Yazan: Dr. Cemal Bedevî
Çeviren : Arş. Gör. Ahmet Tahir Dayhan
Çevirenin Önsözü

Mîlâdî 553 II. İstanbul - 681 III. İstanbul Ökümenik Konsilleri arasında, ve mü'minlere olduğu kadar "Allah evlat edindi diyenleri de uyarmak için" (Kehf/4) indirilen Kur'an-ı Kerim'de, Kitab-ı Mukaddes (Tevrat-İncil)'e yapılan ve bizi onlarda bugün bile "tahrif edilemeden kalmış" diyebileceğimiz âyetlerin bulunduğu fikrine sevkedecek izlere, atıflara rastlamaktayız. Eski Ahit'in (Tevrat'ın) takrîben M.S. 1. y.y.'da, İncil(ler)'in ise M.S. 2. y.y.'da elimizde mevcut son şekli aldıklarını kabul ettiğimizde, mâziye değil de indiği vakte işâret eden bazı Kur'an âyetlerinin, muharref de olsa teşekkülünü tamamlamış ve günümüze kadar gelmiş iki kutsal kitaptan bahsettiğini tahmin edebiliyoruz.

"Allah mü'minlerden mallarını ve canlarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar; öldürürler, ölürler. Bu, Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da Allah üzerine hak bir vaaddir..." (Tevbe/111), "...O, gerek daha önce (gelmiş kitaplarda), gerekse bunda (Kur'an'da) size 'müslümanlar' adını verdi..." (Hac/78),

"...Onların nişanları yüzlerindeki secde izidir. Bu, onların Tevrat'taki vasıflarıdır. İncil'deki vasıfları da şöyledir:..." (Fetih/29) gibi âyetleri okuduğumuzda, Kur'an-ı Kerim ile Tevrat ve İncil'in aynı ilâhî kaynaktan sâdır olduklarını, âhir zaman peygamberi ve onun ümmetinin vasıflarına mukaddem kitaplarda temas edildiğini görüyoruz. Bu göndermelerin tahrif öncesi orijinal metinlere yapılmış olması muhtemelse de, diğer bazı âyetler farklı bir yönü ortaya koyuyor: "Kendilerine kitap verdiklerimiz o peygamberi, öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar." (Bakara/146-En'am/20), "Allah'ın indirdiği kitaptan bir şeyi (âhir zaman peygamberinin vasıflarını) gizleyip onu az bir paha ile değişenler yok mu..." (Bakara/174), "Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o rasûle, o ümmî nebîye uyanlar var ya..." (A'râf/157).

Sonraki zikrettiklerimizin hitab çevresine ve metinde kullanılan sîgalara dikkat edilirse; muhâtabın devrin Yahudi ve Hristiyanları olduğu anlaşılmaktadır. Yani kısmen Mekkî kısmen de Medenî olan sözkonusu âyetlerdeki atıflar, iki muharref kitaptaki tahrif edilmemiş ifâdeleredir. Bu noktada akla gelebilecek muhtemel bir soru; Hz. Peygamber'e muâsır Ehl-i Kitâb elindeki kitapların günümüze o zamanki şekliyle ulaşıp ulaşmadıkları; muharrefin de tahrif edilip edilmediğidir.


Ahd-i Atik'in yukarıda verdiğimiz asırda son şeklini aldığını biliyorsak da, orijinal dili olan İbrânîce en eski metni M.S. 9. y.y. tarihini taşımaktadır. Hz. Peygamber zamânına ulaşması kuvvetle muhtemel olan bu son şeklin, hem günümüzdeki nüshalara hem de Ahd-i Cedîd yazarlarına, Yunanca çevirisinin mesned teşkil ettiğini biliyoruz. Bununla, M.Ö. 270 dolaylarında İskenderiye Yahudileri tarafından başlanan ve üstünlüğünü M.S. 7. y.y.'a kadar koruyan Septant (Septuaginta) tercümesini kastediyoruz. Bundan başka bir de, Aziz Jerom'un M.S. 5. y.y.'ın ilk yarısında İbrânîce asla dayanarak Latince'ye yaptığı çeviri bulunmaktadır.


Tevrat'ta İslam ümmeti ve onun peygamberine işaret eden âyetlerin şimdi hiç kendini göstermeyişi, işte bu tercüme sırasında önemli bazı kelimelerin aslî hâliyle korunmayışındandır. Hakîkatlerin, tercüme hatâları ve yanlış yorumlar yüzünden nasıl gölgelendiklerine dâir pekçok örneği, Abdü'l-Ahad Dâvud'un eserinde görmekteyiz (Mesela bkz. s.106-115). Şunu da kaydetmeliyiz ki, tercümelerin yaygınlığına rağmen, asr-ı saâdette bile Tevrat'ın İbrânîce nüshaları henüz kaybolmamıştı.


Ebû Hureyre (r.a.)'nin bildirdiğine göre, Ehl-i Kitâb Tevrat'ı İbrânîce okumakta ve müslümanlar için Arapça'ya çevirerek tefsir etmekteydiler. İşte bu alışveriş sebebiyledir ki Hz. Peygamber: "Ehl-i Kitab'ı ne tasdîk ediniz, ne de tekzîb. 'Allah'a, bize ve size indirilene inandık; ilâhınız ve ilâhımız birdir; biz ona teslim olmuşuz. (krş. Ankebût/46)' deyiniz." buyurmuştur (Bkz. Buhârî, Sahîh, Şehâdât 29, III/163; Tefsîr 11, V/150; İ'tisâm 25, VIII/160; Tevhîd 51, VIII/213).


Abdullah b. Ömer'den nakledildiğine göre, Medîneli Yahudiler içlerinden zina eden bir kadınla bir erkek hakkında hüküm vermesi için Rasûlullah (s.a.v.)'e gelirler. Hz. Peygamber'in onlara: "Siz recim hakkında Tevrat'ta ne bulursunuz?" diye soruyla mukâbele etmesi üzerine, "Biz zina edenleri teşhir eder değnekle döveriz." derler. Orada bulunan Abdullah b. Selâm bunlara: "Yalan söylediniz. Tevrat'ta recim âyeti vardır." deyince, Tevrat getirilir ve içlerinden biri ilgili âyetin üstüne elini kapatarak önceki ve sonraki cümleleri okumaya başlar. Abdullah b. Selâm'ın ikazı üzerine bu şahıs elini kaldırınca, recim âyeti ortaya çıkar. Yahudiler şu itirafda bulunurlar: "Yâ Muhammed! Abdullah b. Selâm doğru söylemiştir;

Tevrat'ta hakîkaten recm âyeti vardır. Ancak biz kendi aramızda bunu gizleriz." (Bkz. Buhârî, Sahîh, Menâkıb 26, IV/186; Tefsîr 6, V/170; Hudûd 24, VIII/22; Hudûd 37, VIII/30; Tevhîd 51, VIII/213-214).


İmam Buhârî, mezkur hadisi el-Câmiu's-Sahîh'inde naklettiği ilk bâbın başlığına Bakara/146-En'am/20. âyetini koymuştur. Hem Buhârî'nin bu istidlâli, hem de o gün üstü kapatılarak gizlenmek istenen recm âyetinin Tevrat'ta bugün hâlâ duruyor olması (Bkz. Ahd-i Atik, Levililer/20:10 vd.), bizi bir netîceye götürmektedir.

Demek ki bazı Kur'an âyetlerinde zikredilen Tevrat'a (ya da İncil'e) âit haberler, o günkü muharref kitapları kapsamaktadır ve bunlar bugüne de ulaşmıştır. Başka bazı şeyler gibi, Allah Teâlâ'nın Tevrat'ta bulunduğunu haber verdiği sonraki zamanlara âit tebşîrâtı da elimizdeki nüshalarda bulabileceğimiz ihtimâlini bu nedenle peşînen güçlü buluyoruz. Zaten birazdan tercümesini sunacağımız eser bunu ispata çalışmaktadır.



İncillere gelince; dördünün de dayandığı düşünülen Aramca ortak bir metin bugün mevcut değilse de, hepsinin (M.S. 60 ilâ 110 arasında ve) Yunanca olarak kaleme alındığı bilinmektedir. Günümüze ulaşan en eski elyazması ve Yunanca iki metin ise (Codex Vaticanus, Codex Sinaiticus) M.S. 4. asra âittir. Diğer bir elyazması 6. asırdan kalmadır.

Kudüs Kitab-ı Mukaddes Okulu Profesörlerinden M. E. Boismard'ın verdiği genel şemaya göre; dört İncil dört temel belgeye dayanmaktadır. Ancak bu bağlantı doğrudan değil, dört ara redaksiyon vâsıtasıyladır ve ne ana ne de ara kaynaklar elde mevcut değildir. İfâdelerdeki düzeltme ve değişiklikler, sözkonusu aktarmalar sırasında yapılmıştır.


Bu arada aynı şahsın, Kanonik dört İncil dışında olup kilise tarafından apokrif ilan edilen diğer kitapların 5. asrın başlarından itibâren kütüphânelerde bulunmadığı şeklindeki görüşüne de dikkat çekelim. Öyleyse, Hz. Peygamberin yaşadığı devirde de bugünkü hâliyle dört İncil mütedâvildi.



Tesbitlerimizi böylece sıraladıktan sonra; Ehl-i Kitâb'ın kitaplarından müslümanlar olarak istifâde edebilir miyiz?, sorusuna kısaca açıklık getirmeliyiz. Cenâb-ı Hak, İsrâiloğullarının başlarından geçenleri ve Rabblerinden gördükleri ihsanları anlatırken Hz. Muhammed (s.a.v.)'e şöyle hitab eder: "(Rasûlüm!) Eğer sana indirdiğimizden (bu anlattıklarımızdan) şüphede isen, senden önce Kitab'ı (Tevrat'ı) okuyanlara sor..." (Yûnus/94). Az önce Buhârî'den iktibas ettiğimiz hadislerin izâhı sadedinde bu âyete de temas eden şârihler; "verilen emrin, Allah'ın birliği, Hz. Muhammed'in peygamberliği gibi hususlarla ilgili" olduğunu ifâde etmektedirler (Bkz. İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, XIII/346).

Aynı zamanda âyet, Kur'an-ı Kerîm'i esas almak üzere sözkonusu kutsal kitaplarla mukâyeseyi câiz kılmaktadır. Bundan başka Hz. Peygamberin, yukarıda naklettiğimiz "Ehl-i Kitâb'ı tasdîk etmeyiniz, tekzîb de etmeyiniz!" meâlindeki hadisi; onların kitaplarında bulunup da gerçekte uydurma olan bir haberi doğrulamak ve aksine, gerçekte doğru olan bir haberi yalanlamak tehlikesine karşı müslümanları uyarmakta; dolayısıyle Kur'an'a ve Sünnet'e müteârız olmadıkça bunlara itimad etmekte beis bulunmadığına dikkat çekmektedir.


Yine Hz. Peygamber'in: "İsrâiloğullarından haber naklediniz. Böyle yapmamanızda ise bir sakınca yoktur." şeklind(bkz. Tahâvî, Şerhu Müşkili'l-Âsâr, I/125-128) aynı mâhiyettedir. Özellikle, İslâmî literatürdeki eski zamanlara âit târî bilgi boşluklarını buralardan telâfî etmekte sakınca olmamalıdır. Peygamber kıssalarının Kur'an ve Kitab-ı Mukaddes'teki versiyonları arasındaki büyük benzerliklere bakılırsa, bozulmadan kalabilmiş epeyce mâlûmâtın varlığına kânî oluruz. Şu halde, eğer mezkur nassların sâdece söylendiği asra mahsûs olduklarını ve bugün amel edilebilecek âmm bir hüküm taşımadıklarını söylemek gibi ispâtı zor bir iddiâda değilsek; bunların bugün bile geçerli olduklarını, bilvesîle o günkü Tevrat ve İncil'in aynen günümüze de intikal ettiğini kabul edeceğiz demektir.



İşte aşağıda, Hz. Peygamber'in risâletinin önceki kutsal kitaplarda tebşîr edildiğini göstermek gâyesiyle kaleme alınan kitaplar/makâleler arasında dilimize çevirmeyi uygun gördüğümüz bir yazıyı bulacaksınız. Arabistan'lı bir araştırmacıya âit bu küçük eseri tercüme ettikten sonra, eski adı Peder Dawid Benjamin olan ve Şeyhü'l-İslam Cemâleddin Efendi eliyle sonradan ihtidâ eden Abdü'l-Ahad Dâvud'un aynı ismi taşıyan çok daha hacimli eserinin tercümesiyle mukâyese yaptık.


Dilimizde konuya âit çaplı bir eser varken, orada mevcut bilgilerin gereksiz yere tekrar edilmesini istemedik. Ancak gördük ki, Dr. Cemal Bedevî'nin temas ettikleriyle diğer eserde aynı türden bahsi geçen konular arasında farklılıklar bulunmaktadır ve yazarımız meseleyi başka açılardan ele almıştır. Abdü'l-Ahad Dâvud, daha çok kelimelerin semantik tahlillerine girerken Cemal Bedevî, özellikle Ahd-i Atik'in Tekvin, Tesniye ve İşaya Kitaplarındaki bazı gaybî haberlerin yorumu üzerinde durmuştur. Konuyla ilgili Türkçe te'lîf ya da tercüme birkaç eser daha bulunduğundan, gerek Eski Ahit'teki diğer haberler ve gerekse Yeni Ahit'teki haberler için onlara mürâcaat edilmelidir.

Yararlanılan Diğer Kaynaklar:
Abdü'l-Ahad Dâvud, Tevrat ve İncil'e Göre Hz. Muhammed, (Muhammed in The Bible adlı aslından çeviren Yard.Doç.Dr. Nusret Çam), İzmir 1992, s.21,27,267; Bucaille, Maurice, Kitab-ı Mukaddes, Kur'an ve Bilim, (Prof.Dr. Suat Yıldırım çevirisi), İzmir 1981, s. 19,27,87,103,115-119,123,126; Aydın, Mehmet, Hristiyan Kaynaklarına Göre Hristiyanlık, (Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Oku Düşün Serisi), Ankara 1995, s.83-84,92,161.

* Aşağıdaki yazı, ilk baskısı International Islamic Publishing House tarafından 1994'te Riyad'da yapılan Muhammed In The Bible adlı İngilizce eserin çevirisidir.

Müslümanların Kitab-ı Mukaddes'i delil göstermeleri ya da ondan alıntı yapmaları câiz midir?
Onların Kitab-ı Mukaddes'e karşı tutumları hakkında yaygın ve müfrit iki yanlış anlama olduğu görülüyor:
a) Kendi inançlarını tümüyle ya da kısmen Kitab-ı Mukaddes'e dayandırırlar,
b) Kitab-ı Mukaddes'i tümüyle reddederler ve onun bir kelimesini dahi kabul etmezler.

İslam inancına göre Kur'an, sonuncu olmakla birlikte, Allah'ın rasûlü vâsıtasıyla insanlığa gönderdiği tek kutsal kitap değildir.(1) Bununla birlikte, vahyedildiği andan bu zamana kadar zarar görmeden kalan tek kutsal kitaptır. Kur'an sadece tam metin hâlinde değil, vahyedildiği sırada Hz. Muhammed (sallallâhüaleyhivesellem)(2) tarafından söylenilen tam ve kesin formunda, ve gönderildiği orijinal dilde de (Arapça'da) elde mevcuttur. Kur'an'da ekleme, çıkarma veya metne ilâve bulunamaz.

Yine İslamî inanca göre Kur'an, mu'teber ve sahih olarak kalmış, insanoğluna gönderilen yegâne vahiydir. Muteberdir; çünkü Kur'an'ın objektif incelenmesi, onun ilâhî kaynaklı olduğunu açıkça gösterir. Sahihtir; çünkü kesin bir delille bozulmadan sağlam kalmış ve bize, beşerî ve felsefî fikir ya da doktrinlerle karışma olmaksızın inzâl edildiği gibi ulaşmıştır. İşte bu nedenle müslümanlar, ne tümüyle ne de kısmen, üzerine inançlarını bina etmek için başka kutsal kitaplara gerek duymazlar .


Diğer yandan, müslümanların Kitab-ı Mukaddes'i tamamen reddettiklerini ve onun bir parçasını bile kabul etmediklerini düşünmek de yanlıştır.


Bunun için en azından iki sebep vardır:

a) İslam'da, imanın temel esaslarından biri, son peygamber Hz. Muhammed' in gelişinden önce gönderilen bütün rasüllere ve nebîlere inanmaktır. Bu da, o peygamberlere verilen kutsal kitaplara, vahyedildikleri orijinal formlara inanmayı zorunlu kılar.(3)

b) Kur'an'a göre tüm peygamberler müslüman (Yani Allah'ın irâdesine bilerek ve severek boyun eğen) kimselerdi. Öğrettikleri, İslâm'ın (Allah'a içtenlikle boyun eğmenin) daha önceki farklı biçimlerinden (versions) başka birşey değildi ve onların samimi tâbiîleri de aynı şekilde müslüman idiler.(4) Kur'an'dan önceki vahiylerin bize intikâlinin birtakım hatalar ve yanlış yorumlardan zarar görmüş olması, kesinlikle bu tür kutsal kitapların külliyen reddini gerektirmez. Şüphesiz Kitab-ı Mukaddes'te bazı âyet ve bölümler vardır ki -lafzan olmasa bile- bunların esâsını müslümanların reddetmemesi gerekir.



Kabûlün Ölçüsü

Kitab-ı Mukaddes'ten âyet ya da bölümleri kabul edip etmemede İslâmî kâide veya kriterin ne olduğunu bizzat Kur'an vermektedir:
"Sana da daha önceki kitabı tasdik etmek ve onu korumak üzere Kitâb'ı (Kur'an'ı) gönderdik." (Mâide/48)


Bu, Kur'an'ın iki temel yönünü vurgulamaktadır:


a) Kur'an, sağlam olarak kalan önceki kutsal kitapların öretilerini ya da âyetlerini doğrular,(5)

b) Kur'an son, mükemmel, mûteber ve sahih bir vahiydir. Kutsal kitapların rivâyetinde oluşabilecek herhangibir yanlışlığın ya da hatalı tefsirin düzeltilmesinde nihâî hakem ve yegâne ölçüdür. O, önceki vahiylere yapılan beşerî ilâve veya sokuşturmaların ortaya çıkarılmasına yardımcı olduğu gibi aynı zamanda, vahyinden evvelki yüzyıllar boyunca meydana gelmesi muhtemel silintileri de gösterir. Gerçekten de Kur'an'ın isimlerinden biri el-Furkân' (Doğruyla yanlışın, gerçekle yalanın arasını tefrîk eden ölçü) dır.




Bundan anlaşılıyor ki; bir müslüman -Kur'an tarafından doğrulandığı takdirde- Kitab-ı Mukaddes'teki herhangi bir âyetin özünü (essence) reddetme fikrine sahip değildir.(6) Örneğin, Yeni Ahit'te, 10 emir'den birinin tekrârını okuyoruz: "Ve İsâ ona cevap verdi: Emirlerin birincisi; Dinle ey İsrâil! Allahımız olan Rab, bir Rab'dir." (Markos:12/29)


Bu cümleyi Kur'an'da okuyan bir müslüman, onun esâsına itiraz edemez. Çünkü Kur'an te'yid ediyor: "De ki o Allah bir (ve tek) dir." (İhlas/1)
Yine de bir müslüman örneğin Kitab-ı Mukaddes'te (hattâ diğer geçmiş kutsal kitaplarda) büyük peygamberlere ya da akîdelere karşı dayatılan -ve Kur'an'da tümüyle reddedilen- aslî günah (major moral sins) suçlamalarını okursa; sâdece Allah (God) tarafından indirilen Kur'ânî tasviri, orjinal-bozulmamış gerçek olarak kabul eder.



Kezâ, Kitab-ı Mukaddes (ya da diğer kitaplar) Hz. Muhammed (s.a.v.)'in gelişi hakkında apaçık haberler ihtivâ ediyorsa ve Kur'an da bu gerçeği destekliyorsa; o zaman böyle gaybî haberlere başvurmakta yadırganacak veya itiraz edilecek bir şey yoktur.

Gaybî Haberlere Kur'ânî İşâret

Hz. Muhammed (s.a.v.)'in gelişi hakkında Kitab-ı Mukaddes'in gaybî haberler (kehânetler) içerdiğini öne sürebilmek için kesin Kur'ânî esaslar var mıdır?

Geçmişte peygamberlere indirilen orijinal vahiyler, Hz. Muhammed (s.a.v.)'in (ileride) gelişinin tam ve açık tasvîrini ihtivâ etmektedirler. Hâlihazırdaki şeklinde/şekillerinde bile Kitab-ı Mukaddes, gelecek bölümlerde gösterileceği gibi hâlâ böyle birçok haberi içermektedir.

Bununla birlikte, mezkur hükmü belgeleyerek yola çıkmak yararlı olur.

a) Gerçek mü'minleri tasvîr ederken Kur'an diyor ki: "Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye (rasûle), o ümmî peygambere (nebî) uyanlar (var ya), işte o peygamber onlara ma'rûfu emreder, onları kötülükten men'eder; onlara temiz (ve güzel) şeyleri helâl, pis (ve zararlı) şeyleri haram kılar. Ve üzerlerindeki yükleri, sırtlarındaki zincirleri (atar). Ona inanan, saygı gösteren, yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûra (Kur'an'a) tâbî olanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır." (A'râf/157)

Bu âyet, Rasûl ve ümmî olan Nebî'nin öğrenimi gibi özelliklerin Tevrat ve İncil'de zikredildiğine işâret etmektedir.

b) Hz. İsâ (aleyhisselâm)'dan naklen Kur'an'da şöyle buyruluyor: "Ve Meryem oğlu İsâ: "Ey İsrâil oğulları! İşte ben size Allah'ın elçisi (rasûlü)yim, benden önce gele'ı doğrulayıcı ve benden sonra Ahmed (praised one) adında bir peygamberi (rasûlü) de müjdeleyici olarak geldim" demişti. Fakat o, kendilerine açık deliller getir"Bu apaçık bir büyüdür (sihirdir)" dediler." (Sâf/6) (7)

Bu âyetin ilginç bir yanı; Hz. İsâ tarafından ifâde edilen orijinal vahiyde, uzun zamandır beklenen peygamberin isminin bile verildiğine işaret etmesidir: Hz. Muhammed'in diğer adı olan Ahmed. Bu mesele daha sonra ayrıca tartışılacaktır.

İsim mi? İşâretler mi?

(Birinci bölümün Sonu)