Kazım GÜLEÇYÜZ
Osmanlı misyonu



Osmanlı misyonunun yeniden ihyasından bahsederken, günümüz şartlarında o modeli aynen hayata geçirmenin artık mümkün olmadığını da ifade etmek lâzım.
Bir defa, cihanşümûl imparatorluklar devri geride kaldı. Sovyetler’in dağılmasından sonra bu role soyunan ve Bush döneminde işi iyice çığırından çıkaran ABD’nin bu yöndeki hegemonyacı politikaları da fiyaskoyla sonuçlandı.
Gelinen noktada dünya, tepeden inmeci, dayatmacı tavırları reddedip paylaşımcı yaklaşımları talep eden bir anlayışta buluşmuş durumda.
Gerçi Osmanlının hegemonyacı ve sömürgeci bir imparatorluk olduğu söylenemez. Ve bu yöndeki iddiaların fitne amaçlı kasıtlı propagandalar olmaktan öte bir kıymet-i harbiyesi yok.
Ama netice olarak, Osmanlı da bir cihan devleti olarak 90 yıl önce tarih sahnesinden çekildi.
Osmanlı özleminin arkaplanında yatan arayış, onun bilhassa adalet ve hoşgörü anlayışına duyulan hasretin ifadesi. Bugünkü sıkıntıların en önemli sebebi ise bu değerlerin kaybedilmesi.
Buna, İslâm ortak kimliğinde buluşan farklı kavimlerin arasına sokulan ırkçılık fitnesinin tahripkâr neticeleri eklenip, bölgeye haricî müdahalelerle yapılan tasarruflar da işin tuzu biberi olunca, günümüzün kaos tablosu ortaya çıktı.
Ve kasıtlı propagandalarla gerek Türkiye’nin, gerekse Arap ülkelerinin elit kesimleri, birbirine kuşku ve önyargıyla bakar hale getirildi. Osmanlının asırlarca Ortadoğu’yu baskı altında tutup sömürdüğü gibi iddialarla zihinler bulandırıldı. Bu propagandanın etkileri hâlâ sürüyor.
Onun için, “Osmanlıyı ihya” gibi bir gündemle işin içine girildiği takdirde, söz konusu kuşkuların yeniden alevlenmesi riski hayli büyük.
Öte yandan, diğer ülkelere tepeden bakan bir “büyük ağabey” rolü, hiçbiri tarafından benimsenmez ve hoş karşılanmaz. İstenen şey, kimsenin kimseye birşey dikte etmediği, tarafların birbirlerine eşit şartlarda muhatap olduğu, ortak menfaatlerin öne çıkarıldığı ve ortak tehditlere müşterek tavır alınan dengeli bir birliktelik.
Yani, Bediüzzaman’ın “Eski hal muhal, ya yeni hal, ya izmihlâl” beyanıyla dile getirdiği tarihî tesbit, Osmanlıyı ihya projesi için de geçerli.
Onun yerine, yine Said Nursî’nin, sömürge olmaktan kurtulup bağımsızlığa kavuşan İslâm ülkelerinin ittihadı için öngördüğü model, “Cemahir-i Müttefika-i Amerika” benzeri bir yapı.
Halkı Müslüman olan devletlerin kendi kimliklerini koruyarak oluşturup dahil olacakları bu yapı, kendi içlerinde ortaya çıkabilecek problemleri başkalarının müdahalesine fırsat vermeden çözmeleri; dünya meselelerinde ortak tavır almaları; sahip oldukları kaynak ve imkânları müşterek kalkınma projeleriyle daha verimli bir şekilde kullanmaları gibi neticeler doğuracak.
Tabiî, böyle bir yapının sağlıklı işlemesinin en önemli şartlarından biri, İslâm ülkelerinin kendi içlerinde, halkla bütünleşen, hak ve hürriyetlerin kemaliyle yaşanabildiği bir demokratik hukuk devleti anlayışını geçerli kılmış olmaları.
İttihadı istibdadın engellediğini bir asır önce vurgulayan Bediüzzaman’ın, “Osmanlının hürriyeti, bütün İslâm âleminin ve Asya’nın hürriyete kavuşmasının anahtarıdır” mealindeki ifadeleri de aynı önemli gerçeğe dikkatleri çekiyor.
Onun hayatı boyunca tahakkukuna çalıştığı Medresetü’z-Zehra projesi de, böyle bir ittihadın ilim ve fikir temelini teşkil etmek üzere, Anadolu ile beraber Ortadoğu, Kafkasya, Orta Asya ve Hind yarımadasını kapsayan geniş bir coğrafyada kurulacak uluslararası bir üniversite olarak, bugün hâlâ hayata geçirilmeyi bekliyor.
Bu bağlamda önemli bir nokta da şu:
İslâm birliği için “Amerika Birleşik Devletleri” gibi bir yapılanma öngören Üstadın meramına AB modeli daha uygun düşüyor. Avrupa ülkelerini aynı çatı altında bir araya getiren AB sisteminin gerekli rötuşlarla İslâm âlemine uyarlanması, her açıdan olumlu gelişmelere vesile olur.
05.02.2009

E-Posta: irtibat@yeniasya.com.tr