+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 2 Sayfa var 1 2 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 13

Konu: Siyaset ve Şiddette Yöntem

  1. #1
    Vefakar Üye yenipınar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2007
    Mesajlar
    419

    Standart Siyasette Yöntem ve Yukarıdan inmeci siyaset

    Siyaset ve şiddette yöntem

    Nedense yanlış daha çok revaç buluyor. Yanlışın müşterisi daha çok. Bunda, yanlışın temsilcilerinin bazen daha güçlü olmalarının payı vardır. Farklı düşünmemiz için bir sebep yok. Sözgelimi, Şevket Eygi’nin de ifade ettiği gibi, Türkiye’de Ebu’l Hasan en Nedevi’nin Kur’ân’da Dört Terim aleyhine yazdığı ve siyasette Mevdudi’nin yanlış yöntemini tashih eden İslâmın Siyasî Yorumu kitabı bir tek baskı yaparken, belki âdeme mahkûm edilirken, Mevdudi’nin yanlış tezi Kur’ân’da Dört Terim tam yirmi üç baskı yapmıştır. İslâmın Siyasî Yorumu adlı kitabı ilk defa basanlardan birisi Mustafa Çelik’ti ve ben de Milli Gazete’de idim ve ilk baskısı İngilizce nüshasından çevrilmişti ve bazı evrakları noksandı. Noksan olan sayfalarını bendeniz Arapça’sından çevirmiştim ve kitap o haliyle yayınlanmıştı. Yani İslâmın Siyasî Yorumu kitabının Türkçe’ye kazandırılmasında bizim de küçük de olsa bir katkımız olmuştur. Ne yazık ki, tashih edici kitaplar fazla rağbet bulmuyor. İnsanlar çoğu kez acili ecile, şişeleri elmas parçalarına tercih edebiliyorlar. Bu tersliği ve makus hali dile getirenler sadece Şevket Eygi değil. El Mecelle dergisi yazarlarından Nasr Taha Mustafa da ‘Şiddet akımları ve tarih okuması’ adlı makalesinde (sayı: 1427) aynı husustan şikâyet eder. Nasr Taha Mustafa, Şevket Eygi doğrultusunda şöyle yazar: “1960’lı yıllarda sol fikriyatının yayılması karşısında, genellikle İslâmî hareketler bastırılmıştı. Geneli de Müslüman Kardeşler bünyesi altında faaliyet gösteriyordu. Hasan Hüdeybi’nin, hareketin kurucusu, karizmatik lider olan Hasan el Benna’nın boşluğunu dolduramaması ve hareketi dizginleyememesi neticesinde aşırı ve şiddet yanlısı hareketler güç kazanmaya başladı. Bu hareketler İhvan’ın kisvesi altından çıkmaya başladılar. Bunun üzerine Hasan Hudeybi meşhur ‘Duâtün la kudat (yargıcılar değil dâvetçiler)’ adlı eserini kaleme aldı. Bu kitap Mealim fi’t tarik ve Mevdudi’nin Kur’ân’da Dört Terim gibi eserlere karşı yazılmış olmasına rağmen, onları gölgeleyemedi ve etkisini kıramadı. Yoldaki İşaretler kitabı Hudeybi’nin mezkûr kitabından daima daha etkili oldu. Birçoklarına göre Seyyid Kutup’un Yoldaki İşaretler kitabı İhvan’ın parçalanmasına ve içinden şiddet eğilimlilerin başka cemaatlara geçmesine veya yeni cemaatlar kurmalarına yol açtı. O ilk tohum mesabesindeydi...”
    ***
    Hasan Hudeybi’nin bu kitabından sonra İhvan birçok badireler atlattı. Nasır, parlak hukukçu Abdulkadir Udeh’den sonra parlak bir nazariyatçı ve edebiyatçı olan Seyyid Kutup’u ve arkadaşlarını idam etti. 1970’li yıllarda hareketin başına Ömer Telmisani geçti. Kendisi Mısır’ın ilk zenginlerinden birisiydi ve gerçekten de hapishane olgunlaştırmıştı. İhvan’ın hikmet sahibi önderleri arasındaydı. Adeta Nurcular gibi düşünüyordu. Doğrudan siyaset veya doğrudan eylemci değildi. Hasan Hudeybi çizgisini izliyordu, ama şiddet yanlısı genç kesimi tatmin etmesi mümkün değildi. İhvan’ı yakından takip eden Türkiye’deki gençlik bile kendisini silik buluyor ve fikirlerine burun kıvırıyordu. Aksine Yoldaki İşaretleri okuyordu. Derken Sedat tehevvür ve büyüklüğünün kurbanı oldu, ama Mısır yeniden şiddet sarmalına tutuldu.
    ***
    Velhasıl Ebu’l Hasan en Nedevi, Mevdudi’nin Kur’ân’da Dört Terim’i aleyhinde ve İhvan’ın doğrudan siyaset anlayışını yeren kitaplar yazdı ve konuşmalar yaptı. İmam Rabbani’nin ıslahatçı ve nasihatçı çizgisini esas alarak candan nasihatlarda bulunduysa da İhvan tam olarak yöntem meselesini billurlaştıramadı. İhvan’ın yöntemi her iki mânâya da çekilebilirdi. Bıçak sırtında bulunuyordu. En sonunda Kuveytli Nefisî ile Muhammed Selim Avva gibiler de İmam Rabbani, Ebu’l Hasan en Nedevi ve Bediüzzaman çizgisinden kendi hareketlerine seslenmeye ve siyaseti terk etmesini istemeye başladılar. Şiddet de siyasî radikalizmin bir ürünüdür. Ve zamanla radikaller merkez kaç güçler haline geliyorlar. Haricilerin Muaviye ordusunda eski silâh arkadaşlarına karşı savaşmaları gibi, günümüzde de eski radikaller ya inşaat müteahhidi ya da siyasî müteahhit oldu. Ve bugün eski radikaller, AKP’nin dümenini veya fikrî dümenini ele geçirmiş durumdalar. Bu da ibretâmiz bir gelişmedir. Radikallerin evrilmesi ve her halükârda iktidara yönelmeleri ibret vericidir. Geçmişte bu siyasî çizgiyi daha ehvenken tekfir edenler, şimdi iyice yozlaşmış çizginin dümenine geçmiş bulunuyorlar. Bu da sağlıksız zemini gösteriyor. Cengiz Çandar’ların bir zamanlar tamamen ABD aleyhinde solcu hareketler içinde iken, zamanla Amerikan cephesine kaymaları gibi bir süreci akla getirmektedir. Bu da akla ziyan bir gelişmedir. Ve dolayısıyla bu yöntem bir çizgi çıkmazıdır. Çıkmaz sokaktır. Bu yöntemin hedefine ulaşması mümkün değildir. Hedefe ulaşsa bile o noktada hedef kayması ve kırılması kaçınılmazdır. Aslında şiddet yorumunda kayma da siyasî yorum da kaymanın tabiî bir sonucudur. Şiddeti, yanlış siyasî anlayış beslemektedir. Bundan dolayı İslâmî hareketler siyasette itidal ve iktisad mesleğini benimsemeli, yani siyaseti merkeze alan anlayış ile zinhar dahilde şiddet seçeneğini terk etmelidirler. Aksi takdirde bozgun veya kırılma kaçınılmazdır.
    Mustafa ÖZCAN-26.06.2007
    http://www.yeniasya.com.tr/2007/06/26/yazarlar/mozcan.htm
    Konu yenipınar tarafından (26.06.07 Saat 19:39 ) değiştirilmiştir.

  2. #2
    Vefakar Üye yenipınar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2007
    Mesajlar
    419

    Standart

    Topdawn ve tedricîlik

    İslâm’da tedricîlik esastır. Ondan dolayı Kur’ân-ı Kerim müneccemen (peyder pey) nüzûl etmiştir. Dünyanın yaratılışı tedricî, yani aşamalı olmuştur. Sünnetullah aşamacılığa dayanır. Peygamber Efendimiz dahi Mekke’de 13 yıllık bir dâvet aşamasından sonra olayların sürüklemesiyle birlikte Medine’ye hicret etmiş ve burada sevk-i kader ve olayların akışıyla yeni bir safha, yapı ve yapılanma gerçekleşmiştir. Burada, altyapıdan sonra üst yapı tesis edilmiştir. Yatay gelişmeden sonra, dikey gelişme de sürecini ikmal etmiştir. Hizb’ut Tahrir içtimaiyattan siyasete geçişi (dâvetten devlete) Mekke devresi ile sınırlandırır. Bundan dolayı 9 veya 13 yıl içinde başarılı olamadığı için, İhvan’ı eleştirmiştir. Başarısızlığına hükmetmiştir. Ama bu suçlama bumerang gibi dönüp, dolaşıp kendisini bulmuş ve vurmuştur. Zira İhvan için geçerli vakit sınırlaması kendisi için de geçerlidir. Halbuki Hindistanlı allâme Vahidüddin Han’ın da temas ve ifade ettiği gibi, ahirzamandaki tecdit veya yenilenme devresi iki asrı kapsar. Kabaca iki asırdır. 1826’dan hesapladığımızda, bu yaklaşık 2026 yılını gösterir. Komünizmin havlu atmasından sonra 1991 ile birlikte belki de fecr-i sadık dönemine girmiş bulunuyoruz. Yaşadıklarımız da bunun irhasatı. Tam tamamlanması ve bedir haline gelmesi, belki 2026'yı bulur veya yakın tarihlerdir. Vahidüddin Han, ahirzamandaki bu iki asırlık yenilenme devresini hadis-i şeriflere dayandırır. Dolayısıyla 13 yıllık mukayese fasid bir kıyaslamadır. 13 yıl bir mutlak modelden ziyade, örneklemedir. 10 yıllık Hudeybiye Anlaşmasına benzer. Kimileri buna kıyasla sulh dönemlerini 10 yılla sınırlasa dahi, bu çok yerinde bir mukayese değildir. Barış süresi yayılmaya ve esnemeye açıktır. Esasen harp ve sulhde kalıcı statü, harp değil, barıştır. Cilbab da kriter olmaktan ziyade bir örneklemedir. Hizb’ut Tahrir gibi anlayışlar hatalıdır, zira Vahidüddin Han’ın temas ettiği ihbar-ı gaybî ve Ortaçağ’daki tarihî simetrik yenilenme (Haçlı ve Moğol istilâsı devresi ve yenilenme) bizzat iki yüz yıl sürmüştür ve bu kıyaslamaları reddeder mahiyettedir. Dolayısıyla bu tarih okumaları basitçe ve çocukçadır. Hizb’ut Tahrir, maalesef tedricîlik meselesini tam olarak kavrayamamıştır. Kendisini İngilizlerin ‘topdawn’ dedikleri, yukarıdan inmeci bir anlayışa kaptırmış ve öncelikler sıralamasını ve merdivenini ıskalamıştır. Bu da tıkanmasını beraberinde getirmiştir.
    ***
    Tedricîlik esasına göre, öncelikli olarak hizmet dairesi iman hizmetinden başlar, amel-ahlâk dairesinden geçer ve siyasete gelir. Siyaset ve hukuk son dairedir. Bu sıralamayı bir başka şekilde daha yapabiliriz: Ferd, toplum ve devlet (ulu’l emr veya yöneticiler) ve hukuk. Halbuki Cemaleddin Efganî bu sıralamayı tersinden yapmıştır. Doğrudan siyaset ve doğrudan eylem yöntemini benimsemiştir. Bunun sonucunda bir takım siyasî kalkışmalara yeltenmiş ve Nasirüddin Şah veya hidivlerden bazılarını devirmek için harekete geçmiş ve suikast teşebbüsünde bulunmuştur. Bu ise, kısa vadede tıkanmayı beraberinde getirmiştir. Bunun sonucunda Muhammed Abduh ile üstadı Cemaleddin Efganî’nin yolları ayrılmıştır. Muhammed Abduh yatay ıslâh hareketi olmadan, dikey ıslahatın pek bir netice vermeyeceğini görmüştür. Ama Mevdudî’nin gerekçesi de şudur: “Biz bir kişiyi ıslâh etmeye çalışırken, siyaset dairesi yüzleri ve binleri ifsat ediyor.” Halbuki hadiseler ispat etmiştir ki, bu yol çıkmaz bir yoldur. Bu yolun tıkalı olduğunu görenler zamanla evrilmişlerdir, bu da başka zarar kapılarını açmıştır. Bu çıkmazı gördükten sonra Muhammed Abduh üst yapı ve siyaset yerine eğitime ağırlık vermiş ve uzun soluklu bir hatt-ı hareketi veya yöntemi benimsemiştir. Müslüman Kardeşler ise, takdim ve tehire başvurmadan, yani tedricîliği öteleyerek bu ikisini birlikte götürmek istemişlerdir. Dolayısıyla dinî ve içtimaî hizmetle birlikte siyaseti aynı anda kotarmaya çalışmışlardır. Bu ise, önce bir heyecan dalgası meydana getirdiyse de sürçme ve kırılmalardan kendisini koruyamamıştır. Muhammed Abduh, Cemaleddin Efganî’den ayrıldıktan sonra ‘eüzü billâhi mineşşaytani ves’s siyase’ demiştir. Hazreti Ali’nin dünyayı üç talakla boşaması gibi, siyaseti üç talakla boşamıştır. Bu boşama aslında geniş dairede siyasete veya maslahat-ı ammeyi önceleyen siyasete engel değildir. Dolaylı siyaset en sağlam siyasettir. Muhammed Abduh’tan sonra menfaat üzerine deveran eden siyasetin canavarlık olduğunu gören ve siyasetin ahlâktan koptuğunu fark eden Bediüzzaman da siyaseti boşamıştır. Bu, elbette ki doğrudan siyasettir. Mayıs 2007’de de Suudi Arabistan’ın en tanınmış âlimlerinden ve dâvetçilerinden olan Aiz el Karni de Muhammed Abduh’u taklid ederek ‘siyasetten Allah’a sığınırım’ şeklinde bir yazı kaleme almıştır. Ve bunların tetimmesi kabilinden Muhammed Selim Avva gibiler de İhvan’ı aynı noktaya dâvet ediyorlar. Siyaset noktasında İslâm dünyasının gözleri AKP tecrübesine bakıyor. Bu son tecrübedir. Bu da başarısız olursa, doğrudan siyaset ve evrime uğramış siyasî anlayış da miadını dolduracak ve tamamen devreden çıkacaktır. Bununla birlikte, son seçim taahhütlerinde başörtüsünü de gündemden düşürerek aslında AKP bu faslı kapatmış oldu. En azından kendisine bel bağlayanlar açısından. Devrim yoluyla (Kemalist yol) evrim yolu (siyasal İslâm) veya Kemalizmle liberalizm önünde sonunda sonuçları itibarıyla aynı noktaya varacaktır. Kadro kavgasından dolayı sadece Kemalistler aceleci davranıyorlar.
    *** Yukarıdan inmeci siyaset, yani iman erkânını, içtimaî hizmetleri tamamlamamış ve ahlâkî olgunluğa erişmemiş bir çizgi başarısız olursa, kırılmalara sahne olur. Şiddet yoluyla başarılı olursa da, totaliter ve otoriter bir kimlik ve hüviyet kazanır. Harici mantığın başkalarına hakkı hayat tanıması ihtimali yoktur. Ve tedricîliği esas almayan hareketlerin eninde sonunda ulaşacakları anlayış Arapların ‘şumuliye’ dediği totaliter anlayış kalıplarıdır. Merkeziyetçiliktir. İttihatçılık anlamında Osmanlı’yı yıkan da bu olmuştur. İndirgemeci ve yukarıdan inmeci anlayışların varıp dayanacağı nokta kurgu ve mühendislik, yani totaliter anlayıştır. Bundan dolayı kimileri Seyyit Kutup’taki devlet tasavvurunu şumuli, yani totaliter olarak nitelemiştir. Evet, tepeden inmeci yaklaşım İslâm’ın vazettiği tedricîliğe terstir ve bu da Sünnetullaha aykırıdır. Bu anlayış, Fransız devriminin İslâma bulaşmış tortuları veya bakiyyesi arasında sayılmalıdır.

    Mustafa ÖZCAN-27.06.2007
    http://www.yeniasya.com.tr/2007/06/27/yazarlar/mozcan.htm

    Konu yenipınar tarafından (26.06.07 Saat 19:37 ) değiştirilmiştir.

  3. #3
    Vefakar Üye yenipınar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2007
    Mesajlar
    419

    Standart

    Yöntem meselesi


    Müslümanların öteden beri en önemli meselesi dini ve siyaseti anlamadaki yöntem meselesidir. Bu ilk kuşaktan beri devam edegelmektedir. Sözgelimi, Ömer bin Abdülaziz harici ileri gelenleriyle diyalog meclislerinde buluştuğunda onlara şunu söylemiştir: “Sizin maksadınız da, Allah rızası ve cennete ulaşmaktır. Bu hususta sizi samimî görüyorum ama gittiğiniz ve tuttuğunuz yol yol değildir, yanlıştır...” Ömer bin Abdulaziz haricilerin yöntemlerinin yanlış olduğunu çeşitli misallerle onlara göstermeye çalışmıştır. Karşı geldikleri noktalarda haklı oldukları yönler de var. Hukukun aşıldığı noktalar var. Bununla birlikte onlar yanlışın kapsamını genişletmişler ve yanlışı daha büyük bir yanlışla mualece etmeye kalkışmışlardır. Hatayı tedavi etme yöntemleri yanlıştır. Lokal tedavi yerine küllî tedaviye yönelmeleridir. Bazen de günümüzde olduğu gibi küllî tedavi gerektiğinde siyaset üzerinden lokal tedavi uygulanabilmektedir. Onlar, yöntem yanlışına saptıklarından dolayı da hep muhalif olarak kalmışlardır. Osmanlı içinde veya dışında hep muhalif olarak varlıklarını devam ettirenler ve siyasi itizal dairesini temsil edenler aslında anılagelen yöntem yanlışlarının kurbanıdırlar. Bazen fart-ı idealizm anarşizmin başka şubesidir. Zaten anarşizmin çıkışında böyle bir idealizm algısı vardır. Realizmin aşırısı Makyavelizm’i doğururken, idealizmin aşırısı da anarşizmi tevlit etmiştir. Bu anlamdaki idealizm başkalarına hakkı hayat tanımaz. Ve tarihteki birçok fitnenin de yakıtıdır. Bu itibarla, kalkış noktamız bir olduğu halde farklı yöntemler kullanıyor olmamız veya bazılarımızın yanlış yöntemi bizi başka başka vadilere götürüyor. Bundan dolayı dün, bugün ve yarının en temel meselesi doğru yöntemin tesbiti meselesidir. Özellikle de siyasî noktada bunu tesbit edemediğimizde yolculuğumuz hiç bitmeyecektir. Eski bir tabir vardır: “Vusulsüzlüğümüzün nedeni usülsüzlüktür’ diye. Arapça ibaresiyle ‘men cehile’l usule hürime’l vusul’
    ***
    Bu itibarla özellikle dini anlamada ve siyasette doğru usulün ve yöntemin tesbiti hayatidir. Kâtip Çelebi’nin Mizanü’l hak fi ihtiyari’l ehak gibi kitapları ve Şarani’nin Mizan gibi kitapları hep bir uzlaşma kültürünü hem de bir kavrama kültürünü yansıtırlar. Günümüzde en büyük yöntem yanlışlarından birisi doğrudan siyasete yönelen ve siyaseti merkeze alan anlayıştır. Günümüzde bu anlayışı temsil eden iki hareket Müslüman Kardeşler ile Mevdudi’nin Cemaat-ı İslâmî anlayışıdır. Mevdudi ve Seyyid Kutup birçok yönden eleştirilmiştir.
    Bu eleştirilerin çoğunluğunda ben Mevdudi’yi haklı buluyorum. Sözgelimi müteşabih bir hadis olan Deccal’ın bir adada salınacağı güne kadar bağlı kalması ve beklemesi Mevdudi tarafından reddedilmiştir. İslâmî kesimler bu yüzden yani hadisi zahirinden dolayı reddettiğinden dolayı Mevdudi’yi paylarlar. Halbuki bu hadisi zahiriyle ele almak bizi Şiilerin gaybubet-i kübra halinde bin küsur yıldır gizlice yaşadığına inandıkları Mehdi anlayışını tasdike götürür. Bu ise sünnetullaha aykırıdır. Dünyada buna benzer bir fizikî hadise yaşanmamıştır ve bu, Retenü’l hindi’nin yüzyıllar sonra kendisini sahabi olarak tanıtmasına benzer. Halbuki Deccal hadisi doğrudur, ama müteşabih ve hem de semboliktir. Cenâb-ı Hak, Şeytan başta olmak üzere bir nev'î sabık ümmetlerin deccalı olan Samiri’ye sınırlı bir güç ve sınırlı bir mühlet vermiştir. Ve özellikle Deccal’ın etkili olacağı bir devre vardır. Aslında adada mahsur Deccal hadisi bütünüyle bir dünyayı sembolize etmektedir. Vakti geldiğinde bu akım ortaya çıkacak ve neredeyse bütün dünyayı istilâ edecektir. Kâinatta tohum halinde bulunmaktadır (günümüzün mecazıyla veya tabiriyle uyuyan hücreler gibidir) ve vakt-i merhunu gelince ortaya çıkar. Mevdudi bunu böyle izah etseydi belki isabet ederdi, ama hadisi zahiriyle anlamamakta da yerden göğe kadar haklıdır. Reddetmesi değil.
    *** Yine medar-ı tenkid olan Mevdudi’nin Gazali hakkındaki bazı mülâhazaları doğru bazıları da yanlıştır. Hadis konusundaki zayıflığı kendisinin de teslim ettiği bir husustur. Ama onu felsefeye mal etmek ve akliyata çok önem verdiğini öne sürmek tersinden pozitif ilimleri çökertti diyenler kadar yanlış ve yanlıdır. Bununla birlikte, Mevdudi’nin temel yaklaşımı dini bütün bütün siyaset üzerine bina etmesi ve doğrudan siyasete yönelmesi ve siyaseti merkeze ve öncelemesidir. Buradaki yanlış siyasetle ilgilenmesi değil daha geniş dairede ele alınması gereken siyaseti merkeze yerleştirmesi ve dinin genelini onunla değerlendirmesidir. Bu hususta kendisini Vahidüddin Han ve Ebu’l Hasan en Nedevi gibi Hindistan’ın allameleri tarafından haklı olarak eleştirmişlerdir. Haklıdırlar da. Ve tarih anlayışını da bu yanlış siyasî anlayışı üzerine bina etmiştir. Ve bunun sonucu yanlış çıkarımlarda bulunmuş ve bu da metod hatası olarak ortaya çıkmıştır. Bunun dışında Muhammed Yusuf el Binori (el Bennuri) ulema da kendisini eleştirmiştir. Onun siyasî anlayışı indirgemeci ve öncelikleri maklup hale getiren tersine çeviren bir çizgidir, çığırdır. Bu cereyan Cemaleddin Efgani ile başlamıştır. Üst yapıcı bu anlayış Cemaleddin Efgani ile başlamıştır. Siyasal İslâm denilen olguyu intaç etmiştir. Bir başka bir anlamda yatayı ihmal eden dikeyi esas alan bir anlayıştır ve bu anlayış Cemaleddin Kaplan gibi zamanla karikatürist bir takım çıkışları da beraberinde getirmiştir. Ancak Kaplan gibilerin elbette Mevdudi veya Seyyid Kutup’la bir alâkası yoktur o tamamen gelenekçi olmasına rağmen sadece siyaset dairesinde benzerlikleri vardır. Ama Mevdudi ve Seyyid Kutup’un geliştirdiği bu baskın ve genel hava diğer hareketler üzerine de baskı oluşturmuş ve pratik yaklaşımlarını etkilemiştir.
    Mustafa ÖZCAN-25.06.2007
    http://www.yeniasya.com.tr/2007/06/25/yazarlar/mozcan.htm

  4. #4
    Vefakar Üye yenipınar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2007
    Mesajlar
    419

    Standart

    Mekanik tasavvurlar


    Mevdudi gibi baz? zevatta öteki dünyay? öteleyen ve dini, uluhiyet ve nübüvveti üstünlük veya siyasî otorite olarak alg?layan ve buna indirgeyen temelli bir yanl?ş? vard?r. Bu, uluhiyet veya nübüvvet veya din bağlam?nda mekanik bir anlay?şt?r. Dini diğer alanlar?ndan soyutlad?ğ?n?zda fikir düzeyine veya teşkilat düzeyine iner. Halbuki din bütün bunlar?n hepsinden aşk?nd?r. Din ak?lla kavran?l?r, ama nas?l akl? aş?yorsa siyasî düzeyde de t?pk? öyledir. Dini siyasi alana indirgemek siyasal ?slamc?l?kt?r. Siyasal ?slamc?l?k diğerlerinden ayr?ld?ğ? oranda sapma anlam? taş?r. Bu ?slamda siyasetin inkâr? değildir. Aksine denklem içindeki yerini tayin etmek ve yerli yerine koymakt?r. Bu itibarla, Mevdudi’nin (rahmetullah aleyh) uluhiyet, nübüvvet ve buna bağl? olarak tarih anlay?ş? tamamen mekaniktir. Vüs’at ve esneklikten uzakt?r. T?kanma noktas? da buras?d?r. Mevdudi çeşitli kitaplar?nda kâinat?n mayesinin Allah’?n hükümranl?ğ?n?n tesisinden ibaret olduğunu söylemiştir. Özellikle de hakimiyet üzerine odaklanm?şt?r. Hakimiyet üzerine yoğunlaşt?ğ? oranda manevi yap? ihmale uğram?şt?r. Peygamberler tarihini siyasi zaferler tarihi olarak alg?lam?ş ve peygamberlerin başar? veya başar?s?zl?klar?n? buna göre derecelendirmiş veya değerlendirmiştir. Allah r?zas?n? buna indirgemiştir. Mevdudi ilk üç as?rdan sonra Müslümanlar?n dini anlayamaz hale geldiklerini ve hakimiyet telakkisini kaybettiklerini söylemiştir. Anlam kaymas? olduğunu savunmuştur. Asl?nda bu çok tehlikeli bir eğilimdir. Zira M?s?r’daki baz? hareketler özellikle de Şükrü Mustafa’n?n hareketi s?rf bu nedenden dolay? ilk üç as?rdan sonraki Müslümanlar? tekfir etmişler ve bunun sonucunda hem ak?l, hem de ruh sağl?ğ?n? kaybetmişlerdir. Mevdudi çok zeki ve gerçek bir entelektüel olmas?na rağmen maalesef dini anlay?ş?n? maneviyatla dengeleyememiş ve ?slamiyeti bütün bütün siyaset üzerinden yorumlam?şt?r. Manevi cephesini ihmal etmiştir. Ebu’l Hasan en Nedevi ve Vahidüddün Han gibilerin de aç?kl?kla ifade ettikleri gibi ilk üç as?rdan sonra dini anlamda temelden bir anlam kaymas? yaşanmam?şt?r. Bilakis ?slam tarihini bu şekilde yorumlamak vahim bir anlam kaymas?d?r. Burada malul ve anlam kaymas?na sahne olan Müslümanlar?n düşüncesi değil Mevdudi veya benzerlerinin fikriyat?d?r.
    ***
    Mevdudi’nin anlay?ş?nda büyük bir anlam kaymas? vard?r. Uluhiyeti sadece egemenlik olarak, tebliği de (peygamberlik görevi) sadece hükümranl?ğa davet ve tesis edilmesi olarak görmek büyük bir anam kaymas?n? ve buharlaşmas?n? da beraberinde getirmektedir. Dini tamamen egemenlik mihveri üzerine izah ediyor. Ona ve onun gibi düşünenlere göre peygamberlerin (asm) vazifelerinin gayesi yeryüzünde ilahi egemenliği tesis etmek ve O’nun emrettiği hayat düzenini bütün yönleriyle uygulamakt?r. Bu anlay?şla alakal? olarak Vahidüddin Han’?n ‘El ?slam ve’l Asru’l hadis’ kitab?ndaki eleştirilere benzer bir şekilde Ebu’l Hasan en Nedevi de Bedir taraf?ndan yeniden yay?nlanan ?slam’?n Siyasi Yorumu adl? kitab?nda şunlar? ifade ediyor: “Dini bilgilerini sadece bu tip tefsirden edinen, ?slam araşt?rmalar?n? s?rf bu kitaplarla s?n?rl? tutanlar?n Allah ile bağlar? dar, s?n?rl?, kuru, donuk (hikmetten uzak), resmi ve her müminden beklenilenin aksine içtenlikten ve samimiyetten yoksun bir hale dönüşecektir. ?nsan, özellikle peygamberliğin talim ve çabalar?n?n as?l amac?n?n bu hayatla s?n?rl? kalan değişiklikler getirip devrim yapmak ve sağlam bir temele dayal? bir beşeri kültür tesis etmek olduğunu savunursa, Allah sevgisini, r?zas?n? ve uhrevi kurtuluşu az?msam?ş olur. Elbette ki insan bu anlay?şla çabalar?n? ve işlerini sürdürürse gayba iman etmekten, ahirete iştiyak duymaktan, Allah r?zas?n? ummaktan, O’nun aşk?yla yanmaktan, yani Peygamberlerin çizdiği yoldan ayr?larak iktidar, itibar, şan ve hükümranl?k gibi sadece maddi kayg?lar?n peşine düşmüş olacakt?r...”
    *** Bu anlay?ş vahdet-i vücudun siyasi alana tercümesinden başka bir şey değildir ve pratikte ?slam’?n diğer boyutlar?n?, renklerini ve zenginliğini inkârla eşdeğerdir. Ahmet Hulusi gibiler uluhiyeti enerji ile izah ederken Mevdudi gibiler de siyasi egemenlik alan?na indirgiyorlar. Zaten kimse ontolojik düzeyde bunun aksini savunmuyor. Ama dini tamamen siyasete indirgemek ?slamiyetin içini boşaltmakt?r. Mevdudi bu hususta şunlar? yazmaktad?r: “Bundan dolay? peygamberler siyasi ink?laplar gerçekleştirmeye çal?şm?şlard?r. Hz. ?brahim’de olduğu gibi (a.s.) baz?lar?n?n çabalar? sonraki ink?laplar için zemin haz?rlamak ile s?n?rl? kalm?şt?r. ?sa (a.s.) gibi başka peygamberler ise hakiki devrim hareketleri başlatabilmiş fakat ilahi egemenliği kurmadan görevleri bitmiştir. Yine başkalar? devrimlerini gerçekleştirmekle başar?l? olabilmişlerdir. Hz. Musa (a.s.) ve Peygamberimiz (asm) bunlar?n aras?ndad?r...” Dolay?s?yla Mevdudi’nunki ile Bediüzzaman’?n veya Ebu’l Hasan en Nedevi veya Vahidüddin Han’? dine dayal? siyasi anlay?şlar? taban tabana z?tt?r.



    Mustafa ÖZCAN-01.07.2007

    E-Posta: mustafaozcan@yeniasya.com.tr


  5. #5
    Vefakar Üye yenipınar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2007
    Mesajlar
    419

    Standart

    İndirgemecilik ve parçalı anlayış


    Cemaatların en büyük yanlışlarından birisi bazılarının merkezi ticarete alarak holding görüntüsü kazanması, diğerlerinin de siyaseti merkeze alarak siyasi cemiyet veya hizip veya parti kimliğine bürünmeleri, diğerleri de teşkilanlanmayı esas alarak bir nevi gizli cemiyet veya örgüt hüviyeti kazanmalarıdır. Dolayısıyla cemaatların kırmızı çizgileri; holding, siyaset cemiyet veya parti olmaları veya gizli veya açık örgüt haline almaları ve komitacılığa bulaşmalarıdır. Bunların hepsinin zamanla yanlışları görülmüş ama yerine doğrusu ikame edilememiştir. Bunun nedeni acili ecile tercih etmektir. Muhasebe ve gözden geçirme ve şartları dikkate alma yerine, öne çıkan fırsatları değerlendirmek ve buna da hizmet ve himmet süsü vermektir. İslâmi cemaatlar hizip, holding ve örgüt görüntüsünden uzak kalmalılar. Fakat maalesef cemaatların çoğunluğu bu üç mahzurdan birisine bulaşmış veya tamamen batmıştır. Cemaatın fertlerinin ticaretle iştigal etmeleri başka, cemaatın ticari bir müessese gibi hareket etmesi veya ticari bir müesseseye dönüşmesi başkadır. Bunlara ticaret merkezli cemaatlar diyoruz. ‘Holding cemaatlar’ da denebilir.
    Bu ancak Ağa Han veya bazı İsmaililler tarzı gizli veya batini bir cemiyetin hizmet tarzlarına uygun olabilir. Yöntem gereği zamanla hizmetlerinin istismara dönüşmesi kaçınılmazdır. Umumun maslahatını esas alan cemaatların bu tarz ticari komün haline gelmeleri anlaşılabilecek gibi değildir. Keza cemaatın bazı fertleri istisnaen siyaset canibiyle ilgilenebilir. Ama bir cemaat hizmetin merkezine siyaseti ikame edemez. Bu tartirde dini bir cemaat olmaktan çıkar siyasi bir teşekkül haline gelir. Bu gerçek mânâda siyasetle dinin alanlarının ayrışması değil, karışmamasıdır. Bu yöntem meselesini tefrik edemeyenler bizim sözlerimizden “İslam’da siyaset yoktur” gibi bir mânâ çıkartabilirlerse de bu elbetteki doğru değildir. Dahilde örgüt gibi çalışmak ve silah kullanmak da aynı amaç doğrultusunda nehyedilmiştir. Meşruiyeti bir tarafa, yöntem olarak yanlıştır.
    ***
    Bu itibarla, Bediüzzaman örgüt anlamında Nurcuların bir cemiyet olmadıklarını söylemiştir. Buradaki cemiyet sosyolojik mânâda toplum değildir. Gizli veya açık örgüt veya örgütlenme anlamındadır. Dolayısıyla manevi ortaklığın dışında cemaat mali, siyasi veya askeri bir ortaklık içinde ise bu yöntem birçok mahzuru da beraberinde getirmektedir. Bediüzzaman ısrarla ve defaatle böyle olmadıklarını izah eder: “Nur Talebelerinin ders arkadaşlıklarına ve sırf vatan ve millet ve din menfaatine ve saadet-i dünyeviye ve uhreviye hesabına ve hariçten ve dahilden gelen ifsad cereyanlarına karşı mücahidâne tesanüdlerine gizli cemiyet namını vermek, değil nev-i beşeri, belki zemini de hiddete getirip, o ittihamı reddeder (Şualar, s. 329). Bana sordular ki: “Sizin cemiyet olmadığınız, üç mahkeme o cihette beraat vermesiyle, yirmi seneden beri tarassut ve nezaret eden altı vilayetin o noktadan ilişmemeleriyle tahakkuk ettiği halde, Nurcularda öyle harika bir alaka var ki, hiçbir cemiyette, hiç bir komitede yoktur. Bu müşkülü halletmenizi isterim‘ dediler. Ben de cevaben dedim ki; “Evet, Nurcular cemiyet memiyet, hususan siyasi ve dünyevî ve menfi ve şahsi ve cemaatî menfaat için teşekkül eden cemiyet ve komite değiller ve olmazlar. Fakat, bu vatanın eski kahramanlan kemal-i sevinçle şehadet mertebesini kazanmak için ruhlarını feda eden milyonlar İslâm fedâilerinin ahfadları, oğulları ve kızları, o fedailik damarını irsiyet almışlar ki, bu harika alakayı gösterip Denizli mahkemesinde bu aciz bîçare kardeşlerine bu gelen cümleyi onlar hesabına söylettirdiler: “Milyonlar kahraman başları feda oldukları bir hakikate başımız dahi feda olsun” diye onlar namına söylemiş, mahkemeyi hayret ve takdirle susturmuş. Demek, Nurcularda hakiki, halis, sırf rıza-yı İlâhî için ve müsbet ve uhrevî fedâiler var ki, mason ve komünist ve ifsad ve zındıka ve ilhad ve Taşnak gibi dehşetli komiteler o Nurculara çare bulamayıp hükümeti, adliyeyi aldatarak, lastikli kanunlar ile onları kırmak ve dağıtmak istiyorlar. İnşaallah bir halt edemezler. Belki Nur’un ve imanın fedâilerini çoğaltmaya sebebiyet verecekler. (Şualar, s. 439)”
    ***
    Bediüzzaman, çeşitli asarında komita veya gizli örgüt olmadıkları gibi siyasi cemiyet, yani hizip olmadıklarını da ortaya koyar. Bu hususta şunları kaydeder: “Madem, hayat-ı içtimaiyenin bir temel taşı ve fıtrat-ı beşeriyenin bir hacet-i zarûriyesi ve aile hayatından ta kabîle ve millet ve İslâmiyet ve insaniyet hayatına kadar en lüzumlu ve kuvvetli rabıta ve her insanın kâinatta gördüğü ve tek başına mukabele edemediği medar-ı zarar ve hayret ve insanî ve İslâmî vazifelerin ifasına mani maddî ve mânevî esbabın tehacümatına karşı bir nokta-i istinad ve medar-ı teselli olan dostluk ve kardeşane cemaat ve toplanmak ve samimane uhrevî cemiyet ve uhuvvet; hem siyasi cephesi olmadığı halde ve bilhassa hem dünya, hem din, hem ahiret saadetlerine kati vesile olarak iman ve Kur’ân dersinde halis bir dostluk ve hakikat yolunda bir arkadaşlık ve vatanına ve milletine zararlı şeylere karşı bir tesanüd taşıyan Risale-i Nur şakirtlerinin pekçok takdir ve tahsine şâyân ders-i imanda toplanmalarına cemiyet-i siyasiye namını verenler, elbette ve herhalde, ya gayet fena bir surette aldanmış veya gayet gaddar bir anarşisttir ki, hem insaniyete vahşiyane düşmanlık eder, hem İslâmiyete nemrudane adavet eder, hem hayat-ı içtimaiyeye anarşiliğin en bozuk ve mütereddî tavrıyla husumet eder ve bu vatana ve millete ve hakimiyet-i İslâmiyeye ve dînî mukaddesata karşı mürtedane, mütemerridane, anûdane mücadele eder...” Demek ki, İslamiyetin boyutları çoktur ve her alana hitap eder. Bu mânâda alanlar arasında takdim ve tehir vardır. Ama öncelikleri iyi belirleyememek akim ve sakim sonuçlara yol açar. İndirgemecilik ve parçalı anlayışlar gibi....


    Mustafa ÖZCAN-02.07.2007

    E-Posta: mustafaozcan@yeniasya.com.tr


  6. #6
    Ehil Üye osmanoğlu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2006
    Bulunduğu yer
    Uşak
    Mesajlar
    1.856

    Standart

    Allah razı olsun yenipınar kardeşim. Çok istifade ettiğim bir yazı serisi oldu. Gazetede kaçırdıklarımızı da burada okumuş olduk.
    Allah'a emanet olunuz..
    "Ey Rabbimiz! Biz indirdiğin kitaba inandık ve peygambere uyduk. Sen de bizi, Senin birliğine ve peygamberinin doğruluğuna şahitlik edenlerle beraber yaz." Âl-i İmrân Sûresi: 3:53.

  7. #7
    Vefakar Üye yenipınar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2007
    Mesajlar
    419

    Standart

    Dinle dünyayı tamir etmek


    Tahkiki iman ezberi kaldırmaz, bozar. Tarik-i mustakim üzerine gitmek tahkiki gerektirir. Tahkiki iman da ezberi kaldırmaz. Birçok yanlışımızın kaynağı tembellik ve bunun getirdiği tahkiksizliktir. Gerçek mânâda maddi ve manevi futuhata nail olamayışımızın temelinde de bu yatmaktadır. Davasında tefani olmuş ve nefsinden ve nefsinin payından arınmış, feragat etmiş kâmil ve kümmel insanlar az.
    İnsanlar parlayan ve sönen ışıkların peşinde seyir halindeler. Basiret derin imanın bir meyvasıdır. Derin imanı ve dolayısıyla firaseti olmayanlar aldatılmaktan kurtulamazlar. Safderun bir şekilde temenniler peşinde giderler. Şah-ı Geylani’nin dediği gibi temenni ise cehennemin vadilerindendir. Netice itibarıyla, dünya bizi aldatıyor. Ama en vahimi de dinle dünyayı takas etmektir. Din üzerinden dünyalık devşirmektir. Dünyalığın en deni kısmı budur. Çünkü kutsalı kutsal olmayana kurban etmişinizdir.
    Bunları düşünürken Ezher dergisinde bir yazı dikkatimi çekti. İbrahim Ethem’le alakalı bir yazı. Merhum Necip Fazıl Kısakürek’in hakkında piyes yazdığı kendi deyimiye ulu veli. Ama şimdi ehli inkâr demeye seza olan guya günümüzün ehl-i tahkiki düm düz gidiyor. İbrahim Ethem’i, Sidarte ve Budha’nın şapsiyetine benzediği için Budizm kültüründen devşirilmiş bir figür olarak görüyor ve inkâr ediyorlar. Böylece sadece gerçeği değil hayalimizi de karartıyorlar. Aynen Süleyman Ateş’in bir müddet evvel gazetesi Vatan’da yaptığı gibi.
    ***
    Hasan el Basri gibi tabiinin ulularından olan Veysel Karani’nin tarihi şahsiyetini neredeyse hayali bir şahsiyet olarak takdim ve tasvir ediyor. Tarihte müspet ve menfi anlamda gamiz/esrarengiz şahsiyetler çoktur. Abdullah İbni Sebe gibi. Etraflarında bir efsane halesi örüldüğünden dolayı kimileri bunların tarihi bir şahsiyet olduğunu reddetmektedir. Her mübalağa edileni mübalağadan içtinap etmek için reddedecek olsaydık elimizde tarihi şahsiyet kalmazdı. Ona bakarsanız Selman-ı Farisi de benzeri bir şahsiyettir. Bu tarihi şahsiyetler güçlerini de esrarengizliklerinden almakta ve tarihe tad ve renk vermektedirler. Bizde ilahiyatçıların geneli halktan kopuk hale gelmişler ve bunun sonucu davet adamı olacak yerde meslek erbabı olmuşlar ve profesyonelleşmişlerdir. Bunu da ilmilik olarak sunarlar. Ameliliklerinin gittiğini hiç nazara almazlar. Bundan dolayı mevkutelerinde ve yayınlarında kuru bir bilgi yığını veya kırıntısı var, ama tabir caizse hoşafın yağı alınmıştır. Diplerini aydınlatmazlar. Halbuki Ezher dergisi geçmişteki bütün hata ve kusurlarına rağmen mesleki veya ilmi olmasının yanında aynı zamanda davet boyutunu da sergilemektedir. Kendisinden asıl beklenen de bu olmalı. Ezher dergisini halktan birisi dahi okuyup anlayabilecek durumda iken bizdeki dergiler bu havadan uzak ve yoksundur.
    ***
    İbrahim Ethem din ila dünyayı tamir dâvâsında olanların hüsran içinde olduklarını söyler ve bu bağlamda Adiy ibni Zeyd’in bir kıtasını tanık olarak getirir: Dinimizi parçalayarak dünyamızı tamir davasındayız,/ Halbuki geride ne din kalır ne de tamir ettiğimiz....
    ***
    Profesyonelleşmek profesyonel körlüğü de beraberinde getirir ve siz bir müddet sonra gerçeklerden afaktan ve enfüsten koparsınız. İlmiyye sınıfı tehlike altında olduğu gibi siyasetçi sınıfa daha ziyade tehlike altındadır. Bunlar da dünyayı tamir davasında dini parçalıyorlar. “Bediüzzaman, rivayetlerde gelen eşhas-ı ahirzamana ait haberlerin mühim bir kısmını ve hürriyetten evvel İstanbul’da tevilini söylediği hadislerin ihbar ettiği ahirzamanın dehşetli şahıslarının alem-i İslâm ve insaniyette zuhur ettiğini görür. Ve yine, gelen rivayetlerden, onlara karşı çıkacak ve mukabele edecek olan hizbü’l-Kur’ân hakkında, ‘O zamana yetiştiğiniz zaman, siyaset canibiyle onlara galebe edilmez; ancak manevi kılınç hükmünde i’caz-ı Kur’ân’ın nurlarıyla mukabele edilebilir’ tavsiyesine müracaatla, Ankara’da teşrik-i mesai edemeyeceği için, kendisine tevdi edilmek istenen mebusluk, Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye gibi Diyanetteki azalığı, hem Vilayat-ı Şarkiye umumi vaizliği” tekliflerini kabul etmez. Kendisini fikrinden vazgeçirmek için çalışan ve Ankara’dan ayrılmamasını rica için istasyona kadar gelen bir kısım mebusların da arzularına uyamayacağını bildirerek, Ankara’dan ayrılır, Van’a gider. Ve orada hayat-ı içtimaiyeden uzaklaşarak Erek Dağı eteğinde, Zernebad Suyu başında bir mağaracıkta idame-i hayat etmeye başlar.” (Tarihçe-i Hayat, Yeni Asya Neşriyat, s. 131-132.)
    *** Emin Çölaşan geçmişteki bir yazısında bunlara siyaset canibiyle değil iman canibiyle mukabele ve galebe çalınabileceğini tasdik eden bir yazı yazmıştı. Buna göre onlara siyaseten galebe çalmak nasıl mümkün değilse onların da imana galebe çalmaları aynı şekilde mümkün değildir. Bunu bir zamanlar Emin Çölaşan gayet veciz bir şekilde dile getirmişti. Kendilerinin müzeyyef ve sahte dindarlardan korkmadıklarını ifade etmiştir.


    11.07.2007

    E-Posta: mustafaozcan@yeniasya.com.tr


  8. #8
    Vefakar Üye yenipınar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2007
    Mesajlar
    419

    Standart

    Evrim ve devrim çıkmazı

    Zaman zaman AKP konusunda fikrimi ve tavrımı soruyorlar. Bir cihetle ekseri dostlarımız o canipte ve camiada olduğundan dolayı çok da açıktan fikir beyan etmiyoruz. Bununla birlikte, hakkın hatırı ali olduğundan bendeniz AKP’nin asıl zararının dindar kesimlere olduğu kanaatindeyim. Şöyleki, AKP Yenilikçi hareket olarak yola çıktığında siftahı, sakalları kısaltarak veya keserek ve bıyıkları budayarak yaptı. Bıyıkların dinin değil de örfün bir gereği olduğu söylenebilir. Doğrudur ama örf de kimi ulemaya göre nassı veya umumu tahsis eder. Öyledir de.
    Maalesef İslâmî kesimlerin bu noktalarda ricatını gördükçe tek bıyık savunucusu olarak Alevi kesimden Rıza Zelyut’un kalmasına hayıflanıyorum. Bir yerde de o zatı tebrik ediyorum. Yandaşları açısından maddi olarak AKP’nin artı bir değer ürettiği söylenebilir. Siyasi açıdan bir şey diyemiyeceğim ama sosyolojik açıdan bizim zeminimizi çürütüyor. Benim bir tezim var. Buna göre, 12 Eylül’den itibaren İslâmî kökenden iktidara gelen muhafazakâr partiler insanımızı manevi değerlerden ziyade maddi değerlerle tanıştırdıkları için dejenere ettiler. Böylece siyasetin dayandığı altyapı olan insan unsuru kirlendi. Fedakârlık yerine hedonizme ve zevkperestliğe bıraktı.
    Bunun sonucu sadece soyolojik yapı değil sosyolojik yapının çekirdeği olan aile de sarsılmaya başladı. Bunu AKP’ye oy veren kitleler içinde gözlemlemek mümkün. Sağ iktidarlarla birlikte cefa yerini sefaya bıraktı. Böylece rant sistemine bulaşamayan destekçi kitleler de bile bir bozulma ve yanlışı içselleştirme, meşrulaştırma anlayışı egemen oldu. Kısaca rantçı anlayış kitleyi soyut olarak dönüştürdü. Sıfat üzerinden rekabet isim üzerinden bir rekabete dönüştü. Rekabetin içi boşaldı. Yani işin mahiyeti kalmadı. 12 Eylül’ün apolitizasyonu muhafazakâr parti iktidarlarıyla birlikte aislamizasyona dönüştü. Böylece sisteme pasif olarak eklemlendiler. 2002 sürecinden sonra bazı askeri çevrelerin dediği gibi sistem dışında bulunan kitleleri sisteme dahil etmenin en kestirme yolunu muhafazakârları da sisteme dahil etmekti. Bu sistemin içine almayla birlikte once partiler sonra da siyasetçiler birbirine benzedi. İş, ‘Yok birbirimizden farkımız biz Osmanlı Bankasıyız’ tekerlemesine döndü. CHP bir yerde tarihi olarak anti islamizasyonu temsil ediyorsa AKP ve selefleri de aislamizasyonu temsil ediyorlar. Bu itibarla CHP çizgisine devrimci çizgi diyorsak ANAP ve devamındaki partiler de evrimci çizgideki partilerdir.
    ***
    AKP’nin en temel yanlışlarırndan birisi hem maddi hem de siyasi olarak paylaşmayı becerememesidir. Cumhurbaşkanlığı meselesini tıkayan da bu anlayış olmuştur. Bu paylaşmama anlayışı mali açıdan AKP’li yeni türedi zenginler imal etmiştir. Bununla birlikte, bu durum sadece siyasetle ilgili değildir. AKP gibi birçok cemaatın da ortak vasfı parayla oynuyor olmalarıdır. Burada AKP tek başına bir fenomen değildir ve geniş havzasıyla yani yenilikçi İslâmi hareketlerle birlikte anılmalıdır. Onlar da aynı yolun yolcusudur. Evvelemirde bu durum kendi karakterlerine veya manevi karakterlerine zarar vermektedir. Ardından da onlara gönül veren geniş kitlelere.
    Siyasi paylaşmazlığa gelince; AKP vitrin değişikliğine gitti ama dürüst ve fedakâr insanları ödüllendirmedi. Altarnatifsizlik AKP’nin hem avantajı hem de dezavantajıdır. Mecliste olağan altarnatif olmadığında sistem tıkanmış demektir ve bu durumda devreye olağandışı altarnatifler girer. Buna karşı da tedbir siyasi ittifaklar ve dengeli ve güçlü adamların meclise taşınmasıdır. Bu noktada siyasi ittifaklar yerine vitrin süslemesiyle güç odaklarına şirinlik mesajları verilmiştir. Siyasi ittifak çerçevesinde Hasan Celal Güzel veya Muhsin Yazıcıoğlu gibilerini ya doğrudan Meclis’e taşıyabilir ya da yardımcı olurlardı. Ama hırs infiradçılığa ve güç de istiğnaya yol açmıştır. Mevhum güçleri gözlerini kamaştırmıştır. Bu da siyasi zeminlerinin gayet çürük ve kaygan olduğunu gösterir. İki nedenden dolayı AKP siyasi rüzgârlar ve fırtınalar karşısında dik duramaz. İbni Haldun’un dediği gibi maddiyatla ve refahla birlikte rahata gömülmüşlerdir. Rahata gömülen kitlelerin veya siyasî kadroların da direnci ve geleceği olamaz. Geldikleri gibi giderler. En nazenin şey rahatlığın sembolü sermayedir. İdeolojisini kaybetmiş siyasi sermaye de öyledir. İdeolojisini kaybederek misyonunu, misyonunu kaybederek de vizyonunu kaybetmiştir. Vizyonunu kaybeden de hangi istikamete gittiğini bilemez. Yönünü tayin edemez. Gündüz dahi kördür. İş yapayım derken işgüzarlık yapar. Rahatlık dinamizmi çürütür. Eğer bugün AKP’de hâlâ dinamizmden bazı kırıntılar kalmışsa bunu yine de eski özüne borçludur.
    ***
    Yenilikçi hareketle birlikte gelen sakalların kısaltılması parti döneminde yerini başörtüsünde gerilemeye bırakmıştır. Bu bir moderniz ve ona doğru dönüşümdür. Bunu kamusal alanla ilgili söylemiyorum. Özel alanla ilgili söylüyorum. Kendi dünyalarında da başörtüsü hassasiyeti zayıflamıştır. Burada devrim ile evrim çizgisini ayrt etmek için iki misal vermek yerinde olacaktır sanırım.
    Bunlardan birisi: MHP’li eski milletvekili Nesrin Ünal örneğidir. O talimatla başörtüsünü çözdü. AKP çizgisi ve aynı havzadan beslenen muhtelif cereyanlar ise özenerek ve özenti ile başörtülerini hafifletiyorlar. Bu noktada Ertuğrul Özkök’ün 3 Temmuz 2007 tarihli yazısı bir ibret levhasıdır. Nesrin Ünal’ın devrim çizgisiyle başını açması örneğine paralel olarak beklenti ve özentilerle bayan Gürtuna da geçirdiği evrim süreciyle birlikte sonunda başörtüsünü açmıştır. Bazıları onun AKP ile ne alakası var diyorlar. Aynı geniş havzayı temsil ediyorlar. Aradaki fark şahsidir. Zaten Abdullah Gül de ‘Çankaya’ya çıksaydım başörtüsünü modernleştirecektim’ demedi mi? Ve yine AKP’yi de kavralayan havzaya baktığımızda Yusuf Zeynelabidin Bey’in Berlin’deki kızı ve Yeni Şafat’taki bazı muhabirelerin kazandıkları son vaziyet ortadadır. Aday adaylarının bu yöndeki açıklamaları da ortadadır. Dolayısıyla dindarlara, sosyolojik anlamda hiçbir parti kendileri kadar veya dini geçmişten gelen partiler kadar zarar veremez. Netice itibarıyla, devrim ve evrim yolu aynı sonuca yani modernizme çıkıyor. Birisi içeriden diğeri dışarıdan. Birisi yukarıdan diğeri aşağıdan.. Devrimciler de bu arada evrim çizgisiyle alâkalı sabır sınavından geçiyorlar.


    Mustafa ÖZCAN-12.07.2007

    E-Posta: mustafaozcan@yeniasya.com.tr


  9. #9
    Vefakar Üye yenipınar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2007
    Mesajlar
    419

    Standart

    Referans sisteminin iptali

    Tarih mahkemesi kurulsa ve önünde mürafaa olsalar; mahkeme Milli Görüş hareketini usulden, AKP anlayışını da esastan bozardı. Nitekim bendeniz iki veya üç yıl kadar önce bir makalemde Erbakan Hoca’nın hareketinin usul ve metod yönüyle hatalı olduğunu ama esasatta sağlam olduğunu buna mukabil vaktiyle Yenilikçi hareket olarak anılan AKP’nin esasatta kırılma yaşadığını söylemiştim. AKP usul yanlışından çarkederken esasatta bir kırılma yaşamıştır. Yani yağmurdan kaçarken doluya tutulmuştur. Bu da ahengini ve dengesini bozmuştur. Ve onu diğer merkezi partilerden ayıran temel vasfı da budur. Çıkış noktasında kırılma var. Halbuki Menderes ve arkadaşlarının çıkış noktaları eksi değil artı. Dolayısıyla birincisinin (Erbakan Hoca) mahzuru iktidara gelememek ve kalamamak iken ikincisinin mahzuru ise referans sistemiyle oynayarak değerler yargısında velvele ve belbeleye neden olmasıdır. Bu da kendisini savurduğu gibi kitleleri de dönüştürmüş ve alabora etmiştir. Gerçekten de her ne kadar AKP esasatta ricat etse de halk kitleleri bunun farkında değildir ve bunu içselleştirmektedir. Gelinen esasta ve temelde kırılmayı doğru kabul etmektedir. Bu kırılmaya rağmen işin farkında olmadığından AKP’yi referans almaktadır. Dindarlığının istikameti görmektedir. Halbuki AKP referans sistemini iptal etmiştir. Kendisi de bu misyondan istifa etmiştir. Bu durumda halk kitleleri referans olmayan bir referansa yapışmakta ve tabi olmaktadır. Bu da dini hayatlarına yansımaktadır. Bu da müteselsilen içtimai dejenerasyona hizmet etmektedir. Bu açıdan, AKP anlayışı dindarlar için gizli tehlikedir. Belki devrimci çizgi de kendisi açısından AKP’yi böyle görmektedir; kabul, ama onlarınkisi paranoya ve onun da ötesinde bir kadro kavgasıdır. Evrimci yapı ile devrimci yapının mevkii ve mevzii kavgasıdır. Dindar kesimler AKP anlayışının nasıl bir tehlike olduğunu görmüyor veya göremiyorlar. Halbuki dışarıdan bakanlar ve objektif gözlemciler bunu farketmekte gecikmiyorlar. AKP’nin esasatı terkettiği yönündeki tesbitimiz Baskın Oran gibiler tarafından da değişik ifadelerle tasdik ve teyid edilmekte ve paylaşılmaktadır.
    ***
    Neşe Düzel’in ‘Sizce şeriat tehlikesi var mı?’ meyanındaki bir sorusuna hiçbir istibasa ve karışıklığa meydan vermeden Baskın Oran şu cevabı yapıştırmaktadır: “Hayır, şeriat tehlikesi yok. Çünkü bu adamlar artık şeriatçı değiller. Bu adamlar artık küçük burjuva. Şu anki kavganın dinle ilgisi yok. Bu kavga, küçük burjuvaların kavgası. Bu kavga, bir zamanlar ‘Anadolu sermayesi’ denilen kasaba eşrafının artık küçük burjuvalaşarak, 1930’lardan beri ülkeyi yöneten yerleşik ve eski seçkinlerin karşısına ‘yeni bir elit’ olarak çıkması sonucunda meydana geldi. Bakın... Küçük burjuvazi bir sınıf değildir, bir tabakadır. Ve, ikiye ayrılır. Okumuş kanadına ‘aydın’, okumamış kanadına ‘esnaf’ denir. Gerçi esnaf daha sonra üniversite mezunu olabilir ama ticaret yaptığı için o esnaftır. Bugüne kadar aydın kanat iktidara hâkimdi. Şimdi esnaf gelip iktidara ortak olmak isteyince korkuluyor. Çünkü esnaf, kasabanın ortamını, ‘İslam’ı ve muhafazakârlığı’ sırtında taşıyor. Halbuki o İslam artık ehlileşti. Çünkü burjuvaziye katıldığında esnafın artık tek kuralı kârını maksimize etmektir...”
    Bunun üzerine Neşe Hanım kaygılarını soru kipinde şöyle soruyor: “Peki şeriat tehlikesi yok, ılımlı İslam tehlikesi de mi yok? Hayatın son derece muhafazakârlaştırılması, bu muhafazakâr baskının güçlenmesi tehlikesi yok mu?” Aldığı cevap yine aynı doğrultuda: “Bu, potansiyel bir tehlike değil. Bu, şu anki mevcut durum. Kasabalarda ve büyük kentlerin kenarında cemaat baskısı tabii ki yaşanıyor. Fakat bu, gün geçtikçe artmayacak. Bu insanlar sınıf olarak yükseldikçe, cemaat baskısı azalacak. Ne varki, onların sınıf olarak yükselmesi, kitlelerin korkusunu artırıyor. Oysa bu muhafazakârlık tırmandığı kadar tırmandı artık. Bu insanlar aynı zamanda sınıf merdivenlerinde de tırmanıyorlar. Bunların çocukları artık İslamı referans almayacak. Ayrıca yönetime dahil olmak da bu kesimleri ehlileştiriyor. Korkmamak lazım. İnsanlar, ‘Laiklik elden gidiyor’ derken, cemaatin bireyi mahvetmesine karşı çıktıklarını gösteriyorlar ama, devletin bireyi mahvetmesine de karşı çıkmalılar. ‘Laikliği gerekirse ordu korur’ diyerek, devletin bireyi mahvetmesinin önünü açtıklarını görmeliler. Hem cemaat hem de devlet baskısına karşı mücadele etmeliler...”
    *** ‘Bunların çocukları İslamı referans almayacak’ ifadesi korkunç bir tespit. Bu da AKP’nin geleceğimizi mahvetme istidadında olduğunun bir resmidir. Dindar kitlelerin önündeki gizli ve derin tehlike budur. Birileri rüyalarımıza paranga ve gem vururken birileri de rüyalarımızı sulandırıyor ve unutturuyorlar. Bu muhafazakârlık anlayışı muhafazakârlığı sıfırlayan ve referans taleplerini öteleyen bir anlayıştır. Netice itibarıyla, AKP belki muvakkat bir araç olarak bir dönem zaruretin adresiydi. Ama sonuçta bir çıkmaz sokaktır. Ona destek vermek, çıkmaz sokaktaki yolu ve sistemin ömrünü uzatmaktan başka bir işe yaramayacaktır. En iyisi hem evrimci hem de devrimci kavgadan ilelebed kurtulmaktır. Akibeti, ya onu anlamayan hamakat içindeki devrimci kitleler tarafından kırılmak ya da evrimci olarak ANAP’ın kaderini paylaşarak çözülüp milletimizin ufkundan uful edip gitmektir. Milletin yakasından düşmektir.


    Mustafa ÖZCAN-13.07.2007

    E-Posta: mustafaozcan@yeniasya.com.tr


  10. #10
    Ehil Üye aşur - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2006
    Mesajlar
    1.446

    Standart

    Allah raz? olsun. Sab?rla ve dikkatle okunmas? gereken yaz?lar.
    GÖNÜL SARAYLARINDA SEVGİ HÜKÜMDAR OLSUN.
    ADALET ORDA VEZİR, HİKMET İSE YAR OLSUN

    AKM

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Gençlerin İmtihanı ve İzleyecekleri Yöntem
    By nurlu dağ in forum İslam'a Göre Kadın ve Aile
    Cevaplar: 31
    Son Mesaj: 08.07.09, 17:56
  2. Bediüzzaman Ve Siyaset
    By Hayko_O in forum Bediüzzaman'ın Hayatı (Eski, Yeni ve Üçüncü Said Dönemleri)
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 26.08.08, 16:29
  3. Ortadoğuda Su Ve Siyaset
    By PirMuhammed in forum Tarih
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 13.07.07, 12:54
  4. Minik Canlı Organizmaya Dijital Veri Yükleyen Yöntem ve Hafiz İsmi
    By elff in forum Bilişim Haberleri ve Bilimsel Makaleler
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 05.06.07, 18:10
  5. Siyaset Topuzu ?
    By gulsah in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 16
    Son Mesaj: 10.03.07, 13:43

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0