İzmir notları



Hafta sonunu Türkiye’nin üçüncü büyük ili İzmir’de geçirmek nasip oldu. Daha önce çeşitli vesilelerle İzmir’e kısa süren seyahatlerimiz olmuştu, ama gündüz gözüyle şehri gezmek ancak bu defa mümkün olabildi.
İzmir ile ilgili çok çeşitli tarifler ve tanımlamalar yapıldığını duymuşsunuzdur. Maksadımız o tartışmalara girmek değil. Ancak Türkiye’nin üçüncü büyük ilinin ‘gecekondular’ca istilâ edildiğini söylemek her halde haksızlık olmaz. Şehri bir baştan bir başa kat ederken, artık İstanbul’da bile görmeye alışık olmadığınız ‘teneke ev’lerle karşılaşmanız mümkün. İzmir, şehir içi ulaşım noktasında da problemlerini halledebilmiş değil. Elbette bir uçtan bir uca gitmek İstanbul’daki gibi işkenceye dönüşmüyor, ama İstanbul’a nisbetle daha mütevazı bir şehir olmasına rağmen bu konudaki sıkıntılar aşılabilmiş değil.
Daha önceki ziyaretlerimiz esnasında gazetemizin İzmir Temsilciliğini ziyaret etme imkânı bulamamıştık. Bu defa hem temsilciliğimizi, hem de yayınlarımızın satıldığı kitabevini ziyaret edip, ağabeylerimizle sohbet etme imkânı bulduk. Gerek satış ve gerekse tanıtım noktasında İzmirli ağabeylerimizi heyecanlı gördük. Yeni teklif ve tavsiyelerin yanında, yapılması gereken çalışmalarla ilgili dikkat çekici değerlendirmeler yaptıklarına da şahit olduk.
Bir vesile ile Torbalı’ya da uğradık ve burasının İzmir’in en çok göç alan ilçesi olduğu bilgisiyle karşılaştık. İlçede çok sayıda sanayi tesisi, işsizlerin bu ilçeyi tercih etmesine sebep oluyormuş. Sohbet ettiğimiz bir esnaf ağabeyimiz, ilçenin ticaret ve sanayi odasının ‘çok zengin’ oduğundan bahisle, bu durumu izah etmeye çalıştı...
İzmir, diğer büyük şehirler gibi; eskiden beri göç alan bir ilimiz. Türkiye’nin her yerinden İzmir’e göç eden aileler var. Son yıllarda daha çok Güneydoğu’dan aileler göçerek İzmir’e gelirken, 1950 öncesi Rize’den göç edip İzmir’e yerleşen ailelerle de tanıştık.
Şehri gezerken, Buca’da bir dağ oyularak yapılan, 42 metre yüksekliğiyle Türkiye’nin en büyük ve dünyanın ise 10’uncu sıradaki büyüklüğe sahip olduğu belirtilen “rölyef”i (M. Kemal maskı) gördük. 3 yılda tamamlandığı açıklanan rölyef için harcanan 4 milyon TL (çok sıfırlı TL ile 4 trilyon) için ise vâhlandık. Bu rölyefin, dönemin AKP’li belediye başkanı tarafından yaptırılmış olduğunu, 12 Eylül 2009’daki açılışta konuşan CHP’li (yeni) belediye başkanının bile “Ben olsam yaptırmazdım, 4 milyon TL’yi okul, yurt yapımına harcardım” dediğini de hatırlayalım...
İzmir ziyaretimiz esnasında karşılaştığımız başka hadiseler de oldu. Kitabevinde otururken bir bayan geldi ve çocuk kitabı istediğini söyledi. Görevli arkadaş da eldeki mevcut kitapları tanıtmaya başladı. Çocuğu için kitap arayan hanım, bir kitap setini eline alıp; “Bunun gibi olsun, ama dinî muhtevâlı olmasın” dedi. “Laiklik propagandasının etkisinde kalmış herhalde” diye düşündük.
İzmir’de faaliyet gösteren bir özel üniversite de “laiklik propagandası etkisinde” kalanlar arasına girmiş. Anlatıldığına göre, Ramazan ayı başlayınca bu üniversitenin her katına seyyar büfeler, su sebilleri ve kahve makinaları kurulmuş. Oruç yemek isteyenler zahmet çekmesin diye. Ramazan’dan sonra da kaldırılmış. İtiraz edenlere de “Biz bu şekilde laik bir üniversite olduğumuzu deklare ettik” denilmiş... Bu hadiseler “laiklik rüzgârı”nın İzmir’de daha şiddetle estirilmeye çalışıldığını akla getiriyor.
Ama inşallah “Nur kahramanları”nın ihlâslı gayretleri, bu rüzgârları tesirsiz kılacak ve ters yüz edecek.