Konu Kapatılmıştır
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 7 ve 7

Konu: Susanlar da Suçlu

  1. #1
    Ehil Üye Müellif-e - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Bulunduğu yer
    Zindan-ı dünya'da bir garib yolcu
    Mesajlar
    4.073

    Exclamation Susanlar da Suçlu

    Faruk ÇAKIR
    Susanlar da suçlu



    Gerek Filistin konusunda, gerekse benzer konularda tekrarlanan yanlışlar karşısında bütün dünyanın sessiz kalmasını anlamak mümkün değil. Her ne kadar, her ülkede; İsrail’in Filistinlileri katletmesi lânetlense de, bu tepkiler devam eden katliâmı durdurmaya yetmiyor.


    Bunun bir sebebi ülke yöneticilerinin tepki göstermekte geç kalması, bir sebebi de ısrarla ve inatla sürdürülmeye çalışılan ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” tavrıdır.


    Daha ilkokulda öğretilen bilgilere göre, birinci ve ikinci dünya savaşının zararlarını gören dünya ülkeleri bir araya gelerek “savaşa karşı, barıştan yana” tavır almak üzere Birleşmiş Milletler Teşkilâtını kurmuş. Kurmuş kurmasına, ama bunca yıldır dünya barışının temin edilebildiğini söylemek zor. Bu noktada, BM’nin işleyişindeki çarpıklıklar bir yana, ‘büyük devletler’in bu noktada samimi olmadıkları da söylenebilir.


    Dünyanın belli başlı bölgelerinde ‘çıban başı’ olan ülkeler ya da diktatör yöneticiler vardır. Onların işi her fırsatta ‘savaş’ı körüklemek ve dolayısı ile ‘savaş tüccarları’nın kasasını doldurmaktır. İsrail de, kurulduğu günden bu yana Ortadoğu’ya huzur ve sükûn bırakmamıştır. İsrailli yöneticilerin yaptığı yanlışları sıralamaya bile gerek yok.


    Son durumda, insanlığın bunca tepkisine ve itirazına rağmen Gazze’yi bombalamaya devam ediyor. Hem de sıradan bir bombalama değil. Özel hedefleri seçerek, insanları ve bilhassa çocukları hedef olarak katliâma devam ediyor. BM’nin yaptığı açıklamaya göre ölen ya da yaralananların üçte birini çocuklar oluşturuyor.


    Peki, çocukların ölmesi tesadüf mü? Asla ve kat’â! İsrail, ‘insafsız bir yaklaşım’la; Filistinli çocukları da ‘terörist’ olarak gördüğünden, kendince ‘kesin çözüm’ yoluna gidiyor ve çocukları büyümeden katlediyor. “Yok, o kadarını yapmaz” diyen safdiller mutlaka vardır. Ama görünen köy klavuz istemeyeceğine göre; İsrail’in devam ettirdiği katliâm da klavuz istemez.


    BM’nin açıkladığı başka bir rapor da kan donduracak cinsten. Buna göre İsrail ordusu (Zeytun semtinde) güya korunmaları maksadıyla 110 sivili bir eve yerleştiriyor ve oradan çıkmamalarını tembihliyor. Akabinde de İsrail tankları bu evi top ateşine tutuyor ve 30 sivil ölüyor. Her halde ‘yanlışlıkla’ bombalamış olmalılar!


    Tabiî ki bu İsrail’in yaptığı ilk katliâm değil. Onlar için katliâm yapmak sıradan bir iş. Bütün dünya ‘katliâma son ver’ diye seslenirken onlar, “Bize kimse ahlâk dersi veremez. Biz istediğimizi yaparız. Durmayız, asarız, keseriz” anlamına gelecek beyanlarda bulunuyorlar. Bu tavır da dünyanın uyanmasına sebep olmayacaksa, başka ne sebep olabilir? Bir devletin, bütün dünyayı ve insanlığı karşısına alarak inadını sürdürmesi ne kadar mümkün olur? Hiç olmaz ve olmamalı...


    İsrail’de bulunan bazı insaf ehli ‘insan’ların da bu katliâma karşı çıktığı ve kendi bakanlıkları önünde “Katliâma son ver” diyerek yürüyüş yaptığı medyada yer almıştı. İnşallah bu ‘insan’lar çoğalır da İsrail yöneticilerinin “yüzde yüz” yanlışta ısrarından vaz geçmelerine sebep olurlar.


    Dünya ülkeleri geç kalmadan İsrail’e karşı ‘netice alacak şekilde tepki’ vermek durumundadırlar. Sustukça sıranın, susanlara geldiğine tarih şahittir. İsrail’e suç ortağı olunmasın...



    11.01.2009

    E-Posta: cakir@yeniasya.com.tr


  2. #2
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Faruk ÇAKIR
    Açık konuş, açık görüş




    Gerek şahıs, gerekse ülkeler arasında yaşanan problemleri çözmümü için ‘konuşma’nın en geçer akçe olduğu ortadadır. Ancak bu konuşmaların da ‘açık ve anlaşılır olması’ da gerekir.
    Türkiye’nin dertleriyle ilgili çareler sunduğunu söyleyen bazı siyasiler ya da ‘uzman’lar, gerçekten de çok konuşuyorlar; ama bu konuşmalar gerektiği kadar açık ve anlaşılır olmadığı için netice vermiyor. Ya onlar meramlarını, dertlerini tam anlatamıyorlar; ya da dinleyenler anlamakta zorlanıyor. Neticede konuşan konuştuğuyla, dinleyen de dinlediğiyle baş başa kalıyor.
    Elbette Türkiye gibi çok problemli bir ülkenin dertlerini bir anda sıralamak, konuşmak ve çare noktasında uzlaşmak kolay değildir. Fakat, ‘bu zordur’ diyerek büstünün çare arayışından da vazgeçemeyiz. Yapılması gereken şey, çareleri açık ve anlaşılır bir dille, ısrarla dile getirmekden geçiyor. “Yüz defa söyledik, dinleyen yok. O halde biz de bu ‘çare’leri dillendirmekten, gündeme taşımaktan vazgeçelim” diyemeyiz.
    Tabiî her hangi bir çare üzerinde konuşmak için önce ‘dert’lerin doğru bir tesbitini yapmak lazım. Türkiye’nin dertlerinin esaslı olanlarından biri de ‘resmî ideoloji’dir. Bazıları bu tesbite en baştan karşı çıkabilir, ama keşke bu itirazlar gerçekleri değiştirmeye yetseydi... Resmî ideoloji, dem ve damarlara dahi işletilmeye çalışılmış. Bu yolda başarılı olunamamamış, ama insanlar ürkütülmüş ve küstürülmüş. Resmî ideolojinin sadece ‘tarih’ gibi konularda önümüze çektiği sanılmasın. Maalesef, ‘havada ve karada,’ her zaman bu anlayış karşımıza çıkmaktadır. Bir yazısında “Artık çok açık konuşmak ve yazma gerek” diyen Mehmed Şevket Eygi, “Resmî ideoloji Türkiye’nin ülkesine, halkına, devletine çok ağır bir yüktür. Bu halk, bu ülke, bu devlet bu yükü daha fazla taşıyamaz, kaldıramaz” demek suretiyle vak’aya işaret etmiş. (Milli Gazete, 12 Mart 2009)
    Belki doğrudan ilgisi yok, ama Adalet Ağaoğlu’nun “Kemalizmin geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?” şeklindeki bir soruya verdiği cevabı da burada zikretmek gerekecek. Ağaoğlu şöyle demiş: “Her iki tarafı da faşist buluyorum. Neler yaptı faşist Atatürkçüler. En yakın arkadaşım, ‘Başörtülülerden nefret ediyorum’ diye haykırıyor. ‘Lütfen benim yanımda böyle konuşma’ dedim. ‘Yoksa sen AKP’li misin?’ dedi. (...) Ben Cumhurbaşkanlığı’na gitmişim. Kenan Evren’e gidersem konuş. Onun bile farkında değiller. CHP’yle ordu elele verip ne yaptı? Gerçekleri söyleyince niye AKP’li oluyorsun? Laiklik yürüyüşlerini hiç samimi, hiç sahici bulmadım. Kadınların bir postal öpmedikleri kaldı. ‘Yetiş ordu’ dediler.” (Taraf, 15 Mart 2009)
    ‘Çare’leri uygun bir lisan ile, bıkmadan ve usanmadan en açık ve anlaşılır bir şekilde anlatmak ‘bilen’lerin boynunun borcu. Hani yıllar sonra yapılan ‘itiraf’lar var ya, o itiraflar vaktinde yapılabilmiş olsa ülkemiz bunca yıl enerjisini boşa harcama yanlışına düşer miydi? Hem siyasî hem de sosyolojik gerçekleri bildikleri halde anlatmayanlar vebal altında. “Bağdat harap olduktan sonra” çare sunanların durumuna düşmeyelim. “Doğru” bildiklerimizi en uygun bir lisan ile herkese anlatalım. Ülkemizin düzlüğü çıkması için bu şart...

    17.03.2009

    E-Posta: cakir@yeniasya.com.tr



  3. #3
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    ‘Çare’leri uygun bir lisan ile, bıkmadan ve usanmadan en açık ve anlaşılır bir şekilde anlatmak ‘bilen’lerin boynunun borcu. Hani yıllar sonra yapılan ‘itiraf’lar var ya, o itiraflar vaktinde yapılabilmiş olsa ülkemiz bunca yıl enerjisini boşa harcama yanlışına düşer miydi? Hem siyasî hem de sosyolojik gerçekleri bildikleri halde anlatmayanlar vebal altında. “Bağdat harap olduktan sonra” çare sunanların durumuna düşmeyelim. “Doğru” bildiklerimizi en uygun bir lisan ile herkese anlatalım. Ülkemizin düzlüğü çıkması için bu şart...
    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  4. #4
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Faruk ÇAKIR
    İktisat eden âlim




    Bugün 23 Mart, büyük İslâm âlimi Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin 49. vefat yıl dönümü. Son yıllarda geleneksel hale gelen ‘anma toplantıları,’ başta İstanbul olmak üzere çeşitli il ve ilçelerin yanı sıra, yurt dışındaki bazı merkezlerde de yapılıyor.
    Bu yılki anma toplantılarında ‘iktisat’ konusu ele alınıyor. Risâle-i Nur, Kur’ân’ın bu asra bakan bir tefsiri olduğu için yaşadığımız ekonomik krizle başa çıkmak için de yine ona müracaat etmek durumundayız. Hakikaten “İktisat Risâlesi” bu konuda hem akılları, hem de nefisleri ıslâh ve ikna eden tavsiyeleri içinde barındırıyor.
    Bediüzzaman’ın, eserlerinde dikkat çektiği önemli bir konu da, ‘medeniyet’in; ihtiyacını çoğaltmak yoluyla insanları ‘fakir’ haline getirmiş olmasıdır. Geçmişte bir-iki şeye muhtaç olan insan, günümüzde onlarca, belki de yüzlerce ürüne muhtaç hale gelmiştir. Bütün bunlar ‘medeniyetin gereği’ olarak insanlara dayatıldığı için, bu ihtiyaçları temin edemeyenler ‘fakir’ kabul ediliyor. Meselâ, günümüz şartlarında ‘cep telefonu’ olmayan bir kişi ‘hükmen fakir’ sayılıyor. Çoğu zaman da bu ve benzeri, hayatı devam ettirmek için zarurî olmayan bir ihtiyacı temin edemeyenler de fakir kabul edilmenin dışında garip de karşılanıyorlar.
    Huzur ve mutluluğu maddî imkânların gelişmesinde arayanlar, ‘babalarımızdan daha zengin’ olduğumuz halde niçin mutlu ve huzurlu olamadığımız sorusunun makul bir cevabını veremiyorlar. Öyle ya, genel anlamıyla hepimiz dedelerimizden, babalarımızdan daha zengin değil miyiz? Türkiye’nin ‘millî gelir’i 80 yıl öncesine göre katlanarak artmadı mı? Peki, aynı oranda; dedelerimizden ya da babalarımızdan daha mutlu ve huzurlu muyuz?
    Vefat yıl dönümü sebebiyle rahmetle andığımız Bediüzzaman, insanlığın huzur ve mutluluğunun yolunu da Risâle-i Nur ile ortaya koymuştur. Risâle-i Nur’u okuyup, anlayıp ona göre hayatımıza çeki-düzen verdiğimiz ölçüde maddî sıkıntılardan da kurtulacağımız açıktır.
    Bediüzzaman’ın ayırd edici bir vasfı da, hayatında uygulamadığı bir prensibi, talebelerine tavsiye etmemesidir. Dolayısıyla onun hayatı, iktisatla yaşamaya da en güzel örnektir. Gazetemizin verdiği “23 Mart özel/İlâhî ikaz: Kriz” eki sebebiyle ziyaretine gittiğimiz muhterem Mehmet Fırıncı Ağabey, Üstadın bu yönüne dikkat çekti. Hatıralarını anlatırken verdiği bir örnek, sadece ‘iktisatlı yaşama’yı değil, aynı zamanda ‘kıymet bilir’liği de gösteriyor. Üstad, kullandığı eski kaşığının sapının kırılması üzerine tamir etmesi için talebesine veriyor. Talebesi de, “Bu kaşığı tamir ettirmeye gerek yok. Üstada yeni bir kaşık alayım” diye düşünüyor ve öyle de yapıyor. Yeni kaşığı Üstada götürünce “Nerede benim kırık kaşığım? O benim 20 yıllık arkadaşımdı. Onu tamir ettir ve bana getir” cevabını alıyor. Talebesi Mehmet Çalışkan da attığı kaşığı bulup, yeniden tamir ettiriyor ve Üstada teslim ediyor.
    Fırınca Ağabeyin anlatımıyla, şahsî masrafları için her türlü sınırlamayı yapan aynı Üstad, Risâle-i Nur’a ait bir hizmet için yapılan harcamanın bir bakıma hesabını dahi sormuyor. Her yönüyle örnek alınması gereken bu eserlerle tanışma şerefine nail olduğumuz için şükrolsun... İnşallah Risâle-i Nurları lâyıkıyla okuma ve anlamaya muvaffak oluruz. Mekânın cennet olsun Aziz Üstad...

    23.03.2009

    E-Posta: cakir@yeniasya.com.tr



  5. #5
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    “23 Mart özel/İlâhî ikaz: Kriz” eki sebebiyle ziyaretine gittiğimiz muhterem Mehmet Fırıncı Ağabey, Üstadın bu yönüne dikkat çekti. Hatıralarını anlatırken verdiği bir örnek, sadece ‘iktisatlı yaşama’yı değil, aynı zamanda ‘kıymet bilir’liği de gösteriyor. Üstad, kullandığı eski kaşığının sapının kırılması üzerine tamir etmesi için talebesine veriyor. Talebesi de, “Bu kaşığı tamir ettirmeye gerek yok. Üstada yeni bir kaşık alayım” diye düşünüyor ve öyle de yapıyor. Yeni kaşığı Üstada götürünce “Nerede benim kırık kaşığım? O benim 20 yıllık arkadaşımdı. Onu tamir ettir ve bana getir” cevabını alıyor. Talebesi Mehmet Çalışkan da attığı kaşığı bulup, yeniden tamir ettiriyor ve Üstada teslim ediyor."
    "Fırıncı Ağabeyin anlatımıyla, şahsî masrafları için her türlü sınırlamayı yapan aynı Üstad, Risâle-i Nur’a ait bir hizmet için yapılan harcamanın bir bakıma hesabını dahi sormuyor. Her yönüyle örnek alınması gereken bu eserlerle tanışma şerefine nail olduğumuz için şükrolsun... İnşallah Risâle-i Nurları lâyıkıyla okuma ve anlamaya muvaffak oluruz. Mekânın cennet olsun Aziz Üstad..."

    [Âmiiiiin]
    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  6. #6
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    BEDİÜZZAMAN ÖNCÜ İSİM

    “Tarihin yeniden inşa edildiği bir dönemden geçerken, yeni bir dünyanın kurulabilmesi için bir medeniyet atılımına ihtiyaç var. Bediüzzaman sadece İslâm dünyasının değil, bütün insanlığın içinden geçtiği krizin aşılmasında öncü bir isimdir. O, krizin aşılmasında, imanın ihyasına dayalı bir denge, düzen ve barışı eksene alan bir medeniyet projesi öneriyor.”
    NEFSİ TAHRİK, RUHU İHMAL

    “Kapitalist sistem, insanı arzularının esiri haline getirmiştir. Kapitalist bir tüketici nefsinin hoşuna giden şeyleri yaparak daha çok keyif almayı nihaî bir gaye görür. Kapitalizm, insanın nefsanî arzularını tahrik için her yolu denerken, ruhanî ihtiyaçlarını inkâr veya ihmal etmiştir.”


    KRİZİN ODAĞI DÜNYEVîLEŞME

    “Krizi doğuran Batı medeniyetinin fantaziyeleri insanımızı esir almış durumdadır. Dünya hayatının merkeze konduğu, hayatın bir eğlence olarak görüldüğü anlayış krizin merkezini oluşturmaktadır. Dünyevîleşme hastalığı insanlık için bir düşüştür. Bunun tedavi edilmesi gerekir.”


    ÇÖZÜM İMAN VE AHLÂK

    “Krizin asıl sebebi, dünyayı ahirete tercih etmektir. Çözüm, iman altyapısını sağlamlaştırarak, Kur’ân ve sünnete dayalı evrensel ahlâkî değerleri yeniden ihya edip, güven ve sorumluluk bilincini geliştirmekle mümkündür. İnanç altyapısı sağlam olan, iktisat ve kanaatle yaşamayı bilir.”


    Krizin çaresi Risale-i Nur’da


    IV. Ulusal Risale-i Nur Kongresi’inde masa
    çalışmalarında öne çıkan tesbitler şöyle:

    BATI MEDENİYETİNİ BU NOKTAYA
    "İSRAF EKONOMİSİ" GETİRDİ

    I. Masa (Din ve iktisat)
    Küresel kriz, bir ekonomik kriz olmakla birlikte, aslında bu krizin temellerinde dine bağlı ahlâkı dışlayan; Said Nursî’nin mimsiz ve sadece dünyevî bir amaç güttüğünden “tek gözlü deha” olarak nitelendirdiği Batı Uygarlığının prensipleri vardır.
    Said Nursî’nin tesbitleriyle zarurî olmayan ihtiyaçlar zarurî gibi gösterilmektedir. Bu da ekonomik olarak başkasına zarar vermek anlamına gelir. Reklâmcılığın, insanlarda sahte bir ihtiyaç meydana getirdiği hatırlanacak olursa, insanların gerekli gereksiz tüketime teşvik edildiği görülür. Buradan da anlaşılmaktadır ki, bugün, ekonomisi çökme emareleri gösteren Batı medeniyetini bu noktaya getiren sebeplerden birisi de “israf ekonomisi”dir. İsraf ekonomisinin tüketime teşvik ettiği insanlar, zarurî olmayan ihtiyaçlarını karşılayabilmek için hırs ile nasıl olursa olsun, helâl haram ayırımı yapmadan para kazanmaya çalışmaktadırlar. Bu da insanları başkalarının haklarını gasp etmeye, zulmetmeye sevk etmektedir. Bankacılık ve finans sektörünün üzerine oturduğu faiz, Nursî’nin ifadesiyle, insanlığın sosyal hayatını sarsan, çalışmayı sermaye ile çarpıştırıp, fukarayı zenginle çatışmaya sokan “muzaaf ribadır”, yani kat kat faizdir. Bediüzzaman faizin tenbelliğe sevk ettiğini, insanın çalışma aşk ve şevkini söndürdüğünü dile getirir. Ona göre faizle çalışan bankaların faydaları, insanlığın en fena, en kötü kısmı olan zalimlere, sefihleredir. Ayrıca, Said Nursî bankacılık sisteminin İslâm dünyasına mutlak zarar olduğu tesbitini de yapmaktadır. Gerçekten de Bediüzzaman, faizcilikle bankacılık, “sen çalış, ben yiyeyim” prensibiyle çalıştığından, halkı, kine, hasede, çatışmaya sevk etmiş, insanlığın rahatını birkaç asırdır ortadan kaldırmıştır. Çünkü faiz, zenginler ile fakirler arasındaki dengeyi zenginler lehinde bozmaktadır.
    Küresel Krize Risâle-i Nur’un İslâmın ışığında sunduğu çözüm yolları Küresel krizin esas temelinde var olan Batı medeniyetinin temellerini oluşturan dinsiz felsefenin prensipleri yerine, hakkı, Allah rızasını, yardımlaşmayı, nefsin arzularının tecavüzlerine set çekmeyi amaç edinen Kur’ân’ın prensiplerinin toplumlarda yerleştirilmesi gerekmektedir.
    Said Nursî bu gibi Kur’ânî prensiplerin, insanlar arasındaki birlik ve beraberliğe, dayanışmaya, yardımlaşmaya, kardeşlik ve sevgiye, sonuçta iki dünya mutluluğu elde etmeye yol açacağını dile getirir. Buna ,”insanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır” prensibini de ilâve etmek gerektirir. Görüldüğü gibi Kur’ân’ın ortaya koyduğu bu prensipler, çatışmayı, tecavüzü, kamplaşmayı, düşmanlığı, kini değil, birlik ve beraberliği, kardeşliği, yardımlaşmayı netice verecek ilkelerdir. Bu ilkeleri prensip edinen kişiler, üretirken, ihtiyaca göre üretmeyi, tüketirken de ihtiyaca göre tüketmeyi amaç edinir. Daha çok para kazanma hırsına sahip olmaz. Aynı zamanda israfın haram olduğunu bilir, israf ekonomisine göre hareket etmez. Kendisini ve insanları üretim ve tüketime göre değerlendirme yanlışlığından kurtulur.
    Said Nursî, kapitalist sistemin faiz yoluyla insanları mutsuz hale getirdiği gerçeğinden hareket ederek, sadece Müslümanların değil, insanlığın da krizlerden kurtulması için faizin yasaklanmasını önerir.

    KRİZİ, AHLÂK VE İNSANDAN
    AYRI DÜŞÜNEMEYİZ

    II. Masa (Toplum, Ahlâk ve İktisat)
    Said Nursî’nin kullandığı iktisat kavramı bilimsel anlamda kullanılan ekonomi ve iktisat kavramlarından farklı alanlara işaret etmektedir. Bediüzzaman’a göre insanın zorunlu ihtiyaçları, üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Modern ekonomi daha çok üretmek, tüketmek üzerine kuruludur. Daha çok tüketmek üzerine kurulu bir ekonomi anlayışı gayr-i ahlâkî sonuçları da beraberinde getirmektedir. Bediüzzaman’ın belirlediği zeminin ilk ayağı, insanın ihtiyacı kadar üretmesi üzerine kuruludur. Bediüzzaman, sonsuz ihtiyacata medar olan ve arzuları alemin dört bir yanına dağılmış olan insanı ele alırken onu ahlâkî bir özne olarak düşünmüştür.
    Kriz olgusunu ahlâk ve insandan ayrı düşünmek mümkün değildir. İnsanlık tarihi boyunca yaşanagelen bu tür krizleri insan azgınlığının, onun değer tanımazlığının, öldürücü hırsının ve sınır tanımaz hazcılığının bir neticesi olarak değerlendirmek mümkündür. İnsanlık ortak aklı kullanarak bu krizi çözmelidir. Buradaki akıl, ahlâkî olanı seçme yetisidir. Rasyon değildir. Vicdanı seçen, vicdana dayanan kalbî akıldır. Bu hususta Bediüzzaman’ın kuvve-i akliye tanımı ön plana çıkarılabilir. Kuvve-i akliye zararı ve menfaati tefrik edecek şekilde aklı kullanmaktır. Bunun da yolu, ifrat ve tefritten kaçınmak, sünnet-i seniyeye uygun hareket etmektir.
    Özü itibariyle Kapitalizm ve Marksizm gibi beşeri sistemlerin insanlığı özlediği huzura kavuşturamayacağı açıkça ortaya çıkmıştır.
    Esasen İslâm, krizlerin oluşmasını önleyen bir takım tedbirler getirmiştir. Meselâ, sıkıntıya düşen komşuya yardımın tavsiye edilmesi, “Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölse bana ne”yıkıcı zihniyetini ortadan kaldıran zekâtın emredilmesi, “sen çalış ben yiyeyim” anlayışını yok eden faiz yasağının getirilmesi bunlardan bazılarıdır.
    Netice itibariyle Bediüzzaman, malın ve servetin Allah tarafından verilmiş bir emanet olarak telâkki edildiği, ekonomik gücün (sermayenin) belirli ellerde toplanmasının engellenip biriken sermayenin herkesin refahına hizmet edecek şekilde adaletli dağılımının sağlandığı, çalışmanın dünyevi saadet vesilesi olup tembelliğin işsizliğe isşizliğin de ıztıraba medar olduğu, zekâtın verilmesi ve faize engel konulması ile sömürünün engellenmesi yoluyla sosyal tabakalaşmanın önlenip kardeşlik ruhunun öne çıkarıldığı, bencilliğin yerine diğergamlığın, kişilerde hırsa mukabil kanaatin hazza mukabil iman saadetinin, tüketim toplumu yerine ubudiyet ve şükür toplumunun öne çıkarıldığı, arzular yerine fıtrî ihtiyaçların esas alındığı, helâl ve haram hassasiyetlerinin gözetildiği, israfın yasaklandığı, sanayi ve teknolojinin İlayı kelimatullahın bir vesilesi olarak görülüp bunların ahlâkî ilkeler çerçevesinde, fakirliğin izalesi yolunda, insanlığın hayrına olarak kullanıldığı, ailenin dünya saadetinin medarı olarak kabul edildiği, zulüm ve haksızlığın ortadan kaldırıldığı, hayalî ve sanal unsurlarla insanların uyuşturulmadığı, ebedî hayatın varlığını önceleyen, hayatın gayesini Allaha kulluk olarak kabul eden bir iktisat görüşünü öngörmektedir.

    HIRS, KASIRGAYI KAÇINILMAZ KILDI

    III. Masa (Siyaset, İdeolojiler ve İktisat)
    n Oy hırsıyla hareket eden siyasîler, kâr hırsıyla hareket kapitalist girişimciler ve zevk hırsıyla hareket eden tüketiciler kasırgayı kaçınılmaz yaptılar. Bediüzzaman’a göre, bir sistemin ömrü fıtrat kanunlarına uygunluğuyla paraleldir. Kapitalizmin günümüze değin kısmî başarısı fıtrî kanunlara kısmen uygun olmasındandır. Sosyalizm, insanın sosyal bir varlık olduğu ve toplumsal menfaatlerin bireysel menfaatlerin üstünde olduğu görüşünü esas alır. Dolayısıyla, bireyi toplum için fedakârlığa dâvet eder. Ancak, bu fedakârlığı yapacak yüce değerleri telkin etmez. Hatta, onları din kaynaklı olduğu için tahrip eder. Bu anlamda, sosyalizm insanın ben merkezli fıtratını inkâr ettiği için başarılı olamamıştır. Kapitalizm ise, bu fıtratı tahrik edip, kullandığı için başarılı olmuştur.
    n Piyasalarda yaşanan “finansal/ekonomik kasırga” değil, bireysel ve sosyal alanda yaşanan “mutsuzluk kasırgası” kapitalizmin sonunu getirecek veya ıslâha mecbur edecektir. Kapitalist sistem, insanı arzularının (veya İslâmî terminolojide nefsinin) esiri haline getirmiştir. Kapitalist bir tüketici nefsinin hoşuna giden şeyleri yaparak daha çok keyif almayı nihai bir gaye görür.
    n Bediüzzaman’a göre, kapitalist ideolojinin öngördüğü “sefih medeniyet” insanı nefis ve enaniyetten ibaret biliyor. İnsanın nefsini her çeşit hayvanî lezzetlerle tatmin edip, ihsan edilen edilen hediyeleri gasbederek enaniyetli yapıyor. Oysa, Kur’ân’ın öngördüğü “fazilet medeniyeti” insanı nefsin esaretinden kurtarıp, bütün istidatlarını inkişaf ettirerek “insan-ı kâmil” derecesine çıkarmaya çalışır. Genç, yaşlı, sıhhatlı, hasta, zengin ve fakir, herkesi ve herkesimi hakikî saadete ulaştırır.
    n Bediüzzaman’a göre insanı mutlu kılmanın yolu onu tanımaktan geçer. Bunun için, Bediüzzaman, potansiyelini değerlendirmesi, hakikatı bulması ve huzura ermesi için eserlerinde insanı kendini tanımaya ve iç âlemini keşfetmeye dâvet eder.
    Bediüzzaman’a göre, insanın kalben tatmin olması, Kur’ân’ın da ifade ettiği gibi, ancak Allah’ı bulmak, bilmek ve sevmekle mümkün olur. Bediüzzaman’a göre, insanın fıtrî yeteneklerine bir sınırlama konulmadığından herbirisinin ifrat, tefrit ve vasat mertebesi bulunur. İnsan kendisine verilen bu üç temel yeteneği “orta yol” (vasat) da kullandığında saadeti yakalar. Zaten Kur`ân gibi semavî mesajlar, haksızlık, zulüm ve sefahete neden olacak bu temel yetenekleri vasata çekmek için gönderilmiştir.

    İKTİSAT PRENSİBİNİ UYGULAMALIYIZ

    IV. Masa (Felsefe, Medeniyet ve İktisat)
    Bediüzzaman krizin aşılmasında medeniyet fikrine dayalı bir denge düzen ve barışı eksene alan bir medeniyet projesi öneriyor. Bediüzzaman’ın medeniyet anlayışı, Kur’ânı esas almaktadır. Bundan dolayı eserlerinin pek çok yerinde Kur’ân medeniyeti kavramını kullanmaktadır. Bediüzzaman’ın Kur’ân medeniyetini coğrafyadan bağımsız bir medeniyet anlayışı olarak ele almak yanlış değildir. Yani peygamber çizgisini esas almış, Mekke'yi Kıble edinen bir medeniyettir. Aslında bu kriz varlığı yanlış algılamanın bir krizidir. Yaratılan her şeyin yaratıcı ile irtibatı kurulması gerekmektedir. Bu da bir bakış açısı meselesidir. Müslümanların zenginleşmesi üzerinde de durmak gerekir. Yeni bir medeniyet inşasında zenginleşen Müslümanların değerlerden uzaklaşarak israf ve sefahata yönelmesi krize zemin hazırlamaktadır.
    Ehli iman bu konuda vasat olan tercih ederek Hz. Peygamberin yolunu örnek almalıdır. Bu konuda abdeste alırken iktisat prensibini uygulayan İslâm peygamberinden alınacak önemli mesajlar var. Bugün Hz. Peygamberin yaşama biçimini bugüne taşımalıyız.

    İSLAM, ÇEVREYE KARŞI DUYARLI

    V. Masa (Çevre ve İktisat)
    Çevre konusu 60’lı yıllarda dünya kamuoyunun gündemine girmiştir. Bugün bütün çevre kirliliği ve ekolojik dengenin bozulmasının ana sebeplerinden birisi de insanın gerçek ihtiyacından fazla tüketimidir. İslâm düşüncesinde çevre sorunlarına karşı duyarlılığın sebebi, onun verdiği mesajlardan kaynaklanmaktadır. Bu noktaya dikkat çeken Bediüzzaman da, kâinatı ve onun bir parçası olan içinde yaşadığımız çevreyi kirletmenin ve zarar vermenin, Yaratıcımızı bize tarif eden önemli bir öğreticiden mahrum kalındığına dikkat çekmektedir. Kur’ân, kâinattan bahsederken, onun “Müslüman” olduğunu ve Allah’a teslim olduğunu da vurgulamaktadır. “Göklerdeki ve yerdeki herkes, ister istemez ona boyun eğmişken ve ona döndürülüp götürülecekken, onlar Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar?” âyetine dayanarak varlıkları, yaratılış açısından kutsal görme düşüncesi, çevreciliğin metafizik temelini oluşturmaktadır. Bu düşünceyle hareket eden inançlı insan çevreyi sahip çıkılması gereken bir yaşama alanı olarak görmektedir.
    Bu noktaya dikkat çeken Bediüzzaman, çevreyi ve içinde yaşayan varlıkları, Allah’ın güzel isimlerinin nakışlarının işlendiği, san'atının güzelliklerinin sergilendiği bir model olarak tanımlamaktadır. Kur’ân’dan aldığı dersle, bütün varlık âlemiyle insanı buluşturan ve onlar arasında bir bağ kuran Said Nursî, inancın bütün eşya arasında bir birliktelik oluşturduğuna dikkat çekmektedir.
    Küresel çevre problemlerini yalnızca bir sanayileşme ve teknoloji problemi olarak görmek, buzdağının sadece görünen yüzünü ifade etmek gibidir. Çevre problemlerini sadece teknik bir mesele gören anlayışa “sığ çevrecilik” denilmektedir. Bu anlayış, yüzeysel, maddî ve insan-çevre ekseninde olaylara baktığı için çözüm olmakta yetersiz kalmıştır. Problemi, insan-çevre-Yaratıcı ekseninde daha derinlemesine ve ahlâkî referansları dikkate alarak çözmeye çalışmaya ise, “derin çevrecilik” denilmektedir. Derin çevrecilik bakışı, küresel çevre problemlerinin gerçek sebeplerinin, ahlâkî ve zihinsel problemlerden ve kirlenmelerden kaynaklandığına dikkat çekmektedir. Bu yeni anlayış insanın çevresiyle ve Yaratıcısıyla olan ilişkisini tekrar gözden geçirmesini ve yeniden anlamlandırmasını gerekli kılmaktadır. Bugüne kadar uygulanan hayatın yalnızca maddî cephesini ele alan çevreci ve iktisadî anlayışlar, uygulamalarıyla, toplumları gerçek anlamda huzura kavuşturamamıştır. Artık, insanlık ciddî ve radikal bir karar vererek, çevresiyle dengeli bir iletişim kurmak zorundadır.

    23.03.2009

    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  7. #7
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    FARUK ÇAKIR

    GENÇLER, İMANINI RİSÂLE-İ NUR’LA KURTARIR

    Bediüzzaman Said Nursî’yi Barla’da ziyaret eden ‘son şahit’lerden Yusuf Okumuş:
    Gençler, imanını Risâle-i Nur’u bol bol okumakla kurtarabilir


    Ömrünü cami kürsülerinde ve cenazelerde cemaate nasihat ederek geçirmiş Yusuf Okumuş Hoca. Bediüzzaman Hazretlerini ise, 1950’den sonra Barla’da bulunduğu yıllarda ziyaret etmiş. Yusuf Hocayla tek parti döneminde yaşadıklarını, o zamanki hizmetlerini konuştuk. Ayrıca gençlere neler tavsiye ettiğini sorduk. Buyrun birlikte okuyalım.



    * Önce sizi kendi anlatımınızla tanımak istiyoruz. Kendinizden bahseder misiniz?


    İsmim Yusuf Okumuş. 1926 doğumluyum. “Dehri Mustafa”nın oğluyum. Rize’nin Çayeli ilçesi Yenice Köyündenim. Yöremizde bana “Dehri Yusuf Hoca” derler. Elimizden geldiği kadar dinimizin gereklerini yerine getirip, başkalarına da öğretmeye çalıştık. Kur’ân kurslara yardım ettik. Yine elimizden geldiği kadar insanlara cenazede, bayramda, Cum’a’da nasihat etmeye çalıştık.


    * “Tek parti devri”nde yaşadınız. O günlerden bahseder misiniz?


    Bizim köyümüzde (Çayeli, Yenice Köyü) şu anki okulun bulunduğu yerde ‘medrese’ vardı. Biz oraya gider, Kur’ân öğrenirdik. Fakat tabiî o zamanlar (1930’lu yıllar) ‘tek parti’ devri, CHP iktidarda. Kur’ân okumak yasak. Köyümüzdeki bu medresede “Molla Feyzi Hoca”dan ders alırdık. Molla Feyzi Hoca, komşu köyümüz olan Uzundere Köyündendi. Biz Kur’ân öğrenirken hocamız, iki talebeyi ‘gözcülük’ yapsın diye görevlendirmişti. Onların vazifesi, jandarmalar gelirse bize haber vermekti, çünkü jandarma baskın yapıyordu. Tabiî görevli olan arkadaşlarımız görevlerini ihmal etmişler ve jandarmalar gelip o zamanki ‘medrese’mizi bastılar. Hocamız Molla Feyzi’ye kelepçe taktılar ve bizi de tokatlayıp kovdular. Bütün Kur’ân’ları ve ‘elif cüz’leri de toplayıp, ateş yaktığımız yere doldurup bir de kibrit çakıp yaktılar.
    Hocamız, köyümüzün zengin CHP’lilerinden “Çağal Mahmut”un akrabasıydı. Hemen koşup ona durumu haber verdiler. Çağal Mahmut geldi ve jandarma çavuşunun cebine elini soktu. Her halde hocayı bırakmaları için ‘hediye’ verdi. O zamanlar Çağal Mahmut’un sözü geçerdi köyümüzde. Hem zengindi hem de eskiden beri kuvvetli bir ‘Halk Parti’liydi. Jandarmaya da sözü geçerdi. Ondan sonra hocamızın elindeki kelepçeyi çözdüler, medresemizi de kapatıp mühürlediler ve bizi de evlerimize gönderdiler.
    Köyümüzün zengini ve CHP’li olan Çağal Mahmut Hocamızın da akrabasıydı. Hocayı kurtardı, ama medrese kapanmış oldu. Ondan sonra da medresemiz bir daha açılamadı...



    * Bahsettiğiniz ‘medrese’ nasıl bir yerdi?


    İki katlı bir bina idi ve alt katı taştan yapılmıştı. Oraya bütün çevre köylerden talebe gelirdi. Hocamız dersleri Arapça olarak okuttuğu için, Arapça öğrenmek için tâ Trabzon’dan öğrenci geldiğini bilirim. Sadece ‘sibyan/çocuk’lar için ders okutulmazdı medresede. Başka dersler de okutulurdu, ama biz daha küçüktük tabiî. Hocamızın yardımcıları da vardı.


    * Siz devam ettirdiğiniz ‘gönüllü vaaz’lara nasıl başladınız?



    Bu işe bir merakla başladım. Allah’a şükür, Mevlâm bana bir merak vermişti, sürekli dini kitapları okurdum. Askerlikte (Askerliğimi Erzurum’da yapmıştım) bir hoca vardı, o hocadan çok istifade ettim. Okudum, öğrendikçe de bunları başkalarına anlatmaya çalıştım. Öylesine hizmet etmeye çalıştım. Sonraki yıllarda da Risâle-i Nurları tanıdım.


    * Risâle-i Nurları tanımanız nasıl oldu?


    Bunca okumama rağmen, içimde bir boşluk hissediyordum. Sürekli intisap edeceğim bir ‘şeyh’ arıyordum. Bunun için tavsiye üzerine çok ile, ilçeye gittim, şeyh aradım. Ama tatmin olacağım bir isme rastlamadım. Sonra bir gün İstanbul’dayken Beyazıt Camii’nde namaz kıldıktan sonra yürümeye başladım. Derken, tanımadığım biri arkamdan bana dokunarak, “Kardeşim, senin aradığın Risâle-i Nurdur, onları oku” dedi. Tabiî ben şaşırdım. Beni tanımayan birisi bunu nasıl söyler diye düşündüm. Hatırladığım kadarıyla 1956’da bu hadise oldu. Hayret ettim. “Risâle-i Nur nedir?” diye sordum. Kısaca anlattı. “Peki” dedim, “Ben İzmir’e gidiyorum (O zaman rahmetli babam İzmir’de oturuyordu) orada da var mı bu eserler?” “Var” dedi ve eserleri temin edebileceğim bir kitapçı adresi verdi. (Tilkilik Caddesi’nde bir kitabevinin adresini verdi.) İzmir’e gittim ve verilen adreste Risâleleri buldum, aldım.
    İlk olarak “El Hüccetü’z-Zehra” isimli bir eseri almıştım. Şevkle okumaya başladım. Sonra Ankara’ya gittim, orada “Et-Balık Kurumu”nda çalışmaya başladım. Risâleleri okumaya devam ettikçe içimde Üstad’ı ziyaret arzusu doğdu. İsmail Kuzucu diye, Çorum’lu bir arkadaşım vardı. Üç ayların içindeydik ve ikimiz de oruç tutuyorduk. Burdur, Eğirdir üzerinden Barla’ya gittik. Tabiî o zamanlar Üstadı ziyaret çok sıkı kontrol altındaydı, izin yoktu. Biz Barla’ya giderken iki jandarma sürekli bizi takip etti. Burdur’dan Barla’ya Eğirdir Gölü üzerinden motorla geçerek ulaşabildik. Jandarmalar da bizi takip etti. Biz gittik, Üstadın evinin kapısını çaldık. Rahmetli Zübeyir Ağabey bizi kapıda karşıladı. Meramımızı anlattık. “Üstad ziyaretçi kabul etmiyor, ama ben yine de bir sorayım” dedi ve biraz sonra gülümseyerek yanımıza geldi. Üstadın odasına girdik, bizi kabul etti. Şu anda o ziyaret ânı gözümün önünde... Ama biz Üstada bakmaya bile hicap ederdik. Üstadı yatakta oturur vaziyette gördük. Üzerinde cübbe vardı. Bize bir 10 dakika nasihat etti. Ben de daha önce ‘Gençlik Rehberi’ni eskimez yazı ile yazmış ve yanımda götürmüştüm. Orada Üstada takdim ettim. Aldı ve ‘Maşallah’ diyerek sonuna bir duâ yazdı. “Bu risâleyi yazan Yusuf Okumuş’u Cennetü’l-Firdevs’e nail eyle’ mânâsında bir duâ idi.
    O esnada Üstad, Zübeyir Ağabeye dedi ki, “Git, iki tane pasta getir, iftarlarını onunla açarlar.” Oysa Ramazan ayında değildik ve biz niyetli olduğumuzu söylememiştik. Bu apaçık bir kerâmet idi. Bir de 25 kuruş bir para verdi bize. O para cüzdanımda olduğu müddetçe hiç para sıkıntısı çekmedim. Ama sonra o parayı kaybettim.
    Ve bize dedi ki “Hemen buradan gidin.” Biz toy olduğumuz için Üstadı biraz daha görelim diye Barla’da oyalandık. Niyetimiz, Üstadı dağlara doğru geziye giderken bir daha görmekti. Siz misiniz Üstadın dediğini yapmayan! Gelip bizi jandarmalar yakaladı... Doğru Eğirdir Jandarma Karakoluna götürdüler ve bir odaya koydular. Odada demirden bir ranza, yatak dahi yok. 14 gün biz orada kaldık. Afedersiniz, tuvalete bile izin vermiyorlardı. 14 gün üzerine hakim karşısına çıktık. Mahkemede hakim dedi ki, “Bakın, sizi bu ‘Kürd’ün defterine kaydediyoruz.” ‘Sicil defteri’ dediği kocaman, bir metre boyunda bir defter... Nihayet bizi serbest bıraktılar.
    Bu ziyaretten sonra tekrar Ankara’ya, işimizin başına döndük. Üstadı görmem bu kadar.



    * Uzun yıllar köy camilerinde çocuklara Kur’ân-ı Kerim ve dinî bilgiler öğrettiniz. Bu çalışmalarınızdan da bir kuruş maddî menfaat temin etmediğinize başta komşularınız olmak üzere herkes şahittir. Bu çalışmalara nasıl başladınız? Ne gibi zorluklarla karşılaştınız?



    Aklımın kestiği kadar, 40 yıla yakın köylerdeki camilerde çocuklara ve gençlere Kur’ân öğrettim. Tabiî ki bu işleri yaparken pek çok sıkıntılarla da karşılaştık. Köyün camisine gidiyorsun, soğuk, odun olmuyor. Kar oluyor, icabında yuvarlanıyorsun... 1 metreden fazla karda evimden kalkıp, başka köylerin camilerine gider çocuk okuturdum...
    Çocuk okutmakta engellerle de karşılaştık. İsimleri önemli değil, bir köyde akşamları köy halkına, komşularımıza vaaz ediyordum. İlgi de vardı. 16 maddelik bir şikâyet dilekçesi ile beni şikâyet ettiler, ağır cezada yargılandım. Bu maddelerden biri de Türkiye’ye “Müslüman/İslâm devleti” demiş olmamdı! 16 gün Çayeli’nde cezaevinde yattım. Ama sonunda beraat ettim.


    *Yıllardan beri talebe yetiştirdiniz. Onları da göz önüne alarak gençlere neler tavsiye edersiniz?


    Gençlere tavsiyemiz, “Niçin yaratıldık, vazifemiz nedir?” bunları öğrenmelidirler. Bu şehvânî arzuların sonu pişmanlıktır. Niçin yaratıldık, Mevlâmız bizi niye besliyor... Bunlar niçin yapılıyor, bunun cevabını öğrensinler.
    Bakın, ben 83 yaşına geldim. Dünya lezzetlerinin üzerimde bir etkisi yok, hepsi rüya olmuş. Hani bir insan ölürken bakacak ki, dünyanın sıkıntısı da, zevkleri de bir rüya... Haşr Sûresinde bir âyet var. Meâlen, “Her yaptığınız öteki dünyaya gidiyor” diyor bu âyet. Gençler bunu düşünsün. Dünya ve insanlar boşuna yaratılmadı...
    Ömür bir anda geçip gider. Öteki dünya bitmez. Bugün Cehenneme teşvik var maalesef. Bütün insanların amacı mide olmuş gibi anlaşılıyor. İnsan bunun için yaratılmamış. “İnsan en güzel şekilde, kâinatın efendisi olarak” yaratılmış. İnsan kâinata takvim olarak yaratılmıştır. Onun için gençler akıllarını başlarına toplasınlar. Onları bir besleyen var. İnsan aklıyla, fikriyle kâinatla alâkadardır. Bunu öğrensinler, aldanmasınlar. Hem dünya işleri ibadete mani değildir. Hem çalışsınlar, hem de ibadetlerini yapsınlar, ihmal etmesinler. Son pişmanlık fayda vermez.

    * Peki Hocam, gençler bunu en iyi ve kolay bir şekilde nereden ve nasıl öğrensinler? Her halde bu bilgiler okul ders kitaplarından öğrenilemez? Bir hadis-i şerife göre Mevlâmız, her yüz senede bir ‘müceddid-i din’ gönderir. Bunun vazifesi, dini; hurâfattan temizlemektir. Günümüzün müceddidi Bediüzzaman Said Nursî Hazretleridir. İnsan düştüğü yerden kalkar. Deccalizm, bu milleti iman yönünden tahrip ederek düşürdü. Onun için iman yönünden hizmet eden bu eserleri okumamız lâzım. İmanımızı kurtarmak için bu eserleri okumak şart. Bediüzzaman diyor ki, “Hakikî imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir.” İmanı olan her şeye karşı korunur. İmanı elde edemeyen bir kişi hep sıkıntı ile yaşar. Bu dünya Allah’ındır. Biz Allah’ı razı etmezsek, O bize huzur nasip etmez. Onun için iki dünyanın saadeti de Yaratıcımızı razı etmektir. Onun için bu eserleri okumamız lâzım. Bu eserler iman yönünden insanı mükemmel hâle getirir. Bu iman sayesinde insan, ‘dünya bomba olup patlasa’ korkmaz. İman temeldir. Bu milletin bu kadar kötülüklere sürüklenmesinin altında da iman zaafı vardır. Sonundaki hesabı düşünmemekten kaynaklanıyor. Onun için her an kamera karşısında olduğumuzu ve hareketlerimizin kaydedildiğini, sonunda da hesap vereceğimizi unutmayalım

Konu Kapatılmıştır

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Asıl Suçlu Erkeklerdir
    By BiKeS_ in forum Bediüzzaman'ın Talebeleri
    Cevaplar: 6
    Son Mesaj: 21.01.09, 23:19
  2. Hüseyin Üzmez Hasta mı, Suçlu mu?‏
    By slim in forum Gündem
    Cevaplar: 17
    Son Mesaj: 08.11.08, 22:58
  3. Suçlu Biziz, Kendimizi Gözden Geçirelim!
    By Müellif-e in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 10
    Son Mesaj: 17.08.08, 23:02

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0