Konu Kapatılmıştır
1. Sayfa - Toplam 3 Sayfa var 1 2 3 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 22

Konu: Türkiye ve İslâm Dünyası

  1. #1
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Exclamation Türkiye ve İslâm Dünyası

    Umut YAVUZ
    Türkiye ve İslâm dünyası




    Türkiye’nin dünya politikasında esas yerinin ne olduğu konusunda çok farklı görüşler öne sürülebilir. Hepsi de bir bakıma doğru olabilir...
    Evet Türkiye’ye dışarıdan bakınca öyle farklı renkler görülüyor ki, bu ülke hakkında net bir yorum yapmak oldukça güç.
    Meselâ Türkiye’ye tarihî ve coğrafî özelliklerini göz önüne alarak baktığımız zaman İslâm dünyasının öncüsü ve lideri olması gerektiği kanısına varabiliriz. Diğer yandan Orta Doğu ve Balkanları ve hatta Kuzey Afrika’yı dize getirmiş geniş bir imparatorluğun varisi ve hilâfetin son temsilcisi olması hasebiyle de ayrı bir yeri vardır Türkiye’nin. Anadolu gibi stratejik bir toprak parçası üzerine kurulu bu devletin bugünkü haline baktığımızda ve bunu geçmişiyle kıyasladığımızda inanılmaz bir değişim göze çarpar. Dolayısıyla “Hangi Türkiye?” diye sormak ihtiyacı hissedersiniz.
    Doğudan baktığımızda Osmanlı torunu ve İslâm bayraktarı, Batı’dan baktığımızda Osmanlı akıncısı ve korkulu rüya... Ancak bugün için bu rollerin hiçbirini tam anlamıyla üstlenmiyor Osmanlı bakiyesi Türkiye...
    Batının korkulu rüyası olmaktan çok Avrupa Birliği kapısında üyeliğe kabul edilmeyi bekleyen bir yarı Avrupa ülkesi olma iddiasında... Doğudan ya da İslâm devletlerinin gözünden baktığımız zaman ise, hilâfeti sona erdirmiş, İslâm bayraktarlığını bırakıp, yerine laikliği tercih etmiş ve tamamen farklı bir Türkiye görünüyor...
    İşte Türkiye son 80-90 yılını bu bocalamanın içinde geçirmiştir.
    Türkiye’nin muhatapları ve komşuları ise, onu anlamaya çalışmaktan çok, zihinlerindeki kalıplarla değerlendirmiş ve Türkiye’nin gerçek halini ve portresini bir türlü kavrayamamışlardır. Bazı Batılılar herhangi bir İslâm ülkesi ile Türkiye arasında bir fark göremezken, Araplar ise “asla bizden değildir” gözüyle bakmışlardır.
    Şimdilerde Türkiye yeni bir kimliğe bürünme sürecinde görünüyor. Daha doğrusu eski kimliğini geri kazanma gibi bir iddiaya sahip olduğu söyleniyor. Erdoğan’ın Davos çıkışıyla yeniden İslâm dünyası içindeki liderlik rolünü alıp almayacağı tartışılıyor.
    Esasında Türkiye İslâm dünyası içinde liderliğe oynamak fırsatını hiçbir zaman yitirmemiştir. Ancak gerek ülkenin geçirdiği keskin değişim gerekse cumhuriyetin ilk kurulduğu yılların akabinde uzun süren Kemalist rejim bu fırsatların kaçmasına ve uzunca bir süre derin bir uykuya dalınmasına sebep olmuştur.
    Erdoğan’ın Davos çıkışı bu sürece nasıl bir katkıda bulunur yahut katkıda bulunur mu bunu zaman gösterecek...
    Ancak asıl bilinmesi gereken şey Türkiye’nin her zaman ve zeminde tarihi misyonunu geri kazanma ve İslâm bayraktarlığı yapma potansiyeli mevcuttur. Bunun için ise feraset sahibi politikacı ve diplomatlara ihtiyaç vardır. Türkiye’nin demokrasi ve İslâm’ın buluşma noktasında muhteşem bir model olabilme fırsatı da buna bağlıdır. Türkiye’nin bir İslâm devleti olduğu, İslâm ile ve dolayısıyla Arap ve İslâm dünyası ile bağlarının asla koparılamayacağı kesinlikle bilinmelidir.
    Öte yandan Avrupa Birliği’ne üyelik süreci de Türkiye’nin bir başka parlak yüzünü ve batıya bakan yanını temsil etmektedir ki; bu da vazgeçilmezdir. Zira Türkiye “tarafeyn” bir ülkedir. Tek taraflı olamayacak kadar önemlidir. Bir İslâm’a bakan yönü bir de batıya bakan ciheti mevcuttur. Tıpkı Osmanlı’nın akın politikasında olduğu gibi...
    Bütün bunların yanında Arapların bazıları, Türkiye’nin bölgede İran’ın etkinliğini dengelemede kilit bir rolü olduğunu düşünüyor. Zira mezhepsel faktörlerden dolayı İran’ın etkinliğinin bir şekilde Türkiye’nin varlığı ile kırılacağı düşünülüyor. Bu da Türkiye’ye bölgede ayrı bir misyon yüklüyor.
    Netice itibariyle Erdoğan’ın Davos çıkışı ve bunun yankılarıyla bir bakıma hem Arap dünyası hem de Türkiye’de bazıları ülkemizin tarihî misyonunu hatırlamış oldular. Dileriz gelecekteki icraatler ve atılacak adımlar da bu hatırlanan misyonun kuvvetlendirilmesine matuf olur. Zira bayrağın düştüğü yerden kalkması gibi, İslâm ülkelerinin yükselişi de İstanbul’dan başlayacaktır.

    08.02.2009

    E-Posta: yavuz@yeniasya.com.tr


    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  2. #2
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Umut YAVUZ
    Dünyanın en hızlı yayılan dini




    Daha önceki yazımızda İslâmiyet’in dünyada ve özellikle Avrupa’da hızlı bir şekilde yayıldığını söylemiş ve bunun bazı Avrupalıları haliyle rahatsız ettiğini belirtmiştik. Evet genelde her dinden ve görüşten insan İslâmiyet’i bir vesileyle tanıdıktan ve hakkında detaylı bilgi edindikten sonra bu dine tereddütsüz bir şekilde giriyor.
    Geçtiğimiz gün Hz. Mevlânâ’dan etkilenerek İslâmiyet’i seçen 7 kişinin bu seçimleriyle ilgili bir belgesel film hazırlandığını okuduk Yeni Asya sütunlarında. Evet insanlar Mevlânâ ve Bediüzzaman gibi büyük İslâm âlimlerinin fikir ve görüşleri vesilesiyle İslâmiyet’in hakikatleriyle buluşuyor ve İslâm ile şeferleniyor.
    Dünya kamuoyunda İslâmiyet her daim dünyanın en hızlı yayılan dini olarak bilinir.
    Evet dünya medyasının İslâmiyet ile ilgili yaptığı haberlerde genelde dünyanın “en hızlı yayılan dini” (the fastest growing religion) tanımlaması kullanılır.
    Dünyanın her yerinden gelen haberler de bu hakikati teyid eder mahiyette. Gazetemizde zaman zaman bu türden haberlere yer verildiğini görmüşsünüzdür. Batı dünyasında da bu konu sıklıkla tartışılır. Bazı İslâm karşıtları bu ibareyi yanlış bularak, Hıristiyanlığın İslâmiyet’ten daha hızlı yayılan ve daha yaygın bir din olduğu konusunda ısrarcı. Öncelikle şunu söylemek gerekiyor ki, dinimiz her zaman kemiyeti değil keyfiyeti önceleyen ve keyfiyete ehemmiyet veren bir dindir. Ancak Peygamber Efendimiz de sahih hadis-i şeriflerinde “Ben sizin çokluğunuzla övüneceğim” diyerek, Müslümanların özellikle ahirzamanda sayıca çokluğunun önemine de işarette bulunmuştur.
    Bu konuda çeşitli araştırmalar yaparken bir takım istatistiklerle karşılaştım. Öncelikle şunu söylemem lâzım bu mevzuda çok ciddî ve kapsamlı istatistikler ne yazık ki tutulmuyor. Genelde aşağı-yukarı rakamlar, tahminler ve öngörüler ağırlıkta. Aslında dinî tercihler, kalbî ve şahsî bir mesele olması itibariyle istatistik bilimi açısından dezavantajlı bir konu. Gerçi herkes sorulduğu zaman dinî inancını dile getirir ancak bu konuda kesin, güvenilir rakamlar ortaya koyan kapsamlı bir istatistik tutulmamış.
    Böyle bir araştırma yaparken çok çeşitli rakamlarla karşılaştım tabiî. Bunların ekseriyeti İslâmiyet’in dünyada ciddî mânâda bir yayılım gösterdiğini ortaya koyuyor. Ancak burada enteresan bazı meseleler öne çıkıyor. Bunlardan en ilginci dünyada genelde İslâmiyet’i tercih eden, diğer deyişle ihtida edenlerin çoğunluğunu kadınlar oluşturuyor. Bu durum İslâm karşıtı olanlar tarafından “Bu insanlar Müslüman erkeklerle evlendikleri için bu dini tercih ediyorlar” bahanesiyle hafife alınmak isteniyor. Esasında istatistiki olarak bu doğrudur. Yani ihtida edenlerin ekseriyeti kadınlardır ve bunların ekseriyeti Müslüman erkeklerle evlendikten sonra ihtida etmektedir. Ancak burada daha esaslı bir hakikat var diye düşünüyorum. Zira bu kadınların çoğunluğu “Müslüman erkeklerin eşlerine karşı daha şefkatli ve adil oldukları için” bu evlilikleri tercih ettiklerini ve İslâmiyet’i de “severek, bilerek ve isteyerek” seçtiklerini belirtiyor. Bu durumu ehemmiyetli kılan nokta ise şu: Batılı ve yerli bazı İslâm düşmanları genelde İslâmiyet’i “kadın hakları konusunda” sert bir şekilde eleştirir. Ancak Müslümanlarla evlenen bu gayri müslim kadınlar bunun tam tersini düşünüyor ve sırf bu sebeple Müslümanlarla evlenmeyi tercih ederek İslâmiyet’i de hayatlarına bu şekilde kabul ediyor. Bu da İslâmiyet’in kadın hakları konusunda haksız iddia ve ithamlara maruz kaldığının bir göstergesi aslında.
    Evet bu konuda yaptığımız araştırma sırasında David A. Barrett tarafından 2001 yılında yayınlanan “World Christian Encyclopedia” (Dünya Hıristiyan Ansiklopedisi) adlı bir ansiklopedi çalışmasıyla karşılaştık. Adından da anlaşılabileceği gibi bu eserin esas hazırlanış amacı Hıristiyanlık dininin dünyanın en yaygın ve hızlı yayılan dini olduğu konusunda tezleri desteklemek. Ancak burada İslâmiyet’in yaygınlığı ve yayılma hızı konusunda da rakamlara yer verilmiş. Şimdi buradan çarpıcı bazı rakamlar aktarmak istiyorum. Zira madem bu kaynak, konuya karşı taraftan bakıyor ve Hıristiyan tarafgirliğiyle konuyu ele alıyor, o halde İslâmiyet ile ilgili verdiği rakamlar gerçeği “en minimum-asgarî haliyle” gösteriyor olabilir.
    Evet sözkonusu kaynakta 1990-2000 yılları arasındaki 10 yıllık dilimde dünya genelinde toplam 204 ülkede dünyamıza toplam 22.588.676 yeni Müslüman’ın katıldığı belirtiliyor. Bunların 21.723.118 tanesi tabiî yollardan yani aileden Müslüman olanlar... Yine bu 10 yıllık süreçte 865.558 kişi ise ihtida ederek İslâmiyetle şerefleniyor. Bu katılımlarla birlikte dünya genelinde 2000 yılı itibariyle toplam 1.188.242.789 Müslüman yaşadığı görülüyor. Bu ise 2000 yılında belirlenen 6.055.049.000’lik toplam dünya nüfusunun yüzde 19.6’sını oluşturuyor. Neredeyse yüzde 20... Yani Bediüzzaman’ın tabiriyle yaklaşık olarak hums-u beşer (insanlığın beşte biri) İslâmiyet’le şereflenmiş oluyor...
    Aynı kaynakta 2025 ve 2050 ile ilgili bazı projeksiyonlar da yer alıyor. Buna göre 2025 yılında Müslümanların toplam sayısının 1.784.875.653’e (yani dünya nüfusunun yüzde 22.8’ine) yükseleceği tahmin ediliyor. 2050 yılında ise bu rakam 2 milyarın üstüne çıkarak 2.229.281.610’a (yani dünya nüfusunun yüzde 25’ine) yükseliyor. Yani o zaman Müslümanlar artık hums-u beşer değil rub’u-beşer yani dünya nüfusunun dörtte biri, yahut çeyreği olacak... Tabiî bu olağan şartlarda gerçekleşmesi beklenen rakamlar... Ahirzamanda yaşadığımızı da göz önüne alırsak geleceğin bizlere neler getireceği, ne müjdeler sakladığı malûmumuz değil... Kimbilir belki de Kur’ânî ifadeyle söyleyecek olursak insanlık İslâmiyet’e “fevc fevc” akın edecektir.
    İşte o zaman sûrenin (Nasr Sûresi) devamında söylenildiği gibi İnşallah bizler de “hamd ile tesbih ve istiğfar edenler” safında yerimizi almış oluruz...
    NOT: Sözkonusu kaynakta daha bir çok istatistikî bilgi yer alıyor. Bunları da yeri geldikçe bu sütunlardan paylaşacağız. Bu vesileyle gazetemizin 40. yılını bütün kalbimizle tebrik ederiz.

    21.02.2009

    E-Posta: yavuz@yeniasya.com.tr


  3. #3
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    Umut YAVUZ
    İslâmın yayılması engellenemez




    Avrupa’da İslâmiyet gün geçtikçe yayılıp kuvvet kazanıyor. Bediüzzaman’ın “Avrupa bir İslâm devletine hamile” müjdesi adeta gerçekleşme emareleri gösteriyor. Bu pek tabiî ki biz Müslümanlar için müjdeli ve sevindirici bir gelişmedir.
    Ancak olaya bazı Avrupalılar cihetiyle baktığımızda, onların bu husustan pek memnun olmadıkları görülecektir. Avrupa’nın bu kısmı gün geçtikçe güç kazanan Müslüman varlığından rahatsız oluyor ve Müslümanların Avrupa’da gelişip, yerleşmemesi için elinden geleni yapmaya çalışıyor.
    Bunun son örneği bugünlerde İngiltere’de kabul edilmek istenen yeni bir anti-terörizm stratejisi.
    Sözkonusu strateji kelimenin tam anlamıyla İngiltere’deki Müslümanlara hayatı dar etme ve düşünce biçimlerini kontrol altına alma niyetiyle geliştirilmiş.
    İngilizlerin, Contest 2 (Mücadele 2) şeklinde adlandırdığı anti-terörizm stratejisi, Bush liderliğindeki Amerika Birleşik Devletleri’nin “war on terror” yani “terörle savaş” stratejilerine taş çıkartacak mahiyette.
    Bu yeni anti-terör stratejisine göre “radikal” yahut diğer deyişle “ekstremist” tanımı oldukça genişletiliyor. Meselâ yeni stratejiyle birlikte, şeriata ve cihad kavramına inananlar, homoseksüelliği bir günah olarak kabul edenler, Irak ve Afganistan’daki işgal güçlerinin öldürülmesini kınamayan yahut buna tepkisiz kalanlar İngiliz hükümeti tarafından “radikal” olarak yaftalanacaklar.
    İngiliz Guardian gazetesinin 17 Şubat’ta yayınladığı anti-terör stratejisinin detayları bu yeni planın İngiltere’deki Müslümanların nefes almalarını zorlaştıracak bir plan olduğunu açıkça gösteriyor.
    Gelecek ay içinde uygulanması planlanan stratejinin temel amacı radikalizm tanımının kapsamını hükümetin belirlemiş olduğu “İngiliz değerlerini” paylaşmayan yahut bunlarla çatışan zihniyete doğru genişletmek olarak açıklandı. Diğer deyişle bu “İngiliz değerlerini” (British values) benimsemeyen vatandaşlar, hükümetin gözünde radikal olarak adlandırılacaklar.
    Bu kapsamda cihad kavramına inananlar ile sözgelimi Filistinlilerin işgal edilmiş toprakları için savaşmasını destekleyenler de “radikal” olarak yaftalanacaklar.
    Sözkonusu strateji bu düşünceleri taşıyanlar için herhangi bir kanunî ceza öngörmese de bu kişilerin “dışlanacağı” ve kamu fonlarından faydalanmasının engelleneceği belirtiliyor.
    Birleşik Krallık’ta bugün yaklaşık 2 milyon Müslüman’ın yaşadığı tahmin ediliyor. Bunların çoğunluğu Asya kökenli Müslümanlar...
    Bu yeni anti-terör stratejisine baktığımız zaman neredeyse bu 2 milyon Müslümanın hepsi radikal olarak yaftalanacaktır. Zira hangi Müslüman şeriata, cihada, homoseksüelliğin günah olduğuna inanmaz, yahut Filistinlilerin haklı mücadelesine ve işgal güçlerinin püskürtülmesine destek vermez ki!?
    Bırakın İngiltere’deki 2 milyon Müslümanı, İngilizlerin dahice (!) geliştirdikleri bu yeni strateji ve tanımlar adeta dünya üzerindeki bütün Müslümanları radikal ve ekstremist olarak yaftalıyor...
    İngiltere’de bazı sağduyulu hükümet yetkilileri yeni anti-terör stratejisini “boş, gereksiz” ve hatta “kışkırtıcı” bulduklarını dile getiriyorlar.
    The Guardian gazetesine konuşan bu yetkili, sözkonusu stratejinin terörle mücadeleye destek veren Müslümanları bundan soğutacağını, Müslümanlar üzerinde baskıları arttırmak isteyen aşırı sağ görüşlü İngilizlere de kuvvet katacağı görüşünde. Britanya Müslüman Konseyi de yaptığı açıklamada, sözkonusu stratejiyle birlikte Müslümanların daha da yabancılaştırılacağı ve baskıların artacağını düşünüyor.
    Bu konuda da haklılar. İngiliz hükümeti geçtiğimiz Temmuz ayında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi tarafından bu konuda uyarılmıştı. Komite hükümetin anti-terör politikalarını anti-İslâm düşüncesine kuvvet verdiği gerekçesiyle eleştirmişti.
    Ancak görünen o ki, İngiliz hükümeti bu uyarıyı dikkate almamış... Ancak görecekler ki; yeni strateji terörle mücadelede fayda getireceği eldeki bazı kazanımları da götürecek ve entegrasyona zarar verecektir.
    Avrupa, İslâmiyeti ve Müslümanları kabul etmek ve asimile etmeye çalışmadan entegre etmenin yollarını geliştirmek zorunda. Müslümanlar da tabiî ki yaşadıkları toplumun değerlerine karşı olmadan, kendi değerlerini de yaşatarak entegrasyona hevesli olmalı. İslâm bütün dünyanın olduğu gibi Avrupa’nın da gerçeğidir. İslâm bütün dünyanın dinidir... İslâm’ı, bırakın ülkelere; kıt'alara ve hatta âlemlere bile hapsetmek imkânsızdır. Bu realiteyi kabul etmek gerekiyor...
    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  4. #4
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Mehmet KARA
    Pantolona özgürlük var da...




    Meclis’in çalışma usullerini belirleyen 36 yıllık içtüzüğün değiştirilmesi için önemli bir adım atıldı. Meclis Başkanı Köksal Toptan’ın çağrısıyla 16 Ekim 2008 tarihinde kurulan “içtüzük hazırlama komisyonu” çalışmalarını tamamlayarak yeni içtüzük taslağını hazırladı. “Reform niteliğinde yenilikler” getirdiği söylenen taslağa göre, son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşanan “toplantı yeter sayısı”nın kaldırılması gibi “reform” sayılabilecek bir çok konu yer alırken, 136 maddeden oluşan taslağa seçimlerin ardından son şekli verilecek.
    Taslaktaki “reformlardan” birisi de bayan milletvekillerine pantolon giyme özgürlüğünün getirilmesi. Yürürlülükteki İçtüzüğe göre kadınların “tayyör” giyme zorunluluğu bulunuyor. İçtüzükte yapılacak değişiklikle kadınların tayyörün yanı sıra pantolon giymelerine imkân sağlanıyormuş. Bayan milletvekilleri “daha rahat çalışmalarını sağlayacağı” için bu değişiklikten hayli memnunlar. “Devlet memurları giyerken biz niye giyemiyoruz” diye şikâyetler olmuştu.
    Taslak Meclis’te görüşülürken gündeme gelir mi bilemeyiz, ama bayan milletvekillerine pantolon giyme özgürlüğü sağlanırken, başörtüsü özgürlüğü ne olacak? Pantolona özgürlük oluyor da başörtüsüne özgürlük olmuyor mu?
    * * *
    YAN ETKİSİ YOK MU?
    Adayların seçim kurullarına teslim edilmesinden sonra mahallî seçimlerin havasına iyice girildi. AKP ve CHP’de son günde yaşanan “liste depremleri” seçimi daha da heyecanlı hale getirdi. Adaylar olmadık vaatlerde seçmenin karşısını çıkmaya başladılar.
    Teknolojinin bu kadar ilerlediği günümüzde belki önümüzdeki günlerde “Beni seçerseniz deniz getireceğim” türü vaatler olmayacak ama en az bu kadar “komik” vaatlerde olacaktır.
    “Yandaş medya”nın da gayretleri ile iki kutuplu siyaset oluşturulmaya çalışıldığı bu seçimlerde İstanbul’daki belediye başkanlığı adaylığı ön plânda... CHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı Kemal Kılıçdaroğlu parlatılmak istenirken, internete ilginç bir “seçim materyali” düştü. Kılıçdaroğlu bunu kendisi mi düşündüğü bilemeyiz, ama seçim kampanyası için nelerin kullanılabileceğine şahit olduk. “Kemalin” isimli bir ilâç yapıp millete dağıtılacağı bildirilirken, internet sitelerine yansıyan fotoğraflara baktığımızda ilâcın kapağında “Yolsuzluk haksızlık tedavisi içindir siyasetzomin Sülfat. Yolsuzluk tedavisine yardımcı olur” yazısı dikkat çekici.
    İlâcın prospektüsünde, ilâcın nelere iyi geldiği yer alırken, dikkatimizi çeken her ilâcın prospektüsünde yer alan “yan etkileri”nin yazılmamış olması. Reklâmı hazırlayanlar bunu niye yazmadılar merak ettik doğrusu. Madem reklâmı yapıyorsunuz tam yapın!
    * * *
    SEÇİM OTOBÜSÜNDE SABAHLAYACAK
    Türkiye seçim havasına girdi. Bazı liderler değişik illerde mitingler yaparken, bazıları henüz meydanlara inmedi bile. Seçim meydanlarında en çok göze çarpan lider AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan. Erdoğan’ın seçime kadar 60 ilde miting yapmayı planlandığı açıklanmıştı.
    Meydanlarda olan diğer bir lider de, mitingleri canlı verilmeyen ve gazete haberlerinde yer alamayan ama genel başkanlığa seçildiği günden bu yana Türkiye’yi adım adım dolaşan DP Genel Başkanı Süleyman Soylu. Bugün İstanbul’da adaylarını tanıttıktan sonra yarın seçim gezilerine başlayacak Soylu, 47 ilde, dörtyüze yakın ilçede miting yapmayı plânlıyor.
    Bu programlarla ilgili partiden yapılan açıklamada, “29 Mart’a kadar seçim otobüsünde sabahlayacağı” bildirildi. Bakalım seçim otobüsünde sabahlamanın millet nezdindeki karşılığı ne olacak?
    * * *
    TASARRUF ETMEYİN,
    TÜKETİMİ ARTTIRIN!
    Ekonomik kriz kendisini iyiden iyiye hissettiriyor. Açıklanan resmî işsizlik rakamları kriz olduğunu gösteriyor. Dünya Bankası, gerekli tedbirlerin alınmaması halinde, krizin bir “insanlık krizi”ne dönüşülebileceği ikazını dile getiriyor. TÜİK, Türkiye genelinde işsiz sayısını Kasım 2008 döneminde önceki yıla göre 645 bin kişi artarak 2 milyon 995 bine, işsizlik oranının ise 2.2 puan artışla yüzde 12.3’e yükseldiğini açıkladı. Açıklanan rakamların iki ay öncesinin rakamları olduğu dikkate alınırsa, Aralık ve Ocak’taki rakamlarının daha olumsuz olacağı aşikâr. Türkiye İş Kurumu verilerine göre ise işsizlik başvuruları Ocak’ta geçen yılın aynı ayına göre yüzde 94.9 artarak 151,530 kişi olmuş. İşsizliğin ciddî boyutlara ulaştığı şu günlerde hükümet kadar özel sektöre de görev düştüğü ortada.
    İşsizlikle mücadelede boş durmayanlar da oluyor. İşsizliğin “sosyal bir patlamaya dönüşmemesi” için ilginç tedbir yöntemleri dile getiriliyor. Türkiye Finans Katılım Bankası Genel Müdürü Yunus Nacar, İSO ile yapılan protokol imza töreninde bir tavsiyede bulunmuş. İnsanların camilerde tüketimleri azaltmaları için uyarıldığını söylerken, “İnsanlar beyaz eşya, otomobil almazsa tüketim durur ve insanlar işsiz kalır” demiş ve peşinden tavsiyesini şöyle dile getirmiş. “Gerekirse Diyanet’i işe dahil etmeli ve camilerde tüketimin arttırılması için hutbe okutmalı!” Bir yandan tasarruflu olun diye hutbe, bir tarafta tüketimi arttırın diye bir hutbe…

    22.02.2009

    E-Posta: mkara@yeniasya.com.tr


  5. #5
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    Korku imparatorluğu Ergenekon mu?


    Ergenekon soruşturmasının birilerinin rahatını kaçırdığı kesin, buna hiç kuşku yok. Anayasa’nın ikinci maddesinde ifadesini bulan dört ilke, demokrasi, laiklik, hukuk devleti ve sosyal devlet ilkeleri arasında hukuk devleti ilkesinin önemini bilen ve hatta bir çağdaş ve matematik anayasal yoruma göre en önemlisi olduğunu düşünenler için Ergenekon soruşturmasının tüm adil yargılanma ilkelerine göre yapılmasını talep etmekten doğal şey olamaz. Ve bu soruşturma, yargılama mutlaka Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin adil yargılanma ilkelerine harfiyen uygun yapılmalı. Sürecin böyle yürümediğini düşünenler var ve bu kişiler zaten adil yargılanma ilkeleri doğrultusunda AİHM’e başvurabiliyorlar.
    Danıştay cinayeti zanlısı (o tarihte) kişi tesadüfen, bir bekçinin cesareti ve atılganlığıyla yakalandığında sıkıntısından intihara teşebbüs eden bir emekli yüzbaşı AİHM’e başvurdu bile.
    Süreçten şikayetçi olanlar Ergenekon soruşturma ve davasının Türkiye’yi bir korku imparatorluğuna dönüştürdüğünü iddia ediyorlar.
    Ne kadar haklılar çok emin değilim.
    Sıkıntılı günler geçirdiklerine kuşku yok ama bir de madalyonun öbür yüzüne bakmak lazım.
    Bu davada gözaltına alınan, tutuklanan kişiler, bazı iddialara rağmen, AİHM dahil, tüm bir hukuk sürecinin garantisi altındalar.
    Tekrar ediyorum, hukuk devletini ciddiye alan herkesin temennisi usul hukukuna en küçük detayına kadar uyulması.
    Ancak, 2003-2004 senelerinin darbe girişimleri daha Nokta dergisi darbe günlüklerini yayınlamadan da çok iyi bilinen girişimler idi.
    AB konusunda atılan her ileri adım, MGK’nın statüsünün olumlu anlamda her değişimi, Kıbrıs meselesinde Annan Planı doğrultusunda Ankara’nın attığı her adım sonrasında Türkiye’de çok sayıda insan askeri darbe bekliyordu.
    Prof. Mümtaz Soysal’ın yurtdışında bir toplantı sonrası Denktaş’ın yanından ‘bu akşam asker müdahale edebilir’ dediğini bilmeyen var mı?
    Nokta dergisi darbe günlüklerini yayınladıktan sonra meselenin boyutları daha iyi ortaya çıkmadı mı? Türkiye’de hala ‘darbe günlüklerinin’ düzmece olduğunu düşünen süper zeka kaldı mı? ABD’de yaşayan uluslararası ilişkiler uzmanı dahi kızımız Zeyno Baran ‘ben çok üst düzey bir komutanla görüştüm, 2007 senesinde askerin müdahale ihtimali yüzde elli-elli dedi mi demedi mi? Zeyno Baran’a hangi üst düzey komutanla ne konuştuğu sorulabildi mi?
    O çirkin, hukuk dışı 27 Nisan muhtırası bazı yurttaşları ‘Cumhuriyet’in düşmanı’ ilan etti mi? Ergenekon soruşturmasının olup olmadığı belli olmayan usul yanlışlarına takılanlardan herhangi bir hukukçu bir ülkenin askerinin kendi ülkesinin yurttaşını ‘düşman’ ilan edemeyeceğini bir kez söyledi mi?
    Sarıkız, Ayışığı kepazeliklerinden biri dış konjonktüre ve Genelkurmay Başkanı’na rağmen yaşama geçirilse idi, ülkemizde binlerce öğretim üyesi, gazeteci, siyasetçi sabah altıda evlerinden alınıp acaba ne zaman iade edilecekler idi? Kaçı acaba bir daha ailelerini görebilecekler idi?
    Ergenekon meselesini polisiye bir gözle tam izleyemiyorum ama bu süreçte muhakkak olan iki konu var, bunlardan biri ‘darbe günlükleri’, ikincisi ise Danıştay cinayeti.
    Ergenekon soruşturmasına ‘korku imparatorluğu’ diyenler bir siyasi iktidarı destabilize etmek için bir yargıcı rastgele öldürenlerin başka neler yapabileceğini düşünüyorlar mı?
    Hrant’ın katilinin resmini hamasi bir slogan ve bayrak altında çekenler sizce nasıl bir ‘korku imparatorluğu’ peşindeler?
    Bu ‘korku imparatorluğu’ kavramını kullanlar, birazcık vicdanları kaldı ise, bunları da biraz düşünsünler. Türkiye’de binlerce insan 2003-2007 arasını darbe korkusuyla yaşadı, bunu unutmayalım. Üstelik bu korku öyle hipotetik de değil zira yakın geçmiş, son elli sene böyle kepazeliklerle dolu. Eser Karakaş / Star, 23.2.2009
    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  6. #6
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart


    Türkiye-İsrail ilişkilerine balans ayarı

    Türkiye, 1948’den bu yana aslında İsrail-Filistin ihtilafında her zaman dengeli bir politika izlemiştir. Buna rağmen İsrail ile 1990’larda imzalanan askerî işbirliği anlaşmaları nedeniyle bu stratejik denge Filistin aleyhine bozulmuştur. Bu askerî anlaşmaların temelinde Türkiye’nin güvenlik çıkarlarının korunması yatmaktadır. Hatırlamak gerekir ki; Türkiye, 1990’ların başında PKK terörü ile mücadelede oldukça sıkışmıştı. Terör örgütü liderini Şam’da barındıran Suriye ile ilişkilerimiz son derece gergindi. ABD ve Almanya gibi Batılı ülkelerden terörle mücadelede kullanılan silah ve teçhizat temininde ciddi sıkıntılarımız vardı. Türk ekonomisi zayıftı ve iç siyaset oldukça istikrarsızdı. İsrail ile yapılan anlaşma ile bir yandan Suriye’ye gözdağı verilerek terörü desteklemekten vazgeçmeye zorlanıyordu, öte yandan ileri silah teknolojileri bu ülkeden alınabiliyordu. Türk tanklarının ve uçaklarının İsrail’de modernizasyonu yapılırken, bunun karşılığında ise İsrail, kendi bölgesinde sağlam ve güvenilir bir ülkenin dostluğunu kazanmış oluyordu. Bugün İsrail savunma sanayiinin en iyi müşterilerinden biri Türkiye’dir.
    Denilebilir ki; bölgede İsrail’in Türkiye’ye duyduğu ihtiyaç, Türkiye’nin İsrail’e duyduğu ihtiyaçtan daha fazladır. Öte yandan askerî alanda yapılan işbirliği de her zaman istenilen yönde gelişmemektedir. 2007 Eylül’ünde İsrail savaş uçakları Türk hava sahasını izinsiz olarak kullanarak Suriye’nin bazı tesislerini bombalamış; bu da önemli bir diplomatik krize ve güven bunalımına yol açmıştır. Daha da kötüsü, Türk-İsrail ilişkileri terörle mücadele temelinde şekillenmesine rağmen 2003 Irak işgali sonrasında İsrailli pek çok istihbaratçının ve askerî uzmanın Kuzey Irak’a geçerek Kürt gruplara eğitim verdikleri ve Barzani’ye bağlı milislerden düzenli bir ordu kurulması için çalışmalar yaptıkları, Amerikalı gazeteci Seymour Hersh tarafından açıkça yazılmıştır. Türkiye’nin savaş nedeni saydığı ve PKK terörüne lojistik destek sağlamakla suçladığı Kuzey Irak yönetimiyle İsrail arasındaki bu ilişkiler Türkiye’yi oldukça rahatsız etmiştir.
    Bu olaylar nedeniyle aslında Türkiye’nin gerek silah temini gerekse istihbarat desteği sağlamak için İsrail’le kurduğu askerî ilişkilerin her ne pahasına olursa olsun sürdürülmesinde artık objektif bir zorunluluk yoktur. Suriye ile ilişkilerimiz hiç olmadığı kadar gelişmiştir. Irak’ta Saddam yönetimi devrilmiştir. Son bir yıldır Kuzey Irak yönetimi ile ilişkilerimiz düzelmiştir. İran ile de ticaret hacmimiz 10 milyar doları bulmaktadır. Silah temininde ise artık Rusya dahil olmak üzere pek çok alternatif kaynak vardır. İşte tüm bu nedenlerle Türkiye için İsrail’le ilişkilerin bozulmasını göze almanın askerî ve siyasî maliyeti katlanılabilir bir düzeye inmiştir. Türk Genelkurmay’ının umulmadık biçimde sert bir bildiri ile İsrailli bir komutanı eleştirmesinin ardında da bunlar vardır. Tüm bunlar birlikte değerlendirildiğinde, Davos’ta Erdoğan ve Peres arasındaki restleşmeyi aslında Türk-İsrail ilişkilerinde tansiyonu artıran bir neden olarak değil, belki uzun süredir alttan alta biriken gerginliğin bir dışavurumu olarak okumak gerekir. Böylece Türkiye, İsrail’e yönelik dış politikasında ince bir balans ayarı yapma fırsatı bulmuştur.
    Zaman, 25.2.2009
    Doç. Dr. Birol Akgün

    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  7. #7
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    Kâbe'ye ilk kez siyah imam atandı



    Suudi Arabistan'da ülke yönetiminde önemli değişikliklere imza atan Kral Abdullah, ilk kez siyah tenli bir alimi Kâbe İmamlığı'na atadı. İmam Adil el Kelbani, Kral Abdullah'ı bu güçlü kararından dolayı tebrik etti. El Arabiya'nın haberini veren Timeturk'e göre, Mekke'nin yeni imamı el Kelbani, Kâbe imamı olarak tayininin siyah tenli insanlar için bir müjde olduğunu söyledi. El Kelbani, Suudi Arabistanlı alimlere hayat ve vatan sevgisini şirk ve putperestlikle eş değer tutan açıklamalardan uzak durmaları çağrısında bulundu. El Kelbani, "hayata ve vatana dair bir sevgisi bulunmayan insanlar bir şey yapamazlar" dedi. Mekke imamlığına siyahi birinin tayin edilmesinin önemli bir adım olduğunu söyleyen el Kelbani, modern çağda Kabe imamı olarak atanan ilk siyahi olduğunu belirtti. El Kelbani, kendisi ile Barack Obama arasında bir karşılaştırma yapılmasına karşı olmadığını bildirdi.
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  8. #8
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    Kâbe'ye ilk kez siyah imam atandı



    Suudi Arabistan'da ülke yönetiminde önemli değişikliklere imza atan Kral Abdullah, ilk kez siyah tenli bir alimi Kâbe İmamlığı'na atadı. İmam Adil el Kelbani, Kral Abdullah'ı bu güçlü kararından dolayı tebrik etti. El Arabiya'nın haberini veren Timeturk'e göre, Mekke'nin yeni imamı el Kelbani, Kâbe imamı olarak tayininin siyah tenli insanlar için bir müjde olduğunu söyledi. El Kelbani, Suudi Arabistanlı alimlere hayat ve vatan sevgisini şirk ve putperestlikle eş değer tutan açıklamalardan uzak durmaları çağrısında bulundu. El Kelbani, "hayata ve vatana dair bir sevgisi bulunmayan insanlar bir şey yapamazlar" dedi. Mekke imamlığına siyahi birinin tayin edilmesinin önemli bir adım olduğunu söyleyen el Kelbani, modern çağda Kabe imamı olarak atanan ilk siyahi olduğunu belirtti. El Kelbani, kendisi ile Barack Obama arasında bir karşılaştırma yapılmasına karşı olmadığını bildirdi..

    ************
    S A Herşeyin bir ilk'i vardır...
    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  9. #9
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Umut YAVUZ
    Ortadoğu’nun aradığı tiryak




    Ortadoğu sorunu son 50 yılın belki de en değişmez problemi. Hergün haber bültenlerinde defalarca Ortadoğu ile alâkalı savaş, ölüm, kan ve gözyaşı muhtevalı haberler izleriz, dinleriz, okuruz...
    Denebilir ki koskoca bir nesil hatta iki nesil birden bu problemler içinde büyüdü. Ancak halen Ortadoğu’daki problemlere kalıcı ve kesin bir çözüm bulunmuş değil. Kalıcı bir çözüm bulunmasının yanı sıra bilâkis problemler gün geçtikçe daha içinden çıkılmaz ve çözümlenemez bir hal almakta. Şüphesiz bu durumun oluşmasında bölge ülkelerinin ve dünyadaki egemen süper güçlerin tutum ve tavırları, tarihsel bazı gerçekler ve gerekçeler ve de kaderin de payı var.
    Şu bir gerçek ki Ortadoğu sorunu “ortadoğuluların” eline tam anlamıyla bırakılamadığı için bugüne dek çözümsüz kaldı. Ya radikal uçların yahut bu işten çıkar sağlayan global güçlerin çomak sokması ve el karıştırmasıyla sorun içinden çıkılmaz bir hâl aldı denilebilir.
    Peki “Ortadoğulular” bu sorunlar hakkında ne düşünüyor?
    İnternette Ortadoğu sorunu ile alâkalı Press TV’nin websitesinde geniş katılımlı bir anket düzenlenmiş. Katılımcıların ekseriyetinin bölge insanı olması ve 15,575 kişilik dev bir anket olması bakımından sonuçlar dikkate değer diye düşünüyorum.
    Sözkonusu ankette katılımcılara yöneltilen, Ortadoğu sorununun en temel sebebi olan ve bölgede tehlike arz eden ülke hangisidir şeklindeki soruya tabiî olarak büyük çoğunluk “İsrail” cevabını vermiş. Son zamanlarda kanlı Gazze katliâmı ile gündeme gelen ve zulmü yedi cihan tarafından açıkça bilinen İsrail, anket katılımcılarının yüzde 78’i tarafından Ortadoğu için en büyük tehlike olarak nitelendirilmiş.
    Evet İsrail devletinin global güçler tarafından Ortadoğu’da adeta bir tümör gibi yerleştirilmiş olduğunu daha evvel bu sütunlardan dile getirmiştik. Anlaşılan o ki, “Ortadoğu insanı” da böyle düşünüyor.
    Ancak bu geniş katılımlı anketi asıl ilginç kılan nokta bu değil. Zira İran merkezli İngilizce yayın yapan Press TV gibi bir medya organının anketinde ortaya çıkan bir başka sonuç, asıl Ortadoğu krizinde gözden kaçırılan diğer bir faktörü gözler önüne sermektedir.
    Evet sözkonusu ankete cevap veren katılımcıların yüzde 78’i birinci sorun olarak İsrail’i görürken, yüzde 15’i ise onun tam zıddı olan İran’ı, “Ortadoğu” için en birincil tehlike olarak nitelemiş. Katılımcıların yüzde 15’inin görüşlerine göre İran, “bölgenin stabilitesi” konusunda en temel endişe kaynağı. Geri kalan yüzde 3, Mısır’ı tehlike olarak görürken, yüzde 3’lük bir kesim de bu ülkelerin hiçbirinin tehlikenin temel kaynağı olduğunu düşünmüyor.
    Evet İsrail’in bölge barışı için en büyük tehdit olduğu konusunda herkes hemfikir görünüyor. Ancak aynı şekilde İsrail’in panzehiri olduğu iddiasında bulunan ve bölgede bulunan ekseri ayrılıkçı, ekstremist ve mezhepçi hareketlerin temel beslenme noktası olan İran da, bölge halkı bakımından benimsenmiyor ve tehdit olarak görülüyor.
    Bu da gösteriyor ki, İran ve benzeri ülkelerin Ortadoğu sorunu için ortaya attığı tezler ve panzehir teklifleri, tarihin de şahit olduğu gibi yaraya merhem olamıyor, bilâkis kanseri arttırıyor, tümörün yayılmasına ve güçlenmesine zemin ve sebep teşkil ediyor.
    Demek oluyor ki; bölge insanı bir alternatif arıyor. Artık barış ve refah ortamında yaşamak istiyor. Bunun için de İslâm dünyası bazı merhem ve tiryaklara ihtiyaç duyuyor.
    Acaba esasında bütün bir insanlığın ihtiyaç duyduğu bu alternatif tiryak, “Evet, ümitvâr olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır!” diye asrın başından müjdeyle seslenen Bediüzzaman Said Nursî’nin, Risâle-i Nur Külliyatı’nda duyurduğu merhem ve tiryaklar değil midir? Bizce ta kendisidir.

    01.03.2009

    E-Posta: yavuz@yeniasya.com.tr



  10. #10
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Umut YAVUZ
    İslâm alemi Kosova’ya sahip çıkmalı




    Geçtiğimiz ay içinde, 17 Şubat tarihinde, dünyanın en genç ülkesi Kosova, bağımsızlığının ilk yıldönümünü kutladı.
    Bir yıl içinde Kosova yeni ve tartışmalı bir devlet olması hasebiyle kaplumbağa hızında, bir devlet olması için gereken alt yapı ve üst yapı çalışmalarına başta ABD ve AB’nin ve Türkiye gibi ülkelerin desteğiyle devam etti.
    Kosova’nın bu anlamda çok yol aldığı söylenemez ancak en azından vatandaşlar kendi kimlik ve pasaportlarına ve ülke de adlî yapılanmasına ve kolluk kuvvetlerine kavuşmuş oldu. Şüphesiz zaman içinde daha önemli gelişmeler yaşanacaktır.
    Bu genç ülkeye, bağımsızlığını ilan ettikten sonra biz de bir ziyarette bulunmuş ve Yeni Asya sütunlarında izlenimlerimizi paylaşmıştık.
    Kosova’nın şüphesiz en önemli hedeflerinden biri tanınmadır. Kendi bulunduğu Balkan bölgesinde Sırbistan, Rusya’dan da aldığı cesaretle Kosova’yı tanımayı red etti. Sırbistan daha ileri giderek Kosova’yı bir nevi ekonomik ambargo ve abluka altına almaya girişti. Ne yazık ki altyapı ve sanayi bakımından tamamen Sırbistan’a bağımlı olan bu eski Yugoslavya ülkesi, Sırbistan’ın bu tavrından ötürü çok zarar görüyor ve küçük adımlarla büyüyebiliyor.
    ABD-AB ve Rusya troykası Kosova ve Sırbistan’ın arasını yapmak için bağımsızlıktan önce çalıştıkları gibi, tek taraflı bağımsızlık ilanından sonra da çeşitli çabalara giriştilerse de, bu başarılı olamamıştır.
    Bağımsızlık ilanından sonra bölgede istikrarın bozulacağı, Balkanlarda karışıklıklar çıkacağı ve Kosova’nın bağımsız olarak varlığının çatışmalara yol açacağı gibi çeşitli varsayımlar yapılıyordu. Ancak aradan geçen bir senelik sürece baktığımız zaman bu öngörülerin hiçbirinin gerçekleşmediği ve ufak tefek problemler haricinde herşeyin yolunda gittiğini görmekteyiz. Varolan problemler ise Kosova’nın bugün içinde yaşayan Sırp bölgelerinin varlığından kaynaklanmaktadır. Bunlar da Sırbistan’ın kışkırtmasıyla gerçekleşen problemlerdir. Kosova bağımsızlığını ilan edeceği zaman Bosna Hersek içinde yer alan “Sırp Cumhuriyeti”nin de bağımsızlık talebi olacağı öngörülmüş ve endişelere yol açmıştı. Yunanlar da Makedon varlığının bağımsızlık isteyeceğinden endişeyle Kosova’nın bağımsızlığına karşı çıkmıştır. Romanya’nın da Karpatların doğu ve kuzeyinde yer alan Transilvanya bölgesindeki Macar azınlığın bağımsızlık isteğinin ateşleneceği endişesi sebebiyle Kosova’nın bağımsızlığına karşı çıkıyordu. Bu sebeple Kosova’yı tanımadı. Nitekim 24 Şubat’ta bu bölgedeki yerel azınlık meclisi resmen bağımsızlık talebinde bulundu.
    Bu denli yoğun etnik karışıklığın yaşandığı bölgelerde bağımsızlık tartışmalarının yapılması normal karşılanabilir. Ancak bölge istikrarının bozulmaması ve yeniden Bosna ve Kosova savaşlarında yaşanan dramların yaşanmaması için küresel güçlerin denge politikalarını çok dikkatli uygulamalarına ihtiyaç vardır.
    Kosova’yı bölgedeki etnik azınlıklardan ayıran en önemli özelliklerden biri Müslüman çoğunluğa sahip olmasıdır. Kosova, çoğunluğu Arnavut olan ve elle tutulur Türk varlığının da bulunduğu önemli, Müslüman ve Osmanlı bakiyesi bir ülkedir. Bugün Kosova’yı tanıyan ülke sayısı son olarak Maldiv Adaları’nın da katılmasıyla 55’e yükseldi. Ancak gelin görün ki, bu 55 ülke arasında İslâm Konferansı Teşkilâtına (İKT) üye olan sadece ve sadece 9 ülke Kosova’yı tanımıştır. Bu İKT üyesi ülkeler Afganistan, Arnavutluk, Türkiye, Senegal, Burkina-Faso, Sierra Leone, Birleşik Arap Emirlikleri, Malezya ve Maldivler... Aynı şekilde Arap Ligi’ne bağlı ülkelerden ise sadece bir tanesi Kosova’yı bu tarihe kadar tanıyabilmiştir. O da Birleşik Arap Emirlikleri’dir... Avrupa Birliği ülkelerinin 22’si ise Kosova’yı tanımıştır. Bu tablo Müslüman Kosova için büyük bir hayâl kırıklığı olmuştur.
    Halen Kosova, İslâm Konferansı Teşkilâtına da üye olmamıştır.
    Müslüman ülkeler Kosova, Bosna ve Arnavutluk gibi çok önemli ülkeleri ABD ve AB ülkelerinin eline terk etmiştir. Halbuki İslam devletleri açısından Avrupalı bu ülkeler küçük olmalarına rağmen büyük öneme sahip ülkelerdir. Zira bu ülkeler İslamiyet’in her coğrafyada devletler bazında dahi var olabileceğinin ve sadece Asya yahut Afrika’ya ait değil bilakis alemşumûl bir din olduğunun somut kanıtlarıdır. Zira orada yaşayanlar hem öz Avrupalı hem de öz Müslümandır. İslâm âlemi derhal bunun farkına varmalı.

    05.03.2009

    E-Posta: yavuz@yeniasya.com.tr



Konu Kapatılmıştır

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. İslam Dünyası ve adavete muhabbet
    By aşur in forum Bediüzzaman ve Risale-i Nur Çalışmaları
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 14.02.12, 07:43
  2. Cevaplar: 5
    Son Mesaj: 31.01.09, 19:27
  3. İslam Dünyası Neden Gelişmemiş?
    By nereden nereye in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 6
    Son Mesaj: 10.01.09, 01:29
  4. İslâm'sız Anayasa, İslâm'sız Türkiye!
    By PirMuhammed in forum Gündem
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 18.09.07, 11:31
  5. İslam Dünyası'nın Çaresizliğnin Çözümleri
    By SeRDeNGeCTi in forum Gündem
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 31.07.06, 11:03

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0