+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 2 Sayfa var 1 2 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 11

Konu: En Büyük Öğretmen Hz. Muhammed (asm)

  1. #1
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Exclamation En Büyük Öğretmen Hz. Muhammed (asm)

    Hadis-i Şerif Meâli



    Allah'ı anma, Allah'ın sevdiği şeyler, ilim sahibi ve ilmi öğrenmeye çalışanlar hariç, dünya ve içindeki şeyler Allah'ın rahmetinden uzaktır.
    Câmiü's-Sağîr, No: 428


    24.11.2008 Bu gün'e özel

    En büyük muallim: Hz. Muhammed (asm)




    Hem madem Hâlıkımız, bize en büyük muallim ve en mükemmel üstad ve şaşırmaz ve şaşırtmaz en doğru rehber olarak Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmı tayin etmiş ve en son elçi olarak göndermiş. Biz dahi, ilmelyakîn mertebesinden aynelyakîn ve hakkalyakîn mertebelerine terakkî ve tekemmül etmek üzere, her şeyden evvel bu Üstadımızdan, Hâlıkımızdan sorduğumuz suâli sormaklığımız lâzım geliyor. Çünkü o zât, Hâlıkımız tarafından herbiri birer nişane-i tasdik olan bin mû’cizâtıyla, Kur’ân’ın bir mû’cizesi olarak, Kur’ân’ın hak ve kelâmullah olduğunu ispat ettiği gibi; Kur’ân dahi, kırk nev’î i’câz ile o zâtın bir mû’cizesi olup, onun doğru ve Resûlullah (asm) olduğunu ispat ederek, ikisi beraber, biri âlem-i şehadet lisanı (bütün hayatında, bütün enbiya ve evliyanın tasdikleri altında) diğeri âlem-i gayb lisanı bütün semâvî fermanların ve kâinat hakikatlerinin tasdikleri içinde binler âyâtıyla iddia ve ispat ettikleri hakikat-i haşriye elbette güneş ve gündüz gibi bir kat’iyettedir. Evet, haşir gibi, en acip ve en dehşetli ve tavr-ı aklın haricinde bir mes’ele, ancak ve ancak böyle harika iki üstadın dersleriyle halledilir, anlaşılır.
    Eski zaman peygamberleri ümmetlerine Kur’ân gibi izahat vermediklerinin sebebi, o devirler beşerin bedeviyet ve tufûliyet devri olmasıdır. İptidaî derslerde izah az olur.
    Elhâsıl: Madem Cenâb-ı Hakkın ekser isimleri âhireti iktiza edip isterler; elbette o isimlere delâlet eden bütün hüccetler, bir cihette âhiretin tahakkukuna dahi delâlet ederler.
    Ve madem melâikeler âhiretin ve âlem-i bekanın dairelerini gördüklerini haber veriyorlar; elbette melâike ve ruhların ve ruhaniyetin vücut ve ubudiyetlerine şehadet eden deliller, dolayısıyla âhiretin vücuduna dahi delâlet ederler.
    Ve madem Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın bütün hayatında vahdaniyetten sonra en daimî dâvâsı ve müddeâsı ve esası âhirettir; elbette o zâtın nübüvvetine ve sıdkına delâlet eden bütün mû’cizeleri ve hüccetleri, bir cihette, dolayısıyla âhiretin tahakkukuna ve geleceğine şehadet ederler.
    Ve madem Kur’ân’ın dörtten birisi haşir ve âhirettir ve bin âyâtıyla onun ispatına çalışır ve onu haber verir; elbette Kur’ân’ın hakkaniyetine şehadet ve delâlet eden bütün hüccetleri ve delilleri ve bürhanları, dolayısıyla âhiretin vücûduna ve tahakkukuna ve açılmasına dahi delâlet ve şehadet ederler.
    İşte bak, bu rükn-ü imânî ne kadar kuvvetli ve kat’î olduğunu gör.
    Asâ-yı Mûsâ, s. 36
    Lügatçe:
    Hâlık: Yaratıcı.
    ilmelyakîn: Yakîn ile bilme, bir şeyi ilim ve delil ile kesin olarak bilme.
    aynelyakîn: Gözle görür derecede inanma; bir şeyi görerek ve seyrederek bilme.
    hakkalyakîn: Marifet mertebesinin en yükseği; bir şeyi yaşayarak, içine girerek, doğruluğundan şüpheye asla yer bırakmayacak biçimde kesin olarak bilme
    i’câz: Mû’cizelik.
    tufûliyet: Çocukluk, küçüklük.
    iptidaî: İlkel, basit. İlk mektep, ilkokul.
    delâlet: İşaret.
    ubudiyet: Kulluk.
    nübüvvet: Peygamberlik. Bediuzzaman Said Nursi
    (Alıntı: Yeniasya gazetesi Lâhika sayfası..24.11.08)
    Daha güzel günler hepimizin olsun. Selam ve duayla.
    Bîçare S.V.


  2. #2
    Ehil Üye Piri Reis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    1.663

    Standart

    Hem hiç mümkün müdür ki, nihayet kemalde olan bir cemal, gösterici ve tarif edici bir vasıta ile kendini göstermek istemesin?

    Risale-i Nur Külliyatından...
    ''Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâmın zâhirî yara hastalıklarının mukabili, bizim bâtınî ve ruhî ve kalbî hastalıklarımız vardır.” (Lem’alar, İkinci Lem’a)

  3. #3
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    Hakan YALMAN
    Maddenin karanlığına doğan Nur (a.s.m.)




    Hayatımızda Peygamberimizin (a.s.m.) çok önemli bir yeri var. Anne ve babamızdan daha önde bir konumda, çünkü anne ve babamız şu maddî âleme gelişimizde ve biyolojik hayatımızda vesilelik konumunda önemli. Oysa Hazret-i Muhammed (a.s.m.) kulluğumuzun ve ebedî hayatımızın vesilesi. Toplumumuz, kulluk anlamında iyi bir yerde olsun ya da olmasın Hazret-i Peygambere (a.s.m.) bir muhabbet beslemektedir.
    Kültürümüze yerleşmiş bir arabesk tarz her uygulamada ortaya çıkıyor. Sevgilerimizi, acılarımızı dile getirdiğimiz türkülerin önemli bir kısmında acı ifadeleri ve ayrılıktan yüreği yanmış gönüllerin nidaları var. Bu hal özellikle doğu medeniyetlerinde ve Asya’da daha belirgin gözleniyor. Hatta bu acılar ve acıların dile getirilmesi bu coğrafyada anlaşılması zor bir haz veriyor. Hatta, gidip ağlayacak cenaze evi arayan bayanlardan bahsedilir. Oysa dinimiz yetimane hüzünleri yasaklamış. Çünkü her nefesi ve kalbinin her atışı Ezeli Kudretin kontrolünde olan varlıklar ve onlar içinde özellikle şuur sahiplerinin kendilerini yetim hissetmesi haksızlık ve edepsizlik olur. Bu anlaşılmaz hal, Hazret-i Muhammed (a.s.m.) anılırken dahi ortaya konuyor. ‘Sen yetimdin Ya Resulallah!, Sen öksüzdün Ya Resulallah!’ tarzında ifadelerle Hazret-i Muhammed’i de (a.s.m.) kendi âlemimizdeki yapı içinde yetimleştiriyor ve yetimane hüzünlerle anıyoruz. Oysa Rabbini o derece yakın hisseden bir zatın (a.s.m.) ve Mi’rac yaşamış bir zatın kendini sahipsiz ve yalnız hissetmesi imkânsız olmalıdır. Toplum kültürümüzün tanım alanında algılanan bir Hazret-i Muhammed (a.s.m.) tanımı da arabeskleşme riski ile yüz yüze gibidir.
    Ahir zamanın özellikleri ile ilgili pek çok tanım yapılıyor ve genel anlamda içinde yaşadığımız dönemle ilgili kanaatler, bu dönemin ahir zaman olmaya namzet olduğu noktasında ittifak ediyor. Olumsuzlukların nefis ve hevanın çok zorladığı şu dönemde manevî yığınağa çok ihtiyaç var. Rabb-ı Kerim’e hadsiz şükürler olsun ki, dâvâmızı ülkemize ve dünyaya duyurma gayreti içinde pek çok farklı dergi, gazete, kitap, her biri Risâle-i Nur’un anlaşılmasına ayrı bir renk ve zenginlik katan farklı ekollerin farklı yayınları var. Artık, Cenâb-ı Hakk’ın bizlere de nasip etmesi için fiilî ve kavlî olarak duâ ettiğimiz radyo lisanı ile de her eve, yoldaki insanlara da ulaşılabiliyor. Karpuzun içindeki çok sayıda çekirdekle adeta esma-i İlâhiyeyi bütün zeminde duyurmaya lisan-ı hal ile niyet etmesi gibi bizler de havadaki zerreler ve bu zerreleri mânâlara dönüştüren kulaklar ve idrakler adedince aynı mânâyı yaşatmak istiyoruz. Bu dâvâya gönül vermiş insanların samimiyet ve gayretleri sonucu her alanda büyük gelişmeler kaydedildi. Küçük bir beldede bir avuç insanın el yazısı ile kopyalamak şeklinde başladığı ancak bütün dünyaya haykırmak niyeti ve duâsı ile yola çıktığı günden bu güne büyük mesafeler katedildi. Kilitli dolaplar içinde, mum ışıklarında hapisler, sürgünler, işkenceler göze alınarak yazılması ile insanlara ulaştırılması noktasındaki o samimî niyet ve duâların sonucudur ki, bu gün İstanbul’un göbeğinde her türlü imkânlarla dâvâmızı insanlara ulaştırabilme nimetini bizlere Rahim-i Zül’cemal ihsan etti. Özellikle bu hakikatlerin yayılmasına gönül veren gençlerimiz gelinen noktayı iyi algılamalı ve bu nimete bir şükür olarak gayretlerini çok arttırmalıdır. Âlemlerindeki bu nurun kaynağı olan Hazret-i Muhammed (a.s.m.) algısını ve muhabbetini çok güçlendirmelidirler.
    Batı kendi hayat standartlarını bütün dünyaya yaymaya ve kendi değer yargılarını dayatarak tek tip global bir kültür oluşturmaya yönelirken, hedef kitle olarak çoğunlukla gençleri ön plana çıkarmakta ve onların nefis mücadelesinin merkezinde yer alan hazlara yönelik ruhunu istismar edebilmektedir. Oluşturulan eğlence ortamları, şehevî arzuları galeyana getiren her türlü aracın kullanılması, düşünceden uzaklaştıran bütün oyalayıcı araçların kullanılması gençlikte var olan güçlü bir benlik, acz ve fakrını hatırlatacak hastalık, sıkıntılar ve ölümlerle nisbeten seyrek olarak yüzleşmesi ve kendinden uzak bilmesi, bunları unutturma amacına yöneliktir. Gençlik ruh hali ise buna çok yatkın ve bu yönden aldatılmaya fazlası ile müsaittir. “Cazibedar bir fitne” terimi bu mânâyı karşılıyor olmalıdır. Bediüzzaman bu probleme vurucu darbeyi Hazret-i Muhammed’den (a.s.m.) aldığı dersle ölümü ve gençliğin geçici olduğunu hatırlatmakla vurmaktadır.
    Varlığı anlamlandırmak için öncelikle sağlam bir duruş ve pozisyonu iyi belirlemiş olmak şarttır. Bu benlik tanımının ilk ve belki de en önemli basamağıdır. Kimlik oluşturmak ve bu kimliği sağlam esaslar üzerine oturtmak her alanda dalgalanmaların ve fırtınaların sahnesi olan dünyada fert için bir tutamak, ayakta tutacak bir dayanak olacaktır.
    Bediüzzaman’ın “beşerin nefs-i emmaresi” olarak adlandırdığı, ben merkezli şekillenmiş modern hayat, cazibeli ancak geçici ve günü birlik bütünü kuşatmayan sadece algıların alanına sınırlı, dar bakışlı çözümler sunabilir. Bunlar birer çözüm olmaktan çok göz boyama ve aldatmacadır. Duygular köreltilerek, belirli noktalardaki hassasiyetler kırılarak bu noktaya ulaşılır. Bu aldatmaca karşısında özellikle genç nesil risk altındadır. Dâvâmıza gönül vermiş gençler aynen Üstad gibi karşılarında büyük bir yangın var, içinde arkadaşları kalmışcasına imanlarını ve dostlarını kurtarma gayreti içinde olmalı ve bu koşturmaca esnasında ayaklarına dolaşanlara ehemmiyet vermemelidirler.
    Farklı tanımlanmış bu hayat içinde Hazret-i Muhammed (a.s.m.) doğru zemininde tanımlanmalı ve yetimliği ve bize göre çektiği acılarla değil, nur-u Muhammedî (a.s.m.) tanımı ile ve insanlığın aydınlatıcısı ve esmanın açığa çıkarıcısı olma boyutu ile anılmalıdır. İçinde bulunduğumuz bu günün sabahına karşı kendi etrafında milyarlarca kez dönmüş olan yeryüzü o zatın (a.s.m.) gelişi ile şereflenmenin heyecanını tekrar yaşar gibiydi. Sabaha kadar onbeş asır öncesinin heyecanını tekrar yaşamak arzusu ile bekleyen mü'minler kâinatı kuşatan bu büyük duyguya şahit oldular. Bu aslında manen kâinatın doğuşu ve yeryüzünün anlam buluş anı idi. Bu ana şahitlik, öze şahitlik ve elest meclisindeki akdin hatırlanmasına şahitlikti. Tazelenen akdimizle birlikte onu (a.s.m.) bekleyen atalarımızın duygularına ortaklık ve o zatın doğuş anını bekleyiş heyecanının yeniden yaşanması muhakkak insanlığa yeni bir heyecan verecek ve modern hayatın ekonomik kriz ve acımasız savaşlar gibi beşeri yaralayan halleri ortasında güçlü bir ümit ışığı olacaktır.
    Bu ışık aslında insanlık âlemini ve kâinatın bütün zerrelerini milyarlarca yıldır muhabbetin sıcaklığı ile ısıtan ve maddenin karanlığı ortasında mânânın nuru ile her yeri aydınlatan nur-u Muhammedi’dir (a.s.m.)

    09.03.2009

    E-Posta: hakyalman@yahoo.com


    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  4. #4
    Müdakkik Üye ErekNUR - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2008
    Bulunduğu yer
    Van-Horhor
    Yaş
    39
    Mesajlar
    854

    Standart Muhammedî bahar geliyor

    Hava, su derken üçüncü cemre de toprağa düştü. Kışın kefeni yırtıldı. Yeni bir dirilişin eşiğine adım atıldı. Bahar bütün tebessümleriyle yüzünü göstermeye başladı. Gonca gonca, burç burç, tomurcuk tomurcuk gülümsüyor dallar, bütün kırlar.

    Rüzgâr artık meltemdir, sular tatlı çağlayan. Kır çiçekleri bütün renkleriyle yazı yaban her tarafı mühürlüyor. Tevhidin cemal ve hüsün tuğraları dağlara, ovalara, vadilere her tarafa çekiliyor. Toprak, rahmet hazinelerini çıkarıyor. Bahar geliyor, bahar!
    Tabiat, sura üflenmiş gibi diriliş naraları atıyor. En güzel havalara, en tatlı sulara giriyor. Kuşlar, böcekler ve daha nice hayvanlar, kış kuşatmasından kurtuluyor; bahar çıkartmasına hazırlanıyor. Kış çerileri tedirgin ve perişan. Yüce Yaratıcının “Ol” emriyle akla hayale sığmayan bir şölene hazırlanıyor, tabiat.

    Ya toplumlar?

    Bugün bir cemre daha düşüyor. İnsanlık toprağının bağrına, havasına suyuna bir kutlu cemre daha düşüyor. Ve sanki şairin duası kabul oluyor:
    “Vicdanlar, sakat çıkmadan, / Yâ Muhammed, yarına; / İyiliklerle gel, güzelliklerle gel / Âdem oğullarına! / Yüreklerden taşsın / Yine, imanlar! / Itrî, bestelesin Tekbir'ini; / Evliyâ, okusun / Kur'an'lar! / Ve Kur'ân'ı göz nuruyla çoğaltsın / Kayışzâde Osmanlar! / Na'tini Gaalib yazsın, / Mevlid'ini Süleymanlar! / Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle / Geri gelsin Sinan'lar! / Çarpılsın, hakikat niyetine / Cenaze namazı kıldıranlar! / Gel ey Muhammed, bahardır.. / Dudaklar ardında saklı / Âminlerimiz vardır!.. / Hacdan döner gibi gel; / Mi'rac'dan iner gibi gel; / Bekliyoruz yıllardır! / Bulutlar kanad, rüzgâr kanad; / Hızır kanad, / Cibril kanad; / Nisan kanad, bahar kanad; / Âyetlerini ezber bilen / Yapraklar kanad.. / Açılsın göklerin kapıları, / Açılsın perdeler, kat kat! / Çöllere dökülsün yıldızlar; / Dizilsin yollarına / Yetimler, günahsızlar! / Çöl gecelerinden, yanık / Türküler yapan kızlar / Sancağını saçlarıyla dokusun; / Bilâl-i Habeşî sustuysa / Ezanlarını Dâvûd okusun! / Konsun, yine pervazlara / Güvercinler; / (Hû hû) lara karışsın / Âminler.. / Mübarek akşamdır; / Gelin ey Fâtiha'lar, / Yâsin'ler!” diye yalvarmıştı Arif Nihat Asya.

    Bu kutlu dua, yalnız kalmadı hiçbir zaman. Kutlu nefeslerle havamıza katılan bu dualar, suyumuzu, toprağımızı cemre cemre mayaladılar. Gönüllerimizi, ruhlarımızı bahar renkleriyle boyaladılar:
    “Ah yetiş çocukluğunda çobanlık eden / Yetiş toprağın yeni mayalanmasına / Yetiş mağaranın ışımasına / Yetiş ayı ikiye bölen parmaklarıyla / Yetiş büyük armağancım / Oruç armağancım namaz armağancım / Yetiş uluların imamı / Yetiş toprağın yeni doğuşuna / İnsanın yeniden / Dirilme süzülüşüne / Yetiştir toprak saçan ellerini / Tanrı gücünü görmeyen gözlere / Saçtığın topraklardan yetiştir bize / Ey gök yolcusu / Yolculuğunda meleğin kanadı / Mevsimi geçmiş bir gül yaprağı gibi kuruyan / Yetiş bize kıyamet bildiricisi / Kıyametin sevinç muştucusu / Yetiş kabaran yeni toprağa / Kur'an tohumunu ekmek için / Gül tohumlarını saç bize / Gül bahçesi olan türbenden / Ve komşun Tanrıevi'nden / Ve sevgilin olan ve sevgilisi olduğun / Diri Diriltici olanın / Acımasından bize / Yetiş ayağının tozu olduğumuz peygamber / Yetiş her zaman diri olan varlığınla / Yetiş yak lambamızı / Yetiş aydınlat karanlığımızı / Yetiş yeşillendir çöllerimizi / Yetiş dirilt insanımızı / Seni sevenin ismiyle yetiş bize / Yetiştir bize / Günahlarımızı kül edecek ateş harmanını / Verim yağmuru insin ülkemize / Mekke'ye Medine'ye Şam'a / Kudüs'e Bağdat'a İstanbul'a / Semerkand'a Taşkent'e Diyarbekir'e / Yetiş peygamber imdadı yetiş / Yetiş Allah'ın izniyle / Yetiştir erlerini / Diriliş bayraklarını taşıyan / Şehit gömleklerini peşin giymiş / Ateşten, sudan geçer gibi geçen / Allah önünde her varlığı yok gören / Dağların üstünde erip / Kentlere şafaklar gibi ağan / Küçük askerlerini / Gül diksinler diye yeni topraklarına / İnsanın ta gönlüne / Yetiştir erenlerini / Allah'ım / Âmin” diyerek bütün ruhuyla yalvaran Sezai Karakoç ve Zamanın Güzeli, münacatlarıyla bir bahar sevdasını, yeniden diriliş dualarıyla dillere, gönüllere mayalamışlardı.

    Maya tuttu. Dualar, daha nice nice dualar çoğala çoğala, dünyanın dört bir yanını kuşattı. Dünyanın dört bir yanında dua burçları, tomurcukları, goncaları baş gösterdi. Ve Muhammedî bahar geliyor. Kutlu doğumlarla diriliş, dünyayı sarıyor.



    Risale-i Nur bir derece muvaffak oluyorsa,
    bunun sırrı işte budur. Said yoktur.
    Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur.
    Konuşan yalnız hakikattir,
    hakikat-i imaniyedir
    çünkü DAVAM DEVAM iledir
    vanasyanur


  5. #5
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    Maya tuttu. Dualar, daha nice nice dualar çoğala çoğala, dünyanın dört bir yanını kuşattı. Dünyanın dört bir yanında dua burçları, tomurcukları, goncaları baş gösterdi. Ve Muhammedî bahar geliyor. Kutlu doğumlarla diriliş, dünyayı sarıyor. __________________Amenna ve saddakna...! Tebrikler.
    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  6. #6
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    Âyet-i Kerime MeâliRüzgârı rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen de O'dur. Biz, gökten de tertemiz bir su indirdik. Ta ki ölmüş bir beldeye onunla can verelim, yarattığımız nice hayvanlara ve insanlara o sudan içirelim. Furkan Sûresi: 48 11.03.2009 Endişe edilmesi gereken en büyük meseleRisâle-i Nur’dan Gençlik Rehberinin güzelce izah ettiği gibi, ölüm o kadar kat’î ve zâhirdir ki, bugünün gecesi ve bu güzün kışı gelmesi gibi ölüm başımıza gelecek. Bu hapishane nasıl ki mütemadiyen çıkanlar ve girenler için muvakkat bir misafirhanedir; öyle de, bu zemin yüzü dahi acele hareket eden kafilelerin yollarında bir gecelik konmak ve göçmek için bir handır. Herbir şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölüm, elbette hayattan ziyade bir istediği var. İşte bu dehşetli hakikatın muammasını Risâle-i Nur hall ve keşfetmiş. Bir kısacak hülâsası şudur: Madem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor. Elbette bu ecel cellâdının elinden ve kabir haps-i münferidinden kurtulmak çaresi varsa, insanın en büyük ve herşeyin fevkinde bir endişesi, bir meselesidir. Evet, çaresi var ve Risâle-i Nur, Kur’ân’ın sırrıyla o çareyi, iki kere iki dört eder derecesinde kat’î ispat etmiş. Kısacık hülâsası şudur ki: Ölüm ya idam-ı ebedîdir; hem o insanı, hem bütün ahbabını ve akaribini asacak bir darağacıdır. Veyahut başka bir bâki âleme gitmek ve İmân vesikasıyla saadet sarayına girmek için bir terhis tezkeresidir. Ve kabir ise, ya karanlıklı bir haps-i münferid ve dipsiz bir kuyudur. Veyahut bu zindan-ı dünyadan bâki ve nuranî bir ziyafetgâh ve bağistana açılan bir kapıdır. Bu hakikati Gençlik Rehberi bir temsil ile ispat etmiş. Meselâ, bu hapsin bahçesinde asmak için darağaçları konulmuş ve onların dayandıkları duvarın arkasında gayet büyük ve umum dünya iştirak etmiş bir piyango dairesi kurulmuş. Biz bu hapisteki beş yüz kişi, her halde, hiç müstesnası yok ve kurtulmak mümkün değil, bizi birer birer o meydana çağıracaklar. Ya “Gel, idam ilânını al, darağacına çık” veya “Daimî haps-i münferid pusulasını tut, bu açık kapıya gir” veyahut “Sana müjde! Milyonlar altın bileti sana çıkmış. Gel al” diye her tarafta ilânatlar yapılıyor. Biz de gözümüzle görüyoruz ki, birbiri arkasında o darağaçlarına çıkıyorlar. Bir kısmın asıldıklarını müşahede ediyoruz. Bir kısmı da, darağaçlarını basamak yapıp o duvarın arkasındaki piyango dairesine girdiklerini, orada büyük ve ciddî memurların kat’î haberleriyle görür gibi bildiğimiz bir sırada, bu hapishanemize iki heyet girdi. Bir kafile ellerinde çalgılar, şaraplar, zâhirde gayet tatlı helvalar, baklavalar var. Bizlere yedirmeye çalıştılar. Fakat o tatlılar zehirlidir, insî şeytanlar içine zehir atmışlar. İkinci cemaat ve heyet, ellerinde terbiyenâmeler ve helâl yemekler ve mübarek şerbetler var. Bize hediye veriyorlar ve bil’ittifak beraber, pek ciddî ve kat’î diyorlar ki: “Eğer o evvelki heyetin sizi tecrübe için verilen hediyelerini alsanız, yeseniz, bu gözümüz önündeki şu darağaçlarda başka gördükleriniz gibi asılacaksınız. Eğer bizim bu memleket hâkiminin fermanıyla getirdiğimiz hediyeleri evvelkinin yerine kabul edip ve terbiyenamelerdeki duâları ve evradları okusanız, o asılmaktan kurtulacaksınız. O piyango dairesinde ihsan-ı şâhâne olarak herbiriniz milyon altın biletini alacağınızı, görür gibi ve gündüz gibi inanınız. Eğer o haram ve şüpheli ve zehirli tatlıları yeseniz, asılmaya gittiğiniz zamana kadar dahi o zehirin sancısını çekeceğinizi, bu fermanlar ve bizler müttefikan size kat’î haber veriyoruz” diyorlar. Devamı için bknz: Şuâlar, s. 178, (yeni tanzim, s. 305)
    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  7. #7
    Dost deva_sa - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2009
    Mesajlar
    14

    Standart

    Alıntı ErekNUR Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Hava, su derken üçüncü cemre de toprağa düştü. Kışın kefeni yırtıldı. Yeni bir dirilişin eşiğine adım atıldı. Bahar bütün tebessümleriyle yüzünü göstermeye başladı. Gonca gonca, burç burç, tomurcuk tomurcuk gülümsüyor dallar, bütün kırlar.

    Rüzgâr artık meltemdir, sular tatlı çağlayan. Kır çiçekleri bütün renkleriyle yazı yaban her tarafı mühürlüyor. Tevhidin cemal ve hüsün tuğraları dağlara, ovalara, vadilere her tarafa çekiliyor. Toprak, rahmet hazinelerini çıkarıyor. Bahar geliyor, bahar!
    Tabiat, sura üflenmiş gibi diriliş naraları atıyor. En güzel havalara, en tatlı sulara giriyor. Kuşlar, böcekler ve daha nice hayvanlar, kış kuşatmasından kurtuluyor; bahar çıkartmasına hazırlanıyor. Kış çerileri tedirgin ve perişan. Yüce Yaratıcının “Ol” emriyle akla hayale sığmayan bir şölene hazırlanıyor, tabiat.

    Ya toplumlar?

    Bugün bir cemre daha düşüyor. İnsanlık toprağının bağrına, havasına suyuna bir kutlu cemre daha düşüyor. Ve sanki şairin duası kabul oluyor:
    “Vicdanlar, sakat çıkmadan, / Yâ Muhammed, yarına; / İyiliklerle gel, güzelliklerle gel / Âdem oğullarına! / Yüreklerden taşsın / Yine, imanlar! / Itrî, bestelesin Tekbir'ini; / Evliyâ, okusun / Kur'an'lar! / Ve Kur'ân'ı göz nuruyla çoğaltsın / Kayışzâde Osmanlar! / Na'tini Gaalib yazsın, / Mevlid'ini Süleymanlar! / Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle / Geri gelsin Sinan'lar! / Çarpılsın, hakikat niyetine / Cenaze namazı kıldıranlar! / Gel ey Muhammed, bahardır.. / Dudaklar ardında saklı / Âminlerimiz vardır!.. / Hacdan döner gibi gel; / Mi'rac'dan iner gibi gel; / Bekliyoruz yıllardır! / Bulutlar kanad, rüzgâr kanad; / Hızır kanad, / Cibril kanad; / Nisan kanad, bahar kanad; / Âyetlerini ezber bilen / Yapraklar kanad.. / Açılsın göklerin kapıları, / Açılsın perdeler, kat kat! / Çöllere dökülsün yıldızlar; / Dizilsin yollarına / Yetimler, günahsızlar! / Çöl gecelerinden, yanık / Türküler yapan kızlar / Sancağını saçlarıyla dokusun; / Bilâl-i Habeşî sustuysa / Ezanlarını Dâvûd okusun! / Konsun, yine pervazlara / Güvercinler; / (Hû hû) lara karışsın / Âminler.. / Mübarek akşamdır; / Gelin ey Fâtiha'lar, / Yâsin'ler!” diye yalvarmıştı Arif Nihat Asya.

    Bu kutlu dua, yalnız kalmadı hiçbir zaman. Kutlu nefeslerle havamıza katılan bu dualar, suyumuzu, toprağımızı cemre cemre mayaladılar. Gönüllerimizi, ruhlarımızı bahar renkleriyle boyaladılar:
    “Ah yetiş çocukluğunda çobanlık eden / Yetiş toprağın yeni mayalanmasına / Yetiş mağaranın ışımasına / Yetiş ayı ikiye bölen parmaklarıyla / Yetiş büyük armağancım / Oruç armağancım namaz armağancım / Yetiş uluların imamı / Yetiş toprağın yeni doğuşuna / İnsanın yeniden / Dirilme süzülüşüne / Yetiştir toprak saçan ellerini / Tanrı gücünü görmeyen gözlere / Saçtığın topraklardan yetiştir bize / Ey gök yolcusu / Yolculuğunda meleğin kanadı / Mevsimi geçmiş bir gül yaprağı gibi kuruyan / Yetiş bize kıyamet bildiricisi / Kıyametin sevinç muştucusu / Yetiş kabaran yeni toprağa / Kur'an tohumunu ekmek için / Gül tohumlarını saç bize / Gül bahçesi olan türbenden / Ve komşun Tanrıevi'nden / Ve sevgilin olan ve sevgilisi olduğun / Diri Diriltici olanın / Acımasından bize / Yetiş ayağının tozu olduğumuz peygamber / Yetiş her zaman diri olan varlığınla / Yetiş yak lambamızı / Yetiş aydınlat karanlığımızı / Yetiş yeşillendir çöllerimizi / Yetiş dirilt insanımızı / Seni sevenin ismiyle yetiş bize / Yetiştir bize / Günahlarımızı kül edecek ateş harmanını / Verim yağmuru insin ülkemize / Mekke'ye Medine'ye Şam'a / Kudüs'e Bağdat'a İstanbul'a / Semerkand'a Taşkent'e Diyarbekir'e / Yetiş peygamber imdadı yetiş / Yetiş Allah'ın izniyle / Yetiştir erlerini / Diriliş bayraklarını taşıyan / Şehit gömleklerini peşin giymiş / Ateşten, sudan geçer gibi geçen / Allah önünde her varlığı yok gören / Dağların üstünde erip / Kentlere şafaklar gibi ağan / Küçük askerlerini / Gül diksinler diye yeni topraklarına / İnsanın ta gönlüne / Yetiştir erenlerini / Allah'ım / Âmin” diyerek bütün ruhuyla yalvaran Sezai Karakoç ve Zamanın Güzeli, münacatlarıyla bir bahar sevdasını, yeniden diriliş dualarıyla dillere, gönüllere mayalamışlardı.

    Maya tuttu. Dualar, daha nice nice dualar çoğala çoğala, dünyanın dört bir yanını kuşattı. Dünyanın dört bir yanında dua burçları, tomurcukları, goncaları baş gösterdi. Ve Muhammedî bahar geliyor. Kutlu doğumlarla diriliş, dünyayı sarıyor.
    sevgili erekNur kardeşim yazından çok istifade ettim ve notlar aldım.. bugün bi sohbete katılacağım bu notları onlarlada paylaşmak istiyorum... hakkını helal edermisin..........

  8. #8
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart


    Hadis-i Şerif Meâli

    Cömert Allah'a yakın, insanlara yakın, Cennete yakındır. Cehennemden ise uzaktır. Cimri ise Allah'tan uzak, insanlardan uzak, Cennetten uzaktır, Cehenneme ise yakındır.
    Câmiü's-Sağîr, No: 2412
    14.03.2009


    Kemâlât treninin yolunu da yapınız

    Şııâl: “Tarif ettiğin Meşrûtiyetin ne miktarı bize gelmiş ve niçin bütün gelmiyor?”
    Cevap: Ancak on kısımdan bir kısmı size gelebilmiş. Zîrâ sizin şu vahşetengiz, cehâletperver, husûmetefzâ olan sarp dağ ve derelerinizdeki vahşet ayılarından, cehâlet ejderhasından, husûmet kurtlarından bîçare Meşrûtiyet korkar, kolaylıkla gelmeye cesâret edemez. Eğer siz tenbel kalıp da onun yolunu yapmazsanız, tenbellik etseniz, yüz sene sonra tamamen cemâlini göreceksiniz. Zîrâ sizinle İstanbul arasındaki mesâfe bir aylıktır; fakat sizinle ehl-i Meşrûtiyet arasındaki mesâfe bin aydan fazladır. Zîrâ eski zamanın adamlarına benzersiniz. O nâzik Meşrûtiyet, İstanbul havâlisindeki yılanlardan kurtulsa, şu uzun mesâfeden geçmekle, cehâlet gibi müthiş bataklığı, fakr gibi mütevahhiş kıraçları, husûmet gibi gâyet keyşer dağları katetmekle beraber, eşkiyaya rast gelecektir.
    Ezcümle, bâzı cezâ-i sezâsını hazmetmeyen, bir kısım da başkasının etini yemekten dişi çıkarılan ve bâzı bir meşhur bektâşi gibi mânâ verenler, yol üzerine çıkıp, gasp ve gâret ediyorlar. Daha onların öte tarafında da bir kısım gevezeler vardır; bâzı bahane ile, parça parça etmek istiyorlar.
    Öyle ise, ona bir yol veyahut bir balon yapınız.
    Suâl: “Biz me’yus olduk; daha ne vakit bize gelecektir?”
    Cevap: Yeis, aczden gelir. Yeis, mâni-i herkemâldir. Hamiyet ise, şiddet-i mevânia karşı şiddetle metânet etmektir. Halbuki şu zaman, mümteniât-ı âdiyeyi mümkün derecesine indiriyor. Çabuk yeise inkılâp eden hamiyet, hamiyet değildir. Ben, sizi tenbellikten kurtarmak için, kabahatlerinizi gösteririm. Ona çabuk gelmek istiyorsanız, işte mârifet ve fazîletten demiryolunu yapınız; tâ ki, meşrûtiyet, medeniyet denilen şimendifer-i kemâlâta binip ve terakkiyât tohumlarını bindirerek, kısa bir zamanda mânilerden kurtulup geçerek size selâm etsin. Siz ne kadar yolu acele ile yapsanız, o da o derece acele ile gelecektir.
    Suâl: “İnşaallah, tâliimiz varsa biz de göreceğiz. Bize tevekkül kâfi değil midir?”
    Cevap: Bîçare tâliinize siz de yardım etmelisiniz. Bağdat tarrarları gibi olmayınız. Sizin atâlet bahanesi olan şu teşebbüssüz tevekkülünüz, nizâm-ı esbâbı reddettiğinden, kâinatı tanzîm eden meşîete karşı temerrüd demektir. Şu tevekkül döner, nefsini nakzeder.
    Suâl: “Şimdi fenalığı da görüyoruz, iyiliği de görüyoruz. Meşrûtiyetin âsârı hangisi, ötekisinin âsârı hangisidir?”
    Cevap: Ne kadar iyilik var, meşrûtiyetin ziyâsındandır; ne kadar fenalık var, ya eski istibdâdın zulmetinden, yahut meşrûtiyet nâmıyla yeni bir istibdâdın zulmündendir. Geri kaldı; tâ tâziyeden sonra vedâ edip, pederini takip etsin. Fakat, emîn olunuz, ziyâ galebe çalacaktır.
    Münâzarât, s. 29, (yeni tanzim, s.67-72)

    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  9. #9
    Dost haciahmetaltiner - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2009
    Mesajlar
    32

    Smile

    sevgili erekNur kardeşim yazından çok istifade ettim ve notlar aldım.. bugün bi sohbete katılacağım bu notları onlarlada paylaşmak istiyorum... hakkını helal edermisin...

    AYNEN BENDE KULLANMAK İSTERİM. MÜSADE EDERSEN.

    BİR MUMUN ARDINDA BEKLEYEN RÜZGAR, IŞIKSIZ RUHUMU SALLAR DA DURUR...


  10. #10
    Ehil Üye Piri Reis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    1.663

    Standart

    Bilirsin ki sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimde büyük bir hâkim, büyük bir himmetle ancak dâimî kaldırabilir. Halbuki, bak, Bu Zât(A.S.M) büyük ve çok âdetleri, hem inatçı, mutaassıb büyük kavimlerden zâhirî küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az bir zamanda ref' edip, yerlerine öyle secâyâ-i âliyeyi-ki, dem ve damarlarına karışmış derecede sabit olarak-vaz' ve tesbit eyliyor. Bunun gibi daha pek hârika icraatı yapıyor.

    İşte, şu Asr-ı Saadeti görmeyenlere Cezîretü'l-Arabı gözlerine sokuyoruz. Haydi yüzer feylesofu alsınlar, oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar. O Zâtın(A.S.M.), o zamana nisbeten bir senede yaptığının yüzden birisini, acaba yapabilirler mi?
    ''Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâmın zâhirî yara hastalıklarının mukabili, bizim bâtınî ve ruhî ve kalbî hastalıklarımız vardır.” (Lem’alar, İkinci Lem’a)

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Mediha Öğretmen
    By ıslak seccadem in forum Kıssadan Hisseler, İbretli Öyküler
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 21.05.12, 19:47
  2. En Büyük Muallim Muhammed(S.A.V)
    By NurTalebesi in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 15.12.07, 22:17
  3. Rabbimizi Tarif Eden Büyük Muarrif: Hz. Muhammed (asm)
    By delailinnur in forum Hz. Muhammed (S.A.V)
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 11.12.07, 13:10
  4. Öğretmen
    By azize in forum Şiirler
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 24.11.07, 21:04
  5. En İyi Öğretmen!
    By gulvurgunu in forum Kıssadan Hisseler, İbretli Öyküler
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 16.09.07, 22:46

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0