Merhamet-hürmet sarkacında Osmanlı ailesi

Biz dünya misafirhanesinin asr (ikindi) vakti yolcuları bunca nimete gark olunmuşluk içinde kendimizi eksik, fakir, mutsuz görme gibi bir hal-i pürmelâli yaşıyoruz.

Belki nimetin in'am olduğunu görememekten gelen varlık içinde yokluk çekme hali bu. "Muhakkak ki insan ziyandadır" buyuruyor Rabbimiz, "Ancak inanıp salih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler başka..."

Meselâ "aile" kelimesi yuva, mutluluk, huzur, sükûn kavramlarını çağrıştırır zihnimizde ve bizi saadet iklimine davet eden bir sıcaklığa sahiptir. Böyleyken ve her birimiz bu çatının altında yaşarken aile saadeti nasıl olur ve nasıl yaşatılır sorularına cevaplar arayıp duruyoruz. Bu bir genelleme değil elbette... Böylesi durumların yaşandığı da bir vakıadır.

İşte Bediüzzaman Hazretleri Onuncu Söz’de; ailenin önce harikulade bir tanımını yapıyor:"Nev-i beşerin hayat-ı dünyevisinde en cemiyetli merkez, en esaslı zemberek ve dünyevi saadet için bir cennet bir melce', bir tahassüngah ise aile hayatıdır." Bu tespiti yaptıktan sonra aile hayatının saadetini “Samimi ciddi ve vefadarane hürmet” ve “Hakiki ve şefkatli ve fedakârane merhamet ile olabilir" şeklinde belirliyor. Ailede bu anlayışın hükümferma olabilmesinin ise ancak "Ebedi bir arkadaşlık ve daimi bir refakat ve sermedi bir beraberlik ve hadsiz bir zamanda hudutsuz bir hayatta birbiriyle pederane, ferzendane kardeşane, arkadaşane münasebetlerin bulunmak fikriyle akidesiyle" mümkün olabileceğini vurguluyor.


Şüphesiz bu ifadeler bizim yaralarımıza deva olduğu gibi Osmanlı ailesinin dinamiklerini izah için de bir mihenk taşıdır. Zira Osmanlı cemiyetinin ve ailesinin sağlıklı bünyesinin oluşmasında etken dinamikler yukarıda belirtilen amillerin hayata geçirilmesinden başka bir şey değildir.

Osmanlı aile telakkisi, kendisi de bir Osmanlı hanımefendisi olan Samiha Ayverdi ‘nin ifadelerinde bakınız ne şekilde hayat buluyor: “Aile hayatını bir ibadet, evini de bir mabed bilen eski cemiyetin kadını küçük anlaşmazlıklar için bu kutsi çatı altının dirliğine düzenliğine yıkıcı silleler indirmez mevcud ahengi bozup çoluk çocuğun ağzının tadını kaçırmazdı” diyor ve devamla “Binalar ayrı ve bu binalarda yaşayanlar da ayrı kimselerdi ama uzaklığı, yakınlığı hükümden düşürerek bu ayrı çatı altında yaşayanları yekpareleştiren bir çekici kuvvet bulunduğu muhakkaktı.

Büyüklerin de küçüklerinde gönüllerinden birbirine sel sel akan ve bütün kalabalığı kenetleyip yekvücut eyleyen o sihirli alışverişin adı “muhabbet” olsa gerekti. Yakınlık ve fedakârlık göstermek insana insanca muamelede bir fevkaladelik görmemek zaten o devrin anane ve ahlâk anlayışıydı.

Eski İstanbul terbiyesinde kadir kıymet bilmek en ileride bir vasıftı.” Gerçekten bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı var darbı meseli insani münasebetlerde hataya göz yummak, tahammüllü olmak kusur ayıp örtmek gibi birçok meziyeti de beraberinde getiriyordu. “Yaşlılarla gençlerin ve çocukların ve hatta kimsesiz kalmış akrabaların ve hatta bakıma muhtaç emektarların bir arada yaşadığı devir henüz son nefesini vermemişti.”

Devlet-i Aliye-i Osmaniye‘de Hanedan-ı Al-i Osman (Osmanlı yönetici ailesi) çatısı altında nasıl farklı unsurlar asırlarca huzurlu ve sakin yaşamışlarsa, ailede de çeşitli mizaç farklılıklarına ve alışkanlıklara sahip fertler böyle yaşıyordu.

Bu ancak alınan İslâmî terbiyenin adet, anane ve hayat tarzı şeklinde kalıplara dökülerek uygulanmasından başka şekilde izah edilemezdi. Büyüklerde küçüklere merhamet, küçüklerde ise büyüklere itaat ve hürmet söz konusuydu.

Fatma Aliye Hanım “Muhadarat”adlı eserinde roman kahramanı Fazıla üzerinden eş seçiminde bile baba-kız arasındaki hukuk ve Osmanlı zihniyetini bakın nasıl formülleştiriyor.”Ben pederimin istemediği bir adama varmam, pederim de beni istemediğim bir adama vermez” İşte dünyada hiçbir kanunun zorla icbar edemeyeceği bir saygı–itaat-merhamet denklemi…

Peki, her şey gerçekten böylesine güllük–gülistanlık ya da tozpembe midir Osmanlıda? Elbette ki hayır… Konu insan olunca muhakkak ki ona ait zaaflar ve acizlikler burada da kendini gösterecektir ve göstermiştir de… Fakat maharet zaten o kusurlar ve noksanlıklar içinde birbirine destek olmak, hoşgörmek ve affetmek değil midir? En çetin muharebeler içindeyken bile düşmanına merhametli olmayı esirgemeyen ruhi olgunluğa erişmiş Osmanlı insanının aynı erdemi aile içinde sürdürmesi gayet doğaldır.

Sözün burasında yine Samiha Ayverdi ‘den biraz gülümseten ama bir o kadar da ibretli dersler çıkarabileceğimiz bir hikâyeyi paylaşmak istiyorum;

“Bergamalı Cevdet Efendi vakarlı, ağırbaşlı, temkinli, alabildiğine iffet sahibi ve dürüst bir insandı. Başında sarığı, sırtında cübbesi, günün erken saatlerinde evinden çıkar, mektebe gider, akşama kadar talebeleriyle haşir neşir olduktan sonra her zamanki ciddi ve huzurlu haliyle evine dönerdi. Ne ki bu dönüşe evinden ziyade kitaplarına kavuşmak denebilirdi. Zira Bergamalı Cevdet Efendi ile kütüphanesi arasında platonik bir aşk vardı.

Canlı, neşeli ve kabına sığamayan genç karısının itiraz, isyan ve ricalarına rağmen sevgilisinin birini rafa koyarken bir başkasını alır, gözünden ev bark, çoluk çocuk silinircesine okur, okurdu… Ama bazen içine dalıp kaybolduğu bu dünya ile kendi arasında bir el, genç bir kadın eli hiddet ve şiddetle uzanır kocasının okuduğu kitabı kaptığı gibi fırlatıp pencereden bahçeye atardı.

Bergamalı Cevdet Efendi karısının bu haklı protestosuna içinden kızmış olsa bile belli etmez aşağı inerek, kitabı çiçek tarhlarının arasından alır, tozlarını temizler şayet cildi bozulmuşsa ertesi gün tamire götürür, yukarı çıkıp karısıyla karşılaştığı zaman da bütün sitemi “Hanımcığım Allah sizi affetsin” demekten ibaret kalırdı.

Devamla hanımının eşi hakkındaki gerçek düşüncelerini şu ifadelerle hayatlandırıyor: “Efendi başını kitaplardan kaldırmıyor, az konuşuyor, gezip tozmaktan hoşlanmıyorsa bütün bu eksikler, sahip olduğu fazlalıkların yanında ağza almaya değer miydi? Zira onun ne iffetli, ne dürüst, ne edepli ve ne ölçüde imanına, toprağına bağlı mazbut bir aile babası olduğunu kendisi bilmezse kim bilebilirdi? Sözlerinde, hislerinde asil bir sükûnet bulunan bu tok gözlü, yumuşak başlı adamda nihayetinde insandı. Elindekini avucundakini: “ hanımcığım işte bu bizim helal nafakamız” diyerek teslim eden bu aşmış taşmış meziyetlerle yüklü adamın ufak tefek kusurlarını hoş görmemek insafa sığar mıydı?”

Fakat aynı bu genç hanımın, 1920’lerin başında bir akşamüstü işinden alışılmışın dışında düşünceli dönen beyinin mimiklerinden fevkalade bir hal olduğunu anlamakta gecikmediğini onun “Hanımcığım bana bir küçük el çantası hazırla yarın bir haftalığına seyahate çıkıyorum” dediğinde de yine o yüz ifadesindeki kararlılığa bakıp tek kelime karşılık alamayacağını bildiği için sual etmediğini ve üstelik bu renk vermeden kayıplara karışan kocaya karşı yüreğinde öfke ve hiddet yerine garip bir muhabbet ve hasretin parladığını gördüğünü naklediyor.

İki ay sonra üstü başı perişan, gözleri içine çökmüş bir halde evine dönen Bergamalı Cevdet Efendinin milli mücadele için halkı bilinçlendirme göreviyle Anadolu’ya geçtiği ama onun bunu anlatırken: “Yaptığımda nedir? Dağlarda bellerde İstanbul’dan kopmuş gelmiş benim gibi sarıklı, cübbeli sivil asker kimler yoktu” cevabıyla aydınlanacaktır.

Değerli okuyucular hikâyenin yorumunu size havale ederek bir başka anekdota geçmek istiyorum. “Mai ve Siyah” adlı romanda: romanın başkahramanı Ahmet Cemil’in aile profili verilirken; babası için yazar “Bu adamın yalnız bir endişesi vardı, ailesini mutlu etmek. Senelerce kendisini birçok şeyden mahrum bırakarak, arabayla gitmek arzularına galebe çalıp yokuşları, çamurlu sokakları yaya tırmanarak, geçen yılın elbisesini bu yıl da elverişli görmeye çalışarak hatta arkadaşlarının cimrilikle suçlamalarına gülümseyerek para biriktirmişti; ufak bir şey… Fakat bu ufak şey namuslu aile babasını yıllarca yormuş, alnını terletmişti. İşte o para ile Ahmet Cemil ‘in bazen gülerek “bizim konak” dediği Süleymaniye’deki şu beş odalı evi almıştı.”

Romanda devamla: evin döşenmesi meselesinde babasına Kula’dan hediye gelen kilim döşemelerinin yukarıdaki pembe odaya mı yoksa sofaya mı konacağı meselesi tazelenmişti. Cemil babası gibi pembe odayı, İkbal annesine uyarak sofayı uygun görüyordu. Hizmetçi kızı hakem tayin ettiler o ise kilimi hem pembe odaya hem sofaya yaymaya taraftardı. Bu ise kilimin ikiye bölünmesi demekti. Sonunda bu işi eğlenceye döktüler. Ahmet Cemil’in fesini çekiliş torbası yaptılar, iki kâğıt parçasının birine pembe, diğerine sofa kelimeleri yazıldı. Talih pembe odaya yar oldu.

Peki, Tanzimat’tan itibaren görülen bir dizi yenilik, Batılılaşma ve dışa açılma politikaları ve meşrutiyetle beraber gelen rejim değişikliği Osmanlı ailesini nasıl etkilemiştir sorusuna cevap ise tarihçi İlber Ortaylı‘dan geliyor:

“Aile ve evrim çok ters kavramlardır, çünkü aile tarih bilgisinin ve tespitinin önünde bir müessesesidir. İnsanlığın en etkin ve en muhafazakâr kurumudur. Osmanlı ailesi sülale ve mahalle ile yaşar. Toplumun asıl mektebidir.

Zira çocuk orada yetişir, bunu da üçüncü kuşak yerine getirir. (Büyükanne, büyükbaba, büyük hala, teyze dayı vs.) Aile siyasi rejimlere de pek kulak asmaz, “ kendi bildiğiyle gider” demekle beraber şunu da ilave eder: “Fakat değişik ideolojiler, Batılı hayat tarzının etkileri, sanayileşme ve savaşlar Osmanlı aile yapısında bazı değişiklikler meydana getirmiştir.”

Biz de bu tespitleri kabul etmekle beraber ilave olarak deriz ki; Değişiklikler özde değil kabukta meydana gelmiştir. Kadının anne olma hasebiyle eğitimli olması düşüncesi birçok eğitim kurumunun açılmasını netice vermiştir.

Kadınlar öğretmen, ebe, hemşire ve sanayi mektebi mezunu olarak diğer mesleki alanlarda görev almışlardır. Bu dönemde üst üste gelen savaşlardan dolayı erkeksiz kalan birçok ailede kadın evin geçimi vazifesini yüklenmiş, cephe gerisinde ise savaş şartlarının getirdiği her türlü yokluğun üstesinden bu şefkat kahramanlarının fedakârane hizmetleriyle gelinmiştir.

Öte yandan ülkede kanun hâkimiyetinin üstün kılınması düşüncesi, aile hukukunda da “mecelle” isimli bir medeni kanunun vücuda getirilmesini sağlamıştır.

Zeynep Çakır