'Bu ateş bulutu hangi kavmin üzerinde?'

Cahit Zarifoğlu'nun bu dizesi Gazze'ye ölüm yağdıranlar açısından okunabilir. Bu ateş bulutu yağdıranların mı yoksa üzerine yağanların mı? Sezai Karakoç'un deyişiyle 'kutsal Kudüs'ün ruhuna ihanet eden' bir kavmin bu saldırısının siyasi, dini, toplumsal, ekonomik ve psikolojik boyutları ve sonuçlarına ilişkin günlerdir binlerce yazı ve konuşma okuyup dinledik.
Ne ki, aklı ve diğer algıları aşan bir yanı olduğu kesin. Bu Celal tecellisinin, kimin eliyle kime nasıl bir musibet ve ceza yağdığını tam olarak bilmiyoruz, bilmemiz de imkânsız. Belki bilge şairlerin kelimeleri bize kısmen yardımcı olabilir. Bunun için ilk uğrağımız Zarifoğlu. O ki, zamanının vicdanı bir şairdi. Afganistan ve Filistin için yaralı bir ceylanın gözleri kadar dokunaklı ve derin dizeleri çırpınıp durdu.
"Sen Filistin, hokkaları doldur kanla/Şairler eğer ahın varken/Uzanırlarsa tomurcuklara güllere/Herbiri kanlı bir ateş gibi korku/Bir azar, bir şamar olsun. // Filistin, sen işine bak, kar toprağını/Yoğur gazabını Yaradanın..."

Bu gazap, iki eli de sağ olan yani Cemal'in baskın olduğu Yaratıcı'dan geliyor ama bizatihi kendisi çok büyük acılar yaşamış bir kavmin eliyle gerçekleşiyor. Hiç kuşkusuz terörist bir devletle, terörize olmuş bir toplumla karşı karşıyayız. Bu politik-teolojinin içinde ruhu yağmalanmış bir organizma, bir beden ve varlık var. Alabildiğine milliyetçi ve bütün milliyetçilikler gibi bir kendini savunma ve mağduriyet psikolojisi üretmiş. Bu vahşete neden olanların sadece toprak ve onun getireceği diğer amaçlar peşinde olmadıkları aşikar. Burada tıpkı Sırplarınki gibi bir psikoloji söz konusu. Bizler mağduruz ve kendimizi savunuyoruz.

O halde şairleri dinlemenin vaktidir...

Peki kaç Hamas'lı öldü? Sadece iki. Hani sadece Hamas'a karşı, ondan kurtulmak için yapılıyordu bu? Yüzlerce çocuğun parçalanmış bedeni ve onu kollarında taşıyan ebeveynlerin gözlerine yansıyan o muazzam acı neden? İsrail piyade savaşına girmiyor zira girdiğinde iyi biliyor ki bir Hamas'lıya karşılık en az iki İsrail askeri ölecek. Bu da kısa bir süre sonra tıpkı Lübnan'da yaşadığı gibi kaybetmek ve çekilmek anlamına gelecek. Orada bir avuç gözü dönmüş faşist ve teoloji kurbanı celladın, o kadim ve mübarek toprakları bir kan gölüne çevirmesine seyirci kalanlar da o zulümden en az zalim kadar sorumlu değil midir? Bu soruyu yıllar önce Zarifoğlu da sormuş ve şöyle demişti: "Farzet körsün, olabilir/Elele tut/Taş al ve at/Kafiri bulur/Hani ceylanların/Hani cihat marşın?//Bir yumruk harbinden nasıl kaçtın/En arka safta bile kalmadın/Cengi attın, dünyaya daldın/Tezeğe konan sinekler gibi.// Dönüyor burgaç/Dünya üstten, yanlardan daralıyor/Ovalardan/Dar geçitlere sürülen sığırlar gibi/Bir gün ister istemez/Karşısında olacaksın kaçtıklarının.//Dua et/O gün henüz mahşer olmasın..."

Cengi atan ve dünyaya dalan en çok Mısır başta olmak üzere yine kadim medeniyetlerin üzerinde oturan zalimlerdir. Genelleme yapmayalım ama oradaki halkların yönetiminden sorumlu seçkinler kadrosudur.

Bizler, bizatihi varlığı adalet ve zulme direnme olan bir iklimin çocuklarıyız. Bizler Selçuklu'nun ve Osmanlı'nın mirası üzerindeyiz. O topraklarda binlerce yıllık kelimelerimiz, bilgeliğimiz, yapılarımız var. Orada o topraklarda parçalanmış bedenlerini bırakan çocuklar bizim çocuklarımızdır. Çağın büyük yangınından sonra cetvelle çizilen o aptal sınırlara sıkışan bir dolu devletin şemsiyesi altındaki bütün Araplar, Farslar, Türkler, Kürtler ve diğer kavimlerin büyük hikayesi aynıdır. Bu terörize olmuş devletin zulmüne karşı askeri, siyasi ve ekonomik tedbirlerin köktenci biçimde alınması, kader birliği yapılması, bu coğrafyada yaşayan toplumları yöneten seçkinlerin akıllarını başlarına devşirmesi, birlik ruhu içinde davranması gerekiyor. Bunun için birey ve toplum olarak hareketlenmemiz, elimizden ne geliyorsa yapmamız bize farzdır. Yıllar önce Zarifoğlu'nun tasvir ettiği manzara tekrarlanıyor şimdi: "Yanakları, saçları, gözleri yanmış/ Zehirli gaz bombaları/Yılan gibi sokmuş, yalamış gövdelerini/Ağızları, küçücük dilleri yanmış/Bütün Beyrut sapsarı kalmış/Sanki ağlamak imkansız/Başları/Paletlerle ezilmiş babaları/Yahudi doğramış analarını,/Binlerce çocuk topların, betonların altında/Beyrut'un gözyaşları şimdi/Kudüs'ün yanıbaşında/Müslümanlarsa uzakta/Sanki başka/Gelinmez bir dünyada/Acın, bir vadi/Zehirli çiçekler, bir ova gibi karşımda/Gözüm baksın sadece/Ayrıntıları/Kıvrılıp kırılmış bilekleri/Kemikten yakılmış etleri/Kuma serilmiş cesetleri,

Büyük ajansların yaydığı resimleri/Bir seyirci gibi görsün dursun/Bir kadın gibi ağlasın..

Beyrut yengeç kıskacında/Çoğu müslüman kafir yanında/Yaslanmış yastıklara sonunu beklerler filmin/Sen Filistin, hokkaları doldur kanla/Şairler eğer ahın varken/Uzanırlarsa tomurcuklara güllere/Herbiri kanlı bir ateş gibi korku/Bir azar, bir şamar olsun."

O halde şairleri dinlemenin vaktidir. Bizim diplomasi paradigmamızı aşan bir şey var burada. Bu paradigmanın şairlerin ufkuna göre yenilenmesi gerekiyor. 'Ortadoğu' halklarının ve devletlerinin derlenmesi gerekiyor, toparlanması, kendine gelmesi gerekiyor. Küfür devam eder zulüm devam etmez, denilmiştir. Bu zulmün kökünü kurutacak köktenci önlemlerin alınması için yeni yolların açılması, yeni ittifakların kurulması, yeni paradigmaların geliştirilmesi lazımdır.

Mescid-i Aksa'yı gördüm düşümde; bir çocuk gibiydi ağlıyordu...

Nuri Pakdil'in dediği gibi, 'Filistin'i biraz daha sıkıştırmamız' gerekiyor 'derimize'. Onun aklına, 'Başkan Abdülhamid'in marangozhanesine inip çivi çakışı geliyor'du, bizim aklımıza da yapay sınırlara tabi olmamak gelmeli, bir medeniyet ve insanlık ailesine mensup olduğumuz şuuru akmalı. Dilimizde Akif İnan'ın dizeleri dolaşmalı: "Mescid-i Aksa'yı gördüm düşümde/Bir çocuk gibiydi ve ağlıyordu/Varıp eşiğine alnımı koydum/Sanki bir yeraltı nehri kaynıyordu. // Gözlerim yollarda, bekler dururum/'Nerde kardeşlerim' diyordu bir ses/İlk kıblesi benim ulu Nebimin/Unuttu mu bunu acaba herkes. // Şimdi kimsecikler varmaz yanıma/Resulden yoksunum, tek ve tenhayım/Rüzgarlar silemez gözyaşlarımı/Çöllerde kayıp bir yetim vahayım. // Mescid-i Aksa'yı gördüm düşümde/Götür Müslüman'a selam diyordu/Dayanamıyorum bu ayrılığa/Kucaklasın beni İslâm diyordu
."


Sadik yalsizucanlar