+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 2 Sayfa var 1 2 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 20

Konu: Nuristan'a Doğru

  1. #1
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart Nuristan'a Doğru

    M. Latif SALİHOĞLU
    Nuristan'a doğru...


    Bu ülkenin insanları, her halükârda birlikte ve birada yaşamak durumunda. Bir kesimin çekip gitmesi, bu vatanı bırakıp terk etmesi, söz konusu dahi olamaz.
    Ekseriyetini Türkler ve Türkleşmiş unsurlar teşkil etmekle birlikte, Anadolu ve Rumeli'deki topraklarımız üzerinde bugün en az otuz beş ayrı din ve etnik temele dayalı unsur yaşamakta.
    Bunların da mutlak ekseriyetini Müslümanlar oluşturmakta. Gayr–ı müslimler ile İslâmiyetten çıkmış olanların yekûnu yüzde beşi dahi bulamamakta.
    Bu durum gösteriyor ki, bu vatanda iç savaş çıkmaz. Çıkması için, dahilî ve haricî ihanet odakları her türlü dolabı çevirdi, her türlü fitneyi körükledi, ancak yine de başarılı olamadılar, biiznillah olamayacaklar.
    Zira, bu vatanda hakim olan şey din hissidir, kardeşlik bağlarıdır. İman kardeşliğinin yerini, başka hiçbir şey tutamaz. Tutmamıştır da...
    İmân nurdur, kuvvettir, servettir. En büyük şevk ve zenginlik kaynağımızdır.
    Bu kaynak var olduğu müddetçe, vatandaşlar ve dindaşlar arasındaki bağı koparmaya hiçbir cereyan güç–kuvvet yetiremez.
    İmandaki bu muazzam hazine, ülkenin sınırlarını da aşıyor. Alem–i İslâmı, hatta bütün dünyayı dolaşıyor.
    Bu mukaddes nurdur ki, bütün cihanı nuristana döndürüyor.
    Dolayısıyla, herkese yetecek kadar nur var, sürûr var, huzur var, bu iman kardeşliği dairesinde.
    Başka daireye girmeye, başka yerler dolaşmaya, başka kapıları çalmaya ihtiyaç bırakmıyor.
    Nur–u imân dairesi içine girenler, kendi aralarında harikulade bir anlaşma, uzlaşma ve paylaşmayı sağlarlar. Herşeyi kardeşçe bölüşüp paylaşırlar. Allah'ın yarattığı meşrû hiçbir şeye yasak getirmez, hiçbir şeyi birbirinden esirgemezler.
    Onlar, dünyaya ve dünyalılara yaranmak için zillet göstermezler. Daima izzet içinde, vakar içinde, ciddiyet içinde kalarak hizmetlerini sürdürürler.
    Başkalarına tabi olma, başkalarının peşinden gitme ezikliği göstermezler; dünyalılara perestiş etme ihtiyacını hissetmezler.
    İman ve imandaki nur, onlara kâfi geliyor, vâfi geliyor.
    * * *
    Bu seneki Şarkî Anadolu'ya yaptığımız bir seyahat esnasında, bazı milliyetçi gençler etrafımıza toplandılar. Sohbet esnasında, onlardan biri şunu söyledi: "Latif Bey. Siz yıllardır Türkistan için çalışıyorsunuz. Biraz da Kürdistan için çalışsanız ne olur?"
    Onlara kısaca şunları söyledim: "Türkistan (Büyük Turan) için çalışanlar var. Kürdistan için çalışanlar da var. Benim ise, dâvâm başka. Ben 'Nuristan' için çalışıyorum. Bütün hayatımda, bütün gayretimle ben Nur kardeşlerimle birlikte dünyayı nuristana çevirmeye çalışıyorum. Bu çalışma, bütün insanları Nuristan vatandaşı yapıncaya kadar, dolayısıyla kıyâmete kadar devam edecek demektir. Biz, bu büyük ve mukaddes hizmeti bırakıp başka dâvâların peşinde gitmeyiz. Gitmek mecburiyetinde de değiliz. Herkesin dâvâsı kendisine..."
    Evet, hiç tereddüt eseri dahi göstermeksizin inanıyoruz ki, insanlarımızın ve bütün insanlığın kurtuluşu Nur'dadır: İmân nuru, Kur'ân nuru, İslâmın nuru...
    Bu muazzam nurun dışındaki herşey ve her yer zifiridir, karanlıktır, bulanıktır, bataklıktır...
    O karanlıklı bataklıklara girmeye hiç mi, hiç niyetimiz yok.
    Allah, âhir ömre kadar bizi Nur dairesi içinde istihdam etsin ve bu mânâdaki Nuristan'dan ayırmasın.
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  2. #2
    Müdakkik Üye DERMAN25 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2008
    Bulunduğu yer
    istanbul
    Yaş
    35
    Mesajlar
    705

    Standart

    emeğe sağlık.......
    Dünyada iki şeyi sevdim:Bi o nu Bi de özgürlüğümü,,,özgürlüğüm için canımı onun için özgürlüğümü feda Ederim..



  3. #3
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    Demokratik açılım ve Doğu-Güneydoğu meselesi hakkında görüşler ve teklifler


    Memleketimizin, bilhassa Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinin halen içinde bulunduğu meselelerin kısmen de olsa çözümü veya bu mevzudaki bazı engellerin aşılması mevzuunda, Doğu Anadolu’nun bir üniversitesinde bir süre öğretim üyeliği yapmış bir kişi olarak, görüşlerimi ve tekliflerimi dile getirmek istiyorum.
    Çözümle ilgili tekliflerimin tamamının hemen uygulamaya konulması elbette ki mümkün olmayabilir; çünkü, bunların bir kısmı kısa, bir kısmı orta ve bir kısmı da uzun vadelidir. Fakat, bu ve benzeri görüşlerin bir bütün olarak düşünülmesinde ve bu bölgelerin meselelerinin yüz yıl kadar bir geçmişi olduğundan, çözümü için de belki o kadar uzun vadeli bir plânlamanın yapılıp uygulanmasında fayda vardır.

    MESELENİN SOSYOLOJİK YÖNÜ:

    1. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki problem, yılların ihmali sonucu büyümüş, kangrene dönüşmüş ve içinden çıkılmaz gibi görünen bir hal almıştır.
    Meseleleri yeni ortaya çıkmış olmayıp aslında en az yüz yıllık bir geçmişe sahip olduğu söylenebilen bu bölge, hem Birinci Dünya Harbi esnasında ve hem de İkinci Dünya Harbi ve sonrasında hedef seçilmiş; bilhassa dış mihrakların planlı olarak devamlı tahrikine ve kendi emelleri doğrultusunda kullanmaya çalışmalarına maruz kalmıştır.
    2. Büyük ekseriyeti ile İslâm dinîne; “dindar” denilecek şekilde bağlı olan bu bölge insanının manevî değerleri, son yüzyıl içinde bazı idareciler tarafından maalesef göz ardı edilmiştir. Hattâ bununla da kalınmayıp, tam aksine; dış mihrakların bazı oyunlarına gelinerek onların manevî değerlerinin tahribi yönünde, bu bölge insanını birbirine bağlayan manevî hayatları büyük ölçüde tahrip edilmiş, bunun yerine menfî milliyetçilik ve ırkçılığı esas alan politikalar izlenerek, büyük tahribat meydana getirilmiştir.
    3. Geçmişteki bu idarî hatalara rağmen, mevcut hükümetin bu mevzudaki olumlu teşebbüs ve gayretleri çok yerinde, cesur ve aynı zamanda da zorunludur. Beklenen neticeleri hemen alınamasa bile, bu mühim meseleyi çözmek teşebbüsünün bile, halk arasında fevkalâde müsbet bir tesir meydana getirdiği açıkça görülmektedir.
    Bu konuda özetle yapılması telif edilenler


    ETNİK GRUPLARA ÂDİL YAKLAŞIM
    1. Bütün etnik gruplara eşit mesafede olunmalı, o etnik grupların tamamı devletin imkânlarından adalet ölçüsüyle yararlandırılmalı ve onlara fırsat eşitliği sağlanmalıdır.
    2. Bütün etnik grupların dil, din ve kültürlerinin varlığı kabul edilmeli ve o kültür değerlerinin korunması ve geliştirilmesi için, devlet tarafından her türlü destek sağlanmalıdır.
    3. O bölgelerimizdeki etnik gruplar arasındaki bağ, “din birliği” üzerine tesis edilmelidir. Zira din, orada bütün etnik gruplar arasında tesis edilebilecek en kuvvetli bağdır.

    BÖLÜCÜ TERÖRÜN ÖNLENMESİ

    1. Terörü önlemenin en müessir yolu, onu besleyen iç ve dış kaynakların kurutulmasıdır. Bunun için:
    a) Bağımsızlık ve özerklik de dahil, terör örgütünün kendine malzeme yapmaya çalıştıkları hakkında, o bölgelerin halkı iyi bilinçlendirilmelidir.
    b) Hiç kimseye başkasının yanlışı yüklenemeyeceğinden, şehit ana ve babaları gibi, ölen teröristin anne ve babasının da bu vatanın evlâdı oldukları ve bu devletin himayesinde bulundukları ihsas edilmelidir.
    c) Devletin teröristin kişiliğine değil, “terörist” niteliğine karşı olduğu dile getirilerek, terörden vazgeçip kurtulmak isteyenlere terörden çıkış kapısı hazırlanmalıdır.
    d) O bölge vilayetlerinde görev yapan memurlar, mümkün olduğu kadar mesleğinde başarılı, mahallî etnik dili bilen, dindar ve namazını kılanlardan seçilmeye çalışılmalıdır.
    e) Devletin adaleti, yalnız suçluyu cezalandırmakla kalmayıp, hakkı olanın da hakkını vermeyi gerektirdiğinden, bu husustaki noksanlıklar ve ihmaller telâfi edilerek, o bölge halkları mağduriyet hissinden arındırılmalıdır.

    EĞİTİM

    1. Eğitim, gelişmiş Batı ülkelerinde olduğu gibi, etnik söylemlerden arındırılmalıdır.
    2. Okullarımızdaki ders müfredatlarında, bin yıldır çeşitli etnik grupların bir arada yaşamış olmasının sırrı olan millî ve manevî değerlere daha fazla önem verilmelidir.
    Böylece, insanlarımızı; kendilerine, ailelerine ve vatana daha yararlı yapmak yanında, teröre katılımları da azaltmaya çalışılmalıdır.
    3. Okullarımızda öğretilen din derslerinde, tamamına yakını Şafiî mezhebinden olan Doğulu ve Güneydoğulu vatandaşlarımız için, Şafiî mezhebine de yer verilmelidir.
    4. Doğu ve Güneydoğu halkımızın etnik gruplarının, Anadolu’nun bize vatan yapılmasındaki katkıları (Malazgirt, Çaldıran Savaşları gibi), Osmanlı tarihindeki diğer hizmetleri ve yakın tarihteki (Birinci Dünya Savaşında ve İstiklâl Savaşındaki) rolleri anlatılarak, onların anavatanımıza bağlılık hisleri pekiştirilmelidir.
    5. Okullarımızda ana dilimiz, mutlaka çok iyi öğretilmelidir. Ayrıca, bu bölgede görev alan üst düzey bürokratların mahallî dili de bilmeleri sağlanmalıdır.
    6. Etnik ayırımcılığın ve ırkçılığın, akıl, mantık, tarih, din ve bölge gerçekleri açısından zararları, hem bütün ülkemizin halkına ve hem de terörün yoğun olduğu o bölgelerdeki halkımıza çok iyi anlatılmalıdır.
    7. O bölgelerimizdeki farklı etnik grupların kendilerini ifade edebilmelerinin önündeki her çeşit engel kaldırılmalı; onların gençlerinin bir terör örgütü liderine bağlanmaları gibi acıklı bir psikolojik duruma düşmeleri önlenmelidir.
    8. Toplumun her kesiminde, eğitim düzeyi hızla yükseltilmelidir; meslekî eğitime daha fazla önem verilmeli, özel eğitim kurumları açılması teşvik edilerek bunların sayıları ve nitelikleri arttırılmalıdır.


    EKONOMİK ÇÖZÜMLER

    1. İşsizlik ve fakirlik, terörün tek sebebi olmamakla beraber, teröre zemin hazırlayıcı ve istismara en açık konulardan olduğundan, bunlara karşı müessir tedbirler alınmalıdır.
    2. Sosyal yardımlar gerekli ve terörü azaltmakta da faydalı olmakla beraber, bu yardımlarda ölçünün kaçırılması hazırcılığa, çalışmadan kazanmaya ve üretmeden tüketmeye de alıştırabileceğinden; yalnız sosyal yardım yapmakla kalmayıp, o bölge insanlarını asgarî geçimlerini sağlayacak tarzda iş sahibi yapmanın yolları aranmalıdır.
    3. İktisat ve kanaatle hayatı devam ettirmek hususunda halk eğitilmelidir.
    4. Bölgeler arası ekonomik kalkınmışlık farkı asgariye indirilmeli ve o bölgelere yatırım yapmak sadece özel sektörün insafına bırakılmamalıdır.
    Tabiat şartları da zor olan bölgelere özel sektörün yatırım yapmakta isteksiz davrandığı göz önüne alınarak, devletin yapacağı iktisadî yatırımlarına öncelik verilmelidir.


    DEVLETİN İÇ VE DIŞ SİYASETİNİN
    YENİDEN YAPILANDIRILMASI
    1. Bütün ülkede tam demokrasinin gerekleri yapılmalıdır. Böyle bir ortam, terörü ve ayrılıkçı düşünce sahiplerini bitirebilir. Çünkü o bölgelerdeki etnik grupların çoğunluğu, onlar adına hareket ediyor gibi görünen terör ve siyaset örgütlerinin tam destekçisi değildir.
    2. Kanunlardaki insan hak ve özgürlüklerinin önüne konulmuş bütün engeller kaldırılmalıdır. Bilhassa, fikir özgürlüğü tam olarak sağlanmalıdır. İnsanların inançlarının gereklerini yapmasında devlet tarafından önlerine konan engeller kaldırılmalı; insanlar inançları ile devletin kanunları arasında tercihe zorlanmamalıdır.
    3. Kuzey Irak ile ilişkiler, düşmanca veya korkuya dayalı değil; aksine, bin yıllık beraberliği olan Müslüman kavimlerin kardeşliği çerçevesinde ele alınmalıdır.
    4. Avrupa Birliği projesi ve bunun halka getireceği avantajlar; Türkiye’li olmakla Avrupa Birliğine de girebileceği o bölgelerdeki etnik gruplara iyi anlatılmakla, onların Türkiye’den ayrılma istekleri olmayacak veya bu tip düşünceler destek bulmayacaktır.
    5. Asıl yer ve şahıs isimlerinin kullanılması önündeki her çeşit engel kaldırılmalıdır.
    6. O bölgelerdeki etnik grupların nüfusu, o bölgelerin büyüklükleri ve yeraltı zenginlikleri dikkate alınarak hareket edilmeli; bu etnik gruplar o bölgeler dışındaki güçlerle işbirliği yapmaya mecbur bırakılmamalıdır.
    7. Devlet aleyhine işlenen suçlar için bir “genel af” ilân edilerek; affedilemeyecek kanlı olaylara bulaşmamış olanlar hürriyetlerine kavuşturulmalıdır.
    8. Geçmiş hükümetler gibi terörle mücadeleyi sadece askere havale etmeyip, daha müessir başka yöntemler de uygulanmalıdır.
    Bunun yanında, demokratik açılımın gerçekleştirilmesiyle, terör örgütü üzerinden kirli bazı uygulamalarla ülkenin zarara sokulması da önlenmelidir.
    9. Hiçbir endişeye katılmadan ve korkmadan, o bölgelerdeki mahallî idareler güçlendirilmelidir. Böylece, o bölgelerde ekseriyeti teşkil eden etnik grupların nasıl yaşamak istediklerinin, ne yapmak istediklerinin daha iyi ortaya çıkması sağlanmalıdır.
    Türkiye’nin her tarafına dağılmış ve gittikleri yerlerde büyük yatırımlar yaparak yerleşmiş bulunan ülkemizdeki çeşitli etnik grup mensuplarının ülkemizden kopmaya, bölünmeye taraf olamayacağı, Doğu ve Güneydoğuda mahallî idarelerin güçlendirilmesinden ülkemizin zarar görmeyeceği, aksine; mahallî idarelerin güçlendirilmesinin o bölgelerdeki etnik grupların ülkelerine olan sevgisini ve bağlılığını arttıracağı göz önüne alınmalıdır.
    10. İstibdat; ister ferdî olsun, ister bir grubun veya isterse bir kurumun olsun, mutlaka ortadan kaldırılmalıdır.
    11. Bu hususta, söz konusu bölgelerin insanı, asrımızın büyük din âlimi ve mütefekkiri olan Bediüzzaman Said Nursî’nin, en büyük düşmanımızın; cehalet, zaruret ve ihtilâf olduğuna dair teşhisi, tesbiti ve bu en büyük düşmanlarımıza karşı gösterdiği çareler, Doğu ve Güneydoğu meselesi ve demokratik açılım konusunda yıllar önce belirttiği görüşlerini özetleyen bazıları olan aşağıda nakledilen sözleri de, mutlaka dikkatle gözönüne alınmalı ve değerlendirilmelidir:
    “… Hem 55 seneden beri, Medresetü’z-Zehra namında Şark Üniversitesinin tesisine çalışmak ve o üniversiteyi biri Van’da, biri Diyarbakır’da, biri de Bitlis’te olmak üzere üç tane veya hiç olmazsa bir tane Van’da tesis etmek için, Hürriyetten evvel İstanbul’a geldim. Hürriyet çıktı, o mesele de geri kaldı.
    Sonra İttihatçılar zamanında Sultan Reşad’ın Rumeli’ye seyahati münasebetiyle Kosova’ya gittim. O vakit Kosova’da büyük bir İslâmî darülfünun tesisine teşebbüs edilmişti. Ben orada hem İttihatçılara, hem Sultan Reşad’a dedim ki: ‘Şark böyle bir darülfünûna daha ziyade muhtaç ve âlem-i İslâmın merkezi hükmündedir.’
    ***
    O vakit bana vaad ettiler. Sonra Balkan Harbi çıktı. O medrese yeri istilâ edildi. Ben de dedim ki: ‘Öyleyse o 20 bin altın lirayı Şark Darülfünununa veriniz.’ Kabul ettiler.
    Ben de Van’a gittim. Ve bin lira ile Van Gölü kenarında Artemit’te temelini attıktan sonra Harb-i Umumî çıktı. Tekrar geri kaldı.
    Esaretten kurtulduktan sonra İstanbul’a geldim. Hareket-i Milliyeye hizmetimden dolayı Ankara’ya çağırdılar. Ben de gittim. Sonra dedim: ‘Bütün hayatımda bu darülfünunu takip ediyorum. Sultan Reşad ve İttihatçılar 20 bin altın lirayı verdiler. Siz de o kadar ilâve ediniz.’ Onlar 150 bin banknot vermeye karar verdiler. Ben dedim: ‘Bunu mebuslar imza etmelidirler.’
    Bazı mebuslar dediler: ‘Yalnız sen medrese usûlüyle sırf İslâmiyet noktasında gidiyorsun. Halbuki şimdi garplılara benzemek lâzım.’
    Dedim: O vilâyat-ı Şarkiye âlem-i İslâmın bir nev'î merkezi hükmünde, fünûn-u cedide yanında ulûm-u diniye de lâzım ve elzemdir. Çünkü, ekser enbiya Şarkta ve ekser hükema Garpta gelmesi gösteriyor ki, Şarkın terakkiyatı din ile kaimdir.
    ***
    Başka vilâyetlerde sırf fünûn-u cedide okuttursanız da, Şarkta her halde millet, vatan maslahatı namına, ulûm-u diniye esas olmalıdır. Yoksa Türk olmayan Müslümanlar, Türke hakikî kardeşliği hissedemeyecek. Şimdi bu kadar düşmanlara karşı teavün ve tesanüde mecburuz.”
    ***
    … Fakat o azîm üniversitenin temelleri ve esasâtı ve mânevî bir programı ve muazzam bir tedrisatı…” 1
    ***
    “Bu millet-i İslâmın cemaatleri, çendan bir cemaat namazsız kalsa, fâsık da olsa, yine başlarındakini mütedeyyin görmek ister. Hattâ, umum Şarkta, umum memurlara dair en evvel sordukları sual bu imiş: ‘Acaba namaz kılıyor mu?’ derler. Namaz kılarsa mutlak emniyet ederler; kılmazsa, ne kadar muktedir olsa nazarlarında müttehemdir.
    ***
    Enbiyanın ekseri Şarkta ve hükemanın ağlebi Garpta gelmesi kader-i ezelînin bir remzidir ki, Şarkı ayağa kaldıracak din ve kalbdir, akıl ve felsefe değil. Şarkı intibaha getirdiniz; fıtratına muvafık bir cereyan veriniz. Yoksa, sa’yiniz ya hebâen gider, veya muvakkat, sathî kalır.
    ***
    Âlem-i küfür, bütün vesaitiyle, medeniyetiyle, felsefesiyle, fünunuyla, misyonerleriyle âlem-i İslâma hücum ve maddeten uzun zamandan beri galebe ettiği halde, âlem-i İslâma dinen galebe edemedi. Ve dahilî bütün fırak-ı dâlle-i İslâmiye de, birer kemmiye-i kalile-i muzırra suretinde mahkûm kaldığı; ve İslâmiyet metanetini ve salâbetini sünnet ve cemaatle muhafaza eylediği bir zamanda, lâübâliyâne, Avrupa medeniyet-i habise kısmından süzülen bir cereyan-ı bid’atkârâne, sinesinde yer tutamaz. Demek, âlem-i İslâm içinde mühim ve inkılâpvâri bir iş görmek, İslâmiyetin desâtirini inkıyadla olabilir, başka olamaz. Hem olmamış, olmuşsa da çabuk ölüp sönmüş.” 2

    Dipnotlar:
    1) Bediüzzaman’ın Reis-i Cumhur ve Başbakana yazdığı mektuptan.
    2) Bediüzzaman’ın 1923 yılında Millet Meclisi’ne hitaben yazdıklarından.


    nutkumustafa@yahoo.com
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  4. #4
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    DOĞUDA GÖRDÜKLERİM


    S
    ılâ-i rahim ve Aziz Üstadımın mübarek hayatıyla alâkalı eksik kalan bir çalışmamı tamamlamak maksat ve niyetiyle Bursa’dan Van’a gitmek için yola revan olmuştum.
    Van’a hareketimden önce gazetemiz yayın koordinatörü Abdullah Eraçıkbaş’la birlikte gazetemiz yazarlarından İsmail Tezer’i arayarak maksadımı izhar edip, kendilerinin hizmet bağlamında bir diyeceklerinin olup olmadığını sormuştum.
    Abdullah Eraçıkbaş “Doğuda gördüklerinizi yazın” demekle birlikte Başet başından duâ talebinde bulunmuştu. İsmail Tezer kardeşim de aynı hissiyâtı dile getirmiş ve ben de sevinçle Bursa’dan Van’a gitmek üzere yola çıkmıştım. Bursa’dan Van’a gitmek için yolculuk tercihimi Bursa’dan Ankara’ya kadar geceleyin otobüsle, Ankara’dan Van’a ise gündüz uçakla gitmek yönünde kullanmıştım. Sabahın erken saatlerinde Ankara otogarına indikten sonra orada bulunan servislerle havaalanına ulaşıverdik.

    Havaalanında Üstad muhabbeti
    Havaalanına erken saatlerde varmış olmalıyım ki, Van uçağının da biraz geç kalkmasıyla uzun zaman beklemek zorunda kaldım.
    Havaalanında uçağın kalkışını beklerken Van’da uzun yıllar görev yapan ve hâlen de görev yapmakta olan bir avukatla tanıştık. Okumaya karşı ilgi duyduğu, elinde tomar halinde bulunan gazete ve kitaplardan belliydi.
    Kendileriyle tanışmak istediğimi söyleyerek sohbetimiz başladı.
    Doğrusu maksat ve niyetim, tanıştığım herkese Doğu olayları bağlamında Üstad Bediüzzaman’ın görüşlerini aktarmaktı. Maksadıma nâil olmuş, meseleyi gündeme getirerek avukatla Üstad üzerine muhabbet etmiştim.
    Üstadı tanıdığını, fikirlerinin mükemmel olduğunu, ülkenin birçok problemine çare sunduğunu, ancak Said Nursî’yi çok iyi okumadığını, çok iyi incelemediğini söyleyen avukat beye biz de kendimizi tanıttık. Eğitimci olduğumuzu, Said Nursî ve eserlerini incelediğimizi, okuduğumuzu beyan ederek fikirlerinin günümüzün bütün problemlerine çare olacağını söyleyerek, Bediüzzaman ve eserleriyle ilgili geniş malûmat verdik. Ardından da gazetemizin neşrettiği demokratik açılımla ilgili Üstadın fikirlerini nazara veren broşürü kendilerine hediye ettik. İnceleyeceğini söyleyerek, “Said Nursî’nin çok ilginç ve faydalı fikirleri olduğunu” belirtti. Avukat beyle olan Üstad muhabbeti hoş bir şekilde sonuçlanmıştı.

    Askerle sohbet
    Ankara’dan Van’a hareketimizde, uçakta yanımızda oturan bir başka yolcu da, muvazzaf bir askerdi. Yıllardır Hakkâri’nin Yüksekova ilçesinde görev yapan bu subayımızla aramızda tatlı bir muhabbet geçti. Sohbetimizin konusu yine dünya ve ülkemiz meseleleriydi.
    Görev yaptığı yörelerdeki bir takım sıkıntılardan bahsediyordu. Biz de o yörelerde uzun yıllar görev yaptığımızdan, o yörelerdeki sıkıntıları paylaşma adına sohbetimize yol boyu devam ettik.
    Bir ara kaptan pilotun “Şu anda 11 bin metre yükseklikte seyretmekteyiz” anonsunu duyunca, yolculuk arkadaşıma dışarıdaki bulutlardan, dağlardan, hava moleküllerinden söz ederek Bediüzzaman Hazretlerinin Âyetü’l-Kübrâ isimli eserinde dile getirdiği hakikatleri paylaştım:
    “Zemin ile âsumân ortasında muallâkta durdurulan bulut, gayet hakîmâne ve rahîmâne bir tarzda zemin bahçesini sular ve zemin ahalisine âb-ı hayat getirir. (...) Bir kumandanın emrini bekler gibi durur.” (7. Şuâ, s. 175)
    Asker arkadaşla sohbetimiz yine doğudaki hadiselerle devam etti. Bediüzzaman Hazretlerinin görüşlerini kendisine aktarırken, muhatabım ciddiyet içinde kabullendiğini hâl diliyle izhar ediyordu. Sonuçta, bölge problemlerinin bitmesindeki önemli çarelerden birinin ve en önemlisinin; devletin de, o yörede yaşayan insanların da dürüstlük mefhumuna oldukça önem vermesi olduğu noktasında birleşiyorduk.

    Van deyince...
    Van seyahatimizin ilk gününde dostları ziyaretimizin akabinde değerli dostum Burhan Bey, bizi, kendisine ait vasıtasıyla Erek Dağına çıkarmıştı. Aziz Üstadımın hayatının Eski ve Yeni Said dönemlerinde talebeleriyle birlikte uzun yıllar kaldığı bu yüksek dağın karlı eteklerinde birkaç kare fotoğraf çektikten sonra mübarek Üstadımızın ve talebelerinin aziz ruhlarına Fatihalar yolladık. Erek Dağına varınca Aziz Üstadın yıllarca kaldığı mekânlarda yaşayan hatıraları yâd etmeden geçmek elbette mümkün değildi.
    Eski Said döneminde kaldığı bu mekânlarda talebeleriyle birlikte ilim yuvası hâline getirdiği bu beldeleri gezip görürken, hayâlen de olsa o yıllara gitmek insanın ruhuna huzur veriyordu.
    Üstadın eski talebelerinden Molla Resul, Molla Hamid, Ali Çavuş, Yasin Saatoğlu ve daha birçok Nur kahramanının bu mekânlarda milletin saadeti uğruna ömür tükettikleri bir vâkıadır.
    Erek Dağının eteklerinde bulunan Çoravanis Köyü de Üstada tefekkür menzili olan yerlerdendir. Erek’te kaldığı yıllarda zaman zaman Çoravanis Köyüne giderek burada bulunan camide namaz kıldığını, hatta bir müddet bu camide kaldığını, eski talebelerinden rahmetli Molla Hamid’den bizzat dinlemişimdir.
    Yine Üstadın eski talebelerinden ve Birinci Dünya Savaşı’nda Rus ve Ermenilerle İ’la-i Kelimetullah için Bitlis derelerinde çarpışırken silâh arkadaşlarından olan Ali Aras, nâm-ı diğer Ali Çavuş’un mezarını da kendi köyü olan Çoravanis’te ziyaret ederek ruhuna Fatihalar yolladık.
    Erek ve civarı bir çok aziz hatıraların yatağı olma hususiyeti içinde mübarek Üstadımızın nurlu hatıralarıyla doludur.
    Erek Dağı ve Çoravanis ziyaretimizin akabinde bir başka Nur menzili olan Van Kalesi’ne gittik. Kalenin güney kısmındaki mezaristanda yatan, Kastamonu yıllarında Üstada talebe olmuş ve hizmetinde uzunca bir zaman bulunma bahtiyarlığına ermiş bahtiyar bir Nur kahramanı “Yemen Bey” veya Üstadın verdiği isimle sonradan “Çaycı Emin Bey” olarak meşhur olmuş Emin Çayırlı’nın mezarının başına giderek ruhuna Fatihalar okuduk. Van, Üstad’a uzun yıllar mekân olmuş şehirdir. Van’da bulunduğu yıllarda “Horhor” ismini verdiği medresede ilim tahsiliyle meşgul olarak bu mekânları şereflendirmiştir.

    Çaycı Emin Bey
    Van kalesinin güneyinde kalan Eski Van şehrinin yanı başındaki mezarlıkta bulunan Çaycı Emin Bey’in mezarını ziyaretimiz akabinde, bizi, arabasıyla buralara getirip gezdiren Cemal kardeşimizle Çaycı Emin Bey’in oğlu Selim Çayırlı’ya ve Çaycı Emin Bey’in torunu, sevgili dostum Ahmet Çayırlı’nın ticarethânelerine giderek ziyarette bulunmuştuk. Çaycı Emin Ağabeyimin oğlu Selim’in işlerinin yoğunluğu dolayısıyla daha çok torunu Ahmet Çayırlı bizimle alâkadar olmuştu. Ahmet Çayırlı, Çaycı Emin Ağabeyin Üstad’la olan alâkadarlığı cihetinde bir hayli bilgi sahibi bir zattır. Hatta, Üstad’dan kalma, Üstad’a ait bir eşyayı muhafaza etmekle birlikte, Çaycı Emin Ağabeye ait, orijinal mektupların da içinde bulunduğu dosyalara ve büyük bir arşive sahiptir.
    Kendisiyle dostluğumuz uzun yıllara dayandığından, Çaycı Emin Ağabeyin Üstad’a talebe olması hasebiyle elinde mevcut bilgi ve belgelerden bize vermesini istirham ediyorduk.

    Orijinal bir mektup
    Elinde bulunan birçok hatıra, bilgi ve belgelerden sadece orijinal bir mektubu bize vereceğini ifade ederek, Tahir ve Abdullah Çavuş’un kaleme aldığı, Aziz Üstad’ın kendi el yazısıyla tashih edilen ve “Fihriste dâhil olunacak 7. Şuâ”yı kapsayan mevzunun bulunduğu mektubun orijinalini bize vermişti. Bahsedilen mektubun satır aralarındaki, Üstadın kendi el yazısıyla yaptığı tashihler ise şöyledir: “..ve güneş gibi izhar eder. Bu Dokuzuncu Şuâ haşrin isbatında o kadar harika ve kat’î ve kuvvetlidir ki, en muannidi dahi tasdike mecbur eder ve etmiş ve ediyor ve edecek İnşallah”
    Çaycı Emin Beyin torunu Ahmet Çayırlı’dan aldığımız bilgi ve belgeleri İnşallah bir başka yayınımızda aktarmak duâsıyla.. Çaycı Emin’in bir takım özelliklerinden daha bahsetmek istiyorum.
    Çaycı Emin, aslen İran Türkmenlerindendir. Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda İran’da yaşamakta iken Türkiye’ye, Van’a göç etmiştir. 1925’lerde doğudaki olaylar dolayısıyla Kastamonu’ya sürgün edilmiştir. Kader bu sürgünün akabinde onu Eskişehir’den Kastamonu’ya sürgün edilen Üstad’a sadık bir talebe eylemiştir.
    Çaycı Emin Bey, Kastamonu’da Üstadla birlikteyken oğlu Abdullah da Kastamonu’da dünyaya gelir. Geçen yıllarda Van’da vefat eden oğlu Abdullah Çayırlı ile vefatından önce defalarca görüşmüştüm. Abdullah Çayırlı ile sık görüşmelerimiz sırasında babası ile ilgili Üstada talebe ve hizmetkârlığıyla alâkalı hatıraları tomar halinde almıştım. Çaycı Emin Bey, 1967 yılında Van’da okutulan Van Mevlidi’nin akabinde köyü olan Zeranis’a giderken yolda arabasının ateş alması sonucu 17 Ağustos 1967 tarihinde vefat etmiştir.
    Mezarı, Van Kalesinin güneyinde bulunan Eskişehir Mezarlığında bulunmaktadır. Mezar taşında ise eskimez yazıyla Üstad’ın şu vecizesi yazılıdır:
    “Kabir ehl-i iman için bu âlemden daha güzel bir âlemin kapısıdır.”
    Çaycı Emin Beyin ruhuna Fatiha…

    Gazetecilerle görüşme
    Van’a gitmeden evvel “doğuda gördüklerim” başlığı altında doğu intibalarımı hazırlamaya karar verdiğimden her meslekten insanların doğuda görmek istediklerini ve gördüklerimi paylaşmak istemiştim. Tabiatıyla programıma, doğuda yıllardır gazetecilik yapanlara uğrayıp fikir teâtisinde bulunmayı da almıştım. Bu düşünceyle Van’da günlük olarak neşredilen Şehrivan Gazetesini ziyaret ederek, gazetenin sahibi Aziz Aykaç’la görüştüm. Aziz Aykaç doğunun nabzını çok iyi tutan, iyi bilen bir gazetecidir. Kendisiyle demokratik açılımı ve bu açılımda Bediüzzaman’ın fikirlerinin yerini müzakere ederek uzunca bir sohbet etme imkânımız oldu. Gazetesinin bürosunda konuştuğumuz Aziz Aykaç, Bediüzzaman’ın fikirlerinin çok önemli olduğunu, yıllar önce söylediği ve tesbit ettiği çözümlerin bugünkü problemlere açıklık getirdiğini ifade ederek: “Onun her konuda fikirlerinden yararlanmak gerekir, açılım konusunda ondan faydalanmak gerekir diye düşünüyorum” diyordu.
    Aziz Aykaç’la sohbetimiz bu minvâl üzere devam ederken gazetemiz yayınları arasında neşredilen “Yüz yıllık süreçte Said Nursî ve Demokratik Açılım” adlı kitapçıktan da bahsederek mühim tesbitlerin var olduğunu söylemiştik.
    Yeri gelmişken şunu da ifade edeyim: Gazetemizin neşrettiği çalışmalarla Üstadın fikirlerinin derli toplu olarak bir arada nazarlara sunulması, çok güzel bir çalışma olarak değerlendirilmektedir. Özellikle doğu ve güneydoğu Yeni Asya temsilcilerinin, bu çalışmanın yöre insanına ve kitlelere ulaştırılmasında çok özel bir gayret sarf etmeleri büyük bir boşluğu dolduracağı kanaati bende hâsıl olmuştur.

    Vatandaşın bakışı
    Van’da görüştüğüm vatandaşlardan bazıları doğu açılımını müsbet bir adım olarak değerlendirmekte, ancak problemlerin aşılmasında sağlam kriterlerden hareket edilmesi gerektiğine vurgu yapmaktadırlar. Özellikle Bediüzzaman’ın fikirlerinden mutlaka yararlanılması gereği, sık sık ifade edilen görüş ve kanaatler arasındaydı.

    Nur Talebelerinin varlığı
    Doğuda gördüklerim arasında önemli bir unsur da, Nur Talebelerinin güvenilirliğinin oluşuydu. Risâle-i Nurlardan beslenen Nur Talebelerinin sağlam inançlı oluşları, müsbet hareket tarzını esas alarak hadiselere bakmaları ve değerlendirmeleri, bölgede adeta bir emniyet sübabı olarak algılanmaktadır. Irkçılıktan uzak yapıcı tutum ve davranışları, vatan-millet sevgileri, demokratlıkları, doğru yaklaşımlar içinde inanmış olmaları yöre halkı nezdinde güven verici bir hâl ve davranış olarak değerlendirilmektedir.
    Böylece, Bediüzzaman Hazretlerinin ve eserlerinin yetiştirdiği Nur Talebelerinin beslendiği kaynaklardan, devletin ve o yörede yaşayan insanların da yararlanması gereği açıkça görülmektedir. Soğuk ve karlı bir iklimin kendini gittikçe hissettirmeye başladığı doğu bölgelerimizden ayrılarak, ikamet ettiğimiz beldelere vardığımızda istifadeli bir seyahat olduğu kanaati hâsıl olmuştu.


    m.ozturkozturkcu@hotmail.com

    MUSTAFA ÖZTÜRKÇÜ

    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  5. #5
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    Bir Bediüzzaman Üniversitesi: Medresetüzzehra

    Büyük muallim Bediüzzaman Said Nursî, yaşadığı asrın mühim âlimlerinden.
    Henüz 14 yaşında iken icazet aldı ve Bediüzzaman, yani “Çağın Eşsiz Güzelliği” lâkabına lâyık görüldü. İlk medresesini müderrislik vasfıyla on dokuz yaşında iken açtı. Yıl 1897, Van’daki Horhor Medresesi. Bu medresedeki talebelerini kendi sisteminde yetiştireceğinden, onlara hem ilim hem de fen derslerini vermekteydi. Elbette ki asrın pozitif ilimlerinde de iman ilimlerindeki gibi rusûhiyete sahip olan Üstadımız, talebelerini de kendisinin bir numunesi gibi zülcenâheyn, yani iki kanatlı olarak yetiştirse gerektir. Yani pozitif ilimler ve İman İlimlerinde rusûhiyet sahibi, liyâkatli ve keskin anlayış sahibi talebeler.
    Bediüzzaman Said Nursî telif ettiği eserlerinde Horhor Medresesi’ne atıfta bulunurken bu eğitim yuvasına Medresetü’z-Zehrâ’nın bir numunesi olarak bakmıştır. Tarihçe-i Hayat isimli kitabında; “Mazi kıt’asına geçmek için geldiğiniz vakit, mezarımıza uğrayınız; o bahar hediyelerinden birkaç tanesini medresemin (Haşiye)…” şeklinde devam eden cümlesindeki haşiyede “Medresetüzzehra’nın Van’daki nümûnesi olan ve vefat eden Horhor Medresesinin…“ diyerek başta belirttiğimiz fen ve din ilimlerinin bir arada verileceği Horhor Medresesine işaret etmektedir. Çünkü Medresetüzzehra’nın numunesi olmak, orada fen ve din ilimlerinin birleştirilmesi demektir.
    Üstad Said Nursî, asrının medreselerini nakıs görmüştür. Bu medreselerdeki noksanlık din ve fen ilimlerinin birlikte verilmemesinden ve bu iki ilim arasında büyük bir uçurum oluşmasından kaynaklanmaktadır. Çünkü bu zât biliyordu ki, dinsiz ilim kör olacağı gibi, ilimsiz din de topal olacaktır. Buna çare olarak Horhor Medresesi’ni daha geniş bir çapa yaymak, yani Medresetüzzehra’yı açmak istemiştir. Bu gaye ile otuz üç yaşında iken Anadolu’nun yollarına düşmüştür.
    Münâzarât isimli eserinde:
    “…Vilâyât-ı şarkiye ve ulemasının istikbalini temin etmek istiyoruz. İttihad ve Terakki mânâsındaki hissemizi isteriz. Üzerinizde hafif, yanımızda çok azîm birşey isteriz.
    “Suâl: Maksadını müphem bırakma, ne istersin?
    “Cevap: Câmiü’l-Ezher’in kızkardeşi olan, Medresetüzzehrâ namıyla dârülfünunu mutazammın pek âli bir medresenin Bitlis’te ve iki refikasıyla Bitlis’in iki cenahı olan Van ve Diyarbakır’da tesisini isteriz. Emin olunuz, biz Kürtler başkalara benzemiyoruz. Yakînen biliyoruz ki, içtimaî hayatımız Türklerin hayat ve saadetinden neş’et eder”1 diyerek devletin temsilcilerine Medresetüzzehrâ’nın açılmasının doğu illerinin ve doğu âlimlerinin geleceği için çok önemli olduğunu belirtmiştir.
    1911 yılında bizzat kendisi Sultan Reşad ile görüşmüş ve Medresetüzzehrâ’nın inşâsı için kendisinden söz almıştır. 1913 yılında bu üniversitenin temelini atmış, fakat I. Dünya Savaşı münasebetiyle bu projenin tamamlanmasına imkân bulamamıştır. 2 Mart 1923 tarihinde Medresetüzzehrâ hakkında kanun teklifi verilmiş, 200 mebusun 163’ünün rey vermesiyle kanun teklifi kabul edilmiş, ancak yine de üniversitenin inşası gerçekleşememiştir.
    Elhâsıl, o yıllarda devletin Medresetüzzehrâ’nın açılmasında başarılı olamaması, bu dâvâ adamını yıldırmamış, Medresetüzzehrâ’nın bir şubesini açmasına engel olamamıştır. Bu şube ise şu anda bütün dünyada faal olan ve kıyamete kadar da biiznillâh faaliyette olacak Nur Mektepleridir. Burada okuyan talebeler, fen ilimlerini üniversitelerinden alırlarken, iman ilimlerini de Risâle-i Nur mektebinden alarak, çift anadal yapan öğrenciler gibi hem kendi mesleklerini hem de Nurculuk mesleğini kazanmışlardır. Bu mektebin ilk halka-i tedrisini oluşturan saff-ı evvel ağabeylerimiz Medresetüzzehra’nın ilk erkânları ve Hz. Üstad’ın varisleri hükmündedirler. Bu mânâya Risâle-i Nur’un çeşitli yerlerinde işaretler vardır. Meselâ Kastamonu Lâhikası’nda Isparta vilayetinde icra edilen hizmetin Medresetüzzehra keyfiyetinde olduğundan söz edilmiş2 ve Üstad’ın vekili ve Nur hakkında asıl söz sahibi olarak manevî Medresetüzzehra’nın erkânları lâyık görülmüştür.3
    Evet, Isparta vilayetinde manevî Medresetüzzehra inşâ edilmiştir.4 Ve bu üniversitede okuyup Nurları birinci meslek ve maksatları yapan talebelere Medresetüzzehra’nın ilk öğrencileri olan Risâle-i Nur Talebeleri denmiştir.5 Medresetüzzehra’nın mânevî hakikatini, Risâle-i Nur Talebeleri olan Medresetüzzehra erkânları tamamıyla göstermiştir.6
    Üstad, Eski Said ve Yeni Said dönemlerinde Medresetüzzehra ile ilgilendiği gibi Üçüncü Said döneminde de ilgilenmiş ve gelişmeleri yakından takip etmiştir.
    1950’li yıllarda Cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın din ve fen ilimlerinin birlikte okutulduğu Şark Üniversitesi için 60 Milyon Lira ayırması sebebiyle Üstad’ımız kendisini tebrik etmiş ve bu üniversiteyle ilgili; ”Ulûm-u diniye o üniversitede esas olacak. Çünkü hariçteki kuvvet tahribâtı manevîdir, imansızlıkladır. O manevî tahribata karşı atom bombası, ancak manevî cihetinde maneviyâttan kuvvet alıp o tahribatı durdurabilir”7 demiştir.
    Cumhurbaşkanı’nı tebrikten sonra mektupla dâvâ arkadaşlarına da müjde vermiş ve meselenin ehemmiyetinden söz etmiştir. Bu mektup Emirdağ Lâhikasında iki yerde mevcuttur:
    “Nurculara ehemmiyetli bir müjde:
    “Evvelâ: Kırk seneden beri takip ettiğim ve Sultan Reşad’ın yirmi bin altın ve eski müstebitler hükûmetinin Millet Meclisinde 163 meb’usun imzasıyla 150 bin banknotu, küşadı için tahsisat verdikleri; hem âlem-i İslâmın, hem şarkın, hem bu milletin en mühim bir işi olan Van vilâyetinde Câmiü’l-Ezher gibi bir İslâm dârülfünunu ve büyük üniversitesi olan Medresetüzzehra’nın yapılması lüzumunu yeni hükûmetin reisi de anlamış ki, büyük memleket işleri içinde sizlere müjde olarak gönderdiğim aşağıdaki haberi vermiş. Fiilen yapılmasa dahi bu mânânın anlaşılması büyük bir fa’l-i hayırdır.” 8
    “Şark Üniversitesi hakkında çok kıymettar hizmetinizi Üstadımıza söyledik. O dedi:
    “Ben hasta olmasaydım, ben de o mesele için vilâyat-ı şarkiyeye gidecektim. Ben bütün ruh u canımla Maarif Vekilini tebrik ediyorum. Hem 55 seneden beri, Medresetüzzehra namında Şark Üniversitesinin tesisine çalışmak ve o üniversiteyi biri Van’da, biri Diyarbakır’da, biri de Bitlis’te olmak üzere üç tane veya hiç olmazsa bir tane Van’da tesis etmek için, Hürriyetten evvel İstanbul’a geldim. Hürriyet çıktı, o mesele de geri kaldı.” 9
    Üstad’ın hizmetinde bulunan Nur Talebeleri de bu mektuba mukabil bir mektup yazmış ve böyle bir üniversitenin öneminden ve kıymetinden bahsetmişlerdir. Medresetüzzehra’nın ilk erkânları mahiyetinde olan bu ağabeylerimizin mektubunu çok manidar bulduğumdan bu mektubu da aynen naklediyorum:
    “Bu Şark Üniversitesinin o cihanşümul kıymet ve ehemmiyetini, bir bahr-i ummandan bir katre takdim eder misilli iki üç nokta olarak arz ederiz:
    “Birincisi: Bu darülfünun hem İran, hem Arabistan, hem Mısır ve Afganistan, hem Pakistan ve Türkistan ve Anadolu’nun merkezinde bir kalb hükmündedir. Ve hem bir Camiü’l-Ezher, bir Medresetü’z-Zehradır.
    “İkincisi: Şimdi umum beşerde sulh-u umumî için, yani beşerin ifsad edilmemesi için çareler aranıyor, paktlar kuruluyor. Ve madem bu hükümet-i İslâmiye musalâhat-ı umumiye ve hükûmetin selâmeti için, Yugoslavya’ya, tâ İspanya’ya kadar onları okşayarak dostluk kurmaya çalışıyor. İşte bunların çare-i yegânesinin bir delili olarak gösteriyoruz ki, tesis edilecek Şark Darülfünununun ilk müteşebbisinin bir ders kitabı olan ve ulûm-u müsbete ve fenniye ile ulûm-u imaniyeyi barıştıran ve bu otuz seneden beri bütün filozoflara meydan okuyan ve resmî ulemaya dokunduğu ve eski hükûmetle resmen mübareze ettiği halde bütün bunlar tarafından takdir ve tahsine mazhar olan ve mahkemelerde beraat kazanan Risâle-i Nur’un bu vatan ve millete temin ettiği âsâyiş ve emniyettir ki, İslâm memleketlerinde, hususan Fas’ta, Mısır ve Suriye ve İran gibi yerlerde vuku bulan dahilî karışıklıkların bu vatanda görülmemesidir. İşte, nasıl ki bu vatan ve millette Risâle-i Nur—emniyet ve âsâyişin ihlâline sair memleketlerden daha ziyade esbap bulunmasına rağmen—âsâyişi temin etmesi gösteriyor ki, o Doğu Üniversitesinin tesisi, beşeri müsalemet-i umumiyeye mazhar kılacaktır. Çünkü şimdi tahribât mânevî olduğu için ona mukabil tamirci mânevî bir atom bombası lâzımdır.
    “İşte, bu zamanda tahribatın mânevî olduğuna ve ona karşı mukabelenin de ancak tamirci mânevî atom bombasıyla mümkün olabileceğine kat’î bir delil olarak, üniversitenin mebde’ ve çekirdeği olan Risâle-i Nur’un bu otuz sene içerisinde Avrupa’dan gelen dehşetli dalâlet ve felsefe ve dinsizlik hücumlarına bir sed teşkil etmesidir. O mânevî tahribata karşı Risâle-i Nur tamirci ve mânevî bir atom bombası olmuş.
    “Üçüncüsü: Evet, Şark Üniversitesi bir merkez olarak âlem-i İslâmı ve tâ bütün Asya’yı alâkadar edecek bir mahiyet ve ehemmiyette olduğundan, altmış milyon değil, altmış milyar da masraf yapılsa elyaktır.
    “Yeni Ulus gazetesi muhalif olduğu için, bu meseleyi perde ederek yeni iktidarın bazı büyük memurlarından bu meseleye çalışanlara bir nev'î irtica süsünü vermek istiyor. Halbuki, bu mesele en yüksek terakkî ve sulh-u umumînin medarıdır. Bu müessese bu hükûmet-i İslâmiyeye bazı şeâir-i İslâmiyeden Arabî ezan-ı Muhammedî ve din dersleri gibi pek çok kuvvet verecek. Belki bu hükûmetin istikbalinde, tarihlerde kemâl-i takdir ve tahsinle yâd edilmesine en parlak bir vesile olacaktır.
    Bu meselenin ihyasıyla hasıl olan nur ve feyiz, Demokrat hükûmetin en büyük ve cihandeğer bir hizmeti olarak ebede kadar misli görülmemiş bir parlaklıkla lemean edecektir. Ve beynelmilel bir itibarı temin edecektir.
    “Üstadımızın hastalığı münasebetiyle hizmetinde bulunan Nur Talebeleri” 10
    Neden doğuda din ve fen ilimlerinin bir arada okutulması lâzım, hatta elzemdir? Halil Uslu Ağabey’imizin bu konuyla ilgili bizlere aktardığı güzel bir hatırası var; Doğu illerimizden İstanbul’daki bir üniversiteyi kazanan iki genç kardeş, okullarında yüksek ortalamalara sahip olmalarına rağmen son sınıfa geldikten sonra ideolojik sebeplerden ya da başka sebeplerden olsa gerek okulu bırakmış ve dağlara çıkmışlardır. Gençlerin babasından ifade almak için gelen jandarmalara, babanın sorduğu soru, ”Doğuda gerçekten de Medresetüzzehra gibi bir üniversiteye ihtiyaç var mı?” diye düşünenleri ikna edici bir cevap niteliği taşımaktadır. Soru şu: ”Ben iki evlâdımı da bu yaşlarına kadar vatana millete hizmet etsinler diye yetiştirdim, en iyi okullarda okuttum. Siz benim oğullarıma ne yaptınız da vatana hizmete giderken ona ihanet edip dağlara çıktılar, anarşist oldular?” Aslında yapılan şey ortada; bu insanlara manevî bir polis vazifesini gören din unutturuldu, 1400 yılın öncesi hurafeler olarak gösterildi, yalan yanlış rivayetler ve karalamalarla gözlerinde küçük gösterildi ve sonra İslâmiyeti bırakan Müslümanlar olarak anarşilikten başka yapacak bir şey bırakılmadı. Böylesine büyük potansiyeller her geçen yıl harcandıkça bu ülke de her geçen yıl biraz daha kargaşaya, biraz daha anarşizme sürüklenecektir. Bizdeki ve sınırlarımızı paylaştığımız, kardeşlerimiz olan Müslüman ülkelerdeki anarşiye dur diyecek tek çare, hâlâ devlet tarafından ihmal edilegelen din ve fen ilimlerinin bir arada okutulacağı Doğu Üniversitesidir.
    Evet, müsbet ilim ve fenleri iman ilimleriyle barıştıracak bu üniversiteye zaruret derecesinde ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaç doğu kesimlerimizde yaşadığımız, özellikle komşu ülkelerdeki anarşi ve kaosun yüksek seviyelere ulaşmasından kaynaklanmaktadır. Yalnız fenle giden bir Asya, aradığı huzuru asla bulamayacaktır, çünkü Risâle-i Nur’da peygamberlerin çoğunun doğuda ve filozofların çoğunun da batıda gelmesi sebebiyle doğu topraklarının yükselmesinin ancak ve ancak din ile olacağından bahsedilmiştir. Bu yüzden doğuda sadece yeni fenlerin öğretilmesi eksik bulunmuş, bunun yanında din ilimlerinin de öğretilmesi lüzumlu hatta zarurî olarak görülmüştür.11 Hem sonra, İslâmı bırakan bir Müslüman, olsa olsa anarşist olur. Bunun sebebi yine Risâle-i Nurlarda belirtilmiştir. Emirdağ Lâhikası’nda; “Çünkü bir Müslüman İslâmiyet dairesinden çıksa, mürted ve anarşist olur, hayat-ı içtimaiyeye zehir hükmüne geçer” denmiştir.12
    Sonuç olarak Medresetü’z-Zehra, Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu tekniği ve teknolojiyi, İslâm âleminin muhtaç olduğu birlikteliği ve dünyanın aradığı barışı ve huzuru temin edecek niteliktedir. Şu anda Türkiye’ye baktığımızda teknolojiyi, âlem-i İslâm’a baktığımızda ittihadı ve dünyaya baktığımızda barışı göremememiz, böyle bir üniversitenin akademik boşluğunun hâlâ doldurulamadığını ve zarurî ihtiyacını gözler önüne sermektedir.
    Son olarak Üstadımızın gelecek nesle olan vasiyetini belirtmekte fayda var:
    “Ey üç yüz sene sonra gelenler! Şu kalenin (Van Kalesi) başında bir medrese-i Nuriye çiçeğini yapınız. Cismen dirilmemiş, fakat ruhen bâki ve geniş bir heyette yaşayan Medresetüzzehra’yı cismanî bir surette bina ediniz.”13
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  6. #6
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    Aşureden birlik mesajı
    Mehmet C. GÖKÇE

    İçinde bulunduğumuz Muharrem ayının önemli adetlerinden birisinin Aşure Tatlısı olduğu bilinen bir husustur. Farklı yörelerde değişik isimlerle anılıp çeşitli malzemelerden yapılsa da genel itibariyle birbirine yakın tat ve görüntüde olur.
    Örneğin: Yarım kg. buğday, 1 su bardağı nohut, 1 su bardağı kuru fasulye, 1 çay bardağı pirinç, 100 gr. kuru kayısı, yıkanmış ve ufak ufak doğranmış 100 gr. kuş üzümü, 50 gr. kuru dut, 100 gr. çekirdeksiz kuru üzüm, 100 gr. kurutulmuş elma, 100 gr. hurma, 100 gr. konserve mısır, birkaç tane kuru incir, 1 kg. toz şeker, 1 portakal kabuğu rendesi, 2-3 adet karanfil bir araya getirilmek suretiyle güzel bir aşure tatlısı yapılabilir.
    Hazırlandıktan sonra da 1 su bardağı fındık, 1 su bardağı ceviz, 1 adet nar ve yeterli miktarda tarçın marifetiyle süslendiği takdirde çok güzel bir görüntü de elde edilebilir.
    Kuşkusuz, bizim gayemiz sizlere aşure tarifi sunmak değildir. Burada dikkatimizi çeken: Birbiriyle çok da alakası olmayan bunca farklı malzemenin bir araya gelerek; dayanışma, kaynaşma ve tesanüt sonucu güzel bir ürüne imza atmalarıdır.
    Düşünebiliyor musunuz; buğday, nohut, kuru fasulye, pirinç, kuru kayısı, kuş üzümü, kuru dut, çekirdeksiz kuru üzüm, kurutulmuş elma, hurma, konserve mısır, kuru incir, toz şeker, portakal kabuğu rendesi, karanfil, fındık ve nar bir araya gelecek ve ittifak neticesinde güzel ürün meydana getirecekler.
    Renkleri, tatları, işlevleri ve kullanım alanları normalde çok farklı olan bu ürünlerin ittifakı sonucunda güzel bir neticeye ulaşılabiliyorsa insanların daha güzel beceriler sergileyebilmeleri gerekmez mi?
    Buğday üstünlük taslamıyor, nohut hava atmıyor, kuru fasulye çok büyük bir nimet olduğunu ileri sürmüyor, pirinç nazlanmıyor, kuru kaysı işi ağırdan almıyor, kuş üzümü kendisini pahalıya satmıyor, kuru dut ‘vazife yapmam’ demiyor, çekirdeksiz kuru üzüm minnet etmeyi hiç düşünmüyor, kurutulmuş elma nazenin bir tavır sergilemiyor, hurma mübarek beldelerden gelmiş olmanın azizliğini ve ayrıcalığını beklemiyor, konserve mısır görevden kaçmıyor, kuru incir üşengeçlik yapmıyor, toz şeker siyah beyaz ayırımında bulunmuyor, portakal kabuğu kimseye tepeden bakmıyor, karanfil kimseye karşı dudak bükmüyor, fındık bölge ayırımı yapmıyor, nar ise ırkçılık yapmayı aklının köşesinden bile geçirmiyor…
    Tam aksine hepsi de taksimu’l-a’mal prensibiyle iş bölümü yapıyor ve biz insanlara inat birlik-beraberlik mesajı veriyorlar… Birlikte iş becermenin ve ekip ruhuyla güzel sonuçlara ulaşmanın en nefis örneğini sergiliyorlar.
    Farklılıkları Yüce Yaratıcının büyüklüğüne işaret eden insanoğluna ne oluyor ki, bu tahıl, meyve ve yiyeceklerden bile ibret almıyorlar.
    Evet efendim; gerçekten birlik, beraberlik ve dayanışma ile çok güzel hizmetlere imza atılabilir. Huzurlu ve saadetli ortamların oluşmasına katkıda bulunulabilir.
    Aşureden ders almak dileğiyle…
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  7. #7
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    Şükrü BULUT
    Kürtçü Halk Partisi…


    Mutlaka sizin de dikkatinizi çekmiştir. Gazetemizde Sosyolog Müfid Yüksel ile yapılan röportaj, bazı kesimlerin görmemekte inat ettikleri bir hakikati körlere de gösterdi. Kemalistlerle Osmanlı bakiyesi Türkiye'ye yapılanların gecikmeli olarak Kürtlere yapılmaya başlandığını anlatan çalışmadan dolayı hem kıymetli kardeşimiz Müfid Yüksel'e ve hem de röportajı gerçekleştiren Hasan Hüseyin Kemal kardeşimize kalbî teşekkürlerimizi arz ediyoruz.
    İslâmî unsurların dilden, folklordan, TV programlarından, ders kitaplarından ve bütün Kürt kültüründen silinmesi işini neoliberallerin maddî destekleriyle gerçekleştirmeye başlayan “Marksist Kürtçü partinin” gecikmeli başladığı çalışma için uzun zamana ihtiyaç yok, kanaatindeyiz. Haricî dinsizliğin paralarıyla finanse edilen STK çalışmaları, kültürel faaliyetler, şark kadınına yönelik projeler ve sokakta bom boş bekletilen gençler; Osmanlı zamanında Kürdistan olarak adlandırılan Kuzey Irak ile Güneydoğu bölgemizi içine alan coğrafyanın İslâmiyetten soyutlanması, Kürtlere yönelik hedef çalışma olarak ortaya çıkıyor. Bölge insanlarının İslâmiyetten başka bir unsurla bir araya gelemeyeceğini bilen haricî dinsizlik cereyanı, Kürtleri dinden soğutarak bölgeyi istikrarsızlaştırmayı hedefliyor.
    Bin bir desise, zahmet ve masrafla Kuzey Irak'ı İslâm dünyasından koparmaya çalışan haricî dinsizlik cereyanı, Kemalistlerle işbirliği yaparak bu bölgeyi de Marksist Kürt militanlarıyla kendi çizgisine çekmeye çalışıyor. Kürt halkının metazoriyi kabullenmediğine delil, yakın tarihimizdeki onlarca isyan olsa gerek. İşte bu hakikat Kemalistlerle neoliberalleri bu yola sevk ediyor. İslâmiyeti hayatlarının esası kabul eden Kürtleri ne Araplardan, ne Türklerden ve ne de İranlılardan koparıp onlara düşman etmek mümkün olmadığına göre, onlar için “dinden soğutmaktan” başka bir “çare” kalmıyor.
    Kürtlerin geleneği, dili, edebiyatı, harsı ve bütün kültür unsurları tıpkı Araplarda ve Türklerde olduğu gibi İslâmiyetle mezc olmuş. Deccaliyetin Kuzey Avrupa'dan ta Çin’e kadar yaydığı “kültür devrimlerinin” en büyük hedefi bütün kutsalları geleneklerle birlikte yıkıp yerine dinsizliği ikame değil miydi? Apo'nun devrimciliği ile neoliberallerin anladıkları “değişim” arasındaki farkı kimsecikler izah edemiyor. Zira bu anlamdaki Kemalist Kürtlerle neocon ve neoliberaller arasında fark yoktur. Klâsik ve geleneksel düşüncenin de burada Kemalizm ile haricî dinsizlik cereyanlarına yardımcı olduğunu ifade etmek zorundayız.
    Bölgedeki dehşetli ayrışmayı Amerika'ya, Avrupa'ya veya AB'ye mal etmeye çalışanlar da Kemalistlerdir. Zira ortada bu mânâda bir düşman yok. Kendi izlerini, neoliberaller ve neoconlarla ittifaklarını başka şekilde kamufle edemezler. Irak halkının katili Troçkici Paul Wolfowitz'in işgal günlerinde İslâm ülkelerine hitaben tavsiyesini unutmamak gerekir: “Her İslâm ülkesi, kendi içinde bir M. Kemal çıkarmadıkça demokrasiye kavuşamaz…”
    Açılım öncesinde Erbil'de yapılan “Abant platformu” da maalesef bu projede kullanılmıştır. Açık Toplum Enstitüsü yetkililerinin dolaylı bir şekilde destekledikleri bu tür çalışmalarda, faydanın devamlı karşı tarafa olduğu bir vakıa. AB'nin Hıristiyan ve insaniyetperver temsilcilerinin destekledikleri “İslâm Birliği” projesinin tam merkezine yerleştirlen “Kürtçü Halk Partisinin” hangi misyonları yüklendiğini, dikkatlice inceleyenler anlayacaklardır.

    Neden Kürtçü Halk Partisi?
    Selanik orijinli İttihad ve Terakkî Partisinin Osmanlı hanedanını nasıl tahttan indirdiğini, tarih çoktan yazmaya başladı. Bu partinin bozuk kısmının kullandığı unsur ve argümanların, Cumhuriyet döneminde Türkçü Halk Partisine umde olduğunu gözardı edemeyiz. Devrimler, İlkeler, kurultaylar, kurumlar ve enstitüler hep İttihad ve Terakkî'nin prensiplerine ve köklerine bağlanır. Bu dönemde, yine bir kısım Avrupalıların yardımıyla gereçekleştirilmiş “büyük devrimin” bugün aynı Avrupa orijinli din karşıtı organizasyonların yardımıyla şarkta yapılmaya çalışılması, tarihin tekerrürü gibi görünse de hakikatte “ahirzaman cereyanlarının ortak projesinden” başka birşey değildir.

    Çıkış yolu...
    Bölge ahalisinin sinirlerini bilinçli biçimde geren ve onları, idare ettikleri ekranların başına toplayan Türkiye karşıtlarının oyununu bozacak tek vasıta dindir, İslâmiyettir, Kur'ân'dır. Bölge halkı bundan başka birşey anlamıyor. Hissiyatlar ayakta, yaralar kanıyor ve mütemadiyen intikam fikirleri telkin ediliyor. Bölgeyi anarşiye boğanların korktukları “İslâmiyeti” irtica kaygısıyla kara listeye alan bir devlet, şu metodlarla burada çıkış bulamaz. Yarayı derinleştiren ve intikam hissini tahrik eden Kemalizmle, zorbalık ve ahlâksızca duruşlarla ne açılım sağlanır ve ne de hastalık tedavî edilebilir. Kemalizmin geçmişteki bütün çizgisine, ifade ve icraatlarına sahip çıkan bir hükümetin yapacağı en güzel şey, herkesten önce bölgeyi terk etmesidir. Burada cesur, demokrat, hakperest ve ırkçılığa prim vermeyen bir anlayışla yapılacak siyasete ihtiyaç var. Hareketini haricî saiklerle değil, millî menfaatlerle ayarlayan bir politikanın bölgeye kalıcı barışı getireceği de bir hakikattir.
    İttihad-ı İslâmı ve hakikî medeniyeti savunan İsevî Avrupa'ya düşman olan cereyanlar ellerini çabuk tutuyorlar. Türkiye AB'ye yaklaşır, İsevî dünya ile İslâm dünyası yan yana gelirlerse, bu dinsiz cereyanların bölgeden def olacaklarını, onlar bizden daha iyi biliyorlar. Şarkı intibaha getirmek üzere geceli gündüzlü olarak bu hadiselerin mahiyeti ahaliye anlatılmalı.
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  8. #8
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    Eşi başörtülü tek subay kalmayacak”

    DEVLET Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a yönelik suikast iddiasıyla gündeme gelen Özel Harp Dairesi, 50 yılı aşkın karanlık geçmişiyle aydınlatılmayı bekliyor. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) tartışmalı kurumlarından biri olan Psikolojik Harekât Dairesi’nden emekli Yarbay Şenol Özbek, çok gizli bilgilerin saklandığı ve operasyon planlarının hazırlandığı Özel Harp Dairesi’nin geçmişini ve bugününü Taraf’a anlattı.

    Öncelikle bize bu Özel Harp Dairesi ne zaman ve kimler tarafından niçin kuruldu anlatır mısınız
    Önce bizim her şeyi 1950’den başlatan yanlış algıyı ortadan kaldırmamız gerekiyor. Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin temeli tek parti döneminde, özellikle Mareşal Fevzi Çakmak’ın tasfiyesinden sonra başlıyor. Demokrat Parti bu ilişkiler konusunda zaten CHP’den farklı düşünmüyor ama esas temeli CHP atıyor. Demokrat Parti iktidara geldiğinde formatı belirlenmiş bir ilişkiler yumağının içinde buluyor kendini. Daha önceden mesela 1948’de bir subay grubu özel eğitim için ABD’ye gönderiliyor. Bunların arasında sonraki dönemin meşhurlarından Alparslan Türkeş, Turgut Sunalp, Suphi Karaman, Ahmet Yıldız ve Seferberlik Tetkik Kurulu’nun kurucusu olarak bilinen Daniş Karabelen var...

    Bu gizli yapının temel amacı neydi?
    Seferberlik Tetkik Kurulu, komünizmin ülkeye girme ve ülkede yerleşme teknik ve taktiklerine karşı koymak üzere kuruluyor. Yani madem ki komünistler gerilla teknik ve taktiği uyguluyor, o halde buna engel olmak için aynı taktiği uygulamak lazım mantığı ile teşkilatlanıyor. Gizli bir teşkilatlanmaya gidiliyor ve direnişte kullanılmak üzere yine barıştan itibaren yeraltına silahlar gömülüyor. Kuruluş çalışmaları 1952’de başlıyor ama çekirdek kadro ile fiilen faaliyete geçmesi 1955 yılına rastlıyor.

    Sivil iktidarlar bu yapıdan haberdar mıydı?
    O zamanki Menderes hükümeti bu teşkilat hakkında her türlü bilgiye sahipti. Hatta 1957’den itibaren Kıbrıs mücahitlerinin teşkilatlanması görevini bu kurula veren de hükümetti. Yani silahlı kuvvetler, hükümetten böyle bir görev istemiyor. Bu görevi silahlı kuvvetlere direktif olarak bizzat hükümet veriyor.

    İstanbul’daki 6-7 Eylül olaylarında bu teşkilatın rolü neydi?
    6-7 Eylül olaylarının bu kurul tarafından organize edildiği şeklindeki kanaat yanlış. O olayda MİT’ten önceki istihbarat teşkilatımız olan MAH’ın İstanbul grubu etkili oluyor. Bu grubun etkili ismi, o zaman MAH’ın İstanbul Bölge Başkanı olan Fuat Doğu. O da bir Gayri Nizami Harpçi fakat Seferberlik Tetkik Kurulu’nda görevi yok. 6-7 Eylül olaylarında 200.000 baskı yaptığı söylenen İstanbul Ekspres gazetesinin sahibi Mithat Perin’in MAH döneminde bu grupla olan ilişkileri daha sonraki dönemde belgelendi. Mithat Perin’in Kayseri Cezaevi’nden MİT’e yazdığı bir mektup var. Bu mektup, 19 Ocak 1971 tarihli Devrim gazetesinde, “milli emniyet ajanı politikacıyı tanıtıyoruz” başlığıyla yayımlandı. Mektupta ilişkinin boyutu teferruatıyla ortaya çıkıyor zaten.

    Peki kimdir bu Fuat Doğu?
    Fuat Doğu, meşhur Alman istihbaratçısı Gehlen’in öğrencilerinden. Aslında komünizme karşı gizli bir yeraltı örgütü kurma fikrini ABD’ye öğreten, ABD’yi bu konuda ikna eden ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bunun uygulanmasına öncülük eden de bu Gehlen. Fuat Doğu daha sonra MAH teşkilatı MİT’e dönüştüğünde MİT’in ilk müsteşarı oluyor. Bu dönemde MİT’in bir istihbarat teşkilatından ziyade bir gayri nizami harp teşkilatı gibi örgütlendiğini, esas personel kaynağının özel harpte görevli subaylar olduğunu görüyoruz. 27 Mayıs’tan sonra kurulan ve halen devam eden askerî vesayet rejiminin dinamikleri açısından da bunu gayet normal görmek lazımdır.

    Seferberlik Tetkik Kurulu’nun 27 Mayıs ilişkisi neydi?
    Kurulun 27 Mayıs ile ilişkilendirilmesi de yanlış. Tam tersi bu kurulu 27 Mayısçılar Menderes’in gizli örgütü olarak biliyor ve algılıyorlar. 27 Mayıs’tan sonra, bu kurulda görev yapanlar, başta başkan Daniş Karabelen ve İsmail Tansu olmak üzere tasfiye ediliyor. Teşkilatın başına, 27 Mayıs’ı organize eden Faruk Ateşdağlı getiriliyor. Daha sonra yine bir komitacı olan Sezai Okan teşkilatın başına geçiyor. İsmail Tansu ile bizzat yaptığım görüşmede kendisi bana “ihtilalden haberimiz yoktu, haberimiz olsaydı hükümete haber verirdim, hükümeti uyarırdım” dedi. 1965’te MİT kanunu çıkıp da Fuat Doğu MİT’e müsteşar olarak atanınca, Fuat Doğu ile ikinci adam konumundaki Cihat Akyol arasında çıkan anlaşmazlık üzerine, Süleyman Demirel’in inisiyatifi dahilinde Cihat Akyol MİT’ten alınarak, 1967’de bu kurulun başına veriliyor ve kurulun adı Özel Harp Dairesi oluyor. Bugünkü haliyle şekillenmeye ilk olarak o zaman, Cihat Akyol döneminde başlıyor.

    Özel Harp Dairesi’nin ülkücü, milliyetçi kesimle ilişkisi neydi?
    Hem özel harp hem de MİT nezdinde, komünizme karşı bir teşkilatlanmaya gidiyorsanız, böyle bir yapıyı kimlerden oluşturursunuz? Her halde Dev-Yolcu veya Dev Solcu’lardan değil. Veya kamuoyunda solcu olarak algılanan insanlardan seçecek haliniz de yok. Mümkündür ki böyle bir yapının içinde milliyetçi ve ülkücü, Türkçü vs gibi tanınan ve komünizme karşı sert bir tavır takınan insanlar yoğunluktadır. Bu yoğunluğun ya da ilişkiler yumağının o zamanki ülkücü veya milliyetçi teşkilatlarda nasıl bir hareketlilik doğurduğu hâlâ müphemdir. Eski ülkücülerden birinden dinlemiştim. Abdullah Çatlı tutuklanıyor. Muhsin Yazıcıoğlu, o an teşkilatta görevli olanlardan Çatlı’nın kurtarılmasını istiyor. Bir grup ülkücü emniyet müdürü ile görüşmek için gittiklerinde, Çatlı’yı nezarette bulacaklarını ve oradan kurtaracaklarını zannederken, Çatlı’yı müdürün odasında çay içerken buluyorlar. Çatlı, sert ve soğuk mizaçlı olduğu için soru da soramıyorlar. “Hayırdır reis” dediklerinde, “Karıştırmayın” diyor.

    Ağca’nın kaçırılması bu yapının işi mi?
    Bu olay müphemliğini korumaktadır. Ağca’nın, daha önce de bir kez kaçma teşebbüsünde bulunduğu halde cezaevinden kaçabilmesi, daha doğrusu kaçırılması hem aklın hem de vicdanın kabul edebileceği bir şey değildir. Her şeye rağmen bunlar net olarak belgelenmiş ve somuta indirgenmiş şeyler olmadığından dolayı, bunları anlayabilmek için bu çark içinde görev yapmış insanların vicdanın sesiyle toplumun önüne çıkıp “biz bunları yaptık” demesinin dışında yapacak bir şey yoktur.

    Anlaşılan Özel Harp bu işler için kurulmuş.
    Özel Harp teşkilatının veya mevcut haliyle özel kuvvetlerin sadece bu işler için kurulduğunu zannetmek de yanlıştır. Dünyadaki bütün orduların özel kuvvet mantığı ile kurulmuş teşkilatları vardır. Yani Seferberlik Tetkik Kurulu mantığını Özel Kuvvet mantığı ile bire bir aynı görmek doğru değildir. Eski Kızıl Ordu’da da bunun karşılığı olarak Spetnaz birlikleri vardı. Kızıl Ordu bir bölgeye gitmeden önce bu birlikler öncü olarak giderdi. Dolayısıyla bugün bordo bereliler olarak bilinen ve binbir meşakkatle görev yapan insanları, doğrudan şu an tartışma konusu olan yapıların bir parçası olarak düşünmek hatadır. Seferberlik Tetkik Kurulu mantığıyla Özel Kuvvet mantığını birbirinden ayırmak gerekir.

    Tehdit algısı dünyada değişti ama bizde algı ve teşkilatlar aynı mı kaldı?
    Bu son dönemde kamuoyunun içine düştüğü çok ciddi bir hata var. Bir konuda yanlış bir algı içindeler. Şüpheli ilişkiler ağını açıklarken, 12 Eylül’den önceki teşkilatlanma biçimiyle, Sovyetler yıkıldıktan sonraki yani günümüzdeki teşkilatlanma biçiminin aynı olduğu zannediliyor ki, öyle değildir.
    O dönemde bu teşkilatın içinde yer almış birçok kişinin, şu anda evlerinde televizyonların başında pek çok şeyi hayretle izlediğinden eminim. Ara dönemde İran’da bir devrim oldu, ardından Türkiye’de ihtilal. Daha sonra Sovyetler’de bir değişim rüzgârı başladı. Bütün bunların neticesinde tehdit algısı değişti. Komünizm tehdidinin yerini irtica diye bir şey aldı. Ya da bir dönem ikisi birden tehdit kapsamında ele alındı. Teğmenliğimiz döneminde bazı komutanlarımızın, “orduda eşi başörtülü tek subay bırakmayacağız” yönünde açık konuşmalar yaptığını, İslamiyet’ten kopuk ve metafizik bir Türklük vurgusunun ön plana çıktığını hatırlıyorum.

    Ergenekoncu yapı ve Kızılelma ortaklığı bu süreçte nasıl oluştu?
    Şimdi komünizme ve Kızıl Ordu’ya karşı teşkilatlanan ve daha ziyade milliyetçi muhafazakâr insan tipi üzerine oturtulan silahlı mücadele konseptinin yerini bu defa silahsız ve şu an kamuoyunda ulusalcı olarak bilinen veya İslamî hassasiyetleri olmayan Türkçü insan tipine bıraktığı muhakkaktır. Eski ‘solcular’, ‘Marksist’ çizgiden Kemalist çizgiye kaymış imajı veren veya dini inançları zayıf olan ve de Perinçekvari insanlar da buna dahildir. Bedeni güç ve yeterliliği olan insanların yerini, gazeteciler, sivil toplum örgütleri veya bunların yaşlı başlı liderleri ve saçı başı ağarmış yazar-çizer takımının veya Kızılelma koalisyonlarının alması doğaldır. İşte bizi Ergenekon denen yapıya götüren bu süreçtir.

    Peki, yeraltından çıkan silahlar kimin?
    Genelkurmay Başkanlığı yeraltındaki silahların toplatıldığını ve halen yeraltında silah bulunmadığını açıkladı. Bu demektir ki, ülkenin en azından kısa veya orta vadede silahlı bir işgal altına girmesi gibi bir tehlike mevcut değildir. Yani bu sebep ortadan kalkmıştır. Hal böyleyken, halen varlığını devam ettirdiği söylenen bu ve benzer teşkilatların genel bir iç ve dış tehdit değerlendirmesiyle nasıl bir örgütlenmeye gittikleri, bunların tehdit algısını kimin belirlediği en azından milli iradenin temsilcisi olan insanlara açıklanmalıdır. Teşkilat sözcüğünden kastım Özel Kuvvetlerin bordo bereliler olarak bilinen esas çatısı yani askeri unsurları değildir. Bu teşkilatın sivil uzantılarıdır.

    Asker, hükümetin bir üyesini neden takip eder?
    Silahlı Kuvvetler’in bir sivil vatandaşı takip etme görev ve yetkisi olmadığına göre, dışarıya bilgi sızdırdığı düşünülen bir Silahlı Kuvvetler mensubunun takip edildiği yönündeki açıklamanın dışında başka bir açıklama zaten beklenemezdi. Takip edilen bir ordu mensubu dahi olsa, bunun bu şekliyle yapılması uygun mudur ve hukukî midir? Bu personel kime nasıl bir bilgi sızdırmaktadır? Bilgi sızdırdığı insanlar hangi ülkenin ajanları veya görevlileridir? Bilgi sızdırılan başka bir ülkenin ajanı veya görevlisi ise bu konuda derhal emniyet ve MİT’in yardımına da başvurulması ve konunun daha ciddi ve daha geniş çapta araştırılması gerekmez mi? Bir başka ülkenin ajanları veya görevlileri değil de bir gazetenin iddia ettiği gibi, bilgi sızdırılan insan devletin bakanı ise, silahlı kuvvetlerin kendi devletinin bakanından gizlediği ya da gizleyeceği bilgiler mi mevcuttur ki, bizim bakandan gizleyeceğimiz herhangi bir bilgimiz yoktur denmeyip de bu personel takip altına alınmıştır?

    Burada sizce hedef kim veya kimlerdir. Bu süreç bizi nereye götürür?
    Gözaltına alınan personelden, başka bakanlarla ilgili bilgilerin ve o bakanların oturduğu yerlerin krokilerinin çıkması hayra alamet şeyler değildir. Ortalıkta bazı kaos planlarının dolandığı da göz önüne alınırsa, böyle bir durumda her türlü ihtimali düşünmek ve olayı hafife almamak lazımdır. Kamuoyuna sızan bu bilgiler doğruysa, rahatlıkla söyleyebilirim ki, burada hedef doğrudan Bülent Arınç değildir. Bizi bekleyen en büyük tehlike, bir Türk-Kürt çatışması çıkarılması ve bunun bazı siyasilere karşı yapılacak provokatif eylemlerle beslenmesi tehlikesidir. Bu işlerin kuralı gereği, hangi siyasetçi üzerinden hangi safhada provokatif eyleme girişileceğini olayların gelişme çizgisi tayin edecektir. Bu husus, çeşitli provokasyon alternatiflerini içeren özel bilgilerin daha önceden bir havuzda toplanmasını gerektirir. Olaya böyle bakmak lazımdır. Ben bu olayın hafife alınmadığını ve başta Silahlı Kuvvetler’in komuta kademesi olmak üzere, devletin ilgili birimlerinin büyük bir dikkat içinde olaya eğildiğini düşünüyorum.

    TSK içindeki bu gizli yapılanmadan üst kademenin haberi yok mu?
    Silahlı Kuvvetler’deki bazı insanların emir komuta hiyerarşisini yok farz eden komitacı ve cuntacı faaliyet ve yönelmeler içine girdiği açıktır. Bunların sivilde bazı uzantılarının olduğu da ortadadır. Güya sivil olduğunu iddia eden bazı oluşumların, milli irade ile işbaşına gelmiş bir hükümeti devirme konusunda neye dayanarak ve neye güvenerek bu kadar gönüllü ve heveskar bir gayret içine girdiği ciddi şekilde araştırmalıdır. Hilmi Özkök paşanın hükümetle uyum içinde çalışıldığını söylediği zaman, bazı gazete yazar-larınca 27 Mayıs’ta teğmene tekmeletilen Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun örneği ile tehdit edildiği unutulmamalıdır. Bunların Silahlı Kuvvetler içinde bazı ilişkilere girmeden, böyle bir tehdit kültürünü sergileme cesaretini gösterebilmesi mümkün değildir. Yapılacak olan şey, bu tür faaliyet ve yönelmeler içinde olan personeli süratle tasfiye etmek ve Silahlı Kuvvetler’i siyaset zemininin dışına çekecek kanuni düzenlemeleri bir an önce yapmaktır.
    Konuşan Fikret Karagöz,
    Taraf, 3 Ocak 2010
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  9. #9
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    Az kaldı


    “Eski hâl muhâl. Ya yeni hâl veya izmihlâl!” Bu ibâreyi hâtırladınız mı? Evet, ümitsiz olmak için bir sebeb yok. Her geçen gün, ülkemiz gerçek demokrasiye doğru bir adım daha ilerliyor. Binlerce senelik bir geleneğin şekil verdiği milletin efrâdı bir gecede düzelecek değil ya? Öyle sananların hatâları hâlâ temizlenemedi… Fıtratın kanûnu nasıl emrederse öyle olacak. Bunun aksini iddiâ edenler çok çıkmıştır; fakat, netîce alabilene hiç rastlanmamıştır. Bir istisnâsı, o kanûnları koyan Cenâb-ı Hakk’ın izin ve irâdesi ile görevlendirilen peygamberlerin icrâatıdır. Bu durum da İlâhî bir tercîhden ileri gelmiştir.
    İslâma gönülden bağlandığı zamandan beri, aralıksız bin sene insanların iki dünyâ saâdetine hizmeti gaye edinen ecdâdımız, maddî cihâdın temeli olan orduya peygamber ocağı olarak kudsiyet vermiş; dâimâ el üstünde tutmuştur. Bugün de müessese olarak milletimizin kalbinde aynı yeri muhâfaza etmekte olduğu kesindir. Ancak, ne yazık ki, son birkaç yüzyıldır, cem’iyyetin her köşesinde görülen çürüme, bozulma, yozlaşma burada da hükmünü icrâya başlamıştır. Hattâ, balık baştan kokar hükmünce, bozulmanın ilki bu ocakta meydana çıkmıştır.
    Aklı eren ve gücü yetenler, işi fark ettiklerinde gerekli tedbîrleri almaya gayret etmişlerse de, maalesef, denge bozulduğundan olacak, akıbette istendiği şekle kavuşmak mümkün olamamıştır. “Önce Ekmekler Bozuldu” diyen yazarın tesbîtini şöyle tashîh etmek lâzım: Önce Kalbler Bozuldu! İmân zaafının açtığı yaradan, kurt, gövdenin içine girdi. İçinden çürüyen bedene dışarıdan yapılan müdâhaleler devâ olmadı. Hastalığın esâsını teşhîsde geç kalındı. 19. Yüzyılın sonlarında mütefekkirlerimiz, din ve devlet adamlarımız, mes’eleyi kavradıklarında artık çok geç kalınmıştı. Cehâlet, zarûret ve ihtilâfdan meydana gelen müttefik ordu dimağ ve gönülleri târ ü mâr ederken, haçlı zihniyetinin temsilcisi Batılı kuvvetler de güç birliği yaparak serhaddimizi geçmiş; siperlerimizi, kalelerimizi, şehirlerimizi işgale başlamışlardı.
    Asırlardır mânen ve maddeten yücelerde oturmanın verdiği rehâvet ve gaflete inzimâm eden gurûr netîcesinde, hezîmetimizin sebeblerini tahlîl edemedik. Hakîkati kabullenemedik. İşi çeşitli bahânelere yükleyerek, hayâl dünyâsına sığınmakla paçayı kurtarabileceğimizi zannettik. Memleketin içlerine, iç kalelere, fildişi kulelere, muhkem saraylara, billûr konaklara çekildik. Hiçbir şey olmamış gibi, zevk ü safâya devâm edip, kendi yapmamız gereken işleri Hıfz-ı İlâhî’ye havâle eyledik. Tenbelliği tevekkül, tehâvünü tefvîz sandık. Sanki, sebebler dünyâsında yaşamıyorduk. Sanki, Hâlık-i Kâinât, kâinatta cârî olan kanunları bizden başka kulları için yaratmıştı.
    Dünyânın üç kıt’asında kırıla, döküle ric’at ederek, sonunda eli-kolu bağlı bir vaz’iyyette kendimizi Anadolu’ya hapsedilmiş bulduk. Allâhu Teâlâ’nın avn ü inâyeti, rahm ü şefkati İslâma samîmî hizmet etmiş olan bu milletin torunlarına yetişti. Bin senedir İslâmın bayraktârı olan bu millet-i merhûmenin kahraman ordusunu muzaffer kıldı. Milyonlarca şehîd ve gazînin hürmetine, çekilen zahmetleri hatâlarımıza keffâret kabûl etti. Yeniden kendimizi toplamamıza fırsat verdi.
    “Bizans oyunları” adını taktığımız; aslında, onlardan öğrendiğimiz bu oyunu, onlardan daha iyi oynar hâle geldiğimiz çeşitli hîle ve dolaplarla, ikbâlle köşe kapmaca oynadık. Milletin malı, kanı, canı, şerefi bahâsına kazandığımız istiklâli, kazandığımızı sandığımız anda kaybettik. Şerefli ordunun bütün hasenâtını, o müessesenin dizginleri ile birlikte, birkaç şahsa kaptırdık. Hizmette, külfette, zahmette baş rolde olan millet; hükümde, ni’mette, râhatta unutuldu. Milletin efendisi, hâkimiyetin sâhibi, imtiyâzsız, sınıfsız vatandaşlar nutuklarda; onlar koltuklarda kaldı.
    Zaman bir çizgi gibi düz gitmedi. Devrân döndü. Dün bizi Anadolu’ya gömmek isteyen Batılılar, bugün—sebebini henüz tam olarak anlayamadık amma—koltuktakiler ile nutuktakilere yer değiştirtmek istediler. Ortalık onun için toz duman oldu. Göz gözü görmez oldu. Bu fırtınanın arkasından rahmet bulutları topraklarımıza bereketli yağışlar bırakacak. Şanlı ecdâdın mazlûm ve mahzûn evlâdı çektiği meşakkatlerin karşılığını görecek. İnsâniyete ve İslâmiyete yakışır bir hürriyet içinde, dünyâya sulh, sükûnet, fazîlet, saâdet tevzîinde vazîfe alacak.
    “Nasıl böyle kat’î söyleyebiliyorsun?” diyenlere verilecek cevâbım, Hz. Üstâd Bedîüzzaman Saîd Nursî’den: “Rahmet-i İlâhiyeden ümit kesilmez. Çünkü, Cenâb-ı Hak, bin seneden beri Kur’ân’ın hizmetinde istihdâm ettiği ve ona bayraktâr ta’yin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemâatini, muvakkat ârızalarla İnşâallâh perîşan etmez. Yine o nûru ışıklandırır ve vazîfesini idâme ettirir.”
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  10. #10
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    M. Latif SALİHOĞLU
    Hafıza ne durumda?


    Yan tarafta web sayfasındaki kompozisyonunu gördüğünüz dünkü Zaman gazetesinin manşet haberi "12 Eylül cuntası,Türkiye'nin hafızasını imha etmiş" başlığını taşıyor.
    Bu manşet haberini okuyunca, ister istemez hayalim o yıllara gitti. Bilvesile, hatırıma gelen ve düşünmeden edemediğim bazı hususları kısaca sizlerle paylaşmak istedim.
    1) Yeni Asya, o dönemde darbeci zihniyetle en çetin mücadeleyi sürdüren camiaların başında geliyordu. Bu yüzden de, en ağır cezalara çarptırıldı. Toplam 474 günlük kapatma cezasıyla, bedel ödeme rekorunu kırdı.
    Zaman ilerledikçe, Yeni Asya'nın haklılığı ve şerefli, şuurlu mücadelesi daha da anlaşılıyor.
    2) Yeni Asya'nın hak ve hukuk adına, hürriyet ve demokrasi adına ölüm–kalım mücadelesi verdiği o günlerde, bazı şahıs ve çevreler, darbecileri avuçları alkışlamaktan geri durmuyordu.
    Şimdi nerede ve ne durumda o alkışçılar? Bir pişmanlık, bir nedâmet hissi duyuyorlar mı? Darbecilerin yanında yer alarak, bizim gibi doslarını acımasızca kırdıklarından dolayı, acaba bir helâlleşme gereğini duymakta mıdırlar?
    3) Yeni Asya, darbecilere de, onların dayatmış olduğu anayasaya da celâdetle muhalefet etti. Bundan dolayı, en az cuntacılar kadar, bazı dostların hışmına da uğradı.
    Referanduma götürülen darbe anayasası, halkın yüzde 90'ına kabul ettirildi. Yeni Asya, red oyu veren yüzde 10'luk kitlenin içinde yer aldı. Bundan dolayı da, vicdânen rahat ve müsterih durumdayız. Acaba, o gün ısrarla ve hatta militanca "Evet" lehinde çalışanların, bugün için vicdanları ne durumda?
    4) Sırf darbecilerin ve darbe anayasasının hatırına, Yeni Asya'dan kopan, yollarını ayıran ve yer yer şiddetli muhalefet eden kadim dostlarımız oldu. Onlar, şimdi ne durumdalar? Bunca zaman sonra ve özellikle darbenin yol açtığı tahribatın enkazı gün gibi anlaşıldıktan sonra, bunlar acaba yeniden bir muhasebe, bir murakabe yapma ihtiyacını duymazlar mı?
    Gayet iyi biliyoruz ki, bugün ayrı yerlerde bulunduğumuz pekçok dostumuzla yollarımız, ihtilâl sonrasında ve özellikle cuntacıların "Türkiye'nin hafızasını imha etme" çabaları sonucu ayrıldı.
    Bugün düşünmeden edemiyoruz: Acaba, hafıza düzeldi mi? Dahası, darbenin yaraladığı vicdanlar ne durumda?
    Şayet, bu asırda enaniyet değil de fazilet hissi ön plânda olsaydı, yukarıdaki suâllerin cevabını, şimdiye kadar çoktan almış ve öğrenmiş olurduk?
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Doğru mu ki :)
    By hukmenmaglup in forum Mizah
    Cevaplar: 15
    Son Mesaj: 30.09.13, 17:30
  2. Doğru Söz
    By Beste-i Rana in forum Serbest Kürsü
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 24.09.08, 21:25
  3. Doğru mu Yapıyorum?
    By yönetmen in forum Serbest Kürsü
    Cevaplar: 14
    Son Mesaj: 18.09.07, 06:09
  4. Bu Söz Doğru mu?
    By aşur in forum Serbest Kürsü
    Cevaplar: 13
    Son Mesaj: 07.12.06, 15:36

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0