PEYGAMBER EFENDİMİZ, bir cihad dönüşü sahabilerine ‘küçük cihaddan büyük cihada dönülüyor olduğunu” söylemişti. Doğrusu bu, benim duyduğum ilk anda çok da rahatlıkla anlayabildiğim bir söz değildi. Canını ortaya koyarak, düşmanla savaşa gidiliyor; ama bu ‘küçük cihad’ olarak niteleniyordu. Güven içindeki evine dönüyordu, evinde rahat bir halde ibadet ve zikir ile meşgul olunacaktı, ama bu eve dönüş ‘büyük cihad’ diye isimlendiriliyordu. Anlaşılması çok da kolay görünmüyordu bunun.

Yaşım ilerledikçe, sosyal hayat tecrübelerim arttıkça ve bu vesileyle insan ilişkilerim yoğunlaştıkça, kudsî nebînin (a.s.m.) başkaca hadisleri yanında bu sözleri de benliğimde anlaşılır hale gelmeye başladı.

İnsan asıl cihadını, büyük cihadını ‘eve döndüğünde’ ve ‘nefsine karşı’ yapıyordu gerçekten. Her ne pahasına olursa olsun sözüne zerre kadar yalan katmamak, beş vakit namazı kılmaktan daha çok gayret gerektiriyordu. Ne kadar kızarsam kızayım bir sırrı açığa vurmamak, emin kalabilmek, sayfalarca Kur’ân okumaktan daha zordu. O anki çıkarlarıma ters düşüyor görünse de, güçlü haksıza karşı zayıf haklıyı savunmak ve her ne pahasına olursa olsun bu savunmanın arkasında durabilmek, gece namazlarıyla tatlı uykuyu bölmekten binlerce defa daha meşakkatliydi. Mevkime zarar verir korkusuyla her yaptığımı alkışlayanlar yerine, hakikatli bir şekilde yanlışımı söyleyen bir küçüğü benimseyebilmek; türlü ayak oyunları ile iftiralar ve gıybetler ile onu gözden düşürüp gözlerden saklamaya çalışmak yerine kendisinden hakikat dersini alabilmek ve başkalarının da bu dersi almasına fırsat vermek, mürşidlik vazifesi ile diyar diyar dolaşmaktan, gece gündüz ayakta kalmaktan ve sağlığını dahi feda etmekten kıyas kabul etmez derecede zor olmalıydı ki, ehl-i din nezdinde vuku bulan bunun tersi idi. Oysa farz namaz ve Kur’ân tilaveti, gece namazı ve emri bi’l-mârufla birlikte, yalandan uzak durmak da, haklının yanında yer almak da, hak sözlere kulak vermek de hem namazlarda okumakla yükümlü olduğum hem de sair zamanlar içinde kendisini yüzünden okuduğum Kur’ân-ı Hakîm’inde Rabb-ı Rahîm’in kesin buyruklarıydı ve dolayısıyla, mü’minin vasıflarıydı.

Gelin görün ki, halihazırda yaşananlara ve bunların ehl-i din nezdinde bu kadar geçerli olabilmesine bakılırsa, Resul-i Ekrem haklıydı. Bizi bilen adına konuştuğu, gün gibi ortadaydı. Doğrudan Allah adına ibadet diye niteleneni yapmak, gündelik hayatı yaşarken, insan ilişkileri içerisinde O’nun rızasına uygun olanı nefsimize rağmen tercih etmekten daha kolaydı. Habibullah (a.s.m.) bu sözüyle, bunu söylüyor, böylece bizi ikaz ediyor olmalıydı. Nefsim menfaatinin ardındaydı. Onu bundan, hazır bir hazdan mahrum etmek, düşman karşısında ölümüne savaşa girişmekten daha zordu.

Nitekim, hayat tecrübelerim bana bir kadın, hem ehl-i din bir kadın olarak evlilik ilişkisinde de Resul-i Ekrem’in buna mümasil bir sözünün de ne kadar haklı olduğunu öğretti. Yine ‘cihad’ın sözkonusu olduğu bu hadisinde de, “Kadının cihadı kocasına iyi davranmasıdır” buyuruyordu Hz. Peygamber. İlk anda bu hadis de “Mü’mine kadına düşen vazife bu kadar sıradan mı?” dedirtmişti bana. Oysa ki, meydanlarda tesettür mücadelesi vermek, sohbetlere koşturmak, herşeyi bir yana bırakıp insanları irşada girişmek, ana-baba muhalefetine rağmen emr-i ilâhîyi gözetmek insanın gözüne daha zor ve meşakkatli, dolayısıyla da daha büyük kıymet ve sevaba medar görünüyordu. Fakat, neden bunlar değil de, kocasına iyi davranmak kadının cihadı oluyordu?

Fakat gerek kendi nefsimde, gerekse benim gibi diğer mü’mine hatunlar cephesinde tecrübe ettiklerim, işin renginin hiç de göründüğü gibi olmadığını, Resul-i Ekrem’in bu sözüyle de haklı olduğunu bana öğretti.

Açık bir izn-i ilâhî olan ‘taaddüd-ü zevcat’ hemen hiçbir mü’min erkeğin evinde ağzına alamadığı, ağzına almak bir yana, şakasını dahi yapamadığı bir meseleydi meselâ. En yumuşak karşılandığı durumlarda ise, “Bir sizin için daha hayırlıdır” âyetiyle mesele çözümlenmeye çalışılırdı. Oysa bu iznin muhatabı kim ise, âyet de ona hitaben konuşuyordu. Dolayısıyla, bunun muhasebesini yapacak olan, iznin muhatabı idi. Böylesi bir konuşmanın yaşandığı evin hanımı ise, pek çoğuna zor görünen tesettüre takva derecesinde riayet eden, sohbetten sohbete, dersten derse koşuşturan bir insan olabiliyordu pekâlâ.

Keza, bir erkek hanımının zaruri ihtiyaçlarını karşıladığı gibi, yine kendi kazancından Allah’ın gerektiğinde kendilerine bakmakla yükümlük kıldığı ana-babasına maddî yardımda bulunmaya kalksa, rıza-yı ilâhî adına sohbetlere koşturan hanımının ya açıkça karşı koymasıyla karşılaşıyordu; yahut kadın tarafından yeni bir masrafın zarurî gibi gösterilmesiyle bu yardım engelleniyordu; veyahut erkek anne-babasına yardım yapmak için bir istediğine ‘evet’ demek suretiyle karısına ‘rüşvet verme’ye mecbur bırakılıyor; veyahut, kendi helâl kazancından kendi anne-babasına gizli saklı bir surette yardımda bulunma durumunda kalıyordu.

Keza, kendi evini mahrem köşelerine kadar yabancı elleri sokmak yerine kendi elleriyle temizlemek veyahut kocasının evde olacağı zamanda onun sevdiği yemeklerin bulunduğu bir sofrayı zevkle hazırlamak ağır geliyordu nice mesture ve mütedeyyin hanıma. İlkini yabancı birilerine ücret karşılığı yaptırmak; ikincisini ise ‘irşad faaliyetlerine konsantre olmak’ adına aksatmak pekâlâ revaçtaydı.

Halbuki, ne demişti Resul-i Ekrem (a.s.m.): “Kadının cihadı, kocasına iyi davranmaktır.”

Gelin görün ki, meselâ tesettür gibi bir emr-i ilâhîye uyma kararlılığı dolayısıyla ana-babaya dahi haklı surette direnebilmiş mü’mine bir hatun, iş evliliğe, eşiyle münasebete, aile hayatının güzel bir şekilde devamına ilişkin ilâhî ve nebevî emirlere geldiğinde bu defa aksi yönde ayak diretiyor bugünlerde.

Bu yaşananlar, insana, Resul-i Ekrem’in hak söyleyen, hak bir elçi olduğunu bir kez daha ikrar ettiriyor. Asıl cihadın savaş meydanında değil, eve dönüşte ve nefse karşı yapılan cihad olduğunu bildiren; ve kadının cihadının ‘kocasına iyi davranmak’ olduğunu bildiren Resul-i Ekrem, bu sözleriyle, bu zamanın mü’min evlerini dahi sarmış bir yangını nasıl da teşhis edip çıkış yolunu gösteriyor!

Asıl cihad meydanlarda değil, evlerde ve kalplerde yaşanıyor kısacası.
Ve bu ‘büyük cihad’ın terki, evleri ‘savaş alanı’na çeviriyor...



İnci Şirvan