[h=2] Ahmed Açar Ağabeyim’e İkinci Cevap veya Risale-i Nurun Sedd-i Zülkarneyn Oluşunu Tatbikata Geçirmek [/h] Pazartesi, 12 Eylül 2011 23:43 Bahaeddin SAĞLAM Güncel - Alıntılar



Burada ilmî tahlilden ziyade sadece 15 hatırlatıcı not yazacağız:

1) Doğrusu birinci cevabımda üslubum biraz sert oldu. Çünkü çoktan beri tanıdığım ve Risale-i Nura olan sadakatinden dolayı saygı duyduğum bir ağabeyin, beni dinsiz komitelerin maşası olarak göstermesi, beni çok üzdü. Hayatımda böyle bir iftira ile hiç karşı karşıya kalmamıştım.

2) Ağabeyimin yazısından anlaşıldığı kadarıyla onun bu heyecanlı girişimi, ehl-i imanın akidesini kurtarma aşkından kaynaklanmıştır.

Evvela: Hemen hatırlatalım ki; kendisinin iddia ettiği gibi imanî konularda içtihad olmaz. Evet, dinin kesin hükümlerinde içtihad olmadığı gibi, imanî konularda da içtihad olmaz. Çünkü imanî meseleler, kesin ahkâmdan daha fazla kesin bilgi ve kanaat ister. Demek içtihad sadece nazarî konularda ve imana girmeyen teferruatta olur.

Büyük imamların bildirdiği gibi; iman ilim ve tahkik ister. İmkânı olan için takliden inanmak caiz değildir. Tahkik konusunda mazur olan avam ise, ya müftünün fetvasına veya itimad ettikleri bir âlimin görüşüne uymak zorundadırlar. Eskiden beri ehl-i ilim, bir kısmı keşif ve keramete, bir kısmı da ilim ve delile dayanarak imanlarını muhafaza etmişlerdir. O günün ortamı ve bilgi seviyesi onların imanını kurtarmaya yetiyordu.

Fakat bu asırdaki ilim ve fen, her şeyi bütün yönleriyle incelediğinden ve eski zaman için kapalı olan meseleleri gözle gördüğünden Ortaçağın bilgisi ve imana yönelik olan delilleri yetmez oldu. Çok ilginçtir ki; vahiy ile gelen bilgilerde yanlış olmadığı halde eski çağların anlayışında bazı yanlışlar çıkıyor. Eğer o vahiy metinlerinin edebî ve ilmî olarak tefsiri ve tevili yapılırsa..

3) İşte Risale-i Nur ve Müellifi bir asır boyunca; zahiren ilme muhalif görünen bu mucizevî ve kutsal metinlerin tevili ve tefsirini yapmışlardır. Birinci Şua, beşinci ayetin tefsirinde ifade edildiği gibi, Risale-i Nur talebeleri kıyamete kadar bu vazifeden sorumludurlar.

4) Bu önemli iş (ki bir açıdan mücedditlik sayılır; bir açıdan Mehdinin ıslahatının bir görevi sayılır) çok önemli olduğu kadar, çok da risklidir. Bir nevi sosyal ameliyattır. Evet, ilim keskin bir bıçak gibidir; ehl-i ilme, ehl-i tefekkür ve felsefeye faydası olduğu gibi; avamın mevcud imanının sarsılmasına da sebep olabilir. Ve maalesef âlim geçinen bazı hocalar için de bu risk söz konusudur. Üstad eski eserlerinde, İslam Âleminin düzelmemesinin sebebi olarak bu noktayı gösteriyor.. “İşlerin karışık gitmesinin sebebi, âlim-i cahil ve cahil-i âlimdir” diyor. Yani gerçek ilim sahibi olmayan hocalar ve avam oldukları halde âlimlerin işine karışan kişiler yüzünden işler hiç düzelmiyor..

5) Üstad B. Said Nursi, ta yirminci asrın başında bu vazifeye başlayınca, o gün ilmî ve fennî bilgiler yönünden avam olan medrese hocaları “Eğer biz Bediüzzaman gibi inanırsak imanımız elden gider” diye endişe ettiler. Kolay yolu seçip “Said dinden çıktı.” dediler. Hatta bunlardan birisi 1934’te o güzelim İşaratül-İ’caz tefsirini bile yaktı.

6) Eski Said, İslamî bir ortamda olduğundan ilmî meseleleri açıkça söylerdi. Yeni Said ise, sürgünlü, hapisli ve sıkıntılı bir hayata mecbur edildiğinden; ayrıca ehl-i ilim ile görüştürülmediğinden ve ülkede açıkça dinsizlik propagandası yapıldığından irşad ve imanı kurtarma vazifesini esas aldı. Zihinler tahriş olmasın, diye ilmî meseleleri ikinci plana bıraktı.

Her iki Said de müteşabihat (yani tevil ve tefsir isteyen dinî metinler) içinden en çok Mehdi ve Deccal meselesi üzerinde yoğunlaştılar; çünkü en çok bu meseleler şüphe konusu oluyordu. Ayrıca insanların umuda ve uyanışa ihtiyaçları çok fazla idi. Bu gibi sebeplerle beraber hocalar da bu meseleleri inkâr ediyordu.

7) Fakat son elli yılda kutsal bütün kıssalar ve dini metinler de tartışma konusu oldu. Bu tartışmada, insanlar dört kısma ayrıldı. Birinci kısım, vahiy ne diyorsa odur; tevil haramdır, deyip bütün fennî ve ilmî verileri reddettiler. Bütün tefsir ve hikâye kitaplarındaki efsanevî bilgileri dahi akide yaptılar. Galiba Ahmed Ağabeyimin, imanı kurtarmadan maksadı, bu hikâyeleri kurtarmaktır.

İkinci kısım, bu kıssalar efsane imiş; dinin aslı yoktur, diye hem medyada hem kitaplarla bol bol yayın yaptılar. Bazı araştırmacılara göre; aydın insanlardan dört milyon kişi bu yanlış bilgilendirmeden imanını yitirmiştir. Maalesef bu çağımızda din görevlileri ve dinî cemaatler, kırsal kesimi ve cami cemaatini esas alıp onlara bu hikâyeleri olduğu gibi anlatıyorlar. Haliyle üniversiteye ve okumuş kesime bir şey veremiyorlar.[1]

8) Hâlbuki eğer Ahmed Ağabeyim ve cemaat Risale-i Nurun Sedd-i Zülkarneyn oluşunu bilip istimal edebilseydi, Risale-i Nur’un 1., 2., ve 16. Lem’alarını ve 20. Söz gibi anahtar kısımları anlayabilseydi, insanlığın bu badiresini atlatabilirlerdi. Fakat işler tam aksine gitti. Mesela cemaatten gayet dindar fakat fennî verileri reddeden bir mütercim, 20. Söz’ün 1. Makamının Birinci Nüktesini şöyle çevirmiştir: “Kur’an Hz. Âdem’in gaybî (tarihî) kıssasını anlatır. Bu kıssa 2. planda işarî manada nev-i beşere de hitap eder.” (özet olarak)

Hâlbuki buradaki ifadenin manası şöyledir: “Kur’an Hz. Âdem’in gaybî (metafizik) kıssasını anlatmakla, aslında bütün nev-i beşerde geçerli ve birer kanun-u külli-i meşhud olan (her yerde ve her zaman var olan, istisnasız ve gözle görünen) hakikatleri anlatıyor.”

Demek eğer bir Nurcu, gaybî ve kanun-u külli-i meşhud gibi yüzlerce kavramı[2] anlamazsa, Risalelerin Sedd-i Zül-karneyn oluşunu da anlamaz.“İmanı kurtarmak”tan halkın efsanevî anlayışını cemaatin tesanüdüyle kurtarmak, diye anlar.

9) Neden bu duruma geldik? diye sorulursa, cevap şudur:

Devlet ve bazı gizli mahfiller, Risalelerin ehl-i ilimce anlaşılmasına engel oldu. Belki de insanların genelinin seviyesi müsait değildi. Onun için, ihlâslı ve hizmet aşkıyla tutuşan Nurcular, bütün vakitlerini siyasi konulara ve siyasi beklentilere ayırdılar. Bütün Nurcu yayınevlerine ve medyalarına bakın; konuları sadece günlük siyaset olan kitapların oranını %95 olarak göreceksiniz. İlmî bir yayınları, enstitüleri ve okulları yok. 40–50 Nur talebesi profesör var. Fakat bunların hiçbiri ilmî bir kitap yazamadı. Çünkü bunlar dinî ilimlerle fennî ilimleri birleştiremediler. Ve bu muhterem zatlar değişik nedenlerden dolayı, Risalelerin literatürüne inemediler. Mesela dinî ilimlerle müspet ilmî verilerin bir kısmını halen birbirine zıt görüyorlar.

10) Sonra Fethullah Hocamın Cemaati çıktı. İşi tamamıyla taklit ve tarikat tarzına indirdi. İlim ve tevil kapısını tamamıyla kapattılar. Bunların yazar kadrosunun “Biz avamı kurtarırsak, havas da bizim olur” inancından mı; yoksa kendileri de mi avamdır; bilemiyorum.

11) Risale-i Nur, 16. Lema’ada “Zülkarneyn hakikati bir kanundur; her zaman, her asırda numuneleri vardır. Tarihten bugüne kadar, vahşet ve anarşinin tahribatını önleyen bütün dindar devlet başkanları, bütün içtimai peygamberler ve evliyalar bu kanunun birer numunesidirler.” diyor.

İşte bu çağımızda bu kanun iki kanat tarzında tecelli etti. Avrupa’da Kilise, İslam Dünyasında Tasavvuf ve Asyada bir nevi tasavvuf gibi olan diğer dinler, Risale-i Nur ve benzeri tahkikli çalışmaların da desteğiyle beşeri, vahşet ve anarşizmin anası olan inkâr-ı ulûhiyet dalaletinden kurtardı. Fakat bütün dünyada, bütün ilim çevreleri ve üniversite kadroları hatta kitap okuyanların çoğu, ya Allah’a inanmıyor veya agnostiktirler. (Yani bilinmezci ve lakayttırlar.) İşte Risale-i Nurun asıl görevi bunlara hitap etmesidir; avama hitap etmesi ve ahlakı tesis görevi ikinci derecededir. Üstad “Risale-i Nur üniversitenin malıdır” diyor. Fakat zaman ve zeminin namüsaitliğinden ve siyaset partilerinin cemaatin ruhunu bozmasından işler avama kaldı. Çünkü siyasette kelle sayısı çok önemlidir. Risale-i Nurda ise sadece keyfiyet esastır.

12) Risale-i Nurda şöyle ilmî bir program var: Bu Risaleler, önemli ölçüde insanlara ulaşacak. Bunları okuyanların içinden âlimler çıkacak; Medresetüz-zehra adında dünyanın en büyük üniversitesini kuracaklar. Bunlar, Risalelerdeki o yedi bin anahtar kavram ile Kur’anın bütün müteşabihatını tevil ve tefsir edecekleri gibi; beşeriyetin en önemli miraslarından olan fenleri de felsefe-i maddiye ve tabiiyye tasallutundan kurtaracaklardır.

13) Bediüzzamanın planı böyle idi.. Fakat dünyayı tüketilmesi gereken büyük bir pazar olarak gören gizli komiteler ve kapital çevreleri, böyle bir şeye yol vermiyor. Kilise de, İslam da yedek tekerlek olarak arkamızda dursun; insanlar isyan ederse, inanç onları uyuştursun, diye politikalar yapıyorlar.

İşte Ahmed Ağabeyimin, ehl-i iman yeni ilmi görüşlerle karşılaşırsa boğulur, imanlarını kurtaramazlar, dediği seviye budur. Allah ona da yardım etsin; çünkü o da 20 yılını siyasete harcadıktan sonra ancak ayıldı; ama avamilikten çıkmayı beceremedi. “Risale-i Nur talebesi, imkân varsa avam kalmamalı” diye anlamadı. Dünyanın gidişatından anladığım kadarıyla; Ahmed Ağabeyimin bahsettiği o dinsiz komite eskiden küfr-ü mutlakı savunuyorlardı. İkinci Dünya Savaşından sonra mutlak dinsiz toplumun olamayacağını anlayınca bazen inanmak istiyorlar.. Yalanız dinî hakikatlerin tevil ve tefsirini bilemedikleri için hurafeler içinden çıkamayınca çaresiz kalıyorlar.[3] Evet, bu komite 2. Dünya Savaşından sonra dini inceliyor. Fakat başta Kilise olmak üzere dindarların dini yanlış anlatmaları, sağlıklı bir neticenin ortaya çıkmasına engel oluyor.

14) Bugün için dindarların içinde tükendiği temel konular şunlardır:

a) Evrim ve dinî yaradılış kıssasının uyumu.. Eğer, şahs-ı manevi hakikati bilinse burada hiçbir sıkıntı kalmaz.

b) Mecaz ve istiare içeren metinlerin tevili. Bu sayede zahiren fennî ve tarihî bilgilerle çelişen hiçbir vahiy metninin olmadığı görülecektir.

c) Vahyin ve ruhanî mahlûkların mahiyetinin bilinmemesi.. Maalesef, bu hakikatler daha çok mücerred olduğundan; dindar çevreler de avamilikten dolayı bu gerçekleri müşahhas olarak anlattığından, ehl-i ilim çoğunlukla materyalist oluyor.

d) Metinlerin ruhu olan asıl mana yerine meal-i zahirisini esas almak.. Dini bilmeyen insanlara bu yanlış anlayışı dayatmak.. Evet, öz bilinmeyince herkes sadece kendi dinini ve mezhebini haklı görüyor, onu başkalarına dayatıyor. Çünkü diğer dinleri batıl veya muharref görüyor.

e) Dindarlar, dinin ruhu olan iman, ilim ve ihlâstan ziyade şekli yönlerini ve ilgisiz teferruatını esas aldıklarından bu gün din, hayatın her sahasından çekilmiş bir mazlum gibidir. Hâlbuki Bediüzzaman, Nutuk Risalesinde “İttifak ancak ilimde olur” diyor. Dolayısıyla, dindarlar ilmi esas almadıkça ittifak edemeyecekler; din de böyle mazlum olarak kalacaktır, diye anlıyorum.

15) Ahmed Açar Ağabeyim; birbiriyle alakalı olmayan[4] altı yerden altı cümle seçip Bektaşi mantığıyla, Kur’anın mucizeliklerine ve evrenselliğine yönelik yazdığım tefsiri yargılamış. Bu evrensel manalara “indi görüşler” diyor. Hâlbuki her mesele ve tevil için en az on karine metin içinde var. Fakat Ağabeyimiz, ömrü boyunca hiçbir dil ve ilmî çalışma yapmadığından ve bu tefsir, onun avamî ezberini bozduğundan, bu şekilde ilmî çalışmalara karşı bozuk atıyor.

Bir arkadaşım “Ahmed Ağabeye sor bakalım; sen nasıl bilerek veya bilmeyerek Stalin’e alet olmuşsun.” diye söyledi. Ben “Doğrusu bunun mantığını bilemiyorum. Ahmed Ağabey de bu konuyu açmaz. Çünkü açarsa müstear ismi açıklanır; kep düşer; kellik ortaya çıkar. Ayrıca kendisi, dinî hakikatlerin anlatılmasını ve hizmet etmeyi satranç oyunu gibi görüyor. Dolayısıyla sır vermez.” dedim.

Aslında avamî kafalar için sözü bu kadar uzatmak israftır. Fakat inşaallah bu satırlar, yeni bir nesil için bir pusula olur. Zaten Ahmed Ağabey gibi bütün hayatını Risalelere adayan ve biyolog bir Ağabey, bana “Bu yazdıkların doğrudur. Fakat biz şimdi bunları kullanamayız. Sen yazmaya devam et; bunlar gelecek nesiller için gereklidir.” diye söyledi.



[1] Üçüncü kesim, aydın Araplardır. Bunlar “Bu kıssalar, efsanedir, asılları yoktur. Hz. Muhammed bunları sadece irşat için kullanmıştır” diyorlar.
Dördüncü kısım, araştırmaya devam ediyor. Geçmiş anlayış ile ilmî veriler arasında gerilim yaşıyor. Avrupa’da aydın Hıristiyanların çoğu bu noktadadır.

[2] Ki benim hesabıma göre bunlar 7000 tanedir.

[3] “Kâfirler, bazen inanmak isterler.” (Hicr, 1)

[4] İndeksten bu cümlelerin yerine, hangi makamda ve ne maksatla kullanıldığına bakılabilir.