+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 2 Sayfa var 1 2 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 13

Konu: Gazze'ye Girdik

  1. #1
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart Gazze'ye Girdik

    Delinmez denilen ambargoyu deldik

    İHH İnsani Yardım Vakfı Başkanı Yıldırım, Filistin konvoyu üyeleri ile Gazze'ye giderken yolda uğradıkları suikastı, Mısır polisinin şiddetini ve Gazze halkının sevincini anlattı.


    Dursun Kabaktepe'nin haberi
    Gazze'ye 143 araçla insani yardım ulaştıran "Filistin'e Yol Açık" konvoyu üyeleri, uçakla İstanbul'a geldi. Ekibi kalabalık bir grup karşıladı. 318 kişi için Atatürk Havalimanı'nda karşılama töreni düzenlendi. Törene, İHH İnsani Yardım Vakfı üyelerinin de aralarında bulunduğu yüzlerce kişi katıldı.
    GAZZE'YE GİRDİK İNSANLIK KAZANDI
    İHH İnsani Yardım Vakfı Başkanı Bülent Yıldırım, Atatürk Havalimanı'nda basın açıklaması yaptı. Filistin meselesinin, partiler üstü bir mesele olduğunu belirten İHH Başkanı Yıldırım, ‘Hiç beklemediğimiz bir anda taş yağmuruna tutulduk, arkadaşlarımızın kafaları, kolları kırıldı. Kavgalar oldu. Yanımıza gelen hanım kardeşlerimiz bu yaraları sardılar ve orada çok az olmamıza rağmen yüzlerce insanın saldırısına karşı koyduk. Allah'a şükürler olsun sonuçta Gazze'ye girdik ve insanlık kazandı. Delinmez denilen o ambargo delindi. Demek ki, istenildiğinde ve halklar beraber olunca yapılamayacak hiçbir şey yok.’ diye konuştu.

    BİZE SUİKAST DÜZENLENDİ
    Bülent Yıldırım, konvoy sırasında başlarından geçen zorlukları da şu cümlelerle anlattı: ‘Suriye sınırında bizi karşılamaya gelen arkadaşlarımıza Lübnan'da suikast yapıldı, 2 kardeşimizi şehit verdik. İsrail hiç durmadan bombaladı, 10 kardeşimizi Gazze'de şehit verdik.’

    MISIR HALKI BİZİM YANIMIZDA OLDU
    Yıldırım’ın konuşması sırasında sözleri kesilerek tekbir sesleri yükseldi. İsrail’i proteste eden kalabalık ‘Yaşasın Gazze direnişimiz.’, ‘İstanbul’dan Gazze direnişine selam.’, ‘Kahrolsun İsrail.’, ‘Direne direne kazandık.’ ve ‘ Yaşasın küresel intifada’ diye sloganlar attı. Mısır halkına kızmadıklarını da dile getiren Bülent Yıldırım, şu cümleleri kullandı: ‘Mısır halkı sürekli bizim yanımızdaydı. Başta Mısır hükümeti ile sorun yaşadık ama gelirken bize söz verdiler. Yediğimiz dayaklara ve attığımız dayaklara rağmen güzel bir anlaşma yaptık.’

    4,5 YILDIR SÜREN AMBARGO DELİNDİ
    Mazlumder Genel Başkanı Ahmet Faruk Ünsal da, Gazze’ye geçmiş olmanın çok önemli olduğunun altını çizerek 4,5 yıldır süren ambargonun delinebilir olduklarını gösterdiklerini söyledi. Mazlumder Genel Başkanı Ünsal, ‘Bizim gönderdiklerimiz denizde damla niteliğinde. Ama sembolik özelliği vardı.’ konuştu.

    MISIR’DA KENDİMİZ İSRAİLDE GİBİ HİSSETTİK
    Mısır polisinin sert müdahalesi sonucunda kolundan yaralanan Gerçek Hayat Dergisi Ortadoğu Temsilcisi Adem Özköse de, ‘O gece arkadaşlarımıza işkence yapıldı.’ diyerek şunları aktardı:
    ‘Mısır’a geçtiğimiz andan itibaren kendimizi İsrail’de hissettik. Yemek ve su vermediler. Tuvalete gitmek için bile bizi yarım saat beklettiler. Mısır’da çok baskı gördük. Zulüm gördük.’

    KUMBARASINI KIRIP GAZZE’DEKİ ÇOCUKLARA BAĞIŞLADI
    Tüm yaşanan zorluklara rağmen gönlü Filistin halkı ile birlikte olan bir kişi daha vardı ki, onun desteği diğerlerinden farklıydı. Bir ilköğretim öğrencisi olan Zehranur Karagülle, Filistin’de yaşanan zorlukları görerek kendi ihtiyacı olmasına rağmen kumbarasını kırıp Filistinli ailelere yardım için bağışladı. Filistinli çocukların çektiği zorlukları kalbinde hisseden Küçük Zehranur, okulunda arkadaşlarına da öncülük ederek Filistin’e yardım toplama konusunda çalışma başlattı. Filistin’de yaşanan drama katkı sağlayan Küçük Zehranur, şunları söyledi: ‘Okulda arkadaşlarımızla birlikte bir kumbara daha yapıp para topladık. Bu paralar Gazze’deki çocuklara gittiği için çok sevindim.’

    Moralhaber.Net
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  2. #2
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    Gazze taş devrine geri döndü!

    Yazar : Suna Durmaz





    İnsanlık tarihinin en acımasız katliâmları diye bir sıralama yapılacak olsa şayet, İsrail’in yaptığı katliâmlar birinci sıraya oturur. Filistin İnsan Hakları Merkezinin vermiş olduğu rakamlar bu iddiayı doğrular nitelikte.
    Bilindiği gibi, İzzeddin Kassam Tugaylarının fırlattığı el yapımı roketleri bahane ederek 27.12.2008 tarihinde Filistin’in Gazze Şeridine karşı giriştiği “Dökme Kurşun Operasyonu” adlı saldırıyla 22 gün boyunca gece gündüz demeden Gazze’yi karadan, denizden ve havadan bomba yağmuruna tutan İsrail; 960’ı sivil olmak üzere tam 1430 kişiyi öldürmüştü. Ölenlerin arasında 288 çocuk ile 121 kadın da vardı.
    Ailelerin toptan yok edildiği ve ocakların söndürüldüğü bu savaşta, yaralı sayısı 5 binin üzerine çıkmıştı.
    Musevîliğin ilâhî fermanı olan “Zulüm yapmayacaksın ve mâsumları öldürmeyeceksin” emirlerine kulak tıkayan Siyonist İsrail, Yahudilerin Allah’a bağlılıklarını ilân ettikleri Hanuka Bayramını* şeytanca kutlamıştı. Gazze semalarını havaî fişeklerle değil; Filistinlilerin üzerine attığı fosfor bombalarıyla ışıldatmıştı.
    Yere düşmeden açılan ve havayla temas ettiği anda tutuşarak ahtapot görünümü alan kıvılcımlar, düştüğü yeri harap etmiş; isabet ettiği canlıları kemiklerine kadar yakmıştı.
    Uluslar arası kamuoyu tarafından sorumsuzca kuvvet kullanıp sivillerin ölümüne sebep olmakla suçlanan İsrail ise, “ Biz her türlü vesileyi kullanarak Gazzelileri ikaz etmiş, evlerinizi terk edin demiştik. Ama dinlemediler, ne yapalım!” diye gayet soğukkanlı bir cevap verebilmişti.
    Peki ey insafsız İsrail! Gazzelilerin gidecekleri bir sığınak vardı da gitmediler mi?
    Arkalarında sen vardın; önlerinde deniz. Sığınacakları tek bir kapı vardı; o da Mısır’ın Refah kapısı. Oraya doğru koştular, ama nâfile.
    Refah Kapısı da yüzlerine kapatılmıştı! Peki, nereye gidebilirlerdi?
    Ne yapsınlar; yerdekilerin zulmünden gökteki rahmet kapısına sığındılar ve başlarına gelene sabrettiler
    Biliyorlardı ki; ölürlerse şehit, kalırlarsa gazi olacaklardı. Târümar olan malları ise Allah katında mahfuz kalacaktı.
    Gazze harbinin üstünden bir yıl geçmesine rağmen Gazzelilerin yaraları hâlâ sarılamadı. Savaş sebebiyle onlarca bina yıkıldı. 6000 bina kısmen hasar gördü. Yıkılanların yerine yenisinin yapılması, hasar görenlerin tamir edilmesi için inşaat malzemelerine ihtiyaç var. Yardım kurululuşlarının bütün çabalarına rağmen, İsrail Gazze’ye yeterli inşaat malzemesinin girmesine izin vermiyor. Savaştan bu yana ancak 41 kamyon inşaat malzemesi girmesine izin vermiş.
    Birleşmiş Milletler’e bağlı Filistinli Mültecilere Yardım ve Çalışma Kurumu (UNRWA) savaş sebebiyle evsiz kaldığından dolayı akraba yanına sığınan veya çadırlarda yaşayan 40 bin Gazzelinin barınabilmeleri için maliyeti 10 bin ilâ 18 bin dolar olan çamur evler yapmaya başladı.
    Yüzde 3 çimento karıştırılarak elde edilen kuvvetlendirilmiş çamur ve ahşaptan yapılan evler; ortalama 60-80 metrekare arası olup, iki yatak odası, oturma odası, mutfak ve banyo-tuvaletten ibâret.
    UNRWA’nın Birleşik Arap Emirliğinin yardımlarıyla yaptığı evler hiç yoktan iyidir tabiî; ama çâre değil. Çünkü Gazze 41 km uzunlukta, 6-12 km ende dar bir alana kurulu. Ve bu dar alanda 1.4 milyon insan yaşıyor. Alan yetersizliği yüzünden; Hamas hükümeti Yapı ve İnşaat İşleri Bakanı Yusuf el- Mansi’nin dediği üzere “çamur evler” evsizlik sorununa kalıcı çâre olamıyor.
    Hatırlarsanız, geçtiğimiz yıl bu günlerde Arap ve Batılı ülkeler Gazze’nin yeniden imâr edilmesi için 4 milyar dolar yardım vaad etmişlerdi. İsrail ablukası yüzünden bu vaad yerine getirilemedi. UNRWA kısmen ele geçen mâlî yardımlarla inşaat malzemeleri almaya kalksa da, bir işe yaramıyor maalesef.
    Çünkü Mısır hükümeti “Hamas militanları inşaat malzemelerini tünel yapımında kullanılıyor” diye iddia edip, malzemeleri Refah kapısından içeri sokmuyor.
    Şu insanoğlunun adaletsizliğine bakın!
    Dubai’de 1.5 milyar dolara 800 metre yüksekliğinde “gökdelen” yapılıyor; Gazzeliler ise ilkçağ insanının barınağı olan çamurdan yapılmış ker*** evlere geri dönüyorlar!!
    UNRWA sözcüsü Christopher Gunnes “Kuşatma sebebiyle Gazze şeridi taş devrine, hatta daha da geriye döndü. Çünkü çamurdan evler yapıyoruz” diye durumun vahâmetini âlemin yüzüne haykırıyor; ama ne yazık ki Gunnes’in bu acı dolu haykırışına kulak asan yok!
    * (Işıklar Bayramı da denilen Hanuka Bayramı Yahudi geleneğinde önemli bir yer tutuyor. Milâdî takvime göre Kasım veya Aralık ayının sonlarına, nâdiren de olsa Ocak başına denk gelir. Sekiz gün süren bayramda, dokuzlu şamdanın ortadaki mumu ile her gün bir mum yakılır. Bu ışıkların, Yahudileri cahâlet, haksızlık ve adaletsizlikten kurtarıp, umut ve cesaret verdiğine inanılır.)

    10.01.2010

    E-Posta: durmazsuna@yahoo.com-durmaz36@hotmail.com

    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  3. #3
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    İNSANLIK GAZZE’DE SAKLIYMIŞ MEĞER


    14 Ocak 2010 Perşembe




    BOMBALAR ALTINDA 2 GÜN -1-
    Osman Sağırlı
    osman.sagirli@tg.com.tr

    SAKSIDA DOMATES, SOĞAN YETİŞTİRİYOR, EVLERDE TAVŞAN VE TAVUK... İSRAİL, MISIR AMBARGOSU KİMİN UMURUNDA!..
    Ne taksicilere para verebildik, ne de lokantacılara... Olmayan lokmalarını paylaştılar bizimle, bütün çağıranların davetlerine icabet etseydik, Gazze’den bir yılda çıkamazdık!..




    Şehitlerin listesine bakan Filistinli çocuğun ismi de belki buraya yazılacak! Ama ne zaman?


    34 günlük yolculuğun ardından konvoyumuz nihayet Gazze’ye girmeyi başarıyor. İHH İnsani Yardım Vakfı Başkanı Bülent Yıldırım, “Gördün mü Osman, adamlar ‘konvoyu içeri sokmayacağız’ diyordu, sen vize bile almadan girdin. Bu, Allah rızası için yapılan bir iş, önünde kimse duramaz. Öyle de oldu” diyor. Sarmaş dolaş olan Filistinliler, hacı karşılamaya gelenler gibi... Tuttukları Türk’ü kucaklayıp havaya kaldırıyor, etrafını çiçek bahçesine çeviriyorlar.
    5 İsrail F-16 savaş uçağının alçaktan uçuşu haberiyle konvoy birkaç parçaya bölünüyor. Daha da tehlikelisi sevinçten sokaklara dökülen on binlerce Filistinli açık hedef haline geliyor. Tedbirler, izdiham derken otele varmamız tam dört saat sürüyor. Sabaha bir iki saat kalmış. Günlerdir Mısır’ın, âdeta “Firavun zulmünden” yorgun düşmüş vücudumuz, bu bir iki günlük uykusuzluğa ve yorgunluğa da dayanmak zorunda.
    Bir iki saatlik uyku ile sabah oluyor. Gün içinde getirdiğimiz 12 milyon tutarındaki yardımları Ketebe meydanında dağıtıyoruz. Öğle üzeri protokol ziyaretleri, akşama doğru miting derken, yorgunluktan bitap düşmüş halde ilk gördüğüm çay ocağına kendimi zor atıyorum.

    PARAYI BOZMUŞLAR ABİ
    Çay ocağında bir genç gelip, Türkçe “Abi çay içer misin?” diye soruyor... Türkiye vatandaşlığı da alan bu gençle sohbetimiz sırasında zaman zaman gençler yanımıza gelip fotoğraf çekiliyorlar. Benim Gazze, Muhammed’in de Türkiye ile ilgili meraklarımızı giderdiğimiz sohbet, yanımıza gelen bir gazeteci arkadaşın sitemleri ile bölünüyor. “İnternet kafeye gittim. Bu adamların paralarını da tanımıyorum, fazla mı aldılar n’aptılar?” sözleri üzerine Muhammed, parayı alıp sayıyor.
    - Kaç dolar vermiştiniz?
    - Şu kadar.
    - Abi senden ücret almamışlar ki, sadece paranı bozup iade etmişler.
    Felaket mahcup oluyor... Hadi gel de ağlama!
    Akşama doğru bir lokantaya gidiyor, yemeklerimizi söylüyoruz. Kapıda pırıl pırıl gençler. Biri öne çıkıyor. “Adım Ahmed” diyor, “Eğer lütfederseniz sizi evimizde ağırlamak isterim. Çok yakın, hemen köşeyi dönünce.... Biz burada dururken, dışarıda yemek yemeniz zorumuza gidiyor, utanıyoruz” diyor. Çaya gitme konusunda anlaşıyoruz. Nasıl seviniyor, anlatamam.


    GAZETECİLİK BÖYLE BİR ŞEY!
    22 yaşındaki Mümin Graybe Filistinli genç bir meslektaşımız. Geçtiğimiz yıl Gazze’nin bombalanması sırasında iki ayağını birden kaybetmiş. Tekerlekli sandalyede bile olsa gazetecilik aşkını
    dizginleyememiş...


    SEN TÜRK MÜSÜN?
    Bir telefon geliyor... “Osman hemen bir taksiye atla doğruca şehit Nizzar Reyyan’ın evine git” diyor. “Orada ne var, kiminle görüşeceğim” diyemeden kapanıyor. Burada telefon görüşmelerine çok dikkat etmek gerekiyor. Zira İsrail telekulağın alâsını yapıyor. Allah’ın izniyle bize kimse dokunamaz, lakin temas ettiğimiz garibanların başı ağırsa, dayanamam. Kafamda kırk senaryo, tilkiler dolanıyor.
    Gazze’de hangi araca el etsen, anında taksi oluyor. El kaldırıyorum, bir araç duruyor. Adresi söyleyip kaç paraya gideceğini soruyorum, 30 şekele anlaşıyoruz
    Zifiri karanlık sokakların birinden girip diğerinden çıkıyoruz. Asfaltı ara ki bulasın! Ambargo, sokaklarda iyiden iyiye hissediliyor.
    Taksici bir iki kişiye sorup uzun bir yolculuğun ardından Nizzar Reyyan’ın sokağını buluyor. Anlaştığımız üzere 30 şekeli uzatıyorum. “Türk müsün?” diye soruyor. “Evet” cevabımla 10 şekeli geri veriyor “Senden sadece benzin parası alacağım, kusura bakma. Aslında hiç para almamam gerekir, ama...” diyor, “Biliyorsunuz benzin karaborsa!..”


    Filistin Başbakanı İsmail Haniye, şehit Nizzar Reyyan’ın şehadet yıl dönümünde, çadırda verilen yemeğe katıldı.

    BAŞBAKANLA ÇADIRDA...
    Ağır makineli silahlarıyla Hamaslı polislerin kuş uçurtmadığı sokak, spot ışıklarıyla aydınlatılmış. Fotoğraf makinesini gösterip Türk gazeteci olduğumu söyleyince elimi sıkıp, buyur ediyorlar. Sokak boyunca dizilen görevlilerin “Faddal, te faddal” (buyur) yönlendirmeleriyle sokağın başındaki çadıra kadar yürüyorum. 20 yaşlarında temiz yüzlü bir genç soruyor
    - Ente Osman? (Sen Osman mısın?)
    - Naâm... (Evet)
    Önünde kazanlar kaynayan çadırın içine alınıyorum. Dört taraf geçtiğimiz yıl İsrail’in Gazze saldırıları sırasında şehit olan dava adamı Dr. Nizzar Reyyan ve 9 çocuğunun fotoğrafları ile donatılmış. Ortada bir sofra... Sofranın bir ucunda Filistin Başbakanı İsmail Haniye, yanında Reyyan’ın oğlu Bilal ve yakın dostları var.
    Şehadetin yıl dönümünde yakınları Dr. Reyyan ve çocuklarının hayrına yemek tertip etmişler. Bir iki sohbetin ardından ortaya makarnalar geliyor, ardından acı kahveler içiliyor. Mahalle de ne kadar çocuk varsa hepsi sevindiriliyor. Başbakan ayrılıyor, millet baş başa kalıyor.

    GÖZÜM ISIRIYOR AMA!
    Nedendir bilmem bazen hislenirim işte... Boğazımda bir düğüm.
    Ateş başında bir iki çocuk fotoğrafı çekiyorum , oyalanıyorum güya, şimdi ağlayacağım ayıp olacak.
    Hani, “ben bunu bir yerden tanıyorum, ama nerden” dediğiniz olmuştur mutlaka...
    Benim sıkça olur ve yine oluyor...
    Eh, üç kıtada 70 ülke dolanır, on binlere kart verip kart alırsanız, bu akıbet kaçınılmaz... Yer dayım olmuş gök halam...
    Hikâyeye geleyim. Az önümde bir Toyota sertçe duruyor... Ortalık toz duman. Cam yarıya kadar açılıyor, içeriden biri sesleniyor “Osmaan...” Araca yaklaşıyorum, konvoyla birlikte geldiğimiz arkadaşlardan Ayhan Abi, yanında da Filistinli bir genç. Dikkatlice süzüyorum, gözlerim bir yerlerden ısırıyor ama... Ben şaşkın şaşkın bakarken “Hoşgaldin abi, gal gal şabuk “ diyor, kapıyı açıyor. Bu, geçtiğimiz yıl İstanbul’a tedavi için getirilen yaralı Salah’tan başkası değil. Hastanede ölüm kalım savaşı verirken haberini yaptığım 28 yaşındaki Salah...
    “Ooo Türkçeyi de kıvırmışsın maşaallah” diye takılıyorum, gülüyor.
    Kuytu sokaklardan tırmanıyoruz, olmadık yerlerde ileri geri manevralar yapıyoruz. Kimi yerde hızlı geçiyoruz, kimi yerde bir müddet bekleyip ilerliyoruz. Bir evin önünde duruyoruz.
    Salah, “Hadey abiler yallah “ diyerek bizi sokak kapısından içeri sokuyor. Dehlizden geçip geniş bir bahçeye, ardından odaya geçiyoruz.
    Ortada bir ateş, dumandan göz gözü görmüyor. Ocağın başında 70 yaşlarında nur yüzlü Kevser ana... Kazandaki aşı karıştırıyor, arada kepçeyi daldırıp, içindekini yüksekten geri boşaltıyor. Bugün bulgur var...



    3 çocuğunu şehit veren Kevser ana, yaşadıklarına rağmen tebessüm ediyor... Pişirdiği yemeklerden bize de tattırıyor...

    ŞEHİT ANASININ DUASI
    Salah, Kevser ananın elini öpüyor, Türkiye’den geldiğimizi söylüyor. Kevser ananın ışıldayan gözlerinden bir çift gözyaşı dökülüyor. Kendisinin 3, kız kardeşinin de 4 çocuğunun şehid edildiğini anlatıyor. Ellerini iki yana açıyor bizlere uzun uzun dua ediyor, o kadar şefkat gösteriyor ki aklıma rahmetli annem geliyor. El çabukluğu ile tahtalardan oturak yapıyor, çay için ısrar ediyor. Salah, kalamayacağımızı söylüyor, çıkıyoruz...
    Zifiri karanlık sokakta tökezlememem için kolumdan tutan Salah’la yan taraftaki eve geçiyoruz. Evdeki ağır koku burnumu sızlatıyor. Işığı yakmasıyla kendimi kümeslerin, kafeslerin içinde buluyorum. Yahu evin içinde bunların işi ne? Salah, “Sen gazetecisin abi” diyor, “Buraları anlat ki insanlar bizim ne şartlarda yaşadığımızı görsün. İsrail ahırlarımızı vuruyor hayvan besleyemiyoruz, tarlalarımızı vuruyor, bir şey ekemiyoruz. Biz de saksıda domates, soğan, kafeste tavşan, kümeste tavuk besliyoruz. Tavşanlar hızla ürüyor, et ihtiyacımızı karşılamaya çalışıyoruz...”
    Aklıma Türkiye’deki marketler geliyor. Peynir reyonunda 248 çeşit peynir (atmıyorum, bu haber çıktı), zeytin reyonunda renk renk zeytinler, çikolatalar, helvalar, etler, tavuklar, pastırmalar, sucuklar... Ben bundan sonra zor alış veriş yaparım! Poşetleri doldur doldur yürü, yok yaaa!
    Bunlar giriş bölümüydü, peşrev diyelim bir bakıma. Size yarın nefes kesen bir macera anlatacağım. Türk basınından hiç kimsenin yaşamadığı bir “Ribat” (sınır nöbeti) hikâyesi. Okuduğunuza değecek, inanın bana...



    Et yok, süt yok... Ama çare çok, odada bile olsa tavuk yetiştiriyorlar.

    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  4. #4
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    Gazze için büyük adım

    Müslümanlar bir vücudun azaları gibidir. Vücudun bir yerine diken batsa bütün vücut hisseder.
    Kategori : Dünya Yorum Sayısı : 0 Okunma : 172 Tarih : 14 Ocak 2010, 08:27
    Âlem-i İslâm da büyük bir vücut olarak düşünülürse İslâm coğrafyasında yaşanan sıkıntılar da şüphesiz bizleri üzüyor. Dün Bosna’da, Çeçenistan’da, Irak’ta, Doğu Türkistan’da yaşananlar bizleri üzdüğü gibi Filistin meselesi de yıllardır âlem-i İslâmın kanayan yarası. İslâm ümmeti bu kanayan yarasına daha fazla duyarsız kalmamalı. Peygamberimiz (asm) çeşitli maksatlarla seferler düzenlemiş. Bu seferlerin bazıları Müslümanlara moral vermek, bazıları da düşmanı korkutmak için yapılmış. Peygamberimiz (asm) seferlerin bazılarına güvendiği arkadaşları komutan olarak tayin edip göndermiş, bazılarına da bizzat kendisi katılmış. Şüphesiz bu konvoy o yüce ve kutlu seferlerle mukayese edilemez. Ancak gaye ve maksat bakımından benzeyen yönleri de vardı.
    Avrupa’daki vicdan ve adalet duygusuna sahip insanlar Filistin’e daha önce bir iki küçük konvoyla girmişler. Ancak Son Filistin’e Yol Açık ya da diğer adıyla Filistin’e Özgürlük Konvoyu’na Türkiye’den Müslümanların da katılmasıyla farklı bir mahiyete büründü. Bunu konvoyun Şam durağında yapılan konuşmalarda idrak ettim. Buradaki bir toplantıda yapılan konuşmalarda Peygamberimizin (asm) seferlerine dikkat çekildi. O andan itibaren bu konvoya farklı bir anlamla, farklı bir gözle bakmaya başladım. Konvoya katılan insanlar şuur ve iman sahibi kişilerden oluşuyordu. İstisnasız namazlarına sefer şartlarının zorluklarına rağmen dikkat ediyorlar, mümkün mertebe cemaatle kılıyorlardı. Konvoyda 17 yaşından 80 yaşına kadar insanlar vardı. Milliyetleri farklı olmakla birlikte, çoğunluğu Müslüman olan insanların arasında Müslüman hanımlar da vardı.
    Hıristiyanlar arasında da her yaştan ve cinsiyetten insan yer almıştı. Kendilerini Savaş Karşıtı Koalisyon olarak tanımlayan vicdan sahibi insanlar da vardı. İnsanlık adına yola çıkan bu kişilerin ortak bir gayesi bulunuyordu. Gazze’ye uygulanan acımasız ambargoya dikkat çekmek, uyuyan vicdanları uyandırmak.
    Konvoyu Türkiye’den itibaren adım adım gazetemiz Yeni Asya adına takip ettim. Millî şairimiz Mehmet Âkif Ersoy, İstiklâl Marşımızın bir mısrasında “Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!” der. Gördüğümüz Filistin topraklarını ancak bu dize tarif edebilir. Çanakkale Şehitliklerini ziyaret edenler bilir, insan orda tarifi imkânsız bir duygu ve his yaşar. Türkiye’den itibaren 22 günlük zorlu ve yorucu bir yolculuğun ardından ziyaret ettiğimiz Filistin’in Gazze şeridindeki topraklarda da benzer duyguları yaşadık. Gazze’ye giren konvoy, İngiltere’den itibaren 34 günde Gazze’ye ulaşabildi. Ve bizler her güne bedel bir saat olmak üzere Gazze’de toplam 34 saat kalabildik. İsterseniz bu yolculuğun en başına dönelim.
    Adana’da hanımlar alyanslarını bağışladı

    İngiltere’den 5 Aralık 2009 günü yola çıkan konvoyun Avrupa ayağını Viva Pelistina Grubu organize etti. İngiltere’den bir grup araçla yola çıkan konvoy, kar topunun yuvarlandıkça büyümesi gibi Türkiye’ye gelinceye kadar yaklaşık 70 araca ulaştı. 15 Aralık günü Yunanistan’a açılan sınır kapımız İpsala’dan Türkiye’ye giren konvoyu, organizasyonun Türkiye ayağını yürüten İnsanî Yardım Vakfı (İHH) sınırda karşıladı. Aynı gün İstanbul’a gelen konvoy geceyi İstanbul’da geçirdi. 16 Aralık günü İstanbul’da basın açıklaması ve şehir turu gibi faaliyetlerde bulunan konvoy akşam saatlerinde Adapazarı’na doğru harekete geçti ve gece intikal ettiği Adapazarı’nda konakladı.
    Benim de içinde bulunduğum bir grup gazeteci ise konvoyu takip etmek üzere 17 Aralık Perşembe sabahı İHH’nin İstanbul Fatih’teki merkezinde bir araya geldik. Daha sonra, 10 gün olarak planlanan yolculuğa çıktık. Konvoyu Ankara otobanının şehir gişelerinde yakaladık. Ankara ASKİ Spor Salonu’nda mola verip dinlenen konvoy, gece saatlerinde Konya’ya ulaştı. Konyalılar sevgi gösterileriyle karşıladıkları konvoyu, Selçuklu Belediyesi Uluslararası Kongre Merkezi’nde misafir etti. 18 Aralık Cuma günü Konya Salı Pazarı meydanında bir miting gerçekleştirildi. Konyalı hayırseverlerin bağışladığı araçlar da konvoya katıldı. Cuma namazı sonrası yola çıkan konvoy akşam saatlerinde Adana TÜYAP Fuar Merkezi’ne intikal etti. Burada yapılan karşılama Adana halkına yakışır şekilde oldu. Misafirlerin kendilerini rahat hissetmesi için gereken her şey düşünülmüştü. Geceyi burada geçiren konvoy ertesi gün Adanalı hayırseverler ile birlikte diğer illerden (Antalya, Isparta, Kahramanmaraş, Kayseri, vb.) hayırseverlerin bağışladığı araçlar konvoya katıldı. 19 Aralık günü Adana’daki uğurlama merasiminde duygulu anlar yaşandı. Bazı çocuklar harçlıklarını Filistinli çocuklara verilmek üzere yetkililere bağışlarken, bazı hanımlar da kollarındaki bileziklerini ve parmaklarındaki alyanslarını çıkarıp Filistinlilere bağışladılar. Sevgi gösterileri arasında Adana’dan ayrılan konvoy Gaziantep gişelerinde yağan şiddetli yağmura rağmen Anteplilerin sevgi seliyle karşılandı. Geceyi Antep Şehit Kâmil Belediyesi Spor Kompleksi’nde geçiren konvoy, bu ilden ve çevre illerden gelen bağış arabalarla Suriye’ye doğru yola çıktı. 20 Aralık günü Kilis girişinde vatandaşlar tarafından karşılanan konvoya en son bu şirin ilimiz de kendi gücü nispetinde katıldı. Konvoy artık Türkiye’deki yolculuğunu tamamlayıp Suriye sınırına ulaştı.
    Suriye’nin Filistinlilere desteği her konuda tam

    Öncüpınar Kapısı’nda Suriyeli yetkililer tarafından sevgi gösterileri ile karşılanan konvoy yapılan işlemlerin ardından Başşehir Şam’a doğru haraket etti. Yol boyunca sokaklara dökülen Suriyeliler konvoya sevgi gösterisinde bulundu. Sınırdan girişimizden itibaren Suriye İstihbaratı (Muhaberat Örgütü) konvoyu ve bizleri adım adım takip etti. Suriye Kızılay’ı, konvoya yemek ve su gibi lojistik destekte bulundu.
    Suriye, Filistinlilerle ortak bir düşmana sahip. Zira İsrail Suriye’nin Golan Tepelerini işgal altında tutuyor. Ayrıca Suriye’de çok sayıda Filistinli yaşıyor. Hamas’ın siyasî liderleri Şam’da ikamet ediyor. Hamas’ın bir numaralı lideri Halid Meşal Şam’da. Bu sebeple hükümet Filistin konvoyunu ağırlama ve uğurlama konusunda elinden geleni yaptı. Bazı şehirlerin girişlerinde askerî bandolarla karşılandık. Bazı şehirlerde ise bizi okul bandoları karşıladı. Yol güzergâhı boyunca davul zurna ile karşılayanlar da oldu. Sınırdan 400 km içeride olan Şam’a ulaşmamız gece yarısını buldu. Şam’da bir sendikaya ait olan Sahara Otel’de konakladık. Şam’da geçirdiğimiz bir gün boyunca programdan arta kalan dar vaktimizde Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Hutbe-yi Şamiye’yi irad ettiği Cami-i Emeviye ve diğer tarihî mekânları ziyaret ettik. Nasip olursa Suriye ile ilgili izlenimlerimizi daha sonra detaylı bir şekilde kaleme alacağız. Zira Ürdün’den geri dönüşümüzde 2 gece daha Şam’da, 5 gece de Lazkiye’de konakladık. Bu ülkede toplam 10 gün kaldık.
    Şam’da bir gece daha aynı otelde konakladıktan sonra 22 Aralık’ta Ürdün’e doğru yola çıktık. Yolda, içinde bulunduğumuz araca Suriye ordusuna ait askerî bir araç çarpıp kaçtı. Çok şükür bize bir şey olmadı, ancak arabamızın aynası ve bir camı kırıldı. Yolda tamirat yapma imkânımız olmadığı için bir müddet bu şekilde yola devam ettik. Koli bandı ile kırılan cama bir branda yapıştırıp aynayı da idareten yerine yerleştirdikten sonra Ürdün sınırına ulaştık. Sınırda Suriyeli yetkililer halk oyunları ekipleriyle bizleri uğurladı.
    Ürdün polisi kapıyı açmak zorunda kaldı

    Ürdün sınırındaki polisler bizi çok sevimsiz karşıladı. Sıkı bir kontrolden geçirildik. İşlemleri yapmamıza rağmen sınırdan geçişimize uzun süre izin verilmedi. Sinirler iyice gerilince bütün araçlar kornalarına basmaya, konvoydaki ambulanslar da sirenlerini çalmaya başladı. Bu alışık olmadıkları protesto karşısında şaşıran Ürdün polisi kapıyı açmak zorunda kaldı. Ürdün’e girişimizde bizi hava kararmasına rağmen coşkulu bir kalabalık karşıladı. Zira 6 milyon nüfuslu bu ülke nüfusunun yarısı Filistin asıllı. Bu sebeple görkemli bir karşılama programı hazırlamışlar. Ancak 5 saat boyunca bizim sınırda bekletilmemiz sinirleri iyice germiş. Bir kısım Ürdünlüler havanın kararması üzerine ümitlerini keserek evlerine dönmüş. Meydanda kalan Ürdünlüler bizleri sevgi ile bağırlarına bastı. Buradaki karşılamanın ardından Amman’a doğru yola çıktık. Amman girişinde polis şehir trafiğini bahane ederek konvoyu ikiye bölmek istedi. Buna itiraz eden konvoy yönetimi kontak kapatma eylemi yaptı. Kısa süreli bir gerginlik yaşandı. Bunun üzerine yapılan bir dizi görüşmeden sonra konvoyun 20’şerli gruplar halinde şehre girmesine izin verildi. Şehir merkezinde Mühendisler Sendikası’na ait bir tesise yerleştirildik. Buradaki karşılamanın ardından otobüslerle yakınlardaki otellere götürüldük. Sabah şehirde kısa bir inceleme turunun ardından programları takip etmek üzere merkeze geldik. Basın toplantıları ve mitingten sonra bir gece daha Amman’da kaldık. Bu ülkedeki sivil toplum kuruluşları konvoya destek oldu. Akşam bu ülkede okuyan Türk öğrencilerle bir çay sohbetinde bulunduk. Nasip olursa bu ülke ile ilgili izlenimlerimizi daha sonra detaylı bir şekilde kaleme alacağız.

    Bülent Yıldırım, krizleri iyi yönetti

    24 Aralık sabahı Ürdün’ün liman şehri Akabe’ye doğru hareket ettik. Tarihî Hicaz demiryolu güzargâhını takip eden otobandan ilerleyerek Maan şehrini geçip akşama doğru Akabe’ye ulaştığımızda araçlarımızı bir gümrük sahasına aldılar. Bu yol güzergâhı hep uçsuz bucaksız çöllerle kaplıydı. Bizim için hazırlanan bir programı takip etmek için 3/4 saatliğine otobüslerle Akabe şehir merkezine götürüldük. Burada İhvan-ı Müslimin’in Ürdün kolunun hazırladığı bir toplantıyı takip ettik. Ancak daha sonra geri dönmemize müsaade edilmedi. Konvoydakiler burada kurulan çadırlarda konaklamak mecburiyetinde kaldı. Konvoyun bütün duraklarında konvoyun Avrupa organizasyonunu yapan Viva Palistina grubunun lideri İngiliz parlamenter Eski Londra Belediye Başkanı George Galloway, Besmele ve selâmla başladığı konuşmalarında Araplara uzun uzun hitap etti. Onların uyanıp ayağa kalkması için çağrıda bulundu. Mısır’a da çok şert şekilde yüklendi. Galloway, şova dönük konuşmalar yaparken İHH Genel Başkanı Bülent Yıldırım ise, ümmetin birlik ve dirliğini kardeşliğini vurgulayan konuşmalar yaptı. Galloway’ın sert çıkışlarını dengeleyen Yıldırım, kriz zamanlarında yaptığı toplantılarla yatıştırıcı rol oynadı. Konvoyun adım adım hedefine ulaşmasında Yıldırım’ın ustaca yaptığı manevraların rolü çok büyük oldu. Hesaplanmadan atılmış küçük bir adım her şeyi berbat edebilirdi. Yıldırım, buna müsaade etmedi. Ve neticede bu büyük uluslar arası konvoy hedefine ulaştı. Allah’ın izniyle Gazze’ye girip ambargoyu deldi.

    Konvoyun Akabe’deki bekleyişi 5 gün sürdü

    Ha bugün ha yarın derken Akabe’deki bekleyişimiz 5 gün sürdü. Mısır’ın Nüveybe Limanı’na geçişimizi kabul etmemesi üzerine geri dönmek durumunda kaldık. Zira Mısır Ariş Limanı’na gelmesi halinde konvoyun Gazze’ye geçişine izin vereceğini açıklamıştı. Konvoy yönetimi, bin km’yi aşkın bir mesafede bulunan Suriye’nin Lazkiye Limanına gidip oradan gemi ile Ariş’e geçmeyi planladı. Planlar buna göre değiştirildi. 29 Aralık Salı günü geldiğimiz yoldan geri döndük. Akşam geç saatlerde Şam’a geldik. Gidiş yolunda konakladığımız Sahara Otele gelip yerleştik. Ertesi gün Lazkiye’ye hareket edecektik. Otelden çıkışımızı yapıp hazırlandık. Ancak Lazkiye’den bizi Ariş’e götürecek gemi firması caydığı için, tekrar Şam’da bir gece daha konakladık. Bu sıra otele gelen İsmail Ağa Cemaati’ne mensup Şam’da ikamet eden Metin Balkanlıoğlu, konvoyun Türk yolcularına moral ve sevk verici bir konuşma yaptı. Peygamberimizin (asm) seferlerde yaşadığı sıkıntıları anlattı. Akabe’den geri dönmüş olmanın verdiği umutsuzluk ve şevksizlik bu konuşma üzerine dağıldı. Bu arada başka bir gemi firmasıyla anlaşıldı. 31 Aralık sabahı hızlı bir şekilde gemiye yetişmek üzere Lazkiye’ye hareket ettik. Ancak biz Lazkiye’ye ulaştığımızda o gemi firması da vazgeçmişti. Suriyeli yetkililer sahildeki bir askerî yaz eğitim kampına bizleri yerleştirdi. Yeni yıla burada girdik. Konvoydaki hanımlar ve idareciler Lazkiye orduevinde misafir edildi. Burada yeni bir gemi arayışı başladı. Bütün gemi firmaları çeşitli bahaneler uyduruyordu. En sonunda Ulusoy Firması arabaları Ariş’e taşıyabileceğini, ancak yolcuların farklı bir araçla gitmesi gerektiğini bildirdi. Konvoy araçlarını Mısır’ın Ariş Limanı’na götürecek Ro-ro Gemisi Ulusoy İstanbul 6, Libya’dan Lazkiye’ye 1,5 gün sonra geldi. 2 Ocak 2010 günü araçlar bu gemiye büyük sevgi gösterileri arasında Suriyeli yetkililerin de iştirak ettiği bir törenle yüklendi. Gemi ile konvoydan 14 kişi gitti. Bizler de iki gün daha bu şehirde bekledik.
    YARIN: Havaalanında mahsur kaldık
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  5. #5
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    Havaalanında mahsur kaldık
    Konvoy araçlarını taşıyan geminin Mısır’ın Ariş Limanı’na ulaştığı haberi gelince bir uçak kiralandı.
    Gazetecilerinde içinde bulunduğu ilk kafile Lazkiye’den El Ariş’e gitmek üzere saat 16:00’da uçakla ayrıldı. 17:30’da ulaştığımız Ariş Havalimanı’nda pasaportlarımızı alan Mısır polisi hem giriş, hem de çıkış damgasını vurduğu için havaalanının yolcu salonunda mahsur kaldık. Üstelik ikinci kafileyi taşıyan uçak da Lazkiye yerine Şam’a indirilmişti. Tam uluslar arası diplomatik bir krizin ortasında kaldık. Gece yarısına doğru sinirler iyice gerildi. Kafile içinde yer alan Amerika ve İngiltere vatandaşları protesto eylemlerine başladı. Bundan cesaret alan Türkler de eylemlere destek verince havaalanında acayip bir eylem yapıldı. Yaklaşık 2 saat süren eylemler Mısır polisini geri adım attırdı. Pasaportlara vurulan çıkış damgası iptal edilerek bizlere iade edildi. Eğer bu damga iptal edilmeseydi Mısır’a girdiğimiz takdirde yani havaalanından çıkışta tutuklanacaktık. Çünkü kaçak giriş yapmış muamelesi görecektik. Neyse bizleri alıp Ariş’de bir otele götürdüler. Saat 03:30’da yattık. Sabah saat 10:00 gibi kalktık. Türkiye’den 5 kişilik milletvekili heyeti de otele gelmişti. 5 Ocak günü onlarla birlikte otobüslerle Ariş Limanı’na geldik. İlk başta Mısırlı yetkililer bizleri limanın gümrük sahasına almak istemedi. Biz de girip elimizdeki eşyalarımızı araçlara bırakmak için ısrarcı olduk. Güç belâ içeri girdik. Araçlara eşyalarımızı koyup diğer kafileleri beklemeye başladık. Öğleden sonra diğer kafilelerde gelmeye başladı. Akşama doğru bütün kafile tamamlanmıştı. Mısırlı yetkililer, bütün kafileler gelince çıkıp Gazze’ye doğru gitmemize izin vereceklerini söylemelerine rağmen bu sözlerinde durmadı. Konvoydakiler bu durumu protesto etti. Gümrük sahasının demirden kapısının bir kanadını kırdı. Bu arada Mısırlı güvenlik güçleri dışarıda ciddî yığınak yapmaya başladı. Bunu gören konvoy yönetimi de muhtemel bir müdahale anında avantaj sağlamak için bir takım hazırlıklar yaptı. Limanın giriş kapısına konvoydaki iki tırı çektiler. Diğer geçiş noktalarına da bazı araçları yerleştirdiler ve beklemeye başladılar. Bu arada Türk milletvekilleri ve konvoy yöneticileri Mısırlı yetkililerle pazarlıklarını sürdürüyordu. Mısır, Amerikalıların bağışladığı binek araçlarının da arasında bulunduğu bazı araçların Gazze’ye girişine izin vermiyordu. Konvoy ise bu araçları almadan Gazze’ye gitmeyeceğini duyurdu.

    SİVİL POLİSLER KONVOYU TAŞ YAĞMURUNA TUTTU
    Çetin pazarlıklar sürerken bir anda Mısır polisinin önünde duran halktan vatandaşlar görünümlü sivil polisler konvoy araçlarını ve insanlarını taş yağmuruna tuttu. Birçok araç hasar görürken konvoyda bulunan onlarca insan yaralandı. Mısır polisinden de en az 50 yaralı olduğu ifade edildi. 7 kişi Mısır polisi tarafından gözaltına alınırken, üst düzey güvenlik yetkililerinin de arasında 12 kişi konvoydakiler tarafından kısa süreliğine rehin alınalınıp serbest sırakıldı. Saldırı öncesi bizler dışarıda ne olup bittiğini bilmiyorduk. Daha sonradan dinlediğimiz görgü şahitlerinin ifadelerine göre Mısır polisi tarafından kamyonlara çuvallar dolusu taşlar toplanmış. İtfaiye ve su tankerleri, tanklar, ağır tonajlı araçlar limanın giriş kapısına yığılmıştı. Denizde de askerî botlar manevra yapıyordu. Konvoy iki güç arasında sıkışmış vaziyetteydi. Konvoyda bulunan 17 ülkeden 500’e yakın kişinin üzerine silâhla ateş açmaya cesaret edemeyen Mısır güvenlik güçleri, taş atarak konvoydakileri provoke etti. Konvoydakilerde buna karşılık verince taş yağmuruna ilâve olarak biber gazı attılar. Bir taraftan da itfaiye araçlarından tazyikli su sıktılar. Yetkililerin sağduyulu konuşmaları sayesinde olaylar bir süre sonra duruldu. Geri noktalarda çekim yaparken atılan gaz bombasından çok az da olsa ben de etkilendim. Daha sonra yaralıları topladık. Araçların arasında küçük bir revir oluşturuldu. Konvoyda bulunan doktorlar yaralılara müdahale etti. Durumu ağır olan 8 kişi Mısır Kızılayı’na teslim edilerek hastaneye gönderildi. Diğer yaralılar ayakta tedavi edildi. Geceyi diken üstünde geçirdik. Gün ağarmaya başlandığında gecenin etkisi üzerimizdeydi. Ancak limana balıkçılar girmeye başlamıştı. Kısmen sükûnet hakimdi. Görüşmeler sürerken Türk Dışişleri ve Kahire Büyükelçiliğimiz devredeydi. 6 Ocak günü günboyu süren müzakerelerde Mısır geri adım atmadı. Amerikalıların bağışladığı binek tipi araçlarla bazı araçların Gazze’ye geçişine izin verilmedi. En sonunda bu araçların gemi ile tekrar Suriye’ye götürülüp Suriye ve Lübnan’daki Filistinli mültecilere verilmesi konusunda bir anlaşma sağlandı. Anlaşma sağlandıktan sonra Türk milletvekilleri limandan ayrılarak Gazze’ye doğru hareket etti. Ancak Mısır polisi bizim gündüz vakti Mısır topraklarından geçmemize izin vermiyordu. Akşam olup hava kararınca 20’şer araçlık gruplar halinde Gazze’ye doğru hareket ettik. Benim içinde bulunduğum araç 5’inci guruptaydı. Bizden önceki araçlar Gazze’ye bizden daha erken saatlerde giriş yaptıkları için Gazzelilerin sevinç gösterileriyle karşılanmışlar. Biz Filistin’in Mısır sınırındaki Refah Gümrük Kapısı’na ulaştığımızda gece yarısı olmuştu. Tarihler artık 7 Ocak 2010 Perşembeyi gösteriyordu. Bu sebeple Filistinlilerin sevgi gösterilerini ne yazık ki göremedik. Kapıdan Filistin’e girişimizde Filistinli görevliler bizleri karanfillerle karşıladılar. Bu vuslat anında inanılmaz duygular yaşadık. Zira günlerce yollardaydık. Ve hedeflediğimiz Gazze’ye ulaşmıştık. Gazze’ye uygulanan ambargoyu sembolik mânâda delmiştik. Bu duygularla çektiğimiz bütün sıkıntıları unuttuk. Suudi Arabistan, Ürdün, Körfez ülkeleri, Suriye, Mısır, Libya, Fas ve diğer Arap devletleri Filistin konusunda bir şeyler yapmalı. Mısır’ın tutum ve davranışı İsrail’i kızdırmamak üzerine ilerliyor, ancak bu yol çıkmaz sokak. Mısır kendine gelmeli. Aksi takdirde kaybeden taraf Mısır olacak.

    FİLİSTİN, BOMBALARIN ALTINDAKİ VAKUR İNSANLARIN VATANI
    Filistin’i tanımlamak için “bombaların altındaki vakur insanların vatanı Filistin” ifadesini kullanmak sanırım mübalâğa olmaz. Zira bu topraklarda yaşayan insanlar her gün yaşadığına şükrediyor. Şehit olmak için yaşıyor. Filistin’e Yol Açık ya da diğer adıyla Filistin’e Özgürlük Konvoyu’nu Türkiye’den itibaren adım adım gazetemiz adına takip ettim. Bu konvoyun asıl amacı Filistin’e yardım götürmek değil, bu ülkeye uygulanan ve burada yaşayan 1.6 milyon insanı adeta açıkhava cezaevi şartlarına mahkûm eden ambargoya dikkat çekmekti. Özgürlük Konvoyu’nun girişiyle Gazze’de insanlar bayram havası yaşadı. Oradaki Müslümanlar kırk yıllık dost gibi bizleri bağırlarına bastılar. Sokaklarda bir çok insanın elinde Türk bayrağı gördük. Konvoyun gelişiyle moral bulduklarını söylediler. Bir çoğu bizleri evlerine dâvet etti. Vakit darlığı sebebiyle dâvetlerini kibarca reddettik. Sembolik mânâda bir Filistinlinin evine misafir olup içine adaçayı koydukları çaylarından içtik. Kendileriyle Filistin meselesinin dününü bugününü konuştuk. Polisler ve askerler bizleri sıcak ve samimî karşıladı. Gazze sokaklarında selâm adeta ilâhî bir parola. insanlar sokakta karşılaşınca birbirlerini Allah’ın selâmıyla selâmlıyor. Türkiye’de medyadan tanıdığımız Filistinlileri meğer çok yanlış tanımışız. Bunu fark ettik. Orada gördüğümüz insanlar hepsi samimî Müslümanlar. Vatanları ve namusları için korkusuzca mücadele ediyorlar. Tıpkı bizim millet olarak 1918-1922 yılları arasında verdiğimiz mücadele gibi işgalcilere karşı savaşıyorlar. İnşallah mücadelelerinde başarılı olurlar.

    İNSANLIK İÇİN KÜÇÜK, GAZZE İÇİN BÜYÜK BİR ADIM
    Kısacası Filistin’e Özgürlük Konvoyu ile insanlık için küçük, Gazze için büyük bir adım atıldı. Burada yaşayan insanların sıkıntılarını, dertlerini duymayan kalmadı. Dünyada vicdan ve adalet duygusunu benimseyen insanlar, artık daha fazla bu drama sessiz kalamaz. Kalmayacaklarını ümit ediyorum. Demokratik seçimleri kazanarak işbaşına gelen Hamas’ı cezalandırmak için uygulanan bu zalim ambargo artık daha fazla devam edemez. Zira BM denetçilerinin gözetiminde yapılan Filistin seçimlerinde Hamas Partisi seçim zaferi ile işbaşına gelmiş. Filistin’de zaten ne olduysa bundan sonra olmuş. Seçimlerde herhangi bir usûlsüzlük yapılmamasına reğmen, İsraille Filistin halkı arasında Fetih tarafını tutarak ayrışmayı körüklemiş. Bu sürece geliş özeti ise şöyle: Filistin’in karizmatik lideri Arafat’ın vefatından sonra Fetih içerisinde bazı gruplar mafyavari hareketlere yönelmişler. Bazı Filistinlilere zulüm derecesine varan muamelelere başlamışlar. Bunlardan bıkan Filistinliler, daha dindar ve mutedil gördükleri Hamas’ı tercih etmiş. Şu an da Hamas 1.6 milyon nüfuslu Gazze Bölgesini yönetirken İşgal altındaki diğer Filistin toprakları El Fetih’in yönetimi altında. Bu bölgenin diğer işgal altındaki Filistin topraklarından farkı nüfusunun tamamen Filistinlilerden oluşması. Diğer bölgelerde Yahudi yerleşim bölgeleri de var. Ve sokaklarda İsrail askerleri ve polisleri de sınırlı sayıdaki Filistin polisleriyle devriye geziyormuş. Aldığımız bilgiler bu yönde. Bu bölgelere girmediğimiz için neler olup bittiğini bilemiyoruz. El Fetih, İsrail ve diğer dünya devletlerinin desteğini almış durumda. Uluslar arası sahada Mahmud Abbas Filistin’i Devlet Başkanı olarak temsil ediyor. Abbas’ın yönetimindeki Filistin’de de Hamas taraftarları var. O bölgelerde de Hamas hatırı sayılır oy almış. Ancak Gazze kadar ezici bir çoğunluk elde edemediği için o bölgelerde iktidara gelememiş. Gazze’den El Fetih’in yönetimindeki Filistin topraklarına meselâ Ramallah’a geçen Filistinliler Hamasçı diye tutuklanıp hapse atılıp, işkence yapılıyormuş. Aynı şekilde Batı Şeria denilen Filistin bölgesinden Gazze topraklarına giren Filistinliler de Hamas tarafından tutuklanıp hapse konuluyormuş. Gazze’de de El Fetihçi gruplar var. Herhangi bir eylem yapmadıkları müddetçe hükümet onlara karışmıyormuş. Şimdilerde El Fetih ve Hamas düşman kardeşler...

    FİLİSTİN KARDEŞLİK
    İÇİN DUA BEKLİYOR
    Gazze’de çeşitli vesilelerle bir araya geldiğimiz Filistinlilere bu ayrılığı sorduk. Aldığımız cevap manidardı. El Fetih ve Hamas’ın yanı sıra Filistin’de başka guruplarında olduğuna dikkat çeken Filistin vatandaşları, siyasî güç bakımından öne çıkan iki grup arasındaki derin görüş ayrılığının Filistin dâvâsına zarar verdiğinde hem fikirler. Bu ayrılığa çok üzülüyorlar. Filistinliler, iki grubun da kendi aralarında görüş ayrılıklarını bir kenara bırakıp, müşterek vatan gerçeği etrafında birleşmeleri gerektiğine vurgu yaptılar. Filistin toprakları üzerinde 60 yıldır varlığını sürdüren ortak düşman İsrail’in işgaline son verebilmek için güç birliğinin şart olduğuna inanan Filistinliler, iki partinin yetkilerinin barışması için duâ ettiklerini belirterek, İslâm dünyasının iki grubu barıştırmak için çaba sarf etmesini, Müslümanların da barış ve kardeşlik için dua etmesini istediler. Gazze sokaklarındaki sade Filistin vatandaşlarının dilek ve temennileri bu yönde. Bu iki grubun bir araya gelmesi şu an için zor gözükse de siyasette bazen şartlar anlaşmayı mecbur kılabiliyor. Gazze yönetiminin Başbakanı İsmail Haniye, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın işgalci siyonist güçlerle görüşmekten çekinmezken kendileri ile görüşmediğinden yakındı. Görüşmek için herhangi bir şart ileri sürmediklerini, her an görüşmelere hazır olduklarını ifade eden Haniye, Filistin halkının ortak bir karara varması gerektiğini vurguladı. Haniye, kendilerinin Hamas yönetimi olarak demokratik seçimlerden yana olduklarını belirterek, son sözü daima Filistin halkının söylemesi gerektiğini kaydetti. Filistinli vatandaşlara bu sözleri söylediğimizde aynı şeylerin Fetih yönetimi tarafından da söylendiğini belirterek, bu kısır döngünün bir yerde durdurulması gerektiğini ifade ettiler. Siyasî liderlerin Filistin halkının geleceği için siyaset baltalarını kuma gömmeleri gerekiyor. Bunun için Arap ülkeleri de çaba sarf etmeli.


    15.01.2010

    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  6. #6
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    Hiç ayrılmadılar ki namlunun ucundan


    15 Ocak 2010 Cuma




    BOMBALAR ALTINDA 2 GÜN -2-
    Osman Sağırlı
    osman.sagirli@tg.com.tr


    YA HEDEFLERİNDE İSRAİL YA DA İSRAİL’İN HEDEFİNDE ONLAR!
    Hayatlarının ayrılmaz bir parçası olmuş artık namlular! 1 km uzağımıza İsrail bombası düşüyor. Filistinliler, “Gördünüz mü, size, ‘niye yardım getirdiniz?’ mesajı veriyorlar” diyor



    Her şey Mescid-i Aksa için, en ufak bir patlamada Filistinliler sınıra yığılıyor.


    Gecenin onu... Gazze sokaklarında gezinen, sallanan kalmadı, sadece ne yaptığını bilen insanların kararlı adımları duyuluyor. Her ne kadar yorgunluktan elim ayağım boşaldıysa da, içeri kapanmak istemiyorum. Sayılı saatleri yatarak geçirirsek yazık olur, sonra ne anlatırız okuyucularımıza... Tam ben Salah’a çıkalım demeye hazırlanırken, o “Haydi Osman abi” diyor. Bizim kültürümüzde Müslüman kardeşin “yürü” dedi mi yürünür. “Nereye” diye sorulmaz. Lakin o açıklama ihtiyacı hissediyor. “Abdülcelil sofra hazırlamış, bekletmeyelim” diyor.

    İSTİKAMET ‘RİBAT!’
    Binaların kenarından kenarından yürüyor, havadan izlenme ihtimaline karşı balkonları siper ediyoruz. Salah bir kapıdan süzülüyor, bodrum kata doğru iniyoruz, Abdülcelil ayağa fırlıyor, öyle sıkı sarılıyor ki, birisi görse kırk yıldır tanıştığımızı sanır. O da Türkiye’de tedavi görmüş. Henüz 26 yaşında civa gibi delikanlı. Yer sofrası kuruluyor. Bir tabak dolusu pilav, üzerine de az önce gördüğümüz kümesten kesilmiş bir tavuk getiriliyor. Onlar ne kadar ikram etmek isteseler de, insanın içi elvermiyor, “Bizim karnımız toktu, keşke tavuğu ziyan etmeseydiniz” diyorum. “Biz Türkiye’de sizi gördük. Bu tavuğun lafı bile olmaz” diyorlar. Salah tavukları elleriyle parçalayıp ikram ediyor. Nasıl mahcup oluyorum, anlatamam. Yemeğin yanında kola var “için için, İsrail malı değil” diyor, kolanın üzerindeki imalat yerini ve markasını gösteriyor. Tatlılar, tuzlular derken çayımızı da içiyoruz ve muhabbet demleniyor. Büyük bir patlama adeta kulaklarımızı çınlatıyor. Peşine bir tane daha. Salah’ın belindeki telsiz mesaiye başlıyor. “Sarukh, sarukh.... Filbahr, bahr...” (Roket roket... Denizden!)
    Çocuklar bile misafirliğe geldiğinde ayaklarının ucuna basarak yürür, bizim olduğumuz esnada Gazze’yi vurmak, densizliğin alâsı değil de nedir?
    Hem Salah hem de Abdülcelil bir yerlerle telefon trafiğine başlıyor. Sınırın takviye edilmesi gerek, “ribat” (sınır nöbeti) kararı çıkıyor. Ki Müslümanlar arasında ‘ribat’, bir sınır nöbeti olmaktan çok, İsrail’e karşı Mescid-i Aksa nöbeti olarak kabul ediliyor. Bir iki dakika sonra da odanın ortası cephaneliğe dönüyor. AK-47, M-16, el bombaları, çakı, çakmak, kasatura, silah adına aklınıza ne geliyorsa... El Kassam Tugayları’nın belirlediği noktalara gitmek üzere hazırlıklar tamam. Benim ve Ayhan abinin, “Biz de gelelim” ısrarı üzerine, bir yerlerle görüşüyorlar ve izin çıkıyor. Ancak onların kıyafetlerini giymek şartıyla... Onlar şarjörleri, biz objektifimizi siliyoruz. Kısa bir yolculuğun ardından Tellil Heva bölgesine gidiyoruz. “Karşımız İsrail” diyorlar.
    Gecenin karanlığına sokulan 4-5 mücahid, “pür dikkat” karşıyı izliyor. Bir ara kısa süreli bir hareketlilik oluyor. “İnsansız uçak (heron) tepemizde” ikazıyla bizi bir mevzinin içine sokuyorlar. Bir kilometre kadar açığımıza bir bomba daha atılıyor.
    İsrail Gazze’yi izlemek üzere minare şeklindeki gözetleme kuleleri yapmış. Üzerinde üç ayrı şerefe ve her birinde değişik çap ve ebadlarda kameralar. Gün boyu kayıt alıyor, 360 derece dönüyorlar. Bir saatlik nöbetin ardından Abdülcelil’in, “Burada fazla kalamayız. Termal kameralar ve heronlar vücut ısımızdan kalabalık olduğumuzu anlar” ikazıyla, geçen yıl Gazze’de yaşanan savaşta sivillerin katledildiği Abdurapt mıntıkasına geçiyoruz.





    CANLI BOMBALAR SINIRDA
    Bir sokağın başında duruyoruz... Ortalık kurşun ve patlama izleriyle dolu. TV’deki o görüntüler hafızamda tekrar canlanıyor. Yerlerde kan revan içinde kalan çocuklar, kadınlar... Canını kurtarmak üzere kaçmaya çalıştıkları sırada ayaklarından vurulan gençler... Burası her türlü alçaklığın sergilendiği sahne!
    Sokaklarda dolaşırken, Salah ve Abdülcelil’in tedirgin davrandıklarını farkediyorum. Nitekim, “Abi bak bir kilometre önümüzde ve 3 kilometre arkamızda İsrailliler var. Biz şu anda kanas menzilindeyiz, Yahudi ara sıra keyfi olarak atış yapar. Bir an önce çıkmamız lazım. Size zarar gelsin istemeyiz” diyorlar.
    Kendimce fotoğraflar çekiyorum, bir ara ağır makineli silahlı, yüzleri küçücük, ama vücutları kocaman tulumlu mücahidlerle karşılaşıyoruz. Bir iki kare fotoğraflarını çekmeye kalkıyorum, “Onlar yüklü abi, uzak dur” diyorlar. Meğer üzerlerinde hayli bomba varmış. ‘Ribat’ın kahramanları sınırda gece boyu düşmanla çarpışıyor. Şehit olduğu anda da düzenek kendiliğinden devreye girip karşı tarafa ağır hasar veriyormuş. Ne mücadele ama!

    ‘ONE MINUTE’ ESPRİSİ
    Saatler gecenin 2’sini gösteriyor... Sekker Cebel bölgesindeyiz. Burası İsrail ile Filistinlilerin en çok sıcak temas halinde oldukları nokta. El Kassam Tugaylarının bölge komutanı Ebu Hasan bizim geleceğimizi haber almış, etraftaki güvenliği biraz daha artırmış. “Kafir yine azdı, zamanlamanız çok kötü. Ama yine de hoş geldiniz” diyerek karşılıyor bizi. “One minute” esprisi ile kahkahaya boğulan ortam “şişşşt” ikazı ile normale dönüyor. İsrailli askerleri, geçen yıl hemen önümüzdeki tepenin ardında pusu kurarken nasıl yakaladığını ve katliamı nasıl engellediğini anlatıyor. “Biz burdayız gelsin bizi vursunlar, kadınlarımızdan çocuklarımızdan ne istiyorlar?” diyerek Filistinlilere hayatı zindan eden İsrail’e gece boyu beddualar ediyor.
    Ne rahat yaşıyoruz, bu akşam kime gitsek, ne yapsak, hangi mekana takılsak? Burada yatsılar kılındı mı hayat bitiyor. Sokaklar, sadece mücahidlere bırakılıyor. Zaten iki- üç kişi bir arada oldu mu, önce İsrail’in keskin gözleri, sonra da uçakları yerinden fırlıyor. Kadınmış, çocukmuş, dinlemeden vurup geri dönüyor. Bir gün değil, iki gün değil, zulüm yıllardır sürüyor.

    CEMAL’İ HATIRLADINIZ MI?
    Kassam Tugaylarının sözcüsü Ebu Ubeyde’nin bizi beklediği haberi üzerine Cebeli Kaşif’e yöneliyoruz M-16’lı birkaç mücahidin koruduğu alana giriyoruz. “Yerlere dikkat” uyarıları eşliğinde parmak uçlarına basarak Ebu Ubeyde’ye ulaşıyoruz. “Türkleri burada görmek bizim için onur verici. İyi ki varsınız, Allah sizden razı olsun” dualarıyla minnet duygularını ifade ediyor. Salah ve Abdülcelil’e, “Arkadaşları gitmek istedikleri yerlere götürün” talimatıyla yanımızdan uzaklaşıyor.
    Gece boyunca İsrail tarafından bir eve doldurulup bombalanan Samuni ailesinden 30 kişinin şehit edildiği mahalleyi, babasının arkasına sığındığı halde İsrailli asker tarafından önce ayaklarından vurulan, sonra şehit edilen 12 yaşındaki Muhammed Cemal Al Durra’nın katledildiği sokağı geziyoruz. İçimiz parçalanıyor adeta... Bombaların atıldığına şahitlik ediyoruz, ben yedi tanesini sayıyorum... Onlar alışkın çetele tutmuyorlar.
    Sabah ezanı ile birlikte otele dönme isteğimize ısrarla, “Bizim misafirimiz olun. Bu alçakların ne yapacakları belli olmaz. Dikkat etmediniz mi, etrafınızı vuruyorlar. ‘Niye yardım getirdiniz’ mesajı veriyorlar” deseler de kararımız kesin. İki araç hazırlanıyor. Birine biz biniyoruz, diğerine Abdülcelil. İnince soruyorum “bu kıtlıkta niye benzin harcadınız bir araba yeterdi pekala!” Cevap beni çok sarsıyor: “İki araç kullanırsanız, hedef olma ihtimaliniz yüzde 50 azalır!”
    - İyi de siz hedef oldunuz ama?
    - Biz zaten hedefteyiz, hiç ayrılmadık ki namlunun ucundan!


    DÜNYANIN EN YOĞUN YERİ
    Filistin, genişliği 4-13 km arasında değişen, 40 km uzunluğunda, 3.5 milyon nüfusluk bir alan. Gazze ise, 1.5 milyonluk nüfus ile dünyanın en yoğun bölgesi



    Dr. Naser El Sadi

    Milyonluk söz değil 50 dolar nakit verin!
    Sabah önce Şifa Hastanesine gidiyor ve “İHH İnsani Yardım Vakfı konvoyunu karşılamak üzere sınırda beklediği sırada, Mısır askerinin ateşiyle boyundan aşağısı felç olan 18 yaşındaki Cemal Al Sumeyri’yi ziyaret ediyoruz. Ardından da halen enkaz olarak duran bakanlık binalarını geziyoruz. Hanyunus’a kadar otobüste, 9 Eylül Üniversitesi’nden mezun olmuş Şifa Hastanesi çocuk doktoru Dr. Naser El Sadi’nin ağzından, savaşı ve ambargoyu dinliyoruz. El Sadi, atılan kimyasal bombalar sonucu engelli çocuk doğumlarındaki artışlardan, halkın ancak yüzde 5’inin memur olduğundan, ilaç, yedek parça yokluğundan, bankalarda hesap açtırmanın zorluğundan bahsediyor. Bence konuşmanın en önemli cümlesi şu: “Buraya yardım için çok söz veren var. Bakın buradan söylüyorum, Türkiye’den gelen yardımlar olmazsa harap oluruz. Bize milyon dolarlık sözler vereceğinize, 50 dolar verin. Elle tutulan, hayalden daha değerli zira!” Sözüm meclisten dışarı, inşallah Katar’da, Kuveyt’te toplantı yapanlar (Arap Birliği, İKÖ vb...) bunun ne manaya geldiğini anlamışlardır!



    Bülent Yıldırım

    Ölüm tehdidi bile aldı yine de vazgeçmedi!
    Konvoyun Gazze’ye ulaşmasında en büyük pay, şüphesiz İHH İnsani Yardım Vakfı Başkanı Bülent Yıldırım’a ait... Mısır’da, Suriye’de, Ürdün’de ortaya koyduğu kararlılık olmasaydı, emin olun Filistinlilerin maruz kaldığı ambargonun vahameti ortaya çıkmaz, böyle bir yazı da yayınlanamazdı. Bülent Yıldırım, televizyonlara yansıyan yönüyle size sivri gelebilir. Ancak başımızda öyle gözü kara biri olmasa, şu an tutuklanmış, sıramızı bekliyorduk Mısır zindanlarında... Ne yazık ki Kahire, verdiği sözlerin hiç birini tutmadı, aylar evvel belirlenen güzergahı keyfi olarak değiştirdi. Dönün şuraya, dönün buraya... Resmen sinir harbi... Maksat yıldırmak. Aman benim halkım, Filistin için çaba sarf eden birilerinin varlığından haberdar olmasın! Bülent Bey bir yandan konvoydakileri teskin etmeye çabaladı, bir yandan beş para etmeyecek insanlara dil döktü, yalvardı. Ölümle bile tehdit edildi, aldırmadı. Neticede “benim” diyen devletlerin yardımları dahi bekletilirken, Refah’taki kapıyı adeta bilek zoruyla açtırdı. Türk halkı onun sayesinde şehit evlatlarından dua aldı...

    -BİTTİ-


    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  7. #7
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart


    KAMUOYUNA DUYURU
    Vakfımızın Türkiye koordinatörlüğünü yapmış olduğu “Viva Palestina” konvoyu 19.12.2009 günü Türkiye’den çıkmış ve Suriye üzerinden Ürdün’ün Akabe limanına ulaşmıştır. Burada Mısır Devletinin yetkilileriyle yapılan görüşme sonrası konvoyun Suriye’nin Lazikiye limanına oradan Gazze’ye en yakın liman olan Ariş limanına gidilmesi ve bu şekilde konvoyun ve beraberindeki gönüllülerin Gazze’ye yardımları ulaştırabilecekleri konusunda anlaşmaya varılmıştır.
    03.01.2010 günü konvoydaki araçları taşıyan gemi Ariş limanına gelmiştir. 04.01.2010 tarihinde saat 17:30 sularında konvoydaki gönüllüleri taşıyan ilk uçak Ariş Havalimanına inmiştir. Fakat inen uçaktaki yolculara havalimanında kötü davranılmış ve pasaportlarına hiçbir sebep bildirilmeden el konulmuştur. Aynı şekilde 20:00’da Lazikiye Havalimanından Ariş’e gitmek üzere havalanan uçağın inişine izin verilmediğinden uçak Şam Havalimanına zorunlu iniş yapmak zorunda bırakılmıştır. Daha sonra farklı havayolu şirketlerinden kiralanan uçaklarla Ariş’e inilmiş ve görüşmeler sonrasında havaalanının dışına çıkılabilmiştir.
    Mısır Devleti daha önce yapılan anlaşmaların aksine 198 araçlık konvoydaki 59 aracı Gazze’ye götüremeyeceğimizi konvoy içerisinde bulunan yetkililere iletmiştir. Konvoydaki yetkililer aldıkları bir kararla daha önceden Mısırlı yetkililerle yaptıkları anlaşma uyarınca konvoydaki tüm araçların Gazze’ye ulaştırılacağını bunun pazarlık konusu edilemeyeceğini Mısırlı yetkililere iletmişlerdir.
    Daha sonra Ariş Limanı içersinde bekleyen konvoy ve gönüllülerimizin etrafı Mısır güvenlik güçleri tarafından sarılmıştır. İlerleyen saatlerde alınan bilgilere göre sivil giyimli yaklaşık 100 polis konvoydakilere taş atmış ve polisler de biber gazlarıyla saldırmışlardır. Bu saldırı sırasında yaklaşık 40 kişi yaralanmıştır. Mısır polisi bu yaralananları n hastaneye gitmesine izin vermediğinden müdahaleler konvoyun elindeki imkânlarla yapılmaya çalışılmıştır.
    Konvoya katılan 500 kişinin içerisinde yaklaşık 250 kişi Türkiye vatandaşıdır. Konvoyda 5 Türk Milletvekili ile İngiliz Milletvekili George Galoway de bulunmaktadır. Konvoydaki gönüllüler içersinde bayanlar olduğu gibi yaralananları n aileleri de büyük bir korku içerisinde olanları basın organlarından takip etmektedirler. Ekip içinden 8 Filistin gönüllüsü gözaltına alınmış ancak, 5’i İngiliz, 2’si Türk ve 1’i Malezyalı olan aktivistler uzun pazarlıklar sonucunda serbest bırakılmıştır.
    Yaşanan bu üzücü olaylarla ilgili gereken tüm işlemlerin gönüllülerimize daha büyük zararlar gelmeden neticelendirilmesin i aksi halde her türlü engelleme ve saldırıya gerekli karşılığın Tüm Filistin dostları tarafından verileceğini belirtmek istiyoruz.
    İnsani amaçlarla hareket eden ve tamamen gönüllülerden oluşan böylesi bir girişime Mısır’ın göstermiş olduğu sert tutumu kınarken, tüm dostlarımızı daha duyarlı olmaya davet ediyoruz.


    Durmuş AYDIN
    İHH İnsani Yardım Vakfı Genel Sekreter


    Mısır Büyükelçiliği iletişim Bilgileri

    Mısır Dışişleri Bakanlığı:
    info@mfa.gov. eg
    Contact.Us@mfa. gov.eg

    Mısır Devlet Portalı:
    webmaster@ad. gov.eg

    Mısır Arap Cumhuriyeti
    Ankara Büyükelçilik

    Tel: 0 312 426 10 26
    0 312 426 61 32
    0 312 468 22 40
    Fax: 0312 427 00 99
    E-mail:ankara@ egyptturkey. com


    İstanbul Başkonsolosluk
    Tel: 0 212 324 21 33

    0 212 324 21 60
    Fax: 0212 324 22 04
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  8. #8
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart


    Gazze konvoyunda yaşananların hikâyesi
    16 Ocak 2010 / 10:47
    İngiliz Avam Kamarası üyesi ve uluslararası insan hakları savunucusu George Galloway'in başkanlığında Gazze'ye araç, giyecek ve ilaç yardımı taşıyan Viva Palestina konvoyunun üçüncüsü 17 ülkeden yüzlerce gönüllünün katılımıyla menzile ulaştı

    Nuriye Akman'ın haberi
    Türkiye gönüllüleri bu ekibe İHH İnsani Yardım Vakfı kanalıyla iştirak etti. Onlar 16 Aralık 2009'da Türkiye'den yola çıktıklarında yaşayacakları sıkıntıları biliyorlardı. Nitekim Mısır'ın çıkardığı engeller yüzünden gereğinden fazla yol kat ettiler, sınır kapılarında günlerce beklediler, Mısır polisi tarafından kolları, bacakları morarıncaya kadar coplandılar, taş yağmuruna tutuldular, aralarında ciddi yaralananlar oldu. Nihayet Dışişleri Bakanı Davutoğlu'nun girişimleriyle 10 gün gecikmeyle hedeflerine ulaşabildiler ve geçtiğimiz gün Türkiye'ye döndüler.
    Önemli görüldükleri için habere dönüşen olaylar, gazete satırlarına sığdırılmaya, televizyonun kalıplarına dökülmeye çalışınca sanki içeriği boşalıyor. Anlatılan her şey eksik çünkü, duygu paletinin tüm renkleri giremiyor habere, girenler soluklaşıyor. O nedenle sıcak evimden okuyup seyrettiğim bu cesur insanların hiç değilse birkaçını tanımak ve teşekkür etmek istedim.
    Ziya Alp, onlardan biri. 37 yaşında. Bilgisayar programcısı. Galloway'in ateşlediği Gazze'ye yardım organizasyonundan geçen yıl İngiltere'de yaşayan bir akrabası kanalıyla haberdar oldu. Konvoya katılan Manchester'li kuzeninin yaşadığı güçlükleri bile bile bu yolculuğu yaşamak istedi. "Yaklaşık 90 yıl önce o topraklar bizim topraklarımız, o insanlar bizim vatandaşlarımızdı. Sonuçta aynı inancı paylaşıyoruz. İngiltere gibi uzak bir ülkeden, dini İslam olmayan bir insan bile sırf insani kaygılarla bu konvoya başkanlık edebiliyorsa bizlerin bu olayı daha fazla sahiplenmemiz lazım." diye düşündü. Ufacık bir toprak parçası üzerinde var olma savaşı veren bir millete uygulanan ambargoya isyanını görünür kılmak istedi.
    Abdülkadir Tahiroğlu, 41 yaşında. Makedonya göçmeni. Alibeyköy'de tatlıcı dükkanı var. Ayrıca kuyumculuk yapıyor. Arkadaşı Sami Çavuş, dükkanına gelip Gazze'ye gideceğini söyleyince, hiç düşünmeden "Ben de geliyorum" dedi. O da yolculuğun ne kadar meşakkatli geçeceğini biliyordu.
    İHH aracılığıyla toplanan yardımlarla, on gibi kısa bir sürede ambulansa dönüştürülebilecek minibüsler, çöp arabaları, jipler alındı. İçleri yardım malzemesiyle dolduruldu. İngiltere'den gelen araç konvoyuyla İstanbul'da birleşildi ve yola çıkıldı.
    Gaziantep'ten Suriye'ye, oradan Ürdün'ün Akabe limanına kadar gidip araçlarını gemilere yükleyecekler, Mısır'dan da yine karayoluyla Gazze Refah kapısına varacaklardı. Ancak Mısır hükümeti Akabe'den girişe izin vermedi. Bu yüzden bin kilometre ekstra bir yol yapıldı ve Suriye Laski limanına gidildi. Araçlar gemiye yüklendi ve sonunda Gazze Ariş limanına indirildi.
    Bu araçlar, uzun mücadelelerden sonra, yirmişerlik gruplar halinde Gazze'ye girebildi. Mısır hükümeti, önce "lüks araç bunlar, Gazze'nin ayranı yok içmeye" mealinde gerekçelerle araçların girişine engel oldu, sonunda hükmü ancak Amerikalıların araçlarına geçebildi. Çünkü bu araçlar daha ucuz olsun diye Mısır'dan satın alınmıştı. Böylece Mısır, Gazze'ye yardımı önleyemese de, kendi topraklarından alınan bir aracı Arap kardeşlerine vermeyerek İsrail'i gücendirmemiş oluyordu. Görevini yapmıştı Mısır, kendiyle gurur duyabilirdi.
    Abdülkadir Tahiroğlu Gazze yolculuğunu anlatırken, "Allah'a ne kadar şükretsem az. Bana nasip etti, gittim" deyince ne mutlu bize ki aramızda başkalarının sıkıntıları hafiflesin diye meşakkate talip olanlar var diye düşündüm. Onların sayesinde nasıl diri bir toplum olduğumuzu hissedebiliyoruz.
    Konvoya Türkiye'de uğradıkları her yerde büyük sevgi gösterisinde bulunulmuş, insanlar onları ağırlamak için yarışmışlar. Tahiroğlu, Suriye'de gece yarısı arabaları bozulup konvoydan koptuklarında, bir tamirciyi bulmalarını ve adamın ailesiyle birlikte onlar için seferber oluşunu "Allah'ın onlara gösterdiği bir kolaylık" olarak değerlendiriyor.
    Tahiroğlu, Şam'dan Ürdün'e geçtiklerinde sınır kapısında Ürdün polisinin yolu kapatmasıyla başlayan kargaşa sırasında, gecenin karanlığında, tek bir ağacın olmadığı uçsuz bucaksız bir düzlükte, aniden beş yüz tane kuşun gelip adeta onlara kanat çırparak destek oluşuna ve polislerin uzun tartışmalardan sonra yolu açtığında, kuşların da birden dağıldığına bir mucize gibi tanık oldu ve "Allah'ın arkamızda olduğunu biliyordum zaten" dedi kendi kendine:
    "Akabe'de bizi kafes gibi bir yere götürdüler. Bütün arabaları oraya park ettik. Mısır'dan geçiş iznini beklerken orada dört gece çadırda kaldık. Allah razı olsun Akabe halkı beş yüz kişiye sabah öğlen akşam devamlı yemek verdiler. Hiç aç kalmadık, benzine dahi para vermedik. Yanımızda getirdiğimiz paraları dahi bozdurmadık, evimizden getirdiğimiz kurabiyelerle beraber daha sonra Gazze halkına verdik."
    Sami Çavuş, Bayrampaşa Belediyesi'nde şoför, hikayeye şöyle devam ediyor:
    "Mısır hükümetinin Akabe'den bizi bırakmayışının en önemli sebeplerinden birisi bizim Mısır halkı ile kaynaşmamızı önlemekti. Çünkü bizim hareketimiz Mısır halkına da çok büyük moral olacaktı. Ve onlar da birçok yardımı bizimle birlikte göndereceklerdi. Buna engel olmak için Ariş limanına hapsetti. Konvoy Refah'a doğru hareket ettiğinde bizden haberi olan Mısırlıların yolun kenarına çıkıp bize el salladıklarını, gizlice zafer işareti yaptığını gördük."
    Ariş limanında, Mısır hükümetiyle İHH'nın daha önceden yaptığı anlaşmaya rağmen araçların bir kısmı alıkonulmak istendi ve geçişe izin verilmedi. Orada, demir kapıların önünde beklerken Arapça ve Türkçe olarak 'Canımız kanımız feda olsun' Gazze'ye şeklinde sloganlar atılmaya başlandı. Kuran okundu. Konuşmalar yapıldı. George Galloway, ne zaman söze başlasa "bismillahirrahmanirrahim" diyor, "essalamünaleyküm" diye bitiriyordu konuşmasını. Yardımcısı Kevin Oovindn bile konuşurken inşallah diyordu, elhamdülillah diyordu.
    Geçen yıl o kapıda yine büyük arbede yaşandığı için ekip her an her şeye hazırlıklıydı.
    Limanda beklerken sonradan Müslüman olmuş, Arapça öğrenmiş yirmilerinde bir İngiliz delikanlı, Mısırlılara hitaben duygusal bir konuşma yaptı ve onlara "Sizin kalbiniz yok mu? Sizin kardeşiniz aç kalsa yemek götürmeyecek misiniz? Hasta olsa ilaç vermeyecek misiniz?" diye sordu. İki dakika sonra polisler ellerinde coplarla gruba saldırdı.
    Yine Sami Çavuş'tan dinleyelim:
    "Bizden arabaları istiyorlar biz de vermiyoruz. Başlangıçta hepimiz oturuyorduk. Bir baktık bizim oraya tırlar, kamyonlar getirip komple yolu kapadılar. Az sonra Çevik Kuvvet gelmeye başladı. Arkasındaki kalabalığı biz sivil halk zannettik. Meğer hepsi sivil polismiş. Geçen sene yapılanların aynısı bizim başımıza gelmesin diye önlem aldık. Set yaptık, bir kısmımız yüksek bir yere çıktık. Çünkü elektrikler söndürülüyor, polisler birden falakaya kalkışıyor. Nitekim aşağıda kalanlara coplarla giriştiler. Biz yukarıdan bazılarını yanımıza çekip kurtarabildik. Bu arada tazyikli su fışkırttılar. Camlar kırıldı, ellerimize battı. Sonra başımızdan aşağı yağmur gibi taşlar atılmaya başladı. Mısır polisi resmen hazırlıklı gelmiş. O taşlardan kafasına dikiş atılacak kadar yaralananlar oldu."
    Arbede bitti, herkes sağa sola çekildi. Yaralılar hastaneye gitti. Milletvekili Murat Mercan orada anlaşma için temaslar yaparken konvoya yeniden saldıracaklar diye haber geldi. Bunun üzerine herkes demir, taş ve benzeri şeyleri toplayarak saldırıya hazırlandı.
    Abdülkadir Tahiroğlu o sırada şöyle düşünüyordu:
    "Savaş yapacağız artık. Allah'a dua ettim, öleyim ama beni sakat bırakma dedim. İHH başkanı Bülent Bey hepimizle helalleşti. Allah'a çok şükür son anda anlaşma sağlandı haberi geldi."
    O arbede sırasında Mısır polisleriyle yardım gönülleri birbirlerinden esir almışlardı. Esirler değiş tokuş edildi, tırlar çekildi, yollar taşlardan temizlendi, kapılar açıldı.
    Yirmi beş günlük bir yol hikayesi bu. Bunun sadece iki günü Gazze. Uzunluğu 41, genişliği 6 ila 12 km arasında değişen bu küçük toprak parçasında 1 buçuk milyon insan yaşıyor. Metrekare başına 4.100 kişiyle dünyanın en sıkışık bölgesi. Halkın bir kısmı çadırlarda yaşıyor. Evlerine henüz bomba isabet etmeyenler de var tabii. Herkes her an tepelerine düşecek bombayla, ilaçsızlık veya yoksulluktan ölmeye hazır.
    Gazze Hükümeti konvoyu, şehre 40 kilometre uzaktaki Refah kapısında karşıladı. Yol boyunca uzanan dışarıdan gıda malzemesi girişinin yasak olduğu Gazze'yi kıt kanaat besleyen tarla, sera ve tavuk çiftliklerini gördüler. Gazze Hükümeti, hayatta kalma mücadelesi içinde olmalarına rağmen, dünyanın dört bir köşesinden gelen gönüllüleri kendi yetiştirdikleri besinlerle ağırladılar. Konvoy daha sonra şehir merkezine hareket etti. Şehre varışları gece yarısını buldu. Halk kadınlı erkekli kırk kilometre boyunca yol kenarlarına dizilmiş, ateşler yakılmıştı. Bölgedeki tüm motosikletler ve araçlar da yardım konvoyuna katılınca yol tamamen kapandı. Kornalar ve sirenler eşliğinde milim milim ilerlediler. Camdan ellerini uzatıyorlardı Gazze halkına. Sadece gönülleriyle değil, tenleriyle de dokunmak istiyorlardı birbirlerine. Kırk kilometreyi iki saatte alabildiler. İki yüz aracı park ettiler. Yaklaşık 500 kişiydiler, otobüslerle otellere taşındılar. Gece saat ikide yol yorgunu ama içleri kıpır kıpır bu insanları pilav, tavuk, turşu, patates cipsinden oluşan mükellef bir sofra bekliyordu.
    Öyle anlaşılıyordu ki, Mısır'a doğru kazdıkları yer altı tünellerinden geçerek, canları pahasına aldıkları gıda maddelerini ikram etmişlerdi. Mısır'ın defalarca bombaladığı ve pek çok Gazzelinin şehit olduğu bu tüneller de artık kapanıyor. Çağın firavunları, çelik kazıklarla yerin altına delinemez duvarlar örüyor. Tünel ticareti bitince bu insanlara ne olacak bilinmiyor.
    Ziya Alp'in Gazze gözlemleri şöyle:
    . "Gazzeliler çok güzel insanlar. Yüzleri aydınlık, görünüşleri çok dik. Çehrelerinde acıyı hissedemiyorsunuz. Ama konuşmaya başlayınca, biraz altını eşeleyince inanılmaz acılar yaşamışlar. Bunları ağlayarak anlatmıyorlar. En son bombalamada iki erkek kardeşinin şehit olduğunu, annesinin bel kemiğinin kırıldığını, ablasının yine çok ciddi hasara uğradığını sıradan bir olaymış gibi anlatıyorlar. Ailesinden on kişiyi kaybeden on dört yaşındaki bir delikanlının gözlerinde bir damla yaş yok. Gazze halkı bu acılarla yoğrulduğu için mizaçları sertleşmiş. Ancak kılık kıyafetleri de sokakları da tertemiz. Yıkılan binaların molozları sokaklardan toplanmış. Belediye hizmetleri çok güzel işliyor. Bağımsızlıklarını şu anda kendi ellerinde tutuyorlar. Ve bunun bedelini de ambargoyla ödüyorlar."
    Sami Çavuş bu gözlemlere şunları ekliyor:
    "Gazze'ye 27 kilometre uzaktaki Hanyunus, savaşın en ağır yaşandığı yer. Bir mutfak tüpü için yirmi dört saat sıra bekliyorlar. Mısır'da 2 dolar olan tüp orada yirmi dolar. Bu kadar zorluk var ama halkın yüzünde bunu göremiyorsunuz. Dediler ki burada El-Fetih'in döneminde her bakkalda uyuşturucu maddeleri bulabilirdiniz. Birçok insan bunların müptelası olmuştu. Ama şimdi bunlardan eser dahi kalmadı. Gazze'nin bu şekilde ayakta kalmasının sebebi yönetimin ve halkın birbirine yakın oluşu.
    İki yüzü gayrimüslim, beş yüz kişilik konvoyda yer alan Türk kızı Beyza Karaduman, 18 yaşında. Duygularını, "Bizler can damarı kafilesi olarak kardeşlerimize gidip, onlara yardım götürmeliyiz düşüncesiyle yola çıktık fakat kendimizi kandırıyormuşuz. Onlarmış yardım eden, bizmişiz yardıma muhtaç olan" sözleriyle ifade ediyor ve şöyle devam ediyor:
    "Çok mutlu bir 25 gündü. Ekmeği paylaşınca tadını almak bu konvoyda nasip oldu. Elmanın çürük yerini kendine almak, kalan kısmını kardeşine sunmak bize bir biz daha kattı. Spor komplekslerinde yatmak, kulübelerde soğukta Kur'an-ı Kerim'i dinlemek anlatılası değil yaşanılası anlardı. Zalim Mısır hükümeti kafamıza değil yüreklerimize attı o koca taşları.
    Bunda da varmış bir hayır. Dünyanın Mısır'ın kim olduğunu göresi varmış. Gazze'ye gelince, ülkeleri muhasara altına alınmış, yürekleri dünyanın en özgür ülkesi gibi özgür, bir o kadar da Rabb'ine tevekkül etmiş, saatlerini şehadete kurmuş Müslümanlarla dolu. Bugün yemeğini yeyip yarın belki de cennette yiyeceğim düşüncesiyle yatağına giren mukavemet sahibi insanlar topluluğu doluydu Gazze..."
    Mısır yolları kesti. Bundan sonra Gazze sevdalıları gemilerle ulaştıracak yardımlarını. Şimdi bağış zamanı. Bu kez deniz kucak açacak onlara. İsrail taciz atışı yapsın ya da yapmasın Müslüman ya da Hıristiyan ve hatta Yahudi, konvoyda yine genç kızlar, yaşlı kadınlar da olacak. Kimi bastonuyla katılacak konvoya, topal bacağıyla, kimi coplanmaktan mosmor kesilen kollarıyla, kimi "utanmıyor musunuz?" diye dünyaya haykıran hançeresiyle. Din kardeşliği değil bu. Vicdan kardeşliği. Gazze'nin şahsında yabancılar tanış olacak, sevecek ve sevilecek. Eşkıyayı tahtından indirecekler.
    Zaman
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  9. #9
    Ehil Üye YıldızMisal - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Yaş
    37
    Mesajlar
    2.694

    Standart

    Yokuşlar kaybolur,çıkarız düze,
    Kavuşuruz sonu gelmez gündüze,
    Sapan taşlarının yanında füze,
    Başka alemlerle farkımız bizim..
    n.f.k.

  10. #10
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    Suna DURMAZ
    Vladimir Jabotinsky’nin Demir Duvar’ı



    Revizyonist siyonizmin kurucusu olarak bilinen Rus asıllı Yahudi Vladimir Jabotinsky, 1923’de yazdığı meşhur makalesi “Demir Duvar”da, Filistin’de sömürgeci bir Yahudi devleti kurulmasına Arapların gönüllü olarak razı olmayacaklarını, işgalin ve sömürgeciliğin tehlikesinden kurtarabildikleri son umut kıvılcımları sönünceye kadar mücadele edeceklerini yazıyor ve şöyle diyor:
    “Biz Filistin’e karşılık ne Filistinlilere, ne de öteki Araplara hiçbir şey veremeyiz. Öyleyse (onlarla) gönül rızasıyla anlaşamayız. Bugün sömürgeleştirme faaliyeti, en sınırlandırılmış haliyle bile, yerli halkın iradesine rağmen sürdürülmek zorundadır.
    “Dolayısıyla bu faaliyet ancak ve ancak yöre halkının hiçbir şekilde kıramayacağı, adına ‘Demir Duvar’ diyebileceğimiz bir güç kalkanının ardında sürdürülüp geliştirilebilir. İşte bizim politikamız budur...
    “Eğer bu ülkede yerli halkın taleplerine aldırış etmeksizin bir sömürge kurmak istiyorsak, onların bunu yönetsel veya fiziksel olarak engelleme imkânlarını ortadan kaldıracak kuralları ve savunma şartlarını oluşturmak için, ister Balfour Deklarasyonu, ister manda yoluyla olsun, dış güçlere başvurmak zorundayız.
    Zor, mutlak surette kullanılmalıdır, hem de bütün şiddetiyle, hiçbir hoşgörü olmaksızın...
    “Bu görüşlerimizin gayri ahlâkî olduğunu savunan beylik yaklaşıma gelince; onlara, iddialarının tamamen gerçek dışı olduğunu söyleyerek cevap vereceğim.
    “Bizim ahlâkımız budur. Başka bir ahlâk da yoktur. Araplar bizi yolumuzdan çevirmek konusunda karşılarına çıkacak en küçük umudu dahi ne en tatlı söze, ne de en leziz lokmaya değişeceklerdir. Çünkü karşı karşıya olduğumuz basit bir ayak takımı değil, düpedüz bir halktır; hem de yaşayan bir halk. Ve hiçbir halk da kendi kaderiyle ilgili böylesi bir sorun karşısında bu denli muazzam boyun eğişlere yanaşmaz; ta ki bütün umutları silininceye ve biz ‘Demir Duvar’daki görünür her gediği tıkayıncaya dek.” 1
    Vladimir Jabotinsky’nin “Demir Duvar”dan kastı askerî güçtü. Yahudiler ne pahasına olursa olsun üstün bir askerî güce sahip olmalıydılar. Bu gücün salacağı korku ve vahşet Filistinlileri göçe zorlayacaktı.
    Evet, Yahudiler demire karşılık neleri var, neleri yok, vermeliydiler... Gümüşlerini, buğdaylarını, zeytinyağını, şarap ve hayvanlarını, hatta karılarını ve kızlarını demire karşılık vermeliydiler. Herşey demir için feda edilmeliydi! Dünyada demirden daha değerli birşey olamazdı. 2
    19. yüzyılın sonlarından itibaren sızarak girdikleri Filistin topraklarını sahiplenmeye başlayan siyonistler, Jabotinsky’nin “Demir Duvar” doktrinini kendilerine rehber etmişler; İngilizlerin de yardımıyla silâhlanarak Filistin köylerinde katliâmlar yapmışlardır. Komşu köyde katliâm yapıldığını duyan Filistinli köylüler vahşetten korkup evlerini yurtlarını terk ederek daha uzak köylerdeki akrabalarının yanına sığınmışlar ve bir daha da evlerine dönememişlerdir ne yazık ki..
    14 Mayıs 1948 tarihinde kurulan İsrail, politikasını “Demir Duvar” doktrini öğretisi üzerine oturtmuştur. Ve buna bağlı olarak da Ortadoğunun en büyük askerî gücü olmaya gayret göstermiştir. Amerikan askerî yardımları da eklenince, İsrail’in elinde muazzam bir askerî güç oluşmuştur. 2009’da askerî harcamaları 13.3 milyar dolar olan İsrail, 2001-2007 yılları arasında Amerika’dan 19.5 milyar dolar askerî yardım almıştır.
    Amerika İsrail’e karşı cömert olmaya devam etmektedir. 2010 yılı Amerikan bütçesinden İsrail’e yapılacak olan askerî yardımı 2.775 milyar dolar olarak açıklayan Obama, gelecek 10 yıl içinde İsrail’e yapılacak askerî yardımların 30 milyar dolara ulaşacağını bildirdi.. 3
    Amerika Gazze’de yaptığı vahşet sebebiyle İsrail’e silâh ambargosu uygulayacağına, gelecek 10 yıl içinde 30 milyar dolarlık askerî yardım yapacağını ilân ediyor.
    Bu ilân, İsrail’in öldürdüğü her bir çocuğun masum kanına Amerikan elinin de bulaştığına apaçık delildir.

    Demir irade
    Batı Şeria etrafına beton duvar örerek 1.4 milyon Filistinliyi 41 km. uzunluktaki Gazze şeridine sıkıştıran İsrail, “Demir Duvar” diye vasıflandırdığı kuvvetli ordusunun silâhlarıyla yağmur gibi kurşun yağdırsa da, Filistinlilerin sahip oldukları “demir irade”yi asla eritemeyecektir. Hak dâvâya imandan kaynaklanan bu demir irade, İsrail’in ördüğü beton duvarı da, abluka duvarını da, Mısır-Filistin hududunda yerin 30 metre altına kadar örülmekte olan 11 km. uzunluktaki Amerikan yapımı çelik duvarı da delecektir biiznillah.
    Mimsiz medeniyetin çelik zırhla donattığı İsrail karşısında 50 yıldır yılmadan direnen Filistin halkı, Şair Mehmet Âkif’in İstiklâl Marşında vasfettiği iman dolu göğsüyle haykırıyor:
    Kim bu vatanın uğrunda olmaz ki feda?
    Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda,
    Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hüda,
    Etmesin tek beni vatanımdan cüda.
    Zalimlerin yüzüne korkmadan haykırmaya devam eden Filistin halkı şunları da söylüyor:
    “Cennet vatan olan mübarek Filistin toprakları uğruna binlerce evlâdımı şehit olarak versem de, İsrail’e asla boyun eğmedim ve eğmeyeceğim. Asla diz çökmedim ve çökmeyeceğim. Çünkü ben ezelden beri hür yaşadım, hür yaşayacağım. Hakkın bana vaad ettiği zafer günlerinin, belki yarın, belki yarından da yakın olduğuna inancım tamdır. Hakka tapan bir millet olarak istiklâl milletimin hakkıdır.”
    Filistin halkına destek vermek; Yusuf Kardavî’nin dediği gibi, hem insanlık, hem de Müslümanlık açısından boynumuzun borcudur.
    “Filistin’e Yol Açık” konvoyuna katılan İHH Başkanı Bülent Yıldırım, “Gazze’ye girdik ve insanlık kazandı. Delinmez denilen ambargo delindi. Demek ki, istenildiğinde ve halklar beraber olduğunda yapılamayacak şey yoktur” diye açıklama yapmış.
    Bülent Yıldırım’ın “Halklar beraber olduğunda yapılamayacak şey yoktur “ sözü Filistinli kardeşlerimiz için hazırlanacak olan yardım konvoylarına bir tutam tuzla dahi olsa iştirak etmenin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

    Dipnot:
    1- Ralph Schoenman, “Siyonizm’in Gizli Tarihi,” s. 25-27, Kardelen, 1992.
    2- a.g.e., s. 27.
    3- İsrail’in askerî harcamaları ve bu konuda aldığı Amerikan yardımları hakkında daha fazla bilgi edinmek için aşağıdaki linklere bakabilirsiniz:
    http://www.worldpolicy.org/projects/...non.FINAL2.pdf
    http://www.haaretz.com/hasen/spages/1085465.html
    http://news.antiwar.com/2009/12/18/o...er-next-decade

    17.01.2010

    E-Posta: durmazsuna@yahoo.com-durmaz36@hotmail.com

    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Çok Önemli Safer Ayına Girdik
    By asli_hno in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 8
    Son Mesaj: 05.02.09, 02:11
  2. Gazze
    By asaf in forum Klip, Video, Film ve Animasyon
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 12.01.09, 22:53
  3. Gazze
    By adaLet in forum Şiirler
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 07.01.09, 22:45
  4. Bugun Mübarek Şaban Ayina Girdik!
    By BEYAZ007 in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 06.08.08, 00:32
  5. Birinci Harbe Nasıl Girdik?
    By Ebu Hasan in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 02.11.07, 15:20

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0