Dr. Vildan Serdaroğlu

“N’ola tâcım gibi başımda götürsem dâim

Kademi resmini ol Hazret-i Şâh-ı Rusülün
Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sahibidir
Ahmedâ durma yüzün sür kademine o gülün”
(Rasuller şahının ayağının resmini tacım gibi daima başımın üzerinde taşısam ne olur? O ayağın sahibi, nebiliğin gül bahçesinin gülüdür. Öyleyse ey Ahmet o gülün ayağına yüz sür!)1

Edebiyatımızda din büyüklerinin medh ü senası daha çok onların dinî konumları, fiziksel özellikleri, davranışları ve karakterleri ile onlara ait eşyalar üzerinden yapılır. Fahr-i âlem, sebeb-i kainat, Resulü’s-sakaleyn, server-i dareyn vb. onlarca sıfatla anılan Hz. Muhammed (sa)’in ayakkabısı da tarih içinde na’l-i pâk, na’l-i şerif, na’l-i mübarek, na’l-i saâdet, na’l- i resul, başmak-ı şerif gibi isimler almıştır. Rasul-i zişanın her bir özelliğinin ince ince ele alındığı edebî ürünlerde onun nal-i şerifi hem kendisinin yüce şahsının hem de ayağının kutsiyetine nispetle iki cihetten önemi vurgulanmak suretiyle yer alır. Naat, mevlit gibi nazımların yanı sıra şemail gibi mensur eserlerde de Hz. Peygamberin sözleri ve davranışları kadar giysileri de büyük bir ihtiramla zikredilir. Onun nal-i şerifi de bu ihtiramdan kendine düşen payı almıştır. Rasulallah’dan bahsetmenin sebeb-i şefaat olduğunu bilen müellifler, bu nedenle hem ilmî hem edebî eserlere kendisiyle ilgili her nüansı konu edinmişler ve onu sıkça ve çokça yad etmişlerdir. Topkapı Sarayı’nda muhafaza edilen na’l-i saadetlerden birinin, halifeliğin merkezi İstanbul’a yani asitaneye getirilişinin kısa hikayesi şöyledir:

Abbasî soyundan derviş Muhammed adlı bir şahıs kendisinde Hz. Peygambere ait olan nal-i şerif bulunduğunu, bunu İstanbul’a göndermeye karar verdiğini devrinin büyüklerine bildirir. Nal-i şerif kendisinden alınarak ilk durağı Diyarbakır’a getirilir. Burada vali İsmail Paşa tarafından 40 bin askerle karşılanan nal-i şerif 12 gün halka arz edilir. O esnada da nal-i şerifi İstanbul’a ulaştıracak güçlü bir isim aranır. Bir çok aday arasından Bitlisli Muhammed Cafer seçilir. Ayakkabı, Diyarbakır’dan alınır, sırayla Divriği, Sivas, Tokat, Amasya ve Samsun yolunu izleyerek İstanbul’a ulaştırılır. Yolda nal-i şerifin karşılandığı yerlerde mucizevî türden olaylar vuku bulduğu söylenir. Nal-i şerif sonunda İstanbul’a gelir. İstanbul halkı akın akın gelerek büyük bir ilgiyle nal-i şerifi ziyaret ederler. Ziyaretler hitama erince nal-i şerif sarılarak içinde hırka ile tespih bulunan bir sandukaya koyulur ve mahfazaya alınır. 1872 yılında nal-i şerifin İstanbul’a getirilmesi hikayesini dönemin şairlerinden Şirinzade Hafız Saadettin bir manzumeyle adeta resmeder:
Şeref-i İslama açdı bu işaret alemi
Muciz-i pak-i Nebi hazret-i lutf-ı haremi
Hamdülillah bu ziyaret bize Hakkın keremi
Geldi naleyn-i saadet çün risalet kademi
...
Hulus-ı paki aziz şevketlü sultan-ı zeman
İrgüren nal-i pakini ana şah-ı cihan
Ne şerafet irişe asrına bu kenz-i nihan
Geldi naleyn-i şerif şah-ı risalet kademi

...
Hali pak meydan içinde şah gibi
Nasın önünde gelür bir mah gibi
Baka kaldı gözleri halkın ana
Kimse yüzin döndüremez bir yana
...

Ta İstanbul’a kadar anı heman
Başına tac eyleyip oldu revan
Yolda ziyaret-i nal-i pak içün
Cemoluben nas her yandan füzun
Eylese halk ana izaclla cefa
Gelür idi ana güya kim safa
Ol Hüda daim anı şad eylesin
Hem azab-ı nardan azad eylesin
Muhtasarca bunda hatm oldu kelam
Mucizat-ı nal-i pake vesselam...
Tamamı 235 beyitlik olan na’l-i şerif manzumesinden şairin bu yolculukta bizzat yer aldığı, olayları müşahede ve manevi ortamı teneffüs ettiği anlaşılmaktadır. Sanat yönü pek kuvvetli olmayan bu manzume daha çok nal-i şerifin şahsında Hz. Peygamberin kutsiyetini işlemek üzere yazılmış hissini vermektedir.
Şairi bilinmeyen diğer bir manzume ise Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde bulunan resm-i kadem-i şerif üzerinde bulunan şu dörtlüktür
Fahr-i Rusülü bâis-i rahmet biliriz biz
Hak-i rehini kuhl-i saâdet biliriz biz
Nakş-ı Kademi başımız üstünde yer itsün
Yüz sürmeyi sermâye-i devlet biliriz biz2

(Biz Rasuller fahrini rahmet sebebi olarak tanırız. Yolunun toprağını mutluluk sürmesi olarak kabul ederiz. Ayağının izi başımızın üzerinde yer etsin. Biz ona yüz sürmeyi üstünlüğün sermayesi olarak görürüz.)
Nal-i şerif için yazılan manzumelerde içinde peygamberimizin ayak izinin bulunduğu hanelerin yanmayacağı ve ziyaretçiden mahrum kalmayacağı belirtilir. Aynı şekilde ayağının izini gören kimsenin gözlerine hastalık uğramayacağı ve nakş-ı kademe yüz sürenin ins ü cinnin zararına uğramayacağına dair bir inanç bulunmaktadır.3
Nal-i şerif üzerine yazılan edebî numunelerden biri, Sultan I. Ahmed’e (Bahtî) ait olup bizzat kendisinin kadem-i şerif şeklinde yaptırıp Cuma ve bayram selamlıkları ile önemli günlerde giydiği taç üzerine yazdırdığı bir murabbadır:
“N’ola tâcım gibi başımda götürsem dâim
Kademi resmini ol Hazret-i Şâh-ı Rusülün
Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sahibidir
Ahmedâ durma yüzün sür kademine o gülün”
Ezcümle Hz. Peygamber’in nal-i şerifi hem fizikî hem de temsilî yönüyle bir yandan yeni doğan İslam bebeğine bir yol açmış, bir yandan da o yolda nasıl yürüneceğini göstermiştir. Onun nal-i şerifi müşerref bir yolun ilk yolcusuna ait olmakla bir kat daha önem ve değer kazanmaktadır. Bize düşen de nal-i şerifin geçtiği yerin toprağına yüz sürmek ve ebediyete dek onun izini takip etmektir.