Konu Kapatılmıştır
1. Sayfa - Toplam 2 Sayfa var 1 2 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 14

Konu: Resmî İdeoloji Sorgulanmalı

  1. #1
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Exclamation Resmî İdeoloji Sorgulanmalı

    H. HÜSEYİN KEMAL

    RESMî İDEOLOJİ SORGULANMALI

    Radikal gazetesi Dış Haberler Şefi Ceyda Karan, “Resmî ideolojiye takılıp kalarak dünyayı ve de Türkiye’yi açıklayamayan bir ülke haline geldik. Bunun sorgulanmasının çok doğal olduğunu düşünüyorum. Türkiye’yi resmî ideolojinin uzun süredir tıkadığını düşünüyorum” dedi. Karan, bu sebeple son dönemde resmî ideolojiden çıkma çabasının yoğunlaştığını söyledi.
    BİZİM KİMLİK PROBLEMİMİZ VAR

    Dış politikada resmî ideolojiyi şekillendiren odakların çizdiği çizgilerin dışına çıkan örneklerin arttığını belirten Karan'a göre: “Batılı olmak, medenî olmak düşüncesinde bir haklılık var. Ancak bu tanım bizi tam olarak anlatmıyor. Bizim kimlik problemimiz var. Bu problemi çözdüğümüzde herşeyi daha iyi değerlendireceğiz.”

    Resmî ideoloji dış siyaseti tıkıyor

    Başbakan’ın Davos’ta İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e yönelik İsrail devletinin çocukları katlettiği yönündeki çıkışı tartışılmaya devam ediyor. Biz de bu tartışmaya sebep olan Filistin meselesini, Türkiye’nin Ortadoğu politikasını, Amerika’nın yeni politikasında Türkiye’nin yerini Radikal Gazetesi Dış Haberler Şefi Ceyda Karan’la konuştuk. Başbakan’ın Davos’taki çıkışını ilkesel olarak doğru bulan Karan, “Türkiye’nin resmî ideoloji dışında uyguladığı çoklu dış politikayı anlamaya çalışmamız lâzım” diyor.

    Dış haberleri takip eden bir gazeteci
    olarak Başbakan’ın Davos’taki çıkışını
    nasıl yorumladınız?
    ürk hükümetinin Davos’ta aldığı tavrı küçümsememek gerekiyor. Başbakan bu çıkışıyla toplumun hassasiyetlerini dile getirecek bir kanal açtı. Erdoğan İsrail’le ilişkilere özen gösteren bir devlet adamı oldu hatta Amerika’da Yahudi örgütlerinden aldığı ödülleri düşünürsek bazıları kendisini ‘siyonistlerin maşası’ olmakla suçladı. Olaya herkes farklı bakıyor.

    Sizin bakış açınız ne?
    Bana kendi içinde tutarlı geldi. Bu Davos’ta ortaya çıkmış bir durum değil. Hamas’ın seçimleri kazanması ve siyasete çekilmesi döneminde Halid Meş'al’in Türkiye’yi ziyaret etmesi de bir anlam ifade ediyor. O dönemin politikalarına dönüp bakmak gerekiyor. Bush yönetiminin Ortadoğu’ya yönelik kullandığı Demokrasi retoriği, istemeselerde Hamas’ın güçlenmesine FKÖ’nün etkisiz kılınmasına neden oldu. Direnişi temsil eden bir mekanizmanın olması gerekiyordu bu da Hamas oldu. Erdoğan Amerika’nın tanımladığı ılımlı İslâm modelini kabul etmediğini söylese de alttan alta bunu sahiplendi.

    Erdoğan, Amerika’ya eklemlenmiş bir
    politika mı izliyor?
    ‘Amerika bir oyun kurguluyor Tayyip Erdoğan kurgulanan oyunu oynuyor’ deniyor. Bence bu durumu yeterince açıklamıyor. Hiçbir zaman oyun sizin kurguladığınız gibi oynanmaz. Nitekim oynanmadı da. Amerika oyunu kurgular, ama istediği gibi gitmez. ABD’nin kurguladığı oyunu oynuyor denen liderler ABD’nin hiç hoşuna gitmeyecek şeyler yapabilirler.

    Davos krizi böyle bir şey miydi?
    Bence öyle birşey. İsrail, Şimon Peres’in özrüyle birlikte Türkiye’nin kendilerine lâzım olduğunu, İran’a karşı alternatif olduğunu söyleyerek yatıştırma politikasına yöneldi. Duygusal tepkiden reel politiğe yöneldiler. Hakeza Amerika da Türkiye’ye yönelik sert bir açıklama yapmadı.
    Bir ülkenin cumhurbaşkanı eleştirildiği müttefik ülkenin başbakanından azar işitiyor, hatta açıkça katil olmakla suçlanıyor. Tabi moderatörün tavrının onaylanacak bir yanı yok. Üstelik konuşmacılara dönüp konuşmak yerine müttefik ülkenin başbakanı hedef alıp parmağınızı sallarsanız o da size gerekli cevabı verir. Ama ağır bir yanıt oldu...

    Cevabı diplomatik olarak kabul edilmez
    bulanlara ne dersiniz?
    Dünya diplomasi tarihde böyle ağır vak’alar var tabi. 22 gün boyunca Gazze’de siviller hedef alındı. Başbakan’ın bu tavrı beni memnun eder ya da etmez, ancak Erdoğan vicdanın sesi oldu. Tabiî ki İsrail’in arabulucu olarak kabul ettiği biri olarak Erdoğan’ın bu kadar açıklıkla bunu söylemesi çok ağır gelmiş olabilir. İsrail bu lâfları yuttu...

    Hakkaten yuttu mu?
    İsrail kamuoyunda bunun acısı nereden çıkar diye mırıldananlar oluyor. Bekleyip göreceğiz. Bu tartışmalar aynı zamanda gücünüzün, etki alanınızın nereye kadar yettiğiyle de alâkalı. Devletler arasında böyle şeyler yaşanmıştır. Amerika’yla Rusya çoğu zaman karşı karşıya gelmiştir.
    1960 yılında New York’ta gerçekleşen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Sovyet Rusya’yı temsil eden Nikita Khurushchev ayakkabısını çıkarıp kürsüyü vurmuştur. Bu tür olayların tamiri mümkündür.

    Obama’nın Ortadoğu özel temsilcisi Mitchell’in Türkiye’ye uğramadan bölge ülkelerini ziyaret etmesini nasıl yorumlamak gerekir?
    Baştan itibaren Amerikan yönetimi Mitchell’in Ortadoğu ziyaretinde Türkiye’nin bulunduğunu açıklamamıştı. Ortadoğu ziyaretinde Türkiye’nin ismi zikredilmemişti. Ama bizim dışişleri Mitchell’in Türkiye’yi ziyaret edeceğini açıkladı. Bu Amerika tarafından doğrulanmadı. Amerika Mitchell’in ziyaretinin teknik olarak ikinci turda gerçekleşeceğini açıkladı.

    Sizce burda da bir çarpıtma mı var?
    Bilemiyorum, doğruluk payı da olabilir. Ancak Amerikan tarafının Davos’la ilgili açıklamalarına baktığınızda büyük bir tepki göremiyorsunuz. Türkiye’nin bölgede kendileriyle müttefik olduğunu ve işbirliği yapmak istediklerini söylüyorlar.

    Davos’la birlikte Türkiye’nin Ortadoğu politikalarından uzak tutulacağı fikirlerine katılıyor musunuz?
    Öyle birşey olacağını zannetmiyorum. Dışişleri bakanı Hillary Clinton Senatoda yaptığı konuşmada Türkiye’yle yakın çalışma içinde olma isteğinde olduklarını söyledi. Şu an söylenen şeylerin somut dayanakları yok.

    ”Amerika’dan ve İsrail’den şiddetli bir tepki gelmedi” diyorsunuz. Bazı çevreler de, Davos’taki krizin planlı olduğunu İsrail ve Amerikan tarafının bunu bildiğini söylüyor. Doğru mu?
    Ben o kadar komplo teorisine giremeyeceğim. Bir vatandaş olarak başbakanın daha soğukkanlı ve diplomatça değil, ama ironik bir şekilde cevap vermesini isterdim. Başbakan bunu böyle yapmadı diye bir tavrım yok. Erdoğan kendi nezdinde Türkiye’ye hakaket edildiğini düşündüğü için böyle bir tepki vermiştir. Bunun zemini olduğunu düşünüyorum ancak verilen tepki kişiliğiyle ilgilidir.

    Sanki bir anda İsrail’in katliâmları değil Başbakanın tavrı tartışılır oldu. Bu konuya bu kadar odaklanmak doğru mu?
    Ben katliâmların unutulduğunu düşünmüyorum. Başbakanı ciddî şekilde eleştirenler İsrail’in bölgede savaş suçu işlediğini söylemeyi ihmal etmiyor. İç siyasete girmek istemiyorum ama Gazze olayının iç siyasette kullanılmasına karşı çıkanları çok da anlamıyorum. Biz hoşlansak da hoşlanmasak da siyaset yapanlar Türkiye’de ve dünyada olanları kendi algılarıyla ve tavırlarıyla siyasetlerinde kullanırlar. Öcalan yakalandığında Ecevit de bunu kullandı. Siyasî baskı yapıldığını kabul etmek lâzım, ancak Öcalan’ı yakalayan Amerika’ydı. ‘Bunları kullanma’ demek ‘siyaset yapma’ demektir. Tabiî ki Davos’taki tavrın Türkiye’ye zarar verebileceğini söyleyenleri de dinlemek lâzım.

    Türkiye’nin son dönemde bölgedeki etkisi nasıl sizce?
    Bush yönetimi sonrası bölgede siyasetin yeniden şekillendiği bir dönem yaşıyoruz. Amerika bir oyun kurguladı ya da kurgulamadı, ama bölgede taşlar yerinden oynuyor. Ortaya çıkan aktörlerden biri de Türkiye. Ben daha çok öne çıkacağını düşünüyorum, ancak Amerika’nın yeni yönetiminin Rusya’yla ve İran’la nasıl bir ilişki kurmayı düşündüğünü bilmek de önemli. Şunu söylemek mümkün; bölgeye dair planlar yapanların bölgesinde istikrar unsuru, demokratikleşmesini geliştiren Türkiye’yi hesaba katmadan geçemeyeceği bir gerçek. Bunu nasıl değerlendireceğimiz de kendi manevramıza bağlı.

    Davos çıkışı nasıl bir manevraydı sizce? Hareket alanımızı daraltır mı?
    Hiç daralttığını düşünmüyorum. Şu an görünen, Türkiye’nin manevra alanını genişleteceği yönünde. Daraltacağını söyleyenlerin iç siyaset dışında dış siyasete yönelik somut verileri olduğunu düşünmüyorum. Kendimizi abartmadan akıllı politikalar izlememiz gerekiyor. Kimi zaman Davos’taki gibi ilkesel çıkışlar yapılabilir ancak bu Türkiye devletinin dış politikasını yerinden oynatacak bir şey olduğunu düşünmüyorum.
    Ahmet Hakan Davos’tan önce Erdoğan’ın yıktığı putlardan biri olarak da İsrail’i kıyasıya eleştirmesi ve Başbakan olarak kalmasını gösterdi. Katılıyor musunuz?
    Bence çok doğru bir değerlendirme. Yaşadıklarımız bunun ispatı. İsrail devlet politikası olarak Türkiye’yle çalışacağını söylüyor, ancak Erdoğan’ın güvenirliliğinin sarsıldığını söylüyor. İsrail ne derse desin bu ülkenin yürütmesinin başı Erdoğan’dır. Böyle bir ayrım yapmanın duygusal tepkiden başka bir mânâsı yok.

    ‘Korkulan bir İsrail miti’nin olduğunu düşünüyor muydunuz?
    Bu ülkede her zaman Filistin sorunuyla ilgilenenler oldu. Sağ siyasetin hassasiyet göstermediği dönemlerde sol bu sorunla yakından ilgileniyordu. 21.yy’da İslâmî motiflerin sahiplenilmesiyle konuya başka bir yaklaşım geliştirildi. Türkiye’de hükümetler bu soruna çoğu zaman kayıtsız kalmış olabilir. Bu da T.C’nin benimsediği dış politikayla ilgili. Batıya yönelip doğuyla ilgilenmemeleriyle alâkalı.

    Son yıllarda doğuyla da ilgilenmenin Türkiye’yi Arap Müslümanlığına kaydırdığını söyleyenlerin sayısı arttı. Sizin bakışınız nedir?
    Ben bu yoruma katılmıyor ve bunun olgularını görmüyorum. Ahmet Davutoğlu’nun danışmanlığında çok boyutlu bir dış politika izleniyor. Bu politayı anlamak ve bakmak gerekiyor. Bu proje Türkiye’yi ‘merkez ülke’ adlediyor. Buna fırsat vermek gerekiyor. Türk dış politikası bu güne kadar zorunluluk ve önceliklere göre hareket etti. Artık Türkiye’nin bölgesinde olup bitenlere yönelik dış politika izlemesi gerekiyor. Bunu AB’den kopuş anlamında söylemiyorum.

    Çok boyutlu politikaya fırsat vermek ne anlama geliyor?
    Anlamak... ‘Bu politika nerden çıktı?’ diyorlar. Nerden çıktığına bakalım, gerekliliklerine bakalım. Ağustos’ta Amerika’nın boğazlardan daha fazla gemi geçirme isteminden dolayı Kafkasları konuşuyorduk. Ortadoğuyla ilgilenen yoktu.

    Hamas’la diyalog kurulmasını radikal bulan bir Türkiye’de ‘anlamak, fırsat tanımak’ bir lüks değil mi?
    Türkiye’nin bölgesinde mütemadiyen aktif olma isteğinde ben bir yanlışlık görmüyorum. Türkiye’nin Hamas’la değil El-Fetih’le de teması var. Abbas daha yeni Türkiye’yi ziyaret etti. Bizim önceliğimiz AB diye olaya yaklaşmak bana saçma geliyor. Benim söylediğimden AB’yi ihmal anlamı da çıkmaz. Türkiye sadece Batı ülkesi değil. Birçok Avrupa ülkesinin liderinin söylediği gibi bir ayağı da Ortadoğu’da. Bundan niye gocunduğumuzu anlamıyorum.

    Sizin söylediğiniz gibi devlet resmî
    olarak ‘doğu’yla ilgilenmiyor.
    Bu tepkiler de normal değil mi?
    Bu cumhuriyet boyunca Batılı olma özlemiyle ilgili. Batılı olmak, medenî olmak düşüncesinde bir haklılık var. Ancak bu tanım bizi tam olarak anlatmıyor. Bizim kimlik problemimiz var. Bu problemi çözdüğümüzde her şeyi daha iyi değerlendireceğiz. Yeniden tanımlama sürecinin her şeyine bakmak durumundayız. Bu Arap olmak anlamına gelmiyor. AKP, Filistin’le ilgileniyor, Cumhurbaşkanı S. Arabistan’a gidiyor diye AKP tabanı kendini Vahhabi gibi mi hissetti. Bunlar bana abes geliyor.

    Ahmet Hakan’ın programında konuk olan Yahudi asıllı yazar Roni Davos kriz sebebiyle Erdoğan’ı şiddetle eleştirenlere “Ben Kemalist değilim olaylara daha geniş bakıyorum” mealinde sözler sarf etti. Sizce Kemalizm Türk dış politikasında nasıl bir etki yaptı?
    Kimliğimizi tanımlama sürecinde doğal olarak payı oluyor. Bu bir tercihtir kimi kendini Kemalist olarak tanımlar. Türkiye halkını böyle anlar, kimisi daha Batılıdır Türkiye’nin görüntüsünden hoşlanmaz, kimisi de durumundan memnundur. Türkiye’de herkesin başkasının kendisi gibi olması isteğinden vazgeçmesi gerekir. Böyle bir durumda uzlaşma ve demokrasi olabilir.

    Ancak ideolojinin resmîleşmesi bu uzlaşmayı bozmuyor mu? Çünkü kanunen dayatılan bir durum var?
    Türkiye’de resmî ideolojiden çıkma çabası yoğunlaştı. Resmî ideolojiye takılıp kalarak dünyayı ve de Türkiye’yi açıklayamayan bir ülke haline geldik. Bunun sorgulanmasının çok doğal olduğunu düşünüyorum. Türkiye’yi resmî ideolojinin uzun süredir tıkadığını düşünüyorum. Dış politikada resmî ideolojiyi şekillendiren odakların çizdiği çizgilerin dışına çıkan örneklerde var.

    Türkiye’nin Batılı politikalar yanında kendi bölgesiyle de ilgilenmesi gerektiğini söylüyorsunuz. Peki Araplar, Türkiye’nin öne çıkmasından memnun mu?
    Memnun olacaklarını düşünmüyorum. Bir zaman onların topraklarını yönetmiş Osmanlı’nın kurumsal mirasçısı bir ülke var karşılarında. Mısır kendini haklı olarak Arap ülkelerinin lideri sayar. Türkiye de zaten Arap dünyasının liderliğine oynamıyor. Zaten burada denklem yanlış kuruluyor. Türkiye kendi çıkarları çerçevesinden kendi inisiyatifini geliştirmeye çalışan ‘merkez ülke’ olma çabası içinde. Filistin sorunu Kudüs sorunu demek bu da Müslümanların yaşadığı ülkelerin sorunu demek. Ancak Filistin sorununa insanî bir sorun olarak yaklaşanlar da var. İnternet sitelerinde başbakanın bu tavrını alkışlayan İskandinav ülkelerinde yaşayan insanların alkışları var. Türkiye bölge sorununun çözülmesinde inisiyatif almak istiyor tıpkı Amerika’nın Kafkaslara sokulup Rusya’yla kapışmasını istemediği gibi. Burada da Türkiye öncülüğünde Kafkas Platformu oluşturuldu.

    Peki Hamas’la Türkiye’nin ilişki kurmasını yerden yere vuran aydınlarımız hiç de demokrat olmayan Mısır’la ilişki kurmamızı niye eleştirmiyorlar?
    Bu büyük bir çifte standart. Ulus devletler arasında ticaretten tutun, birçok ilişki var. Yapılarını beğenmeseniz bile bunlarla ilişki kurmak durumunda kalabiliyorsunuz. Hamas, ‘Müslüman Kardeşler’in bağrından kopup gelmiş bir hareket. Mısır’daki Müslüman Kardeşler’in yüzlerce üyeleri eli sopalı bir rejim olan Mübarek yönetimi tarafından gözaltına alınıyor. Demokrasi açısından baktığımızda sahip çıkılması gereken Müslüman Kardeşler...

    Hamas’ın tasfiye sürecine girdiğini düşünüyor musunuz?
    Ben Hamas’ın tasfiye sürecine girdiğini düşünmüyorum. El Fetih İsraille uzlaştığında direniş ruhunu yitiren bir yapıya büründü. Hamas da uzlaşma sinyallerini 2006’dan beri veriyor. Hamas’ın İsrail’le uzlaştığında direniş ruhunu kaybedip kaybetmeyeceğini bilmiyoruz. Arafat’a Nobel Barış Ödülü verdiler, bitirdiler. Ancak Gazze saldırısından sonra Hamas’ın güç kazandığını söyleyebiliriz.

    Arafat nasıl bitirildi?
    Oslo İlkeler Deklârasyonu imzalandıktan sonra Arafat ucunda devlet gördüğü görüşmeler sürecine razı oldu. Ancak Oslo ‘güvenlik karşılığı barış’ gibi yanlış bir ilkeye oturtulmuştu. Yapılan anlaşmaların hiçbiri doğru düzgün yürümedi. Önce güvenlik, sonra barış olmaz. Önce Filistin devleti kurulur sonra güvenlik olur. Barış olmadan güvende olamazsınız. İsrail’in acılı tavizler vermesi gerekiyor. İkili devlet yapısı isteniyorsa devreye BM sokularak Batı Şeria’nın büyük bölümünden İsrail’in hemen çekilmesi gerekir. Hâlâ “İsrail’i denize dökmek gerekir” diyen gruplar çıkarsa İsrail zaten gereken karşılığı verir. “Siz devleti kurmadan direniş örgütleri bize saldırmayacak” derseniz ordan barış çıkmaz. Bir taraftan Oslo barışını imzalıyorsunuz, öbür taraftan takır takır yerleşimler kurarak yayılmacılık siyaseti izliyorsunuz. Bunlarla güvenliği sağlayamazsınız.


    BM, STATÜKONUN TEZAHÜRÜ
    BM, ikinci dünya savaşı sonrası oluşturulmuş statükonun tezahürü. İkinci dünya savaşından galip çıkmış ABD, Rusya, Çin, Fransa ve İtalya güvenlik konseyinin daimî üyeleri. Çıkan kararların buradan onayı gerekiyor. Bush zaten Irak savaşıyla uluslar arası sistemi darma duman etti. Bakalım Obama dönemiyle bu ne kadar toparlanabilecek? BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon, Amerika’nın oraya yerleştirdiği bir diplomat. BM’nin tepesinde iradeli, inisiyatif sahibi birinin olmasını istemediler. Böyle bir operasyon oluyor ateşkes bile çıkaramıyorlar. Gazze’yi ziyaret edemiyor, hatta o İsrail’deyken BM ofisi vuruluyor. Kim kaale alır böyle bir sekreteri?

    H. HÜSEYİN KEMAL

    09.02.2009

    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  2. #2
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    Hüseyin Can

    Ergenekon’u bekleyen tehlikeler

    Yeni Asya’ya konuşan eski savcı Gültekin Avcı’ya göre Ergenekon dâvâsı üç tehlikeyle karşı karşıya: 1. Asker baskısı, 2. Atatürkçü ideolojinin baskısı, 3. Yargıtay aşamasında Şemdinli gibi olma ihtimali.
    ŞEMDİNLİ GİBİ KURBAN EDİLEBİLİR


    —Dünden Devam—
    Yeni Genelkurmay başkanının Kandıra Cezaevindeki tutuklu generallere askerî bir yetkiliyi ziyarete göndermesini nasıl yorumluyorsunuz?

    Bu ziyaret Ergenekon soruşturmasına yapılan en büyük zararlardan birisidir. Hangi savcı olursa olsun bu ziyaretten sonra şöyle düşünecektir: Genelkurmay tarafını belli etti. Demek ki soruşturmaya karşı. Burada anlaşılan tek husus budur. Siz ömür boyu ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla yargılanan insanları kurumsal olarak TSK adına ziyaret ettiriyorsunuz. Bu Ergenekon soruşturmasına kılıç çekmektir. Başka tevili yok bunun. İçerideki generaller de ‘Demek ki genelkurmay bizim yanımızda’ şeklinde moral buldular. Hiçbir genelkurmay başkanının böyle bir basiretsizliğe ve ferasetsizliğe düşmemesi lâzımdı. Açıklamanın son cümlesinde de diyor ki hiç kimse TSK‘nın adalete olan saygısından kimse şüphe duymamalıdır. Böyle bir şey olmaz ki. Zaten ülkede Genelkurmayın ağırlığı belli. Bu ziyaret yargıya büyük bir gölgedir aslında. Bu ziyaretin kabulü mümkün değildir. Çok yanlış olmuştur. Adalete ve milletimizin ulvî duygularına ciddî zararlar vermiştir.

    Kitaplarınızda Ergenekon konusunda karışık yapılardan ve ittifaklardan söz ediyorsunuz. Biraz açar mısınız?

    Bu tür derin yapılanmalarda Türk, Kürt, Alevi, Çerkez veya Yahudi çeşnilik her zaman bulunabilir. Sağ ve sol kanat ikisi de bu tür yapılanmalarda vardır. Abdullah Çatlı Fransa’da uyuşturucudan tutuklandığında, iyi bir ülkücü olmasına rağmen, kendisine yardım için 12 Mart döneminin önemli solcu liderlerinden olan Sarp Kuray’ı arıyor. Neticede hepsi aynı mekanizma içerisindeler. Nasıl ki, JİTEM’in içerisinde birçok PKK itirafçısı olduğu gibi. Bunlar bütün unsurları kullanıyorlar. Meselâ yine Bülent Orakoğlu’nun anlattıklarına göre Hüseyin Velioğlu için—malûm Hizbullah’ın lideri— Adana Asayiş Bölge Komutanının yanındaydı diyor. Bir müddet bunlar bölgesel aktör olarak kullanılıyor. İşi bitince de tasfiye ediliyor. PKK-Ergenekon bağlantıları da aynı şekilde. Tüm deliller gösteriyor ki PKK da Ergenekon açısından kullanılması gereken bir aktör ve zaman zaman da kullanılıyor. Güneydoğudaki mevcut halin bu şekilde devam ettirilmesi isteniyorsa elbette bazı kişiler terör örgütleriyle entegrasyona gireceklerdir. Girmişlerdir de. Bir teknik dinlemede Özel Kuvvetler Komutanlığından birisinin Öcalan’ın avukatıyla görüşmesi sözkonu. Dolayısıyla bu tür yapılanmalar kendi emellerine hizmet ettiği sürece PKK olsun, Hizbullah olsun her türlü örgütle irtibatları vardır. Amerikan karşıtıymış gibi davranırlar, ama zamanı gelince beraber olmaktan çekinmezler. Anti Amerikancılık görüntüsü altında ciddî bir Amerikancılıkta söz konusu. İşte Mustafa Balbay’ın Amerikan büyükelçisiyle yemekte birlikte oluşu. Demek ki Amerika ile de irtibatları kesik değil. İtalya’da da Gladyo, NATO ve Amerika yanlısıydı Roza de İventi ise anti Amerikancıydı. Türkiye’de de aslında Ergenekon hepsini temsil etmiyor. Ergenekon da var onun yanında başka ekipler de var. Önemli olan bu yapılanmaları üreten düşünceyi ve çekirdeği ortadan kaldırmak. Aslında biz sineklerle uğraşıyoruz. Bu zamana kadar bunlarla uğraşmaya da cesaret edemedik. İlk defa sineklerle uğraşmaya cesaret ettik. Ama önemli olan bataklıkla uğraşmak. Bu bataklığın menbaı da eğer Silâhlı Kuvvetlerin kendisindeyse muhakkak surette kurutulması gerekiyor ki millet de rahat nefes alsın. Devlet milletin olsun. Devlet ve millet birbirine düşman hale gelmesin. Bunların yaptığı devleti kutsamak tamamen. Milleti reddetmek.

    Gültekin Bey JİTEM’i sormak istiyorum. Bu yapılanmanın içerisinde kullanılmış mıdır?

    Elbette. Halen de kullanılmaktadır. Şemdinli’de gördüğümüz neydi? Orada kimleri gördük? JİTEM’i gördük. Veli Küçük duruşmada diyor ki ’JİTEM yok. Jandarma istihbarat gruplar komutanlığı var.’ Doğru, aslında. JİTEM diye birim de var. Çünkü kimlik çıktı ortaya. JİTEM olmasa bile bu İstihbarat Gruplar Komutanlığı içerisinde illegal millet karşıtı tetikçi kontrolden çıkmış bir grup var mı? Var. Bunun adına sen İstihbarat Gruplar Komutanlığı diyorsun halk da JİTEM diyor. İki taraf da aynı şeye işaret ediyor. Neticede JİTEM Ergenekon yapılanması içerisinde faaliyet gösteren bir yapı, o da. 28 Şubat süreci de bir tane yapı deşifre edilebildi biliyorsunuz. Batı Çalışma Grubu. Çok yakın zamanda Cumhuriyet Çalışma Grubu da deşifre edildi. Peki Hava Kuvvetlerinde, Kara Kuvvetlerinde neler var? Bunları biliyor musunuz? Hâlâ çalışma grupları yok mu? Var. Kara Kuvvetlerinde Doğu Çalışma Grubu vardı meselâ. Çok fazla deşifre olmadı. Hava kuvvetlerinde yine çalışma grubu var. Sadece Deniz Kuvvetleri uhdesinde oluşturulan bir çalışma grubu bu millete kan ağlattı. Yetti yani o. Çalışma grubu olarak. Tüm kuvvet komutanlıklarında var bu.

    Bunlara izin veriliyor? Niçin kontrol edilemiyor? Bunlara niye ihtiyaç duyuyorlar?

    Yönetmek ve güç kolay vazgeçilemeyecek bir sevdadır. Siz saltanatta 40 yıl oturduktan sonra birileri sizi saltanattan indirmeye kalktığı zaman siz de kılıç çekersiniz. Çünkü TSK bana göre Türkiye’deki en siyasî kuruluştur. Siyasî partiler de dahil olmak üzere siyasî etkisi ve faaliyeti en yüksek kuruluştur. En siyasallaşmış yapıdır. Türkiye’de siyasetteki en belirleyici aktör hâlâ Silâhlı Kuvvetlerdir. 1960 yılında siz kışladan çıkıyorsunuz ve yaklaşık 50 yıldır siyaset yapıyorsunuz. Siyaseti belirliyorsunuz. Siyasî liderleri kontrol etmeye çalışıyorsunuz. Zaman geliyor Avrupa Birliği standartları diyerek birileri sizi tekrar kışlaya döndürmeye çalışıyor. Siz de dönmek istemiyorsunuz tabiî. Kazandığı o imtiyazlı statüyü, konumu asla kaybetmek istemiyorlar. Milleti kontrol edebilmek için de bu yapılanmaları, Çalışma Gruplarını kuruyorlar ki bu yapı istedikleri gibi devam etsin. Kendi adlarına kendi çalışma şekillerine uygun olarak da rejimi istedikleri çizgide tutabilmek için bu yapıları kuruyorlar. Laiklik meselâ dünyadaki gibi evrensel bir laiklik anlayışı içinde değil de Türkiye’deki gibi biz bize benzeriz anlayışıyla garip seküler dışlayıcı bir laiklik olarak kalsın. Bu şekildeki bir anlayışın bekçiliğini yapıyorlar. Ama gerçek laiklik Türkiye’de tatbik edilse; gerek mütedeyyin kesim, gerek diğer kesimler yani herkes memnun olur. Ordumuz asker evlâtlarımız her zaman bizin en kıymetli ocağımız. Bizim tenkidimiz Genelkurmay, yani bürokrasiye yönelik. Genelkurmay yönetici bir zümredir. Tenkide açık olmak zorundadır. Bugün bir generali başarılı bulmazsanız bir gecede değiştirir yerine yenisini getirirsiniz. Böyle olmalı. Nasıl ki İspanya’da bayan savunma bakanı genelkurmay başkanı dahil bir gecede bütün komuta kademesini değiştirdi. Ne oldu şimdi İspanya ordusu yıprandı mı? İspanya bir savaşa girse savaşmayacaklar mı? Yani Türkiye’de de Genelkurmay Başkanı bir gecede değişebilmeli. Bu noktada ordunun kendine has teamülleri olamaz. Demokrasilerde kurumların kendine has teamülleri olmaz. Seçilen lider nasıl bir gecede Emniyet Genel Müdürünü değiştirebiliyorsa Genelkurmay Başkanını da değiştirebilmeli. Kuvvet Komutanlarını atayabilmeli. Türkiye’de başbakanlar ve cumhurbaşkanları Genelkurmay üzerinde hiçbir nüfuz ve yetkiye sahip değiller. Hele özel kuvvetler komutanlığının çalışmalarını yıllardır hiç bilmezler. Askerî istihbarat ne iş yapar? Neleri takip eder? Nasıl çalışır hiç bilmezler ki derin bir istihbarat yelpazesi var askerin. Kara, deniz, hava, jandarma istihbarat daire başkanlıkları bunların hepsi dev bir istihbarat yelpazesi.
    Genelkurmay dünyaya mahcup olmama kaygısıyla Avrupa Birliği taraftarı gözükse de hakikatte taraftar değil. Çünkü oraya entegre olmak orduyu kışlaya kapatacaktır. Bu açık. Avrupa Birliği süreci önemli. DGM’lerden askerî hakimleri çıkarabilecek bir babayiğit var mıydı? Siyasî liderler de dahil yoktu. Avrupa Birliği sert bir şekilde ‘Böyle bir mahkeme olmaz’ dedi. Türkiye bunu yapmak zorunda kaldı. AKP'nin siyasî iktidarın arkasında Avrupa Birliği gibi bir rüzgâr da var. Bunun avantajını da kullanması lâzım. Ama çok ilginç bir duraksama var.

    Kapatma dâvâsıyla Avrupa Birliği meselesinde AKP’nin hızını kestiler mi?

    Aslında kapatma dâvâsı Avrupa Birliği hızını kesmemesi lâzım, ama gerçekte AKP kapatılmadı dense de kapatıldı bence. AKP zihniyeti kapatıldı değil, ama mahkeme AKP'yi laikliğe aykırı fiillerin odağı olarak saydı mı? Evet saydı. Olay bitti. Sadece Avrupa Birliği baskısından dolayı mahkeme kapatma yerine hazine yardımını kesti.

    AKP’nin Avrupa Birliği konusunda samimiyetine inanıyor musunuz?

    Bu konuda çok emin değilim. Ama aslında bu konuda samimî olmak zorunda. Çünkü kendi lehine aynı zamanda. Kendi iktidarını biraz daha perçinleyecek bu sayede. Ama buna rağmen samimî olmaması ve bu konuda cesur olmaması AKP’nin kendi mezarını kazması demek. Kendi bindiği dalı kesmesi demek. Çünkü Türkiye’de Genelkurmay geçmiş dönemlerde siyasî iktidarlarla mutabakat içerisine girmiş olabilir, ama mutabakatlar bozulduğunda hiçbir zaman Genelkurmay kaybetmez. Hep siyasî iktidarlar kaybeder. İktidarın kaybetmesi de aynı zamanda milletin kaybetmesidir. Bir gün bir albay bana ’Savcı bey biz her türlü siyasî iktidarla mutabakat yaparız, ama hiçbir zaman (affedersiniz) kazık yemeyiz’’demişti.

    Bu emekli generallerin ilk defa yargı önüne çıkarılması veya bu Ergenekon dâvâsı şairin dediği gibi surda bir gedik açabilmiş midir?

    Elbette surda bir gediktir. Ama bu açılan gediğin amaca uygun hale gelebilmesi için bu gediğin daha da genişletilmesi lâzım. Böyle bir çalışma var mı? Dikkat ederseniz demokratikleşme çalışmaları tamamen durdu. Yeni anayasa yok. Avrupa Birliği uyum paketleri yok, çıkmıyor. Genelkurmay dikkat ederseniz çok ciddî bir suskunluk içerisinde. Bu dışarıya çok ilginç bir panorama arz ediyor. Acaba Genelkurmayla siyasî iktidar mutabakata mı vardı? ‘Siz bu uyum paketlerini çıkarmayı durdurun, biz de sizi rencide edici açıklamaları yapmayalım’ şeklinde bir anlaşma mı oldu? Bu tür konuşmalar benim kulağıma kadar geldi. Siyasî iktidar bu reformlara devam etmezse o surda açılan gedik de zamanla kapanır gider. Yani cesur inisiyatifler lâzım. Hiçbir zafere çiçekli yollardan gidilmez.

    Gültekin Bey, “AB normları”nın büyük çoğunluğu aynı zamanda bizim yani İslâmın değerleri değil mi? Onlar bizden almışlar aslında. Demokrasi, insan hakları bütün bunlar İslâmda olan şeyler.

    Tabiî. Avrupa Birliği büyük mücadeleler sonucunda bu demokratik olgunluğa ulaşmıştır. Bizde İslâmda sınıf kavgası olmadığı için ve İslâm ciddî oranda demokratik olduğundan ve biz de böyle bir gelenekten geldiğimiz için belki Avrupa kadar gecikmeyecek. Neticede bizde hem sivil toplum kuruluşlarına, hem medyaya sorumlu vicdan sahibi medya organlarına, hem siyasî partilere bu noktada büyük görevler düşüyor.

    Siyasîler dediniz de Demokrat Parti Genel Başkanı Sayın Süleyman Soylu, İzmir’deki bir TV programında uzun uzun demokrasiyi anlattı ve tam demokrasi için ülkeye getirmek için uğraşıyoruz dedi. Ben demokrasi adına ümitlendim şahsen.

    İnşaallah. Ama iktidar şartları bazen farklı olabiliyor. Kasımpaşa kabadayılıkları işe yarayamayabiliyor. Baykal’a gösterdiğin kabadayılığı, Genelkurmay Başkanına gösterebiliyor musun? Baykal senin muhatabın, ama Genelkurmay Başkanı muhatabın değil, memurun.
    Genelkurmay tercihinin reddedildiği günün adıdır demokrasi Türkiye’de. ‘Genelkurmayın tercihi buymuş, baskı altında kalıyorsun’ tabiî böyle bir şey olamaz. Genelkurmay’ın demokrasilerde kurumsal bir tercihi olamaz. Sadece danışmanlık yapar. Der ki bize göre bizim harp anlayışımıza ve doktrinlerimize göre stratejik analizlerimize göre şu hareket mantıklıdır der. Millî iradeye bu şekilde danışmanlık yapar ki ABD’de böyledir. Savunma bakanı izin vermeden Genelkurmay başkanı hiçbir şey yapamaz. Bırakın başkanla muhatap olmayı…

    Demek ki Batılılar o dengeleri çok iyi kurmuşlar. Malûm İsrail bütün dünyanın gözü önünde Müslüman kardeşlerimizi katlediyor. Başbakan tepki koyuyor, ama arkasından Genelkurmay İsrail ile anlaşmalarımız devam edecek diye açıklama yapıyor. Takmıyor yani sivil iradeyi? Dolayısıyla başbakanın tepkisi de biraz havada kalmıyor mu?

    Evet. Yıllardır aynı. Türkiye’de sivil idarenin bir görüşü var. Askerin bir görüşü var. Hüsamettin Cindoruk bunu ifade etmişti. Türkiye’de bir sivil idare vardır, bir askerî idare vardır demişti. Sivil idare Ortadoğu için turlar atıyor, çalışıyor, ama askerî idare farklı düşünüyor o da İsrail’le anlaşma yapıyor. Böyle bir ikilikte araba hangi yöne gidecek? Gitmiyor işte mesafe katetmiyor. Milletin teveccühü ortada idare edilmek istediği sistemi seçiyor ama o şekilde olmuyor. Millette hesabını bir şekilde sandıkta sorabiliyor ama tepkisini lâyıkıyla göstermiyor. Avrupa’da bu tür şeyler yaşansa toplumsal olaylar çıkar. Generallerden bu tür tavırlar olacak böyle parmak sallanacak. Genç siviller ona güzel cevap vermişti gerçi, ‘Önce o parmağını indir’ diye dövizler yazmışlardı, yani buna Batı büyük tepki verir. Unutmadan şunu da söyleyeyim. Ergenekon dâvâsının önünde iki tehlike var. Birincisi Genelkurmay baskısı diğeri de resmî ideolojinin gölgesi. Toplumsal olarak en büyük tehlike ise bu dâvânın önemsizleştirilmesidir. Eskiden heyecan içerisinde kitleler bu dâvâyı takip ederken şimdi yavaşladı bu iş. Halbuki bu T.C. tarihinin en büyük hadisesi aslında. Bir milletin kendi devletiyle hesaplaşmasının tarihidir Ergenekon dâvâsı. Bu çok önemli, resmî ideolojiye rağmen yapılan bir soruşturma bu. Bakalım nereye kadar gidecek. Türkiye’de anayasadan Atatürkçü düşünce tarzı çıkarılmadıkça demokratikleşmeyi beklemek veya laikliğin hakikatli mânâda uygulanmasını beklemek mümkün değildir.

    Sabih Kanadoğlu’nun Meclisteki cumhurbaşkanlığı oylamasından çok önce 367 meselesini ortaya atması gibi Vural Savaş da verdiği bir mülâkatta Ergenekon soruşturmasında belki mahkeme ceza verebilir, ama önemli olan Yargıtay’ın, mahkemenin bu kararını onayıp onamamasıdır, Yargıtay onamazsa olay biter diyor.

    Şimdiden Yargıtay aşamasına hazırlanıyorlar demek ki. Yargıtay aşaması şaibeli bir aşama. Yargıtay’ın, Anayasa Mahkemesinin, Danıştayın Türkiye’de milletin maşerî vicdanında hiçbir ehemmiyeti yoktur. Biliyorsunuz yüksek mahkeme bir meselede karar verdiği halde diğer bir üye çıkıp bizim görüşümüz bu değildir diyebiliyor. Bir kişi yetkilendirilmiştir o da Anayasa Mahkemesi başkanıdır. Çoğunluk kararıyla alınan görüşü bizim görüşümüz bu şekildedir der. Hatta kendi görüşü öyle olmasa bile öyle demek durumunda. Ama son günlerdeki olaylar da gösterdi ki böyle olmuyor maalesef.
    Ergenekon soruşturmasında 1- Genelkurmay baskıları ve Genelkurmayın yardımcı olmaması istihbarat arşivlerini açmaması 2- Atatürkçü ideolojinin anayasadaki mevcudiyeti ve dâvâ üzerindeki baskısı 3- Yargıtay aşamasında Şemdinli gibi olma tehlikeleri vardır. Yargıtay aynı Şemdinli gibi Ergenekon’u da çok rahat kurban edebilir.
    Bu örgütün hemen hemen her alanda kolu var. Askerî vesayet altında iyice güçlenmiş.
    Diğer emsallerinden çok çok güçlü. Dünya üzerindeki en büyük derin yapılanmadır diyebiliriz.
    Neden besleniyor? Militarizasyondan besleniyor. Türkiye militarizasyonu alt ademediği sürece bunlar güçleniyor. Siz ihtilâl dönemlerinde faili meçhul cinayetler falan duydunuz mu? Yok. Neden o dönemlerde bunları yapmıyorlar? Kendi dönemleri çünkü.
    Ama ihtilâl havası dışı dönemde yapılan tetiklemelerle bazen mütedeyyin kesimi, bazen de laik kesimi sahaya indirmek amaçlanıyor. O şekilde kargaşaya sebebiyet vermek. İnsanlar yanılabilirler. Uğur Mumcu, Bahriye Üçok gibi insanların yanında birkaç kişi de mütedeyyin kesimden öldürürler. Bu şekilde kargaşa oluştururlar. İslâmî cemaatlere çok rahat sızarlar.

    Kitabınızdaki bir şey dikkatimi çekti. Mersin'deki Cumhuriyet mitinginde 4000 adet giydirilmiş asker vardı diyorsunuz. Demek ki diğer mitinglerde de vardı.

    Evet. Bizzat komutanlarının emriyle gitmişler. Sadece Mersin’de değil. Diyarbakır’da da var. Türk bayraklarının yakılışının bizzat Ergenekon tarafından yapıldığını da biliyoruz.

    Peki ne yaparsak bu sıkıntılardan kurtuluruz?

    Demokratikleşme bir sistemdir. Demokrasiyi sadece kendimiz için değil ülkemiz için askerî vesayetin kalkması için istemeliyiz. Askerî vesayeti kaldırabilecek tek şey demokrasidir. Hukuk devleti de askerî vesayeti reddeder. Biz hukuk devleti değiliz. Laik değiliz. Bunu öncelikle kabul etmeliyiz. Anayasanızda Atatürkçü düşünce dediğiniz anda demokrasi bitiyor zaten. Atatürkçü düşünceye rağmen bir şey olmaz. Bir de 5816 sayılı kanunumuz var.
    Laik olmadığımızın delili bu. Yargı ortada. Hakimler ve savcılar yüksek kurulu kararları ortada. Bütün bunları sağlamak için de sivil soluklu bir anayasa üzerinde çalışılması lâzım. Bu anayasa aynı zamanda Avrupa Birliği uyum yasaları ile beraber hayat bulması lâzım. Toplumda da demokratik terbiye ve olgunluk eksikliği mevcut. Medya da önemli tabi. Türkiye’de rejimin savunuculuğunu ve çığırtkanlığını yapan, gerektiğinde hemen feryadı figanı basan medya gruplarına rağmen Türkiye bir şeyler yapmaya çalışıyor. Bu da zor tabiî. Tüm bunların da cesur inisiyatiflerle taçlanması lâzım. Siyasal iktidar cesur, inisiyatif sahibi değilse hiçbir mesafe kat edilemez. İsterse yüzde 90 oyla iktidara gelsin. Ulusalcı kesim diyor ya isterlerse yüzde 90 olsunlar yine bir şey yapamazlar. Aslında cesaretsizliğe işaret ediyorlar. Yapamazlar, korkarlar çünkü diyor. Doğru söylüyor. Maalesef Başbakan diyor ya dürüstler de ********ler kadar cesur olmadıkça diye, tamam elbette öyle olmalı. Millet sana bu kadar yoğun oranda teveccüh ettiği takdirde o zaman milletin hangi konularda rahatsız olduğu, neleri istediği hususunda demokratik çerçevede gereken düzenlemelerin yapılması lâzım. Ama geri adım attığımız sürece genelkurmay bürokrasisi de atılan her geri adımı çok iyi değerlendirir, o ileri adım atar ve orayı doldurur. Oradan da geri adım attırmanız için adeta devrim yapmanız gerekir. Hep böyle olmuştur. Geri adım atmak bana göre ihanettir. Bir siyasal iktidar asla geri adım atmamalıdır. Cesaret bir lüks değil bir ihtiyaçtır. Bakın bu deşifre edilen çalışma grupları sonucunda yüz kızarma diye bir şey var mı?
    Darbecilik suçtur zaten. Bir insanı övmek için darbeci olmaması sebep olamaz ki. 2004’teki o sosyetik fişleme ortaya çıkınca ‘’Kabahat varsa benimdir’’ dedi ve geçiştirdi. Kim ne yapabildi? Kimse bir şey yapamadı.
    Türkiye’de bilhassa resmî ideolojiden nemalanan insanları hukuka uydurabilmek çok zor. Aslında Anayasa Mahkemesi kaldırılmalıdır. Demokratik ülkelerin bir çoğunda zaten uygulama bu şekildedir. Amerika’da Senato’nun aldığı bir karara yüksek yargı karşı karar alamaz meselâ. Ama illa ki Anayasa Mahkemesi olsun isteniyorsa üyelerinim çoğunluğu Meclis tarafından seçilmelidir. Meclisin iradesi yansıtılmalıdır. Rusya bile böyle uyguluyor.
    Tabiî bu yönetim iş-güç mücadelesidir. Daha önce de bahsettik. Diğer ülkeler bunu halletmişler.
    Halk kimi seçerse ülkeyi o idare etsin demişler. Ama Türkiye’de bu güç ve yönetim mücadelesi hâlâ devam ediyor. Şu anda bazı monarşi ile yönetilen ülkelerden bile geri durumdayız. Tabiî bu iş kaos halinde devam ediyor. Geçen sene bile muhtıra çıktı malum. Hükümet de düşebilirdi. Asker de daha ilerisini göze alamadı herhalde. İlker Başbuğ da göreve geldiğinde ‘28 Şubat hâlâ devam ediyor’ dedi. Bu durumda bizim Uganda’dan farkımız yok aslında. Toparlarsak Türkiye’deki güç mücadelesi sivil ve asker arasında halen devam ediyor. Bu mücadelenin kesin galibi belli oluncaya kadar ülke olarak önemli bir mesafe kat edemeyiz.
    Düşünün özel harp dairesinin varlığından bu ülkenin başbakanı ancak 1974 yılının sonunda haberdar olmuş. Yani durum çok vahim aslında.

    Ergenekon soruşturmasında meslektaşlarınızın performansını nasıl buluyorsunuz?

    Bence çok iyi gidiyorlar. Ergenekon savcı ve hakimlerini fevkalâde bir çalışma içersinde görüyorum. Keşke diğer savcı ve hakimler de böyle çalışsa. Sadece adalet düşüncesi hakim olabilse. Aslında Ergenekon savcılarını da hakimler ve savcılar yüksek kurulu harcayabilirdi. Ama bunlar kısa sürede dünya kamuoyuna mal oldular. Dünyanın tepkisinden çekindiler.
    Gültekin Bey çok teşekkür ederiz. Çalışmalarınızda muvaffakiyetler diliyoruz. İnşallah ülkemiz gerçek demokrasiye bir an önce kavuşur.

    Hüseyin Can

    17.02.2009

    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  3. #3
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart Batının ifsat silâhı: Basın-yayın (1)

    Ali FERŞADOĞLU





    İlk gazetenin çıkışı M.Ö. 1750’lere kadar uzatılır. Papirüs kâğıtlarına ve derilerin satıhlarına haber vasfında bir şeylerin yazıldığı söylenir. Bunun, Peygamberlere inen “suhuf”lardan ilham alındığını söylemeye hiçbir mâni yok.
    Esasen, bugünkü mânâda ilk gazete, 1631’de Fransa’da La Gazette ismiyle piyasaya sürülür. Türkiye’de ilk gazete, 1831 yıllarında II. Mahmut devrinde, Takvim-i Vekayi ile başlar. 1908’lere kadar irili ufaklı, günlük, haftalık veya 15 günlük olmak üzere 90’ı aşkın gazete, 70 civarında da dergi çıkar.
    Türkiye’de ise basın halktan ve sivil toplumdan gelen bir ihtiyaç olarak değil, daha çok yöneticilerin istekleri doğrultusunda gelişti. İlk Osmanlı gazetesi olan Takvim-i Vekayi, padişah fermanıyla yayınlanmıştır. Yönetimin bir takım isteklerini halka iletmek için çıkarılmıştır. Bugün de Takvim-i Vekayi’nin devamı niteliğinde olan Resmi Gazete çıkmaktadır.
    Avrupa’nın sanayi için ham maddeye, üretim için pazara, sermaye için emeğe ihtiyacı vardır. Osmanlı ülkesi ve Asya münbit bir pazardır; işgal etmeyi planlar. Basın vasıtasıyla da bunun altyapısını hazırlar. Bu devrelerde sahâ-i vucûda çıkan ve çoğunun arkasında yabancı sermaye, idâre ve eleman ve sahipliği bulunan gazetelerin karakteristik özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:
    * Osmanlı devletini parçalamak ve sair unsurları ayırmak için zemin hazırlamak.
    * Neşriyat ve bilhassa kara mizah yoluyla İslâmiyeti ve Müslümanları karalamak, İslâm dinine bağlı, memleketperver, dirayetli idârecileri yıpratmak, halkın gözünden düşürmek.
    * Osmanlı ulemâ, tüccar ile ileri gelenlerle mukaddes mefhumları tesirsiz hale getirmek.
    * Hilâfeti kaldırmak.
    * Avrupa’nın kültürünü, lâik ve lâdinî hayat tarzını, Osmanlı’ya mâletmek; Müslümanları kendi değerlerinden, inançlarından uzaklaştırmak. * Menfaatlerine göre yönlendirebilecekleri kamuoyu meydana getirmek.
    1830’lu yıllarda Türkiye’ye giren gazete, ağırlıklı olarak, “ideoloji havarisi”, yani Batılılaşmanın öncüsü ve “baskı unsuru” olarak işlev göregeliyor. Bilhassa Cumhuriyetten sonra, müstebit rejimin kontrolüne girerek, ilke ve inkılâpların şakşakçısı papağanı kesilir.
    Müstebit rejimin güdümüne girmeyip muhalefet edenler, milletin inanç, örf ve gelenekleri paralelinde yayın yapan gazeteler, susturulur, kapatılır. 50’nin üzerindeki gazetecilik organizasyonunun hemen hepsi ideolojik yapılanmalar içerisinde. Toplumun değerleri, meseleleri ve problemlerinin çok uzağında.
    29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin ilânı ve iki yıl önceki Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun kabul edilmesine rağmen, “Hilafet meselesi”nden dolayı “Parlamenter rejime” geçilemez. Basında, “Hilâfet”in bir oldu bittiye getirilmeyeceği dile getirilir. Hüseyin Cahit bile Hilâfet taraftarıdır. “Cumhurbaşkanı yanında bir de halifenin olup olmayacağını” sorar.
    Basında çıkan yazılar üzerine, İsmet İnönü, “Herhangi bir Halîfe, an’aneten, fikren, şeklen, usûlen, zimnen ve sarahaten Türkiye’nin mukadderatında alâkalıymış gibi vazife almak isterse, hareketlerini hıyanet-i vataniye sayacağız” diyerek sert bir cevap verir.
    23 Aralık 1923’te Hüseyin Cahit, Ahmed Cevdet ve Velid Ebuzziya tutuklanır, basın mensuplarına gözdağı verilir. Ardından İstiklâl Mahkemesi kurulur. Gaye İstanbul basınını yola getirmektir. Zira, Hilafet taraftarıdır.
    Hem basında, hem de BMM’de kuvvetli bir muhalefet vardır. 4 Mart 1925’te de Mustafa Kemal’in emriyle Takrir-i Sükûn Kanunu İsmet Paşa Hükümetince çıkarılır. Zaten daha önce, 1921’lerin sonunda Anadolu ve Rumeli Müdafa-ı Hukuk Grubu’nu kurmuştu. Karşısında muhâlefet olarak II. Grup vardır. Lozan meselesinde de etkili olur bu grup. M. Kemal, 1 Nisan 1923 tarihli kararla seçimleri yeniletir ve II. Grubu tamamen tasfiye ettirir.
    13 Ağustos 1923’te çalışmalarına başlayan Mustafa Kema’in Müdafa-i Hukuk Grubu, II. Dönem B.M.M.’nin azalarının tamamına sahiptir. Muhâlefet yoktur artık. Konuya yarın devam edelim.

    19.02.2009

    E-Posta: afersadoglu@hotmail.com fersadoglu@yeniasya.com.tr


  4. #4
    Gayyur nagehan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2008
    Mesajlar
    122

    Standart şarkışla'nın ne suçu var?

    CHP olmasa hâlimiz nice olurdu bilmiyordum; Deniz Bey'in yorulduğu yerde sair partililer bayrağı devralarak, şu güneşsiz ve kasvetli günlerde gülümsememize medâr olacak şeyler söylemekte yarışıyorlar.
    İşte CHP'nin Sivas Milletvekili Malik Ejder Özdemir de hafta başında necib matbuatımıza hitaben bir basın açıklaması yayınlayarak gönüllerimizi hoş etti. Diyor ki, "29 Mart seçimlerinde İstanbul'u ve Ankara'yı alarak hatta Şarkışla'yı alarak yükseldiği yerden aşağı indireceğiz."
    "Bu nasıl cümle, bîmânâ yahu?" demeyiniz, bu cümleden önce vekilimiz meâlen demiş ki, bu Başbakan vaktiyle İstanbul Belediye Reisi iken tırmanışa geçerek tâ nerelere geldi; imdi biz İstanbul'u, Ankara'yı, hatta Şarkışla'yı da alarak bunları inişe geçireceğiz!
    Olmaz diye bir şey yok; olabilir elbette, fakat bu arada Şarkışla'nın ne günâhı var diye düşünmeden edemiyor insan. Sözünün gidişinden anlaşılıyor, 2004 seçimlerinde CHP Şarkışla Belediye seçimlerini kaybetmiştir; bu defa kazanmak istiyor ve Şarkışla'nın kazanılması, Ankara'nın, İstanbul'un kazanılması kadar mühim ve kritiktir!
    Bu da bir seçim hoşluğudur deyip geçiyoruz, fakat Sayın Ejder Özdemir'in Ergenekon konusunda söyledikleri de pek bir câlib-i dikkat. Kartel medyasının dört bir koldan emek vererek geliştirdiği "fasa-fiso" edebiyatının tam orta yerinden alınmış, beylik klişelerden oluşan bu sözleri okuyunca, "acaba bu değerli fikir hamûlesi, CHP grup yönetimi tarafından fotokopi yapılarak su geçirmez cinsinden bir muşambaya sarılıp muska halinde imza karşılığı her vekile zimmetlenmiş midir?" diye şüphelenmeden edemiyoruz?
    Hatırlayalım isterseniz, diyor ki CHP'li vekilimiz: "Bu iktidar Ergenekon ile yatıp Ergenekon ile kalkmakta ve sapla samanı birbirine karıştırmaktadır; nitekim bu ülkede saygın kişilerle Susurluk davasında eli silahlı kişileri birbirine karıştırmışlardır. Suçlarının ne olduğunu dahi bilmeyen bu saygın kişileri gereksiz yere cezaevinde tuttular. Bu nasıl bir adalettir? Onca insanın kişilik hakları zedelenmiştir."
    Halen devam etmekte olan bir davanın zanlılarını ikiye ayırarak, "bunlardan bazıları zaten gündüz külahlı, gece silahlı takımından yaramaz adamlardır, fakat bir kısmı var ki evliya cinsinden mübârek adamlardır. Hakimler nâhak yere bu güzelim insanları gözaltında tutuyorlar" diye söylenip durdukları halde Anayasa'nın 138. maddesi hükmünü açıkça haleldâr etmek ithamıyla kovuşturmaya uğramamak, bu ülkede galiba CHP'lilere mahsus bir imtiyaz olsa gerektir.
    Dava devam ediyor; dudak uçuklatıcı ithamlar ve delillerle mahkeme önüne çıkarılan zanlılar kendilerini savunabilmek için Anayasa ve kanunların zanlı lehine tanıdığı bütün imkânları sonuna kadar kullanabiliyorlar –ki elbette haklarıdır, kullanacaklardır-; dava, yeni delil ve zanlılarla genişleme istidadı gösteriyor, duruşmalar, yeni gözaltılar, salıverilmeler birbirini takib ediyor fakat ülkemizin ana muhalefet partisi sözcüleri kenarda durmuş, temsil yetkisi olmayan dava vekilleri gibi söylenmeye, homurdanmaya, yüz ekşitmeye, dava sürecine çomak sokmaya devam edebiliyorlar.
    Bu kadar zahmete, masrafa ne gerek var ki; bundan böyle hakkında cürüm şüphesi beslenen her zanlı, polis tarafından CHP genel merkezine sevkedilmeli ve CHP grubunun gizli oturumda vereceği karara göre haklarında muamele yapılmalıdır. İş o kadar çığırından çıktı neredeyse.
    CHP sözcüleri, davayı çomaklayacağım derken anayasa ve kanunlarla teminat altına alınmış yargı kurumu hakkında mütemadiyen söylenip duruyorlar. Neye, kime güveniyorlar acaba? Bu konuyu epey düşündükten sonra, "galiba Şarkışla Belediyesi seçimlerinin sonucuna güveniyorlar olsa gerek" diye kendimce bir tahminde bulunuyorum. Bakalım n'olcek?

  5. #5
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart Batının ifsat silâhı: Basın-yayın (2)

    Ali FERŞADOĞLU




    4 Mart 1925’te çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanununun muhtevâsını yansıtan en önemli maddesi, “Asayişi bozan her türlü irticâ ve isyana yönelik teşvik ve yayınlar Cumhurbaşkanının tasdiki ile yasaklanabilir. Sanıkları hükümet İstiklâl Mahkemesine verebilir” şeklindedir.
    Bu kanun binlerce kişiyi öldüren, hapseden, ortadan kaldıran, yok eden Fransız İhtilâli’nin “Şüpheliler Kanunu”na benzetilir. 6 Mart 1925’te Bakanlar Kurulu kararı ile içinde Sebilürreşâd da dâhil altı gazete kapatılır; birçok gazeteci tutuklanır.
    1930’lara kadar çıkan gazetelerin özelliklerinden en önemlilerini şöyle sıralayabiliriz: Hilâfetin ilgası, harf inkilâbı, Şapka İktısa’ı Kanunu, tekke ve zaviyelerin kapatılması ve sâir ilke ve inkılâpların yerleşmesinde vazife almaları ve almaya icbâr edilmeleridir. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, muhalefet edenler, “cebren ve hileyle” susturulur.
    Bu arada, ilke ve inkılâpların yerleştirilmesinden müdafaasına günümüze kadar çetin bir mücadele veren ve isim babalığını M. Kemal’in yaptığı Cumhuriyet gazetesine bir paragraf açmak durumundayız:
    Gazete 7 Mayıs 1924 yılında, Yunus Nâdi, Zekeriya Sertel ve Nebizâde Hamid tarafından kurulur. En büyük ortağı ve daha sonraki sahibi Yunus Nâdi. Bu gazetenin en önemli özelliği, bilhassa laikliğin “dinsizlik” mânâsında tatbiki için olmadık yayınlar yapmasıdır. 1913 yılında, şahsî parasıyla “Softalar ve Medreseler” isimli bir broşür çıkaran Ali Naci (henüz 17 yaşındadır) Yunus Nâdî himâyesinde gezeteciliğe başlıyor ve 3 Mayıs 1950’de Milliyet’i çıkarıyor.
    Harf İnkılâbı ile kitapçılık dahil basın hayatı büyük bir darbe yemiştir. Baskı ve tirajlar çok büyük düşüşler gösterir. Devlet, ilke ve inkılâpları destekleyen gazetelere mâlî destek yaptığı halde, birçok gazete ve dergi kapanır.
    Şimdi 1931 tarihli ve 1881 sayılı Matbuât Kanunundan bir madde sunalım: “Padişahlık veya Hilâfetçiliğe veya komünistliğe veya anarşistliğe kışkırtan yayınlar yasaklanmıştır...”
    Fakat, komünistlik ve anarşistlik yasağı sözdedir, fiiliyâtta alabildiğine serbesttir. Ve ayrıca iktidarın nezaretinde, basın yoluyla da palazlanır. Devlet politikası zaten dinden sıyrılmaktır. Hedef “sosyalizm ve bolşevizm” kanunlarını yerleştirmektir. Bunun yanında, îmâ yoluyla dahi olsa dinî neşriyâta asla müsaade edilmemektedir.
    Bu sıralarda, gazetelerde bulunan bütün dinî yayınları, yazıları, tefrikaları yasaklayan bir tamim neşredilmiştir. “Allah” lâfzını yazmak bile suçtur. “Bey, paşa, ağa, efendi, hacı, hoca, şeyh” gibi sıfatları bile neşretmek cezâyı mucip bir harekettir. Bu kanuna göre “Hükûmet, istediği zaman istediği gazeteyi kapatabilir.” İstibdat ve diktatörlük devri 1948’lere kadar devam eder. Tabiî ki, devletten icâzetli, destekli, teşvikli olmayan basın yayın organlarının en büyük handikaplarından biri de 163. maddedir. 141-142. maddeler ise, çoğunlukla işlemez. Çünkü devlet politikası, o istikamette seyrediyor. Ancak, belli devrelerde, “sağ basına veya sağcılara” gözdağı vermek, âdil davranıldığını göstermek için, göstermelik olarak bu maddeler mevzubahis olur. 163. madde millî ve mânevî değerlere sahip basının ve basın mensuplarının tepesinde, Demoklesin kılıcı gibi asılı durur. Pek çok basın mensubu 163. maddeye muhalefetten tutuklanır, hapse atılır.

    20.02.2009

    E-Posta: afersadoglu@hotmail.com fersadoglu@yeniasya.com.tr


  6. #6
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart


    Tanık mı, sanık mı?

    Çukurova Grubu’nun patronu...
    Ayrıca büyük bir telefon şirketinin kurucusu ve ortağı...
    Show TV, SKY TV, Akşam, Güneş ve Tercüman gazetelerinin sahibi işadamı Mehmet Emin Karamehmet...
    Ergenekon soruşturmasını yürüten Savcı Zekeriya Öz’e ifade vermiş. Neden?
    Ergenekon davasında tutuklu bulunan Jandarma İstihbarat Başkanı Tuğgeneral Levent Ersöz ve Jandarma İstihbarat Teknik Takip Daire Başkanı Albay Atilla Uğur’la 2003 yılında yaptığı görüşme nedeniyle.
    Karamehmet’i Levent Ersöz’e yollayan kim?
    O zamanki Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur...
    Levent Ersöz ne yapmış?
    O görüşmeyi bizzat videoya alınmakla kalmamış, jandarma tarafından yazılı bir metne de dönüştürmüş...
    Taraf Gazetesi tam metni olduğu gibi geçenlerde yayınladı.
    * * *
    Mehmet Emin Karamehmet’in iki bankasından Pamukbank’a 18 Haziran 2002’de el konulmuş...
    Karamehmet diğer bankası Yapı Kredi ve en kıymetli şirketi Turkcell’i kurtarmak için arayışa girmiş...
    Dönemin Jandarma Komutanı, İstihbarat Başkanı, Teknik Takip Daire Başkanı da şimdi kendilerini Ergenekon davasında sanık konumuna düşüren iddialara göre o sıralarda bir askeri darbe peşinde...
    Böyle bir ortamda...
    Sizce generaller medya patronundan ne ister?
    Ve medya patronu generallerden ne ister?
    * * *
    Cevabı Enis Berberoğlu geçen günkü yazısında verdi:
    ‘Tesadüfe bakın ki, Pamukbank kararından bir süre sonra BDDK’ya iki ziyaretçi gelir.
    Güvenlik bankosunda bir tanesinin nüfus cüzdanı alınır, kimlik kartı verilir.
    Diğerinden kimlik alınmadan sadece ismi not edilir.
    Bu iki ziyaretçi doğrudan Başkan Engin Akçakoca’nın odasına çıkar.
    Odaya girer girmez, Akçakoca’yı tehdide başlarlar:
    - Siz ulusal sermayeyi yok ediyorsunuz... Pamukbank’ı, Yapı Kredi’yi batıyorsunuz. Bir gün hesabı sorulur.
    Esrarengiz ve fakat cüretkár tehdit ziyareti BDDK’yı karıştırır. Akçakoca bir tanesinin asker kökenli olduğundan kuşkulandığı için gelişmeyi dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’a aktarır.
    Ancak ne Ö.K.D., ne de H.Ş.’nin izi bulunamaz, mesele kapanır gider.
    Aradan kısa süre geçer, Danıştay sürpriz bir kararla Pamukbank’ı sahibine iade eder.
    Daha birkaç aydır iktidarda olan AKP iktidarı telaşlanır. Çünkü el konulan Pamukbank’ı sahibi bir günlüğüne bile açsa müşteri paniği nedeniyle sadece bu banka değil sistemin tamamının batması riski ortadadır.
    BDDK mecburen Karamehmet’in koşullarını kabul eder, işadamı ikinci bankasını ve Turkcell’i kurtarır.’
    * * *
    Generallerin istediklerine gelince...
    Taraf’ın yayınladığı görüşme zabıtlarına göre...
    Jandarma’nın ‘dinlemeden’ sorumlu istihbarat albayı, Karamehmet’in sahibi olduğu Turkcell şirketine ‘yardımlarından’ dolayı teşekkür ettiğine...
    Meclis Telekulak Komisyonu’nun AKP’li üyesi Ayhan Sefer Üstün’ün, ‘Levent Ersöz’de 2500 yasadışı dinlemenin kayıtları çıktı,’ dediğine bakılırsa...
    Sanık generallerin ne istediği bellidir.
    Bugün de hâlâ devam eden Ergenekon yanlısı yayınlardan da görüleceği gibi bir de galiba medya desteği istemişler.
    * * *
    ‘Bu patronla generallerin ne ilişkisi var?’ ‘Birbirlerine ne gibi iyilikler yapıyorlar?’ gibi soruların da cevabı aydınlanıyor bu konuşmaları okuyunca.
    Ergenekon sanıklarıyla böyle bir ilişki içindeki Karamehmet’in ifadesi hangi sıfatla alındı?
    Kendisi ‘tanık’ mı, ‘sanık’ mı?
    Yoksa sadece şimdilik ‘ifade sahibi’ mi?
    * * *
    Haberi okuyunca bir başka konuyu daha merak ettim... Pamukbank dosyası Enis Berberoğlu’nun anlattıkları ışığında yeniden açılacak mı?
    Yapı Kredi’nin ve Turkcell’in Karamehmet’e hangi şartlarla iade edildiği yeniden soruşturulacak mı?
    Star, 20 Şubat 2009
    Mehmet Altan

    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  7. #7
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Faruk ÇAKIR
    Geciken tedavi




    Merkez Bankası, aldığı yeni bir kararla ‘kısa vadeli’ faiz oranlarını 1.5 puan indirerek ‘uzman’ları şaşırttı. Haberlere bakılırsa, ‘uzman’ların beklentisi ‘yarım’ puanmış. Merkez Bankası’nın aldığı bu kararla, son dört yıldaki faiz indirimi toplamı 5.25 olmuş.
    Faiz konusu Türkiye’nin derin yaralarından biridir. Geçmiş yıllarda faiz aleyhinde konuşmak, ‘laiklik’ aleyhinde konuşmaktan daha tehlikeliydi! Kazara, şaşırarak da olsa bir ‘müftü’ bile bu konuda görüşlerini ifade etmiş olsa, hemen medya lincine maruz kalırdı. Oysa, ‘faiz’ İslâmın temelden yasakladığı bir uygulama. Görevi, insanları din konusunda ‘aydınlatmak’ olan Diyanet bile bu konuda rahat görüş beyan edemezdi. Bugün, aynı sıkıntıların devam edip etmediği de ayrı bir tartışma konusu olabilir.
    Dünya şartlarındaki değişim, ‘faiz’in el emeği ve göz nuru düşmanı olduğunu bütün dünyaya gösterdi. Bu rüzgârdan Türkiye de etkilendi ve faiz aleyhinde konuşmak ‘ayıp’ olmaktan çıktı. Artık günü birlik faiz aleyhinde görüş beyan eden uzman ve iş adamlarına rastlıyoruz. Bazı uzman ya da iş adamları, faize başka niyet ve gerekçelerle karşı çıkıyor olabilir. Ama bu da hayra alâmet. İnşallah bir iki adım sonra hadisenin bu yönünü de görürler.
    Türkiye’yi idare edenlerin bir hatası da ekonomi için kangren ya da kanser mesabesindeki faizin yıkıcılığını zamanında görmemektir. Ya da gördükleri hâlde başka gerekçelerle bunu ifade etmek istememişlerdir. Değil aylar, yıllardan beri Türkiye’de uygulanan faizin çok yüksek olduğu dile getiriliyor. Bu konudaki şampiyonluğu kimseye bırakmadığımız ortada. Hele hele Amerika ve Japonya gibi dev ekonomilerin faizi ‘sıfır’a yaklaştırdığı bir ortamda hâlâ yüksek faizde ısrar etmeyi anlamak mümkün değildir. Son kararla Türkiye, tarihinde ‘en düşük faiz seviyesi’ne gelmiş olmakla birlikte, bu seviye bile dünya şartlarında yüksek bir seviyedir. Dolayısı ile her türlü imkân ve fırsatı değerlendirip ‘faiz’ kıskacından kurtulmalıyız.
    Faiz ve rant ekonomisinden beslenerek bu günlere gelenler elbette bu gelişmelerden rahatsız olur. Ama şu bir gerçek: Türkiye dahil, dünyanın yaşadığı ekonomik krizin temelinde ‘sen çalış ben yiyeyim’ anlayışı vardır. İşte faiz bu anlayışı temsil eden en önemli argümandır.
    Tabiî ki pek çok konuda olduğu gibi ekonomik konularda da yanıltılmaya çalışılmış bir ülkeyiz. “Aman ha! Faizler düşmesin, yoksa ekonominin çarkları durur” iddialarını duyarak büyüdük. Bugün bile ekonomi eğitimi verilen fakültelerde bu temel anlayış anlatılmıyor mu? Peki, dünyanın başka ülkelerinde ‘sıfır’ ya da ‘sıfıra yakın’ faiz uygulamaları yıkıcı olmuyor da Türkiye’de niçin yıkıcı olsun? Ekonomiyi düzlüğe çıkarmak için faizlerin düşürülmesi belki tek başına çare olmaz. Ama bu yolun çok önemli bir tercih olduğunu kabul etmek durumundayız. Faizlerin düşürülmesi doğru yolda atılan bir adımdır. Hedef, bir şekilde ‘sıfır’a ulaşmak olmalı ki; reel/gerçek ekonomi çarkları dönebilsin.

    22.02.2009

    E-Posta: cakir@yeniasya.com.tr



  8. #8
    Müdakkik Üye elips - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jun 2008
    Mesajlar
    686

    Standart

    Resmi ideolojiyi Atatürk isminin arkasında korumaya aldılar, dokunulmaz kıldılar.

  9. #9
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    H. HÜSEYİN KEMAL

    KEMALİST CUMHURİYETTE ETKİN OLDULAR

    Ermeni yazar George Jerijan'ın “Gerçek Bizi Özgür Kılacak” kitabını Türkçe yayınladığı için beş ay hapse mahkûm olan Ragıp Zarakolu, “1915 olayını yapanlar masonluğu tercih eden insanlardı. Bugün laisizmi getiren akımın jakoben, pozitivist öncüleriydi. İslâm dinine inanmayan, ama onu ulusalcı çıkarları için kullanan kesimlerdi. İttihatçıların başlattığı proje, cumhuriyet tarihinde yaşanan acıların, azınlıklara uygulanan politikaların kaynağı oldu” dedi.
    NURCULAR DA BÜYÜK TAKİBATA ALINDI



    Zarakolu: “Tekke ve zaviyeleri kapatan kanun Alevileri de büyük oranda etkiledi. Müslüman, Alevi, Hıristiyan kültür, yeni cumhuriyette kendini özgürce ifade edemedi. Devlet, İslâmı kendi istediği ölçüde ‘özgür’ bıraktı. Kürtlere büyük baskılar yapıldı. Nurcular da diğer Müslümanlarla birlikte büyük takibat altına alındı. Nurcuların yargılandığı yüzlerce dâvâ var.”


    Ermeni tehcirini inançlı Müslümanlar değil,
    mason locasına bağlı ittihatçılar yaptı


    Ermeni yazar George Jerjian’ın Ermeni tehcirini konu alan “Gerçek Bizi Özgür Kılacak” kitabını Türkçe yayımladığı gerekçesiyle TCK 301. maddeden beş ay mahkûm olan, kararı temyize götüren yazar Ragıp Zarakolu’yla Türkiye’yi konuştuk. Yayıncılar Birliği (IPA), 2008 Yayımlama Özgürlüğü Ödülü`nü, Türkçe`ye kazandırdığı kitaplar nedeniyle Zarakolu’na verdi. Ermeni meselesi konusunda da değerli araştırmaları bulunan Zarakolu, Ermeni tehcirini Müslümanların değil mason locasına bağlı ittihatçıların yaptığını savunuyor....


    Ermeni sorununu konu alan “Gerçek Bizi Özgür Kılacak” kitabı nedeniyle yargılandığınız mahkemede 301. maddeden mahkûm oldunuz.
    Neydi mahkûm olmanıza sebep olan?


    Doğrudan benim cümleden dolayı değil de Ermeni yazar George Jerjian’ın düşüncesini yayınladığım için mahkûm edildim. Bu açıdan da absürt bir durum. Yazar Türkiye vatandaşı olmadığı için onun yerine birinin yargılanması gerekiyordu. Şu andaki statüye göre yazar yargılanamazsa çevirmen, çevirmen yargılanamazsa editör o da yargılanamazsa matbaa sorumlusu yargılanıyor.



    Mahkemeye konu olan düşünce neydi?



    Yazar, Ermeni meselesinin neden kolay çözülmediğine dair görüşünü belirtirken 1915 Ermeni tehciri faillerinin daha sonra yeni kurulan Kemalist Cumhuriyette etkin olduğu için bu olayın kabullenilmesinin zor olacağını ifade ediyor. Bu aslında, Taner Akçam’dan yapılan bir alıntı. Olayın zorluğunu açıklamaya çalışıyor. Olayın Osmanlı’yla bitmediğini İttihat Terakki geleneğiyle devlet felsefesi olarak devam ettiğini söylediğinden itibaren sorun oluyor. Ulus devlet temeline dayanan yeni kurulan cumhuriyetin anlattığı tarih efsanelerden meydana geliyor. Efsane efsanedir, belli bir noktadan sonra sistem olgunlaşır, çocukluk aşamasını aşar ve gerçekler konuşulur. Fransız devrimi her haliyle tartışılabilir bir düzeyde. Amerikan devrimi de öyle, Washington artık tarihe mal olmuştur. Tek bir kişi üzerinden yürütülen tarih, demokratik bir ülke açısından uygun değil.



    Yeni kurulan ‘ulus devlet’in efsaneleri neler?




    Bütün resmî tarih efsanelere dayanıyor. Sorun, tarihi kendi ideolojik yaklaşımlarına göre yeniden şekillendirmelerinden kaynaklanıyor. Halbuki tarihi yazarken o dönemin koşullarına, belgelerine, söylemlerine ve farklı akımların içinden bakmak gerekiyor. İstiklâl Savaşı dediğimiz tarihi olay bir konsensüse dayanıyor. Bu konsensüsün içinde İttihatçıları, Alevileri, Kürtleri, silâh taşımaya yardım eden Ermenileri, hatta bünyede kalmak isteyen Karamanlı Rumları görürsünüz. Türkçe konuşan Rumlar, kiliselerini terk edip ayrı bir kilise kurma kararı alıyorlar. Daha sonra tehcir ve mübadele oluyor. Alevilerle devletin sorun yaşadığını bazı kesimler kabul etmiyor, ancak tekke ve zaviyelerin kapatılmasını öngören kanun Alevileri de büyük oranda etkilemiştir. Müslüman, Alevi, Hıristiyan kültür, yeni cumhuriyette kendini özgürce ifade edememişlerdir. “Bu ülkeye komünizm gelecekse biz getiririz” anlayışı hakim olmuştur. Devlet, İslâmı kendi istediği ölçüde özgür bırakmıştır. Kürtlere büyük baskılar yapılmıştır. Komünist tevfikatlarının sayısını hatırlamıyoruz. Nurcular da, diğer Müslümanlarla birlikte büyük bir takibat altına alındı. Nurcuların yargılandığı yüzlerce dâvâ var. Evrensel İnsan Hakları İlkelerine baktığımızda bu inanç özgürlüğüne büyük bir kısıtlama olarak karşımıza çıkıyor. Herkes yaşadığı acıları bir kadercilik anlayışıyla güzel günlerin geleceğini ümit ederek kabullendi.



    Ya gayri müslimler?



    Sadece Müslüman kesim değil bu ülkede yaşayan Hıristiyanlar da ‘muti’ olmaya, ne denilirse yapmaya aday olmuşlardır. Ancak bu davranışlarına karşı teşekkür gördükleri söylenemez. Önemli bir husus da, misyonerlere karşı propagandayı İslâmî kesimden çok, aşırı milliyetçi ve Kemalizan çevrelerin yaptığını görürsünüz. Bu da resmî tarih anlayışının bir parçası. Çünkü resmî tarih, misyonerliği Türkiye’yi parçalamaya yönelik bir faaliyet olarak kabul eder. Halbuki demokratik toplumlarda herkes inançlarını serbestçe ifade etme ve yaşama özgürlüğüne sahiptir. Şimdi biz Almanya’da camiler açarak misyonerlik mi yapıyoruz? Türkiye’nin güney sahiline yerleşen Almanlar kilise açmak istedi, ancak büyük bir sorun haline geldi. Bu sorunu oluşturanlar din adına hareket eden kesimler olsa bir açıdan anlaşılabilir. Ancak kargaşayı çıkaranlar sağ ve Kemalist kesim. Bu durumda Ermeni trajedisine neden olan insanların ne kadar inançlı olduğunu tartışmalı hale getiriyor. 1915 olayını yapanların jakoben, masonluğu tercih eden insanlar olduğunu biliyoruz.



    Ermeni tehcirini yapanlar arasında masonlar var mıydı?



    Sonuç olarak onlar bugün laisizmi getiren akımın öncüleriydi. Onlar jakoben, pozitivist insanlardı. İslâm dinine inanmaya, ancak onu ulusalcı çıkarları için kullanan kesimler vardı. O dönem Almanya’nın baskısıyla cihad kararı çıkarılarak Birinci Dünya Savaşına katılmamıza neden olundu. Bu başbakana, kabine üyelerine yapılan bir komploydu. Adeta bir darbe gibi katıldık savaşa.



    Cumhuriyet kurulurken nasıl bir refleks vardı?



    Çöken bir imparatorluğu kurtarma politikasıyla yola çıkmış, ancak imparatorluğu batırmış devlet bürokrasisinin ve ordunun yeni bir devlete ihtiyacı vardı. O dönemde ulus olmadan devlet olamayacağına göre ulus oluşturma projesi başladı. Kürtler asimile edilmek istendi. Mübadele yapıldı. İttihatçıların başlattığı bu proje, cumhuriyet tarihinde yaşanılan acıların, azınlıklara uygulanan politikaların kaynağı oldu. Bu proje daha kapsayıcı olabilirdi.


    Kurtarmak isterlerken nasıl çökerttiler
    imparatorluğu?


    İttihat Terakki’nin reforme etmeye dayalı felsefesi dağılmayı hızlandırdı, çünkü imparatorluğu oluşturan çok etnikli, dilli, dinli yapıyı dikkate almadı. İttitahçılar, merkeziyetçi bir anlayışa sahip olmasına karşılık Prens Sabahatt’in de dahil olduğu birçok muhalif politik yaklaşım liberal, otonomiye dayanan bir yapılanmayı getirmeye çalıştılar. Ulus devlet kurulduktan sonra aşırılıklarla durum hastalıklı bir anlayış haline geldi. Artık Türkiye dünya tarafından paylaşılıyor, içerisi iç düşmanlarla kaynıyordu. Maalesef Türkiye’de demokrasi başarılamadı...


    Peki bunun önündeki en büyük engel nedir?



    Hâlâ resmî ideolojinin devlet felsefesi olarak dayatılmaya çalışılması. Bunun temel dayanağı da 12 Eylül Anayasası. 12 Eylül rejiminin tasfiyesinde maalesef kimse dürüst değil. 1991’de SHP ve DYP 12 Eylül rejimini tasfiye edeceğini söyleyerek büyük oylar aldı, ancak uzlaşmayı tercih ettiler. Susurluk’la eline büyük bir fırsat geçen Erbakan’ın böyle bir kaygısı yoktu, fakat bedelini ağır ödedi. Aynı tehlike Erdoğan’ı bekliyor. Türkiye ciddî mânâda demokratik bir anayasa yapmadan sistemin bütün yasaları demokratikleştirilmeden bu sistemden kurtulamayız. Darbeyle yapılan anayasanın meşruiyeti olmaz.



    Geçen hafta konuştuğumuz Anayasa Profesörü Servet Armağan, Anayasa’nın komple değişmesine gerek olmadığı ve iyi niyetle uygulanırsa problemlerimizin çözüleceğini söyledi.
    Katılır mısınız?


    Türkiye’yi dar bir elbiseye hapseden bu anayasa mayınlarla dolu yasalar içermekte. Bir maddeden kurtulsanız başka bir maddeye yakalanırsınız.



    Planlı olarak yerleştirilen maddeler mi bunlar?




    1982 Anayasası siyasetbilimcilerin deyimiyle ‘millî güvenlik devleti yapılanması’nın anayasasıdır. Bu felsefe topluma militarist bir gözle bakar ve militarist şemayla toplumu şekillendirmeye çalışır. Türkiye’de bir çok kurum bu yapının aygıtı haline geldi. YÖK adeta militer bir anlayışla çalıştı. İşçilerin üstüne Türk-İş Sendikası kuruldu. Sendika başkanları otuz yıl boyunca başta kaldılar. Basın, brifinglerle yönlendirildi. Türkiye’nin üçüncü meşrûtiyete ihtiyacı var. İkinci meşrûtiyet başarılı olamadı. 1876’dan bu yana ‘anayasa problemlerimizi çözer’ demişiz, ancak herkesi kucaklayan bir anayasa yapmayı başaramamışız.


    Ergenekon gibi yapıların nasıl bir direnç
    oluşturmaya çalıştıklarını hep beraber müşahede ettik?



    Bunlar son çırpınışlar olduğu için çok sert oluyorlar. Türkiye’nin bilgi, kültür ve ekonomik düzeyi artık hurafelerle idare edilmeyecek kadar zengin. Doğu Avrupa ülkelerinin on senede farklı bir yaşayışa geçmeleri karşısında bizim 1945’ten bu yana hâlâ demokratikleşemememiz büyük bir ayıp. Batının buradaki ayıbı da demokratik olmayan bir Türkiye’yi kabul etmeleri, tıpkı Franco’nun İspanyası’nı kabul etmeleri gibi...


    Demin III. Meşrûtiyet’ten bahsederken ne kast ettiniz?


    Eşitlik, kardeşlik, hürriyet ve adalet arayışıyla yola çıkan ‘ikinci meşrûtiyet’ tamamlanamamış demokratik devrimdir. III. Meşrûtiyet’le anlatmak istediğim Türkiye’nin demokratik bir anayasa ihtiyacı. Eğer bunu çözemezse bir ilerleme sağlayamayacak.


    Meşrûtiyet anlamında Birinci Meclisle ‘tek parti dönemi’ arasında bir fark var mı?



    Birinci Meclis, 1908’in felsefesine daha uygun bir meclisti. Farklı düşünceler temsil ediliyordu. İstiklâl Savaşı’nda başarılı olunması bir konsensüse dayanıyordu. İttihatçıların politikasıyla milyonlarca sivil ve asker ölmüştür. İstiklâl Savaşı’nın kaybı yirmi bin civarındadır. Bu daha az kahraman olunduğu anlamına gelmez. Emperyalizmin kuyruğuna takılmadan daha bağımsız ve dünya dengelerini gözeten bir politikanın göstergesi. İkinci Meşrûtiyet döneminden sonraki cumhuriyet döneminde muhalif partilerin yaklaşımlarını değerlendirmeye fırsatımız olmadı. 1950’de denenmeye çalışıldı, ancak başarılı olduğu söylenemez. Bu da Türkiye içinde bir senteze gidilmesini ortadan kaldıran bir durum.

    Bu tür müdahalelerde ordu hep önümüze çıkıyor. Fakat ordunun tarihi olarak ilmiye-seyfiye ilişkisi sonucu toplumla bütünleşmiş bir yapısı olduğunu da biliyoruz...



    Askerî toplum geleneği ve sorunu eskilere dayanıyor. Kriz dönemlerine baktığımızda ‘ilmiye ve seyfiye’nin bir araya gelip iktidar, hükümet; bazen padişah değişikliği düzeyine kadar ulaşan kararlar aldığını görüyoruz. Türkiye’nin politikasında rol oynama bakımından askerin harekete geçtiği ilk hareket Abdülaziz’e yapılan ön darbedir. Daha sonra 1913’te Bab-ı Ali Baskını’yla darbeler sirkülasyonu başlamıştır ve ardından büyük felâketleri getirmiştir.



    1913’ten sonra Ermeni tehciri yapılıyor. Ancak Osmanlı döneminde tehcirin sorumluları mahkeme ediliyor öyle değil mi?



    1918'de mahkemeler başladı. Tanık ifadelerine dayanılarak bazı sanıklar kurulan örfi idare mahkemelerinde yargılanarak mahkûm oldular. Resmî Gazete’de yayınlanan bu kararlar daha sonra saklanarak resmî tarihimizin kapatılan sayfaları arasına girdi. Enver, Talat ve Cemal Paşa gibi isimler mahkûm oldular. Bir grup da mahkemenin savsaklanması üzerine Malta Adası’na götürüldüler. Malta’ya gidenler bir bakıma Osmanlı’nın yargısından kurtulmuş oldular. İlk başta Ermeni meselesiyle ilgili soruşturma açacağını söyleyen Ankara, değişen dünya dengeleri sonrası Ruslara karşı İngilizlerle yaptığı pazarlık sonucu bundan vazgeçti.


    Günümüze gelirsek ittihatçı geleneğin devamı
    olduğu söylenen Ergenekon yapılanması ve dâvâ süreciyle ilgili görüşleriniz neler?



    Ergenekon meselesinin vehameti ancak büyük yapısal reformla aşılabilir. Yoksa bu yapı kendini yeniden üretir. İktidarlar böyle birşeyden medet de umabilirler...


    Nasıl medet umacaklar ki?



    İktidar zayıfladıkça, iktidarını garanti etmek için uzlaşı arayışına girebilir. Böyle bir uzlaşı arayışında hem ülke hem de iktidar kaybeder. Ergenekon meselesinin çözümü için Anayasal reforma ihtiyaç var.


    Bu anayasal reform içinde askerin yeri ne olacak?



    Demokratik bir toplum olmak istiyorsak askerin görevi yurt savunmasıdır. Eğer bu anlayış içinde değilsek kimseyi kandırmayalım, halkımız yalnız oy kullandığı için seçimlere de gerek yok! Bence halkımızın demokratik bilinci pek çok okumuştan daha yüksek. 1908’den beri halkımız hiçbir zaman diktatörlüğe onay vermedi. 1925’te, 1930’da, 1945’te, 1950’de... Her darbe sonrası darbecileri cezalandırdı. Darbelere direnmeyenleri de cezalandırdı. Halkımız tepkisini çok dolaylı yoldan gösteriyor. Keşke daha açık ve net olsa. Bu da baskıcı bir devletin yurttaşı olmaktan kaynaklanıyor. Halkımız 1982 Anayasasını onayladı, ancak bir yıl sonra onu destekleyen adaya oy vermiyor. Halkımız keşke anayasaya hayır deseydi...



    Halkın üzerinde o dönem baskı var mıydı?



    Türkiye o zaman korku cumhuriyetiydi. “Hayır” propagandası yapmak yasaktı. Referandumda kullanılan zarflar şeffaftı ve rey belli oluyordu.



    Ergenekon da tam bu korku cumhuriyeti tanımına uyuyor. Türkiye bu korku cumhuriyetinden kurtulabilir mi? Ergenekon dâvâsından birşey çıkmazsa ne olur?



    Çıkmak zorunda, çıkmazsa yazık olur. Yunanistan’da cunta rejimi kapandıysa darbeciler yargılanıp hapse konulduğu için kapandı. Ergenekon dâvâsı sürecinde ben Başbakan Erdoğan’a karşı Kennedy suikasti gibi bir girişim beklemedim değil...ama gizlediler galiba...


    1980 darbesinin zaman aşımına uğraması için bir sene olduğu söyleniyor. Bu tür suçlarda zaman aşımı var mıdır?


    İnsanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı yoktur. Bunların içine işkence de dahil. Augusto Pinochet (Şilili general ve politikacı, diktatör) gibi diktatörler çıkarılan yasalarla yargıdan kurtarılmaya çalışıldı ama mahkemeye çıkarıldı. Yunanistan bunu demokratik rejime geçer geçmez yaptı. Bunu merkez sağ parti lidere Karamanlis yaptı. Türkiye’de herkesin darbe dönemini kapatma konusunda hem fikir olması gerekir. Hiçbir suçun cezasız kalmaması ve “suçsuzluk haline son verilmesi” gerekir. Bazı kişilerin suç işleme özgürlüğü varsa hukuk denilen düzenden bahsedilemez.


    Devletin rutin dışına çıkması galiba bu?


    Türkiye’de sorun, Demirel’in tam da teşhisini koyduğu devletin rutin dışına çıkması ve bir daha rutine girmemesidir. Çünkü rutin dışında ülkeyi yönetmek daha kolaydır. Bunun adı da diktatörlüktür.


    Yeni anayasa isteği devleti rutine oturtma anlayışını yansıtır mı? Yeni anayasayla ve demokratik düzende darbeciler yargılanmaktan
    korkarlar mı?
    Bence yargılanma korkusu cumhuriyetten bu yana etkili olmuştur. Birçok ittihatçının Ankara’yı desteklemesinin sebebi yargılanma korkusudur. Günümüzde birçok açıdan bu sistemin devamı bazı insanların güvencesi anlamına geliyor.
    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  10. #10
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    H. HÜSEYİN KEMAL

    KEMALİST CUMHURİYETTE ETKİN OLDULAR
    Ermeni yazar George Jerijan'ın “Gerçek Bizi Özgür Kılacak” kitabını Türkçe yayınladığı için beş ay hapse mahkûm olan Ragıp Zarakolu, “1915 olayını yapanlar masonluğu tercih eden insanlardı. Bugün laisizmi getiren akımın jakoben, pozitivist öncüleriydi. İslâm dinine inanmayan, ama onu ulusalcı çıkarları için kullanan kesimlerdi. İttihatçıların başlattığı proje, cumhuriyet tarihinde yaşanan acıların, azınlıklara uygulanan politikaların kaynağı oldu” dedi.
    NURCULAR DA BÜYÜK TAKİBATA ALINDI
    Zarakolu: “Tekke ve zaviyeleri kapatan kanun Alevileri de büyük oranda etkiledi. Müslüman, Alevi, Hıristiyan kültür, yeni cumhuriyette kendini özgürce ifade edemedi. Devlet, İslâmı kendi istediği ölçüde ‘özgür’ bıraktı. Kürtlere büyük baskılar yapıldı. Nurcular da diğer Müslümanlarla birlikte büyük takibat altına alındı. Nurcuların yargılandığı yüzlerce dâvâ var.”
    Ermeni tehcirini inançlı Müslümanlar değil,
    mason locasına bağlı ittihatçılar yaptı
    Ermeni yazar George Jerjian’ın Ermeni tehcirini konu alan “Gerçek Bizi Özgür Kılacak” kitabını Türkçe yayımladığı gerekçesiyle TCK 301. maddeden beş ay mahkûm olan, kararı temyize götüren yazar Ragıp Zarakolu’yla Türkiye’yi konuştuk. Yayıncılar Birliği (IPA), 2008 Yayımlama Özgürlüğü Ödülü`nü, Türkçe`ye kazandırdığı kitaplar nedeniyle Zarakolu’na verdi. Ermeni meselesi konusunda da değerli araştırmaları bulunan Zarakolu, Ermeni tehcirini Müslümanların değil mason locasına bağlı ittihatçıların yaptığını savunuyor....
    Ermeni sorununu konu alan “Gerçek Bizi Özgür Kılacak” kitabı nedeniyle yargılandığınız mahkemede 301. maddeden mahkûm oldunuz.
    Neydi mahkûm olmanıza sebep olan?
    Doğrudan benim cümleden dolayı değil de Ermeni yazar George Jerjian’ın düşüncesini yayınladığım için mahkûm edildim. Bu açıdan da absürt bir durum. Yazar Türkiye vatandaşı olmadığı için onun yerine birinin yargılanması gerekiyordu. Şu andaki statüye göre yazar yargılanamazsa çevirmen, çevirmen yargılanamazsa editör o da yargılanamazsa matbaa sorumlusu yargılanıyor.
    Mahkemeye konu olan düşünce neydi?
    Yazar, Ermeni meselesinin neden kolay çözülmediğine dair görüşünü belirtirken 1915 Ermeni tehciri faillerinin daha sonra yeni kurulan Kemalist Cumhuriyette etkin olduğu için bu olayın kabullenilmesinin zor olacağını ifade ediyor. Bu aslında, Taner Akçam’dan yapılan bir alıntı. Olayın zorluğunu açıklamaya çalışıyor. Olayın Osmanlı’yla bitmediğini İttihat Terakki geleneğiyle devlet felsefesi olarak devam ettiğini söylediğinden itibaren sorun oluyor. Ulus devlet temeline dayanan yeni kurulan cumhuriyetin anlattığı tarih efsanelerden meydana geliyor. Efsane efsanedir, belli bir noktadan sonra sistem olgunlaşır, çocukluk aşamasını aşar ve gerçekler konuşulur. Fransız devrimi her haliyle tartışılabilir bir düzeyde. Amerikan devrimi de öyle, Washington artık tarihe mal olmuştur. Tek bir kişi üzerinden yürütülen tarih, demokratik bir ülke açısından uygun değil.
    Yeni kurulan ‘ulus devlet’in efsaneleri neler?
    Bütün resmî tarih efsanelere dayanıyor. Sorun, tarihi kendi ideolojik yaklaşımlarına göre yeniden şekillendirmelerinden kaynaklanıyor. Halbuki tarihi yazarken o dönemin koşullarına, belgelerine, söylemlerine ve farklı akımların içinden bakmak gerekiyor. İstiklâl Savaşı dediğimiz tarihi olay bir konsensüse dayanıyor. Bu konsensüsün içinde İttihatçıları, Alevileri, Kürtleri, silâh taşımaya yardım eden Ermenileri, hatta bünyede kalmak isteyen Karamanlı Rumları görürsünüz. Türkçe konuşan Rumlar, kiliselerini terk edip ayrı bir kilise kurma kararı alıyorlar. Daha sonra tehcir ve mübadele oluyor. Alevilerle devletin sorun yaşadığını bazı kesimler kabul etmiyor, ancak tekke ve zaviyelerin kapatılmasını öngören kanun Alevileri de büyük oranda etkilemiştir. Müslüman, Alevi, Hıristiyan kültür, yeni cumhuriyette kendini özgürce ifade edememişlerdir. “Bu ülkeye komünizm gelecekse biz getiririz” anlayışı hakim olmuştur. Devlet, İslâmı kendi istediği ölçüde özgür bırakmıştır. Kürtlere büyük baskılar yapılmıştır. Komünist tevfikatlarının sayısını hatırlamıyoruz. Nurcular da, diğer Müslümanlarla birlikte büyük bir takibat altına alındı. Nurcuların yargılandığı yüzlerce dâvâ var. Evrensel İnsan Hakları İlkelerine baktığımızda bu inanç özgürlüğüne büyük bir kısıtlama olarak karşımıza çıkıyor. Herkes yaşadığı acıları bir kadercilik anlayışıyla güzel günlerin geleceğini ümit ederek kabullendi.
    Ya gayri müslimler?
    Sadece Müslüman kesim değil bu ülkede yaşayan Hıristiyanlar da ‘muti’ olmaya, ne denilirse yapmaya aday olmuşlardır. Ancak bu davranışlarına karşı teşekkür gördükleri söylenemez. Önemli bir husus da, misyonerlere karşı propagandayı İslâmî kesimden çok, aşırı milliyetçi ve Kemalizan çevrelerin yaptığını görürsünüz. Bu da resmî tarih anlayışının bir parçası. Çünkü resmî tarih, misyonerliği Türkiye’yi parçalamaya yönelik bir faaliyet olarak kabul eder. Halbuki demokratik toplumlarda herkes inançlarını serbestçe ifade etme ve yaşama özgürlüğüne sahiptir. Şimdi biz Almanya’da camiler açarak misyonerlik mi yapıyoruz? Türkiye’nin güney sahiline yerleşen Almanlar kilise açmak istedi, ancak büyük bir sorun haline geldi. Bu sorunu oluşturanlar din adına hareket eden kesimler olsa bir açıdan anlaşılabilir. Ancak kargaşayı çıkaranlar sağ ve Kemalist kesim. Bu durumda Ermeni trajedisine neden olan insanların ne kadar inançlı olduğunu tartışmalı hale getiriyor. 1915 olayını yapanların jakoben, masonluğu tercih eden insanlar olduğunu biliyoruz.
    Ermeni tehcirini yapanlar arasında masonlar var mıydı?
    Sonuç olarak onlar bugün laisizmi getiren akımın öncüleriydi. Onlar jakoben, pozitivist insanlardı. İslâm dinine inanmaya, ancak onu ulusalcı çıkarları için kullanan kesimler vardı. O dönem Almanya’nın baskısıyla cihad kararı çıkarılarak Birinci Dünya Savaşına katılmamıza neden olundu. Bu başbakana, kabine üyelerine yapılan bir komploydu. Adeta bir darbe gibi katıldık savaşa.
    Cumhuriyet kurulurken nasıl bir refleks vardı?
    Çöken bir imparatorluğu kurtarma politikasıyla yola çıkmış, ancak imparatorluğu batırmış devlet bürokrasisinin ve ordunun yeni bir devlete ihtiyacı vardı. O dönemde ulus olmadan devlet olamayacağına göre ulus oluşturma projesi başladı. Kürtler asimile edilmek istendi. Mübadele yapıldı. İttihatçıların başlattığı bu proje, cumhuriyet tarihinde yaşanılan acıların, azınlıklara uygulanan politikaların kaynağı oldu. Bu proje daha kapsayıcı olabilirdi.
    Kurtarmak isterlerken nasıl çökerttiler
    imparatorluğu?
    İttihat Terakki’nin reforme etmeye dayalı felsefesi dağılmayı hızlandırdı, çünkü imparatorluğu oluşturan çok etnikli, dilli, dinli yapıyı dikkate almadı. İttitahçılar, merkeziyetçi bir anlayışa sahip olmasına karşılık Prens Sabahatt’in de dahil olduğu birçok muhalif politik yaklaşım liberal, otonomiye dayanan bir yapılanmayı getirmeye çalıştılar. Ulus devlet kurulduktan sonra aşırılıklarla durum hastalıklı bir anlayış haline geldi. Artık Türkiye dünya tarafından paylaşılıyor, içerisi iç düşmanlarla kaynıyordu. Maalesef Türkiye’de demokrasi başarılamadı...
    Peki bunun önündeki en büyük engel nedir?
    Hâlâ resmî ideolojinin devlet felsefesi olarak dayatılmaya çalışılması. Bunun temel dayanağı da 12 Eylül Anayasası. 12 Eylül rejiminin tasfiyesinde maalesef kimse dürüst değil. 1991’de SHP ve DYP 12 Eylül rejimini tasfiye edeceğini söyleyerek büyük oylar aldı, ancak uzlaşmayı tercih ettiler. Susurluk’la eline büyük bir fırsat geçen Erbakan’ın böyle bir kaygısı yoktu, fakat bedelini ağır ödedi. Aynı tehlike Erdoğan’ı bekliyor. Türkiye ciddî mânâda demokratik bir anayasa yapmadan sistemin bütün yasaları demokratikleştirilmeden bu sistemden kurtulamayız. Darbeyle yapılan anayasanın meşruiyeti olmaz.
    Geçen hafta konuştuğumuz Anayasa Profesörü Servet Armağan, Anayasa’nın komple değişmesine gerek olmadığı ve iyi niyetle uygulanırsa problemlerimizin çözüleceğini söyledi.
    Katılır mısınız?
    Türkiye’yi dar bir elbiseye hapseden bu anayasa mayınlarla dolu yasalar içermekte. Bir maddeden kurtulsanız başka bir maddeye yakalanırsınız.
    Planlı olarak yerleştirilen maddeler mi bunlar?
    1982 Anayasası siyasetbilimcilerin deyimiyle ‘millî güvenlik devleti yapılanması’nın anayasasıdır. Bu felsefe topluma militarist bir gözle bakar ve militarist şemayla toplumu şekillendirmeye çalışır. Türkiye’de bir çok kurum bu yapının aygıtı haline geldi. YÖK adeta militer bir anlayışla çalıştı. İşçilerin üstüne Türk-İş Sendikası kuruldu. Sendika başkanları otuz yıl boyunca başta kaldılar. Basın, brifinglerle yönlendirildi. Türkiye’nin üçüncü meşrûtiyete ihtiyacı var. İkinci meşrûtiyet başarılı olamadı. 1876’dan bu yana ‘anayasa problemlerimizi çözer’ demişiz, ancak herkesi kucaklayan bir anayasa yapmayı başaramamışız.
    Ergenekon gibi yapıların nasıl bir direnç
    oluşturmaya çalıştıklarını hep beraber müşahede ettik?
    Bunlar son çırpınışlar olduğu için çok sert oluyorlar. Türkiye’nin bilgi, kültür ve ekonomik düzeyi artık hurafelerle idare edilmeyecek kadar zengin. Doğu Avrupa ülkelerinin on senede farklı bir yaşayışa geçmeleri karşısında bizim 1945’ten bu yana hâlâ demokratikleşemememiz büyük bir ayıp. Batının buradaki ayıbı da demokratik olmayan bir Türkiye’yi kabul etmeleri, tıpkı Franco’nun İspanyası’nı kabul etmeleri gibi...
    Demin III. Meşrûtiyet’ten bahsederken ne kast ettiniz?
    Eşitlik, kardeşlik, hürriyet ve adalet arayışıyla yola çıkan ‘ikinci meşrûtiyet’ tamamlanamamış demokratik devrimdir. III. Meşrûtiyet’le anlatmak istediğim Türkiye’nin demokratik bir anayasa ihtiyacı. Eğer bunu çözemezse bir ilerleme sağlayamayacak.
    Meşrûtiyet anlamında Birinci Meclisle ‘tek parti dönemi’ arasında bir fark var mı?
    Birinci Meclis, 1908’in felsefesine daha uygun bir meclisti. Farklı düşünceler temsil ediliyordu. İstiklâl Savaşı’nda başarılı olunması bir konsensüse dayanıyordu. İttihatçıların politikasıyla milyonlarca sivil ve asker ölmüştür. İstiklâl Savaşı’nın kaybı yirmi bin civarındadır. Bu daha az kahraman olunduğu anlamına gelmez. Emperyalizmin kuyruğuna takılmadan daha bağımsız ve dünya dengelerini gözeten bir politikanın göstergesi. İkinci Meşrûtiyet döneminden sonraki cumhuriyet döneminde muhalif partilerin yaklaşımlarını değerlendirmeye fırsatımız olmadı. 1950’de denenmeye çalışıldı, ancak başarılı olduğu söylenemez. Bu da Türkiye içinde bir senteze gidilmesini ortadan kaldıran bir durum.
    Bu tür müdahalelerde ordu hep önümüze çıkıyor. Fakat ordunun tarihi olarak ilmiye-seyfiye ilişkisi sonucu toplumla bütünleşmiş bir yapısı olduğunu da biliyoruz...
    Askerî toplum geleneği ve sorunu eskilere dayanıyor. Kriz dönemlerine baktığımızda ‘ilmiye ve seyfiye’nin bir araya gelip iktidar, hükümet; bazen padişah değişikliği düzeyine kadar ulaşan kararlar aldığını görüyoruz. Türkiye’nin politikasında rol oynama bakımından askerin harekete geçtiği ilk hareket Abdülaziz’e yapılan ön darbedir. Daha sonra 1913’te Bab-ı Ali Baskını’yla darbeler sirkülasyonu başlamıştır ve ardından büyük felâketleri getirmiştir.
    1913’ten sonra Ermeni tehciri yapılıyor. Ancak Osmanlı döneminde tehcirin sorumluları mahkeme ediliyor öyle değil mi?
    1918'de mahkemeler başladı. Tanık ifadelerine dayanılarak bazı sanıklar kurulan örfi idare mahkemelerinde yargılanarak mahkûm oldular. Resmî Gazete’de yayınlanan bu kararlar daha sonra saklanarak resmî tarihimizin kapatılan sayfaları arasına girdi. Enver, Talat ve Cemal Paşa gibi isimler mahkûm oldular. Bir grup da mahkemenin savsaklanması üzerine Malta Adası’na götürüldüler. Malta’ya gidenler bir bakıma Osmanlı’nın yargısından kurtulmuş oldular. İlk başta Ermeni meselesiyle ilgili soruşturma açacağını söyleyen Ankara, değişen dünya dengeleri sonrası Ruslara karşı İngilizlerle yaptığı pazarlık sonucu bundan vazgeçti.
    Günümüze gelirsek ittihatçı geleneğin devamı
    olduğu söylenen Ergenekon yapılanması ve dâvâ süreciyle ilgili görüşleriniz neler?
    Ergenekon meselesinin vehameti ancak büyük yapısal reformla aşılabilir. Yoksa bu yapı kendini yeniden üretir. İktidarlar böyle birşeyden medet de umabilirler...
    Nasıl medet umacaklar ki?
    İktidar zayıfladıkça, iktidarını garanti etmek için uzlaşı arayışına girebilir. Böyle bir uzlaşı arayışında hem ülke hem de iktidar kaybeder. Ergenekon meselesinin çözümü için Anayasal reforma ihtiyaç var.
    Bu anayasal reform içinde askerin yeri ne olacak?
    Demokratik bir toplum olmak istiyorsak askerin görevi yurt savunmasıdır. Eğer bu anlayış içinde değilsek kimseyi kandırmayalım, halkımız yalnız oy kullandığı için seçimlere de gerek yok! Bence halkımızın demokratik bilinci pek çok okumuştan daha yüksek. 1908’den beri halkımız hiçbir zaman diktatörlüğe onay vermedi. 1925’te, 1930’da, 1945’te, 1950’de... Her darbe sonrası darbecileri cezalandırdı. Darbelere direnmeyenleri de cezalandırdı. Halkımız tepkisini çok dolaylı yoldan gösteriyor. Keşke daha açık ve net olsa. Bu da baskıcı bir devletin yurttaşı olmaktan kaynaklanıyor. Halkımız 1982 Anayasasını onayladı, ancak bir yıl sonra onu destekleyen adaya oy vermiyor. Halkımız keşke anayasaya hayır deseydi...
    Halkın üzerinde o dönem baskı var mıydı?
    Türkiye o zaman korku cumhuriyetiydi. “Hayır” propagandası yapmak yasaktı. Referandumda kullanılan zarflar şeffaftı ve rey belli oluyordu.
    Ergenekon da tam bu korku cumhuriyeti tanımına uyuyor. Türkiye bu korku cumhuriyetinden kurtulabilir mi? Ergenekon dâvâsından birşey çıkmazsa ne olur?
    Çıkmak zorunda, çıkmazsa yazık olur. Yunanistan’da cunta rejimi kapandıysa darbeciler yargılanıp hapse konulduğu için kapandı. Ergenekon dâvâsı sürecinde ben Başbakan Erdoğan’a karşı Kennedy suikasti gibi bir girişim beklemedim değil...ama gizlediler galiba...
    1980 darbesinin zaman aşımına uğraması için bir sene olduğu söyleniyor. Bu tür suçlarda zaman aşımı var mıdır?
    İnsanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı yoktur. Bunların içine işkence de dahil. Augusto Pinochet (Şilili general ve politikacı, diktatör) gibi diktatörler çıkarılan yasalarla yargıdan kurtarılmaya çalışıldı ama mahkemeye çıkarıldı. Yunanistan bunu demokratik rejime geçer geçmez yaptı. Bunu merkez sağ parti lidere Karamanlis yaptı. Türkiye’de herkesin darbe dönemini kapatma konusunda hem fikir olması gerekir. Hiçbir suçun cezasız kalmaması ve “suçsuzluk haline son verilmesi” gerekir. Bazı kişilerin suç işleme özgürlüğü varsa hukuk denilen düzenden bahsedilemez.
    Devletin rutin dışına çıkması galiba bu?
    Türkiye’de sorun, Demirel’in tam da teşhisini koyduğu devletin rutin dışına çıkması ve bir daha rutine girmemesidir. Çünkü rutin dışında ülkeyi yönetmek daha kolaydır. Bunun adı da diktatörlüktür.
    Yeni anayasa isteği devleti rutine oturtma anlayışını yansıtır mı? Yeni anayasayla ve demokratik düzende darbeciler yargılanmaktan
    korkarlar mı?
    Bence yargılanma korkusu cumhuriyetten bu yana etkili olmuştur. Birçok ittihatçının Ankara’yı desteklemesinin sebebi yargılanma korkusudur. Günümüzde birçok açıdan bu sistemin devamı bazı insanların güvencesi anlamına geliyor.

    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

Konu Kapatılmıştır

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Gerçek Cin Resmi!! (+16)
    By şakirt04 in forum Mizah
    Cevaplar: 49
    Son Mesaj: 30.11.18, 13:28
  2. Kuş Resmi..
    By sırr-ı gurbet in forum Resim - Fotoğraf Galeri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 03.08.08, 15:34

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0