ADALETDE İLTİMAS OLMAZ



Mevlana:


"-Geçmiş milletler, içtimaî -sosyal adalete riayet etmedikleri için perişan ve heIâk oldular. Onlar, içIerinden nüfuzlu biri suç işleyince göz kaparlar, fakat zayıf biri; aynı cürmü işleyecek olsa, ona, tereddüt etmeden cezaya tatbik ederlerdi."



Astığı astık, kestiği kestik olan Beni Mahzum kabilesi ileri gelenleri, başkaları bir suç işlediği zaman derhal tecziyesini (cezalandırılmasını) temin ediyorlar, fakat kendileri için aynı ceza tatbik edilmiyor, bir yolu bulunarak af müessesesi hemen imdatlarına yetişiyordu.



Bu sebeple henüz Müslümanların idaresine geçmemiş bulunan Mekke'de, Beni Mahzum sultası bütün şiddetiyle hüküm sürüyordu. Zaten İslâm'dan evvel Arabistan'ın umumî hissiyatı dâima zayıfın zilleti, kavinin -kuvvetlinin- tekebbür -baskısı- ve ceberrutu -baskısı- ile devam ediyordu.



Resûl-i Ekrem Hazretleri Mekke'yi fethedip İslam kanunlarını tatbik mevkiine koyduğu sırada, henüz Mekke'den ayrılmamışken hırsızlık yaparken yakalanan Fatma adında birini getirdiler. Bu kadın öteden beri fakir fukaranın canını yakmakla şöhret bulmuş, fakat her defasında da Beni Mahzum kabilesinden olduğu için bir yolu bulunarak kurtarılmıştı. Bu defa İslâm kanunlarına göre suçu sabit görüldüğünden, elinin kesilmesine karar verildi. Beni Mahzum kabilesine mensup olanlar, alışkanlıklarından vazgeçmediler; Fatma'nın elinin kesilmemesi için araya vasıtalar koyarak yine affedilmesini istediler. Beri taraftan o güne kadar mallarını çalmak, çoluk çocuklarının rızıklarını aşırmak suretiyle canlarını yaktığı kimseler ise artık adâletin muhakkak icrasını istiyorlardı. Bütün vasıtaların tesirsiz kaldığını gören Beni Mahzum eşrâfı, Üsâme'yi ortaya koydular. Bu zat, öteden beri Resul-i Ekrem'in nezd-i âlilerinde sözleri reddedilmeyen biri olarak bilinirdi. Beni Mahzum'luların ısrarına dayanamayan Usâme, nihayet huzur-u Risalete girip, - " Yâ Resûlallah, Fatma'nın affı için ricada bulunuyorum." dedi.

Bu sözden Resiıl-ü Ekrem'in hiç de memnun olmadıkları mübârek simalarından belli oldu. Üsâme, bin pişmandı. Neden böyle haksızlıklardan yana olmuş, niçin fakir fukaranın mallarını ve iaşesini aşırmayı meslek edinen düşük kimselerin âleti haline gelmişti? Zalimin affını istemek mazluma zulmetmekti...



- " Yâ Resûlallah, âciz ve kimsesiz mazlumların aleyhine bir talepte bulunmak hatasını irtikâp ettiğim için -işlediğim- affınızı istirham eder, ricamdan vazgeçtiğimi bildiririm." diyerek huzur-u Risâletten mahcubiyetle dışarı çıktı.

Emr-i Peygamberi üzere hırsızın eli kesildi. " İlâhi emri yerine getirmekle mükellefim." buyuran Resul-ü Ekrem'in bu hâdise karşısında mübârek gözleri yaşardı ve yanında bulunan Âişe validemize: - " Bu kadın, eli kesildiği için bir ihtiyaç içine düşerse hemen bize gelsin, evimizde istediği bulunmazsa başkalarından bulup ihtiyacını karşılayalım, bunu unutma." dedikten soma Müslümanları Mescid-i Nebeviye toplayarak şu tarihî hutbesini irad buyurdular:



-" Ey Nas -insanlar-! Şunu iyi bilin ki, Hak Teâlâ geçen ümmetlerî içtimaî adalete riayet etmedikleri için perişan ve helâk etmiştir. Onlar, içlerinden nüfuzlu biri cürüm -suç- irtikab ettiği zaman göz kaparlardı; fakat zaif biri aynı cürmü işleyecek olsa, bunun hakkında tereddüt etmeden Had cezasını tatbik ederlerdi. Muhammed'in (SAV) nefsi kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, hırsızlık yapan kızım Fatıma da olsa yine elini keserim!.."



Demek, İslâm adâletinde ayırım yok, eşitlik vardır. 14 asır önce başlayan tatbikat da meydandadır. Yirminci asrın insanın ideali de bu değil midir? Adâlette iltiması, kayırmayı kaldırıp, eşitliği yerleştirmeye çalışmıyor mu?

Anlaşılan, hedef, İslamın adâlet anlayışıdır. Ona varmaya çalışılmaktadır.

MEŞHUR İslâm Hukukçusu Ubey bin Kâb ile Halife Hz. Ömer (RA) arasında bir dâva vardır, ikisi de haklı oldukları kanaatındadırlar. Übey bin Kâb Medine kadısı Zeyd bin Sabit'e müracaat ederek: - " Halifeden dâvâcıyım, dâvâmıza bak ve kimin haklı olduğunu ayırd et diyor. Bu müracaat üzerine kadı Zeyd bin Sabit bir dâvetiye ile Halife Hazret-i Ömer'i derhal mahkemeye çağırıyor ve: - " Hakkında şikâyet var! Kur'ân namına seni mahkemeye çağırıyorum." hitabında bulunuyor. Mü'minlerin Halifesi koca Ömer (RA) dâvetiyeyi alır almaz hemen yola düşüyor; Kur'ân nâmına çağrıldığı mahkemeye giriyor. Halifeyi gören Zeyd bin Sabit - " Yâ Emirel-Mü'minin, buyurun, şu yakınıma gelin. " diyor.

Bu dâvete Halife hiddetleniyor: - " Bana yakınında yer gösterişini, tarafgirliğinin ilk alâmeti olarak kabul ediyorum. Kur'ân nâmına hükmeden hâkimin vazifesi, Halifeye hürmet değil, Kur'ân'ın emrine riayettir! Kur'ân'ın emri ise, hâkimin huzurunda Halife ile herhangi bir şahsın asla farklı olmadığıdır. Sen ise beni dâvâcının bulunduğu yere değil de, kendi yanına çağırıyorsun.. Bu ne hal? "

Halifenin bu derece hiddet ve gazabına rağmen, hâkim Zeyd bin Sâbit gayet sâkin ve mütebessim " anlatayım, yâ Emirel-Mü'minîn. " diyor.



- " Sana yakınımda yer gösterişim, tarafını tutacağımdan dolayı değildir. Çünkü, Allah'a ve âhiret gününe îmânı tam bir hâkimin taraf tutmasına imkân yoktur. Seni yakınıma şunun için çağırdım: Vereceğim hükümlerin âhirette beni mahkum etmemesi için âzâmi derecede dikkatli olmaya mecburum. Bunun için de ifade alırken, şikâyet edileni en yakınıma çağırıyorum; suallerime cevap verirken göz ucu ile de hareketlerini yakından tâkib edeyim de suçlu hâlet-i ruhiyesinde olup olmadığını daha sağlam olarak tesbit edeyim; maksadım budur!



Bu cevaptan çok memnun olan Halife, ellerini kaldırarak: - " Yâ Rabbi, diyor. Görüyorsün ya, ne ben Halife'yim dive hususî bir muamele istiyorum, ne de senin kitabınla hükmedenler Halifeden korkarak iltimas etmek düşüncesini taşıyorlar; hâkimlerine baskı yapan devlet reislerinden olmadığım için, sana ne kadar hamdüsenâlar etsem azdır. " diyerek şu Hadîs-i Şerifi okuyor: - " İnsanlarda iki sınıf var ki, onlar iyi olurlarsa bütün insanlar iyi olur; onlar kötü olurlarsa bütün insanlar kötü olurlar; Onlar da (âlimlerle âmirlerdir."



İslâm'ın ibadet hissiyle , yaşandığı günlerde adalet tatbikatı böyleydi. Dilerseniz bir diğer tatbikatla, bağlayalım bahsimizi Bir yahudi ile Hazret-i Ali'nin (RA) dâvası var. Hakkın kimin tarafında olduğunu tesbit için, günün Halifesi Hazret-i Ebubekir'e (RA) müracaat ederler. Yahudi evvelâ râzı olmak istemezse de İmam-ı Ali'nin " İslâm adaletinde iltimas olmaz. " diye teminat vermesi üzerine muvafakat eder ve HALİFE-İ MÜSLİMİN Hazret-i Ebubekir'in huzuruna girerler. Yahudiye ismi ile hitab ederek yerini gösteren Halife, Hz. Ali için: - " Buyurun yâ Eba Hasan! " diyerek Yahudinin yanına geçmesini işâret eder.

Fakat bu sırada yüzünde üzüntü ve teessür alâmeti gördüğü Hazret-i Ali'ye sorar

- " Yahudinin yanına geç, dediğim için mi kızdın yâ Ali? "

İmâm-ı Ali cevap verir: - " Hayır, hasmım olan Yahudi'yi ismi ile çağırdığınız halde, bana benim en hoşuma giden künyemle hitab ettiniz de, iltimas gibi geldi, ondan. Bu manzara karşısında Yahudi hemen Müslüman olur. Adâlet anlayışı böyle olan bir dinin diğer hükümleri yanlış olmaz, der. "

Ahmed ŞAHİN