Sıradan, 'normal' bir insanın en temel ihtiyaçlarından biriymiş aidiyet duygusu. Yemeye, suya ne kadar ihtiyacı varsa bedenini canlı tutması için, ruhunun da o kadar ihtiyacı varmış çevresine ait olduğunu bilmeye. Sevilmekten, kabul görmekten bile önemliymiş. (-miş’li geniş zamanla yazıyorum, bir teori sunar gibi görünmemek için. Okuduğunu önce duygusal elekten sonra ampirik filtreden geçiren benim gibi sezgisel birine sorulmaz böyle şeyler.)

Holywood’un
Anastasia'sını izlediğimde içimi burkan şeyin bir kadının kimlik bunalımı olmadığını biliyordum. Aynı duyguya, itilmiş bir kanalda saklanmış bir belgeselde rastladığım prens abdülkerim’in hikayesinde de yakalandım. Aklı başında bir tarih profesörü hanımın, forensic dedektifleri gibi yaptığı araştırmanın keyfine bile varamadım (ve itiraf ediyorum; ağladım. Evet sulugözüm ben biraz)

Tarihi sosyolojiyle açıklayabileceğimizi iddia edenlere gülmek istedim. Kişisel hırsların, zayıflıkların, kinlerin, hasetlerin, kıskançlıkların yönlendirdiği dünyada olayın sorumluluğundan kaçmak için 'toplumsal koşullar', 'değişimin kaçınılmazlığı', 'siyasi zorunluluk' kolpalarına sığınılması ne kadar da insani oysa.

Bir rejimi devirmek değişim mecburiyetinden olabilir, devrim toplumsal bir sürecin doruk noktası gibi görülebilir. Ama kendiliğinden oluşan, ilk hareketini 'bilinmez'den alan süreçler değil ki bunlar. Selefini öldürmeden sürüsünde iktidar tesis edemeyen hayvandan bizi ayıran bir şeyler beklemek romantik bir aptallık mıdır? Tesis edilen her yeni iktidar rejimini öncesinden 'intikam'a zorlayan nedir? Romanov'ları kurşuna dizen, Marie Antoinette'in 'aptal' başını narin gövdesinden ayıran vahşeti nasıl açıklar bana sosyoloji (tarihe olan güvenim sivilceyi tedavi edemeyen bilimden daha fazla değil)?

Cumhuriyeti ilan edip, acilen (1924’ün hemen başlarında) bir kanun çıkartıp (431… kanunlar nasıl numaralandırılıyor acaba?) 155 kişiyi sürgüne göndermek gereğine beni nasıl inandıracaksınız? Kurduğunuz 'genç' cumhuriyeti bu kadar kırılgan yapan nedir? Bundan önce yaptığınız 430 kanun hukuku tesis etmekte bu kadar zayıf mıdır? Yoksa bu hanedanının küçük kızları ve oğlanları bile sizi korkutacak kadar güçlü müdür?

"hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye ilim icabıdır diye, müzakere ile, münakaşa ile verilmez. hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. osmanoğulları, zorla türk milletinin hakimiyet ve saltanatına vazıulyet olmuşlardı; bu tasallutlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdi. şimdi de, türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve saltanatını, isyan ederek, kendi eline bilfiil almış bulunuyor. bu bir emrivakidir. mevzubahs olan, millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız? meselesi değildir. mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. bu behemahal olacaktır. burada içtima edenler, meclis ve herkes, meseleyi tabiî görürse, fikrimce muvafık olur. aksi takdirde, hakikat yine usulü dairesinde ifade olunacaktır. fakat ihtimal, bazı kafalar kesilecektir" diyen 'adam' fikrimi incitiyor benim. İlk iki cümlede kuvvet, kudret ve zor'dan bahsedenin 'ben seni yendim' duygusunda olduğu görünüyor sadece gözlerime. Kişisel bir hırs seziyorum.

"efendiler, diyebilirim ki bugünkü felaket ve sefaletin tek nedeni bu hakikatin gafili bulunmuş olmamızdır. gerçekten, yedi asırdan beri cihanın muhtelif yanlarına sevk ederek kanlarını akıttığımız, kemiklerini (yabancı) topraklarda bıraktığımız ve yedi asırdan beri emeklerini ellerinden alıp israf eylediğimiz ve buna karşılık daima tahkir ettiğimiz ve aşağıladığımız ve bunca fedakarlığına ve iyiliğine karşı nankörlük, küstahlık ve cebbarlıkla uşak derecesine indirmek istediğimiz bu gerçek sahibin huzurunda utançla ve saygıyla gerçek durumumuzu alalım." (Yeterli donanımımla 276 sayfalık bir tez hazırlanabilir bu paragrafla (biraz cesaret de lazım tabi.)

Öldürdüğü insanın cansız bedenine eziyet ettiğinde cezanın daha da arttığını biliyorum. Vurup düşürdüğün adamı tekmelersen, bıçaklarsan, tabancayı doldurup doldurup üstüne boşaltırsan yaptığını 'nefs-i müdafa'ya, 'cinnet'e bağlayamıyorsun. Nefret kokuyor çünkü üstün başın.

Sürgün de böyle işte. Duygulardan arınmamış, hiçbir şekilde rasyonalleştirilemeyecek bir suç bu devlet eliyle işlenen. İnsanın insan doğmakla edindiği iddia edilen, anayasa ile güvence altına alınan bütün evrensel yasalara da aykırı. Mülkiyet hakkı, doğal vatandaşlık hakkı, doğal yargıç ilkesini yok sayıyor en başta. Her yeni rejim öncekinin 'yanlış'lığı üzerine kuruyor kendi haklılığını. Ama haklılığı hukuka dayanmıyor çoğu zaman. Hatta ilk yıllarını büyük ve 'true crime'lar üzerine kuruyor. Temel böyle atılınca da hiçbir şey 'doğru' olmuyor sonra. Bir aileye mensup olmak insanı nasıl suçlu yapar ki? Veya kanun bunu nasıl onaylar?

Eve gelen üvey annenin evin eski çocuklarını evden attırmasına benzetsem, yapılandan daha büyük mü olur benim yanılgım?

Abdülhamid'in büyük oğlu Abdülkerim amerika'da bir otel odasında ölmüş. Arkadaşı (ya da kuzeni) sigara almaya gidip döndüğünde elinde tabanca ile yatağında bulmuş prensi. Çağrılan ilk polis dedektifinin raporunu gösterdiler, "öldüğünden emin olunca oda araştırıldı, bir mektup arandı, bulunamadı" diye belirtmiş ölenin daha önce çin’de türk’lerin başına geçme hayallerine inandırılmış bir sabık 'türk' prensi olduğunu bilmeyen polis şefi. Neyse ki hata düzeltilmiş sonra oranın bir gazetesinin editörü tarafından. Doğrudan polis şefine yazılan bir intihar mektubu yayınlanmış. Araştırmayı yapan kadın profesör sormadan önce ben de çok şaşırmıştım adam intihar mektubunu niye allahın Amerikalı polis şefine yazıyor diye. Çan gay-şek veya stalin'in adamları yaptırmış olabilirmiş. Türkiye Cumhuriyeti daha genç tabi. Nerde öyle new york’a kadar adam göndermek falan. Çatlı'ların dedeleri kimbilir nerde o zamanlar?

"Tanımıyorum üleyn ben sizi" deyip yedi yüzyıllık geçmişi silmenin; dili, alfabeyi değiştirip bütün geçmişinden kopmanın mantığı nedir anlatsın bana tarihçiler, sosyologlar. İkna olmayacağım. İnsandan intikam almaktır bunun adı benim nezdimde; ve en alasından bir nefret suçudur. Psikolojiktir, tanrı olmak isteğidir, olmamışlıktır, beceriksizliktir.

Yargılasan yargılanmaz, 144’ünü birden assan olmaz. Sürgün bireysel nefret ve/veya kıskançlık ve/veya hırsın çaresizlikle başvurduğu çaredir.
Sürgün insanlık suçudur!