Türkiye'de son zamanlarda yaşanan olayları doğru anlamak ve isabetle tahlil etmek için üç ana perspektife başvurmak zorundayız. Bunlar demokrasi, hukukun hâkimiyeti ve ifade özgürlüğü perspektifleridir.

Demokrasi kamusal işlerin karara bağlanmasında son sözün aracıları vasıtasıyla topluma ait olmasıdır. Vatandaşlar her konuda yekpare bir bütün teşkil etmediği ve edemeyeceği için fiiliyatta demokrasi sınırlı çoğunluk yönetimi anlamına gelir. Bir ülkede demokrasi varsa temel kamusal konularda karar verme hakkına siyasi azınlık değil siyasi çoğunluk sahip olacaktır. Ancak, rejimin diktatörlüğe dönüşmemesi için çoğunluğun karar verme yetkisine bir sınır koymak gerekir. Bu sınır hiçbir demokratik meşruiyete sahip olmayan bürokratların veya onların sivil müttefiklerinin belirlediği sınırlar değil insan hak ve özgürlüklerinin çizdiği sınırlar olmalıdır. Her demokratik ülkenin insan hak ve özgürlüklerini korumayı ana hedef olarak gören bir anayasası olmalı ve seçimle gelen iktidarlar ve onların emrindeki devlet örgüt ve çalışanları bu anayasanın sınırları içinde icraat yürütmelidir. Hakeza, seçimle gelen iktidarlar seçimle gitmelidir. Vatandaşların sağladığı para ve insan gücü memurlar tarafından vatandaşların demokratik temsilcilerine (ve dolayısıyla vatandaşlara) karşı kullanılmamalıdır.

Hukukun hakimiyeti şunları içerir: Kanunlar genel, soyut ve eşit olmalıdır; geriye yürümemelidir. Kanunlar muhteva itibarıyla insan haklarına saygı göstermelidir. Başka bir deyişle, çıkarılan kanunlar insanlığın ebedi yasalarına aykırı olmamalıdır. Herkes, mevki ve statüsü ne olursa olsun, kanun önünde eşit muameleye tabi tutulmalı, hiç kimse kayrılmamalı ve hiç kimse negatif ayrımcılığa maruz bırakılmamalıdır. Gizli kanunlar olmamalı, bütün kanunlar açıkça ilan edilmelidir. Kanunların tanıdığı haklar ve getirdiği yükümlülükler daha alt mevzuatla, yönetmelikler ve tüzüklerle geçersizleştirilmemelidir. Yönetmelik ve tüzüklerle kamu organlarına kanunların vermediği hak, görev ve yetkiler verilmemelidir.

İfade özgürlüğü ise insanların görüş ve kanaatlerini başlarına kötü bir şey gelme korkusu olmadan ve sonunda kötü bir şey gelmeden serbestçe ifade edebilmesidir. İfade özgürlüğünün gerçekten var olabilmesi için yaygın görüşlerin ve iktidar sahiplerinin de eleştirilebilmesi imkânı olmalıdır. Resmi ideoloji, resmi tarih, yaygın toplumsal kanaatler, çoğunluk dini, üst rütbeli devlet memurları ve politikacılar korkusuzca eleştirilebilmelidir.

Demokrasi açısından bakıldığında Türkiye'nin kronik problemlerinden biri çoğunluğun yönetme hakkına saygı gösterilmemesi ve bu hakkın keyfi olarak sınırlandırılmak istenmesidir. Demokratik iktidarların otoritesi olması gerektiği gibi insan hak ve özgürlükleri ve siyasi azınlıkların korunması adına ve lehine değil kendini sistemin koruyucusu ve memleketin gerçek sahibi olarak gören bir anlayış ve zümre adına ve lehine sınırlandırılmak istenmektedir. Bu anlayış devlet yapılanması içinde bürokratik odaklara ve onların sözüm ona sivil alandaki müttefiklerine özel imtiyaz alanları tanınmasını talep etmektedir. Anti demokratik bir cumhuriyet anlayışı, eşi benzeri görülmemiş bir kişi kültü ve bu ikisine dayanan ve eğitim ve propaganda yoluyla topluma dayatılan bir resmi ideoloji bu taleplerin üzerine oturduğu ana zemini teşkil etmektedir.

Devlet içindeki çeteleşmelerin ve onlara verilen sivil desteğin ana kaynağı budur. Halka asla inanmayan ve güvenmeyen, halkı reşit görmeyen veya insanların kolayca "satılacağını" veya "aldatılacağını" düşünen bazıları kendilerine yine halk tarafından verilen yetki ve imkânları kanunlarla belirlenmiş şekilde ve demokrasinin gereklerine uygun olarak kullanmak yerine kendi kendilerine görev ve hak vermekte ve bir sürü ahlak ve kanun dışı icraata girişmektedir. Bu çizgideki çeteler cinayet türünden işleri gerçekleştirirken aynı zihniyetteki sivil veya resmi çevreler demokratik siyaset alanını kuşatmakta ve demokratik iktidarları devirmek için kumpaslar geliştirmektedir. Biraz tarih bilenler bu problemin sadece bugün, AKP iktidarı döneminde karşılaşılan bir problem olmadığını hatırlayacaktır. Benzer şeyler DP, AP ve ANAP zamanında da yaşanmıştır. Bu çarpık ve anti demokratik anlayışın naif bir yansıması H. Cindoruk isimli yaşlı bir sağcı politikacının ilginç ve ibret verici bazı sözlerinde açığa yansımıştır. Bu kişi son Ergenekon gözaltılarıyla "TSK ve yargı gibi muhalif çevrelerin tasfiye edilmek veya etkisizleştirilmek" istendiğini söylemektedir. Bu sözlere "Allah söyletti" diyebiliriz. Bu sözler Türkiye'nin demokrasi açığını yansıtmaktadır. TSK ve yargı çevrelerinin siyasetle nasıl iç içe olduğunu itiraf etmektedir. Burası bir demokrasiyse bir siyasi partinin muhalifi başka bir siyasi parti veya partiler olmak zorundadır. Nasıl olur da yargı ve TSK siyasi muhalif olabilir? Özel statü ve imkânlara sahip bürokratik kurumlar demokratik iktidarlara muhalif olursa iktidarlar onlarla nasıl mücadele edebilir? Siyasette taraf olan yargı kurumlarının ve ordunun mensupları, bütün vatandaşlara eşit adalet dağıttıklarını ve belli kesimlerin değil bütün halkın ordusu oldukları nasıl iddia edebilirler?

Hukukun hakimiyeti her bakımdan yaralıdır bu ülkede. En başta Anayasa'nın ve bazı temel kanunların insan hakları açısından içler acısı durumu yer almaktadır. İkincisi ve belki bazen daha vahimi yargı tatbikatındaki egemen zihniyettir. Bu ülkede, masumiyet karinesi gibi temel hukuk kurallarının birçoğu hukuk adamları tarafından çiğnenmektedir. Hukukçular kendilerinin hakimiyetini hukukun hakimiyeti zannetmektedir. Ayrıca kurallar genel ve eşit olmaktan birçok durumda uzaktır. Hukuk kurallarının sadece zayıflara işlediği ve bazı kişi ve çevrelere mahsus özel kurallar ve koruma mekanizmaları oluşturulduğu kanaati toplumda yaygındır. Bu kanaate göre memleketimizde güçlüler hukuktan her zaman "yırtar". Ve ne olursa olsun bazı güçlülere hiçbir zamana dokunulmaz. Bu algılamaların esastan ve tamamen yanlış olduğunu kim söyleyebilir, merak ediyorum.

Son gözaltılarla ilgili yorumlara bakınca söylenenin esas itibarıyla şu olduğunu görüyorsunuz: Sivil veya üniformalı devlet memurluluğu hiyerarşisinde veya akademik merdivende en yukarıya tırmanmış, devlete ve Cumhuriyet'e yıllarca hizmet etmiş insanlar suç işlemez. Niye? Nereden biliyorsunuz? Her insanın suç işleme potansiyeli yok mudur? Kısmen haklı olduğunu düşündüğüm bir eleştiri gözaltılarda polisin daha dikkatli olması gerektiğidir. Bu elbette doğrudur, ama polis sadece statü ve unvan sahibi kişilere karşı değil bütün vatandaşlara karşı dikkatli olmalı değil midir? Polisin davranışını bu istikamette geliştirmesi bir ortak ihtiyaç değil midir?

Bir diğer mesele hukuk sistemimizin ifade özgürlüğüne getirdiği sınırlar ve mahkemelerin ifade özgürlüğünü iktidar sahiplerinin lehine vatandaşların aleyhine genişletme eğilimidir. Türkiye'de resmî ideolojiyi ve resmî tarihi, kişi kültünü eleştirmek cesaret istemektedir. İktidar sahipleri arasında yalnızca politikacıları nispeten geniş şekilde eleştirebilme imkânı vardır. Ancak, diğer iktidar odakları, mesela silahlandırılmış bürokrasinin asker kanadı ve yargı eleştirilmekten hiç hazzetmemekte ve kendisini özenle korumaktadır. Vatandaşların ağzından çıktığında başlarına bela açabilecek sözler üniformalı bürokratlar tarafından rahatlıkla söylenebilmektedir. Herkesi eleştirme hakkını kendinde gören bürokratlar kendilerine yönelik her anlamlı ve önemli eleştiriye hukuku silah olarak kullanarak ve sivil baskıları davet ederek cevap vermektedir. Bu bize Brezilyalı diktatörün "Arkadaşlarıma her şey, düşmanlarıma yalnızca hukuk" sözlerini hatırlatmaktadır. Türkiye'de ifade özgürlüğü genişletilmelidir. İfade özgürlüğüyle ilgili mevzuat eleştirilemezlikleri kaldırmalı-azaltılmalı, buna karşılık kişi haklarını daha sıkı korumalıdır. Mesela, geçenlerde İsmet Berkan'ın haklı olarak işaret ettiği gibi, bir generalin bir kalabalığa "bu hükümet devrilmelidir" nutku çekmesinin ifade özgürlüğü sayılıp sayılmayacağı konusunda kafalar netleşmelidir. Keza bir genelkurmay başkanının laiklik hakkındaki görüşleri kendisininkiyle örtüşmeyenleri azarlamasının, hatta bununla da yetinmeyip hain ilan etmesinin ifade özgürlüğüne girip girmediği tartışılmalı ve eğer giriyorsa vatandaşların da o görevliyi aynı sertlikte eleştirebilmesi ifade özgürlüğü içinde görülmelidir.

Ergenekon yargılamalarının ne sonuç vereceğini bilmiyoruz. Şüphe yok ki herkes suçu ispatlanana kadar masumdur. Ancak, hiç kimse de suç işlemekten peşinen ve ebediyen masun ve yargılamadan muaf değildir. Umudum ve temennim adil bir yargılamanın gerçekleştirilmesi, hiç kimsenin mağdur edilmemesi, varsa suçluların yaptıklarının yanlarına kâr kalmaması ve Türkiye'nin bu süreçten demokrasisini, hukukun hakimiyetini ve ifade özgürlüğünü kuvvetlendirerek çıkmasıdır.
Prof. Dr. Atilla YAYLA