Resulullahla aramızdaki farklar

Bu başlığı Ah Muhsin Ünlü’nün aynı adlı şiirinden ödünç aldım. Yazıyı bitirir bitirmez aldığım gibi geriye vereceğim.
Modern hayatın içerisinde peygamber sevgisi ancak bu kadar güzel ve ancak bu kadar harbice dile getirilebilir. Bu şiiri modern zamanlarda yazılan en güzel naat örneği saysak yeridir. Saysak ne kelime zaten öyledir.

Hepimiz bu yalnız, ıssız ve karanlık mahallenin öksüz çocuklarıyız.Bu yüzden nasıl bütün çocukların dili şair diliyse, bütün şairlerin dili de çocuk dilidir. Dilin sıcaklık ve samimiyeti hiç kendini kasmaksızın kelimelere sirayet etmiştir.

Şair sokağın içinden konuşur yani yüreğinin tam orta yerinden:

“Resulullah süper bir insandı, ben o kadar değilim
Resulullah yolda ebu bekir’i görse ‘es selamu aleykum ya sıddık derdi
Ben yolda ebu bekir’i görsem tanımam”

Bu yalınlık, sadelik ve kendini olduğu gibi gösterebilme seviyesine ne kadar muhtacız. Mümin olmak galiba tam da böyle bir şey… Kendini olduğunun dışında gösterecek maskeler takma ihtiyacı hissetmeden muhatabında emniyet hissi uyandırabilmek.

Günahlarını ne üzerine takıp takıştırmak ne de avucunda ya da aklında tutmak. İkisi de değil. Resulullah’ın en önemli sıfatının “insan” olmak olduğunu hiç unutmadan Resulullah gibi insan kişiliğiyle çarşıya çıkabilmek, şaka yapabilmek, yapılan şakaya gülebilmek, güleni hoş görebilmek.

Çokça salavat getirip bolca salli barik okuyup tahiyyata oturmamıza rağmen Resulullah’la muhabbet bağını istenilen şekilde kurabilmiş değiliz.

Hatta her geçen gün mesafe açılıp aramızdaki farklar büsbütün firaka dönüşüyor. Şayet Resulullah’la aramızdaki her geçen gün biraz daha aleyhimize artan farkları görecek gözden mahrumsak bu daha da vahim. Her açılan mesafe uçuruma davetiyedir ne de olsa. Buradan, bulunduğumuz tepeden bakınca –tepedeyiz, zira ayaklarımız Allah’a kulluk seviyesi denilebilecek yere basmış değil-bu farkı daha net görebiliyoruz.

Bu farkı hakkıyla görebilmek için önyargılardan, ön kabullerden ve asırlık ezberlerden kurtulmamız gerekiyor.

Öyleyse eğer cesaretimiz varsa Resulullah’ın aynasından kendimizi bir görelim:

Bir, Resulullah Hz. Aişe’nin tabiriyle “yürüyen bir Kuran’dı”, biz duran bir kütle, donmuş bir nehir, gelmeyen bir geleneğiz.

İki; Resulullah’ın kendisine dair en büyük vurgusu ‘insan olmak’ vurgusuydu, her fırsatta ‘ben de sizin gibi bir insanım’ diyerek müşriklerin olağanüstü insan kalıplarının dışında durmuştur. Zira peygamberimiz olağan insandı. Bize gelince, biz o olağanı henüz yakalayamadığımızdan sahip olduklarımızla mucizeler yaratmak peşindeyiz. Mülkiyetle insanüstü olmaya çalışan ne çok insan var yaşadığımız çağda.

Üç; Üzerimizdeki külfeti ve meşakkati çoğaltmak için değil, ağırlıklarımızı hafifletmek için gelmiştir. Varlığı muştu ve rahmettir. “Sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir üstünüze titrer, müminlere gayet merhametli ve şefkatlidir." (9 Tevbe 128). Onun sünnetini takip etmiş olsaydık, onun gibi davranırdık. Ama heyhat! Müminler birbirlerinin sıkıntısını kaldırmak ve azaltmak yerine birbirlerinin sırtına yeni sıkıntılar yüklüyorlar desem sanırım abartmış olmam. Birbirimize karşı sevgisizlikten daha büyük sıkıntı mı vardır?

Dört; ‘Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz. Lakin kalplerinize ve amellerinize bakar.” diyen Resul kabuğa değil öze işaret ediyor. Ne gariptir ki halen kabuk takdis edilip öz çekmecelerde saklanıyor. Parmağın işaret ettiği yere değil parmağın kendisine bakıyoruz. Resulullah’ın sakalı ve elbisesi örnek ahlakı ve timsal hayatından daha çok ilgi görüyor.

Beş; Resulullah’ın ömrü doğruluk ve dürüstlük mücadelesidir. Ömrünü bu yolda mücadeleyle geçirmiştir. Onu ihtiyarlatan saiklerle bizi yaşlandıran sebepler hiç ama hiç uyuşmuyor. O “Beni Hud suresi ihtiyarlattı” diyordu. ‘Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” ayetine vurgu yaparak.

İçimizde dürüstlük uğruna saçını sakalını ağartmış kaç kişi var acaba?
Resulullah’la aramızdaki fasılayı kapatmak istiyorsak onun tırmandığı sarp yokuşu tırmanmak, onun Kuran’ı anlama sünnetine harfiyen riayet etmemiz gerekiyor.

HÜSEYİN AKIN