öyle yapınız.
    Şu yazıya söylenecek o kadar çok söz var ki...
    Selametle
    Sakın, sakın, sakın! Çabuk, bu şimdiye kadar demir gibi kuvvetli tesanüdünüzü tamir ediniz.

  5. #5
    Ehil Üye Seha - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2006
    Mesajlar
    1.626

    Standart

    Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim. Veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyleyse, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.

    Said Nursi
    Sakın, sakın, sakın! Çabuk, bu şimdiye kadar demir gibi kuvvetli tesanüdünüzü tamir ediniz.

  6. #6
    Ehil Üye Seha - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2006
    Mesajlar
    1.626

    Standart

    Sual: Bir büyük adama ve bir veliye ve bir şeyhe ve bir büyük âlime karşı nasıl hür olacağız? Onlar meziyetleri için bize tahakküm etmek haklarıdır. Biz onların faziletlerinin esiriyiz.
    Cevap: Velâyetin, şeyhliğin, büyüklüğün şe'ni(özelliği) tevazu ve mahviyettir, tekebbür ve tahakküm değildir. Demek, tekebbür eden sabiyy-i müteşeyyihtir. Siz de büyük tanımayınız. Said Nursi
    Sakın, sakın, sakın! Çabuk, bu şimdiye kadar demir gibi kuvvetli tesanüdünüzü tamir ediniz.

  7. #7
    Vefakar Üye Ninja Kedi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Mesajlar
    491

    Standart

    Bismillah...

    Yazıda eleştirilerin bir tasnife tutulabileceğinden ve en genel manada "müspet" ve "menfi" olarak ikiye tasnif edebilineceğinden bilhassa bahsedilmiş. Tüm eleştiriler için ne "niyet okuma" ne de başka bir ifade yazıda mündemiç değildir.Bilhassa tasnife dikkat çekilmiştir.

    "zararı olmayan şey yararı çok olsada müreccahtir"

    Bu söz öncelikle mantık olarak yanlış akabinde ise usül olarak eksiktr. Bu cümlenin mantıklı olabilmesi için "olmayan" fiilinin olumluluk halinin olması gerekir. Cümlenin hemen sonrasında sarfettiğiniz:

    "Yani,sözün verdiği zararları sineye çekip hayrına bakmamızı istiyor."

    zikrettiğiniz hatalı sözün açıklamasıdır. Bu açıklamaya göre kullanılması gereken ifade;

    "Zararı olan şey yararı çok olsa da müreccah değildir" şeklinde olmalıdır. Lakin bu söz dahi usül ilmine göre eksiktr. Bahsettiğiniz usül kaidesi Mecellenin 30. maddesi olan:

    "Def'i mefasid celb-i menafiden evladır" kaidesidir.Hayır düşünülen bir işi yapmak zarara neden oluyorsa, zarara sebeb olmamak daha evladır. Lakin ef'aldeki hayır sebeb olacağı zarardan büyük ise bu kaide terk edilir. Misal olarak yalan söylemek haramdır. Kişi daima doğru söylemek zorundadır. Lakin bir cihad durumunda yalan söylemenin faydası büyük olduğundan yalana cevaz verilmiştir. Zira yalan söylememenin getireceği zarar getireceği faydadan daha büyüktür.

    Hasıl-ı kelam bu kaide ve bu durumun bu mesele ile ilgili olabilmesi için mezkur konuda Fethullah Gülen hocaefendinin hangi kelamlarının hangi zararlara sebeb olduğu beyan edilmelidir.

    vesselam

  8. #8
    Ehil Üye Seha - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2006
    Mesajlar
    1.626

    Standart

    Evet kardeşim, düzeltmeleri yapayım. Zararı olmayan şey, yararı çok olandan üstündür, tercih sebebidir. Yani, bir şey zarar veriyorsa, yararı çok olsa dahi tercih edilmemelidir manasında.

    Hatamı düzelttiğin için teşekkür ederim.

    Ayrıca, savaşta yalan daha büyük zarara girmemek içindir. SAvaşta dahi yarar için yalan söylenebileceğini hiç duymamışım.

    Ayrıca savaşta icbar eden bir sebep varken yalan söylemenin caiz oluşu, başka bir çare olmayışındandır.
    Kadını dövmekten gelen zararın telafisi için o çeşit söz söylemekten başka çare yok muydu gerçekten?

    O sözün zararına gelirsek, siz göremiyorsanız nasıl gösterebilirim? Medyanın diline düşmek kafidir.

    vesselam
    Sakın, sakın, sakın! Çabuk, bu şimdiye kadar demir gibi kuvvetli tesanüdünüzü tamir ediniz.

  9. #9
    Ehil Üye Seha - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2006
    Mesajlar
    1.626

    Standart

    Alıntı __tİryakİ Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Söyleyecek çok bir şeyim yok; ama şu kadarını ifade etmeden geçemeyeceğim; bütüncül bakış göz ardı edilmemeli. Söz bağlamından kopartılmamalı. Mefhumu muhalifinden hareketle niyet okuyuculuğu yapılmamalı.

    Yine bazılarının düşündüğü gibi feminist manifestosunda yer alsın niyetiyle ağızdan çıkan sözler hiç değildir.
    AHMET KURUCAN
    Alıntı Seha Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Muhterem Ahmet Kurucan F. Gülen Hoca Efendinin sözüne yapılan eleştirilere "niyet okuma" adını takmış. Sonra o sözlerdeki asıl niyeti beyan etmeye çalışmış. Çalışırken her yolu mübah görmüş o başka.
    Selametle
    Sakın, sakın, sakın! Çabuk, bu şimdiye kadar demir gibi kuvvetli tesanüdünüzü tamir ediniz.

  10. #10
    Vefakar Üye Ninja Kedi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Mesajlar
    491

    Standart

    Bismillah...

    Malum mesele için Hendek harbine bakabilirsiniz. Bir sahabenin yalan ile müşrikler ile yahudileri nasıl birbirine düşürdüğüne...

    Yalan söylemenin kendisi zarardır. Fakat bu zarar eğer büyük bir faydaya sebeb olacaksa tercih edilebilir. Hendek savaşında olduğu gibi...

    Bu hariçten meseledir...

    Mevzuya gelecek olursak...Tarih içerisinde ayetleri dahi hatalı,yanlış anlayan nice insanlar olmuştur...

    Fethullah hocanın söylediklerinde fıkha muhalif bir taraf yoktur..Birilerinin meseleleri farklı yönlere çekmesi ise şahsın kendisini ilgilendirir sözü söyleyeni değil...İbn-i Teymiyye'nin tecessüm görüşünde sorun ayetlerde değil İbn-i Teymiyyenin kendisindedir...Bunun gibi sorun hatalı yorumlayanlardadır...

    "Medyanın diline düşmek"ten kastınız ne ise Fethullah hoca ne zamandan medyadan eksildi ki??? Yıllardır hakkında olumsuz beyanatta bulunabilmek için en ufak bir fırsat dahi es geçilmemiştir...

    Zira ehl-i adavet su-i zan mümkün iken hüsn-ü zan etmez..Hüsn-ü zan bir kenara olanı olduğu gibi dahi görmez..İlla ki bir sorun bir olumsuzluk arar....Kusura bakmayınız fakat gerek Fethullah hocanın gerekse ehl-i imanın hareket tarzını "medya ne der" düşüncesi belirlemez...

    Yukarıda Ahmed hoca zaten sarih olan sözleri birilerinin farklı anlayışlarını da dikkate alarak tasnif ve tafsil ile şerh etmiştir Fethullah hocanın kelamlarını....

    vesselam

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Hüsnü Bayram Ağabeyden Gündeme Dair Açıklamalar
    By yozgati in forum Bediüzzaman'ın Talebeleri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 01.01.14, 09:15
  2. Sefih Medeniyet, Gayr-ı Zarurî İhtiyaçları Zarurî Hâle Getirdi
    By BiKeS_ in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 24.05.11, 10:43
  3. Okulda Şiddet
    By seyyah_salih in forum Eğitim
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 15.12.07, 13:32
  4. Eğitim ve Şiddet
    By m_safiturk in forum Eğitim
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 03.07.07, 12:50
  5. İstek Ama Zaruri Değil !!!
    By aciz_fakirim in forum İstek, Öneri ve Forum Yardımı
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 17.07.06, 09:34

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0