Bari 2009 demokrasi yılı olsun!


Bugün yeni yılın ilk günü ve maalesef “gelen gideni aratır” kötümserliğine düşmemiz için epeyce sebep var. Bunların en başında, malûm, ekonomik krizin tahripkâr etkilerinden duyulan endişe geliyor. 2008 boyunca Türkiye’nin hem ihtiyaç duyduğu ve hem de taahhüt ettiği demokratik reformları yapmamış olması ayrı bir kötümserlik nedeni. Bu anlamda artık kaybedilmiş olan eski yıla, yeni yılın da aynı âkıbete uğrayacağı ihtimali ekleniyor. Bundan daha da vahimi ise artık epeyce geride kalmaya ve hani neredeyse unutulmaya yüz tutmuş eski demokratik kazanımların bile geri alınabileceği. Düşünmesi bile yeterince ürkütücü.
2008’e nasıl geldik, bir hatırlayalım. 2007 Nisan’ında, cumhurbaşkanı seçiminin hemen öncesinde, Türkiye’de Cumhuriyet’in temel ilke ve değerlerinin, tabiî en başta da lâikliğin ciddî bir tehlike altında olduğu inancı yaygınlaştırılmak istendi. Zamanın cumhurbaşkanı da dâhil, askerî ve sivil bürokrasinin üst kademe temsilcileri ile CHP, TBMM’nin 1982 Anayasası hükümlerine göre cumhurbaşkanı seçmesini engellemek istediler ve Anayasa Mahkemesi’nin ünlü 367 kararı ile bu isteklerinde başarılı da oldular. Bu, TBMM’nin anayasal görevini yapmasına yönelik “şeklen yasal”, muhtevası ve mahiyeti bakımından hukukî, yâni meşrû olmaktan epeyce uzak bir müdahaleydi. TBMM, bu müdahaleyi 22 Temmuz seçimleri netîcesinde bertaraf edebildi. Netîcede, AB sözcülerinin de o zaman teslim ettikleri gibi, Türkiye’de demokrasi kazanmıştı.
Ne var ki, iş burada bitmedi. Türkiye halkının kendi kendisini seçtiği temsilciler aracılığıyla yönetebilecek olgunluğa “hâlâ” erişmediğini düşünen otoriter-bürokratik vesâyet ideolojisinin savunucuları, Nisan 2007’de başladıkları “Cumhuriyet tehlikede” propagandasını sürdürdüler. Temmuz 2007 seçimlerinin sonuçları, bir büyük gazetenin köşe yazarının ifâdesiyle, “bidon kafalılar”ın fark edemediği bu tehlikenin ciddiyetini iyice ortaya koymuştu.
Oysa Türkiye, % 84’ü aşan bir katılımla seçim yapmış, en azından 1983’ten bu yana ilk defâ geçerli oyların % 87’sinden fazlasının temsil edildiği bir Parlamento’ya sâhip olmuştu. Üstelik bu Parlamento, grubu bulunan dört siyâsî partiden ikisinin (AK Parti ve MHP’nin) açık, DTP’nin ise en azından itiraz etmemek suretiyle katılacağı yeni bir anayasa yapma taahhüdünü de üstlenmişti. Türkiye, anti-demokratik bir yapı getiren ve demokratikleşme yönündeki reformlardan sonra artık dikiş tutmaz bir yamalı bohça ve çelişkiler yumağına dönüşmüş bulunan 1982 Anayasası’nı yeni bir anayasa ile değiştirmeliydi. Bu yenilenme, cumhurbaşkanı seçiminin halk tarafından yapılmasını öngören değişiklikten sonra, iyiden iyiye bir zorunluluk hâlini almıştı.
Bu defâ da, “tehlike”ye ek olarak “uzlaşma” söylemi gündeme getirildi. Yeni Anayasa, AK Parti’nin anayasası olmamalıydı. Tabiî, doğru bir çıkıştı bu. Ama, uzlaşma kimler arasında ve hangi mekanizmalar üzerinden gerçekleşecekti? Soruya pozitif bir cevap bulmaktan çok, “tehlike” çığlığına yakın bir tarzda, bu Parlamento değil, münhasıran anayasa yapmak üzere oluşturulacak yeni bir “kurucu meclis” anayasa yapsın görüşü dile getirildi. Bu görüşün en uç ifâdesi, 2007 seçimlerinden sonra oluşmuş bulunan, temsil ve meşrûiyet kapasitesine itiraz edilmesi mümkün olmayan mevcut TBMM’nin anayasa yapamayacağı yolundaydı. Nitekim, bırakın yeni bir anayasa yapmayı, sadece Anayasa’nın 10. ve 42. maddesindeki değişikliklerle üniversitelerde başörtüsü yasağını kaldırmayı amaçlayan ve bunu da 411 milletvekilinin oyuyla gerçekleştiren Parlamento tasarrufu bile Anayasa Mahkemesi engeline takılacaktı.
TBMM irâdesine Anayasa Mahkemesi’nin bu ikinci müdahalesi, birinciye göre daha dramatikti. Artık Anayasa Mahkemesi, Türkiye’de siyâsî sistemin en güçlü potansiyel aktörü konumuna gelmişti. TBMM’nin gerçekleştireceği her türlü anayasa değişikliği, Anayasa Mahkemesi’nin o muhtemel denetim ânındaki üyelerinin önceden ve makûl sınırlar içinde kestirilmesi mümkün olmayan yorumlarına bağlı olarak, iptâl edilebilir niteliktedir. Anayasa Mahkemesi’nin bu kararına, bir de AK Parti hakkındaki kapatma davası ile ilgili kararını eklemeliyiz. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın AK Parti hakkında kapatma davası açmasının en yakın nedeni, hatırlanacağı gibi, yukarıda değinilen anayasa değişiklikleridir. Bu değişiklikler sonrasında, lâiklik karşıtı eylemlerin odağı hâline geldiği suçlamasıyla kapatılması istenen AK Parti hakkında Anayasa Mahkemesi, ilginç bir biçimde, kanıtların çoğunu yok saydığı, hattâ büyük bir bölümünü çarpıtılmış bulduğu bir iddiânâmeye dayanarak AK Parti hakkındaki suçlamayı yerinde bulmuş, fakat kapatma yerine Hazine yardımından mahrumiyet cezası vermiştir. Sâhip olduğu 340 civarındaki sandalye sayısıyla TBMM’deki en büyük grubu oluşturan ve dolayısıyla bu grubun mensupları olmaksızın TBMM’nin işlemeyeceği bir siyâsî parti hakkında verilmiş olan bu karar, Anayasa Mahkemesi’nin Parlamento üzerindeki potansiyel kontrol gücünü öngörülemez bir biçimde artırmıştır. Böylece Türkiye’nin siyâsî sistemi fiilen bir yargıçlar devletine dönüşme yoluna girmiş olmaktadır.
Bu hafıza tâzelemesinden sonra, 2008’in, aslında 2007 Nisan’ından başlayıp bugünlere gelen, normal bir takvim yılından daha “uzun bir yıl” olduğunu söyleyebiliriz. Ne var ki, bu uzun yıl, Türkiye demokrasisi açısından kayıp bir yıl olmuştur. 2007’ye doğru ve 2007 başlarında, Türkiye’nin demokratik ve diğer reformları yapmakta zorlanabileceği bir siyâsî atmosfere girdiği düşünülüyordu. Bu düşünce temelinde, AK Parti’nin hem cumhurbaşkanı ve hem milletvekili genel seçimlerinin yapılacağı 2007 boyunca, 2002-2005 arasındaki reformcu performansını sergileyemeyeceği de kabul ediliyordu. Buna karşılık aynı kabul 2008 için söz konusu değildi ama, 2008 de 2007 gibi geçmiş, yani kaybedilmiş oldu.
Şimdi, “bari 2009 demokrasi yılı olsun!” demek istiyoruz. Ancak, yine sorun var: Mart 2009 yerel seçimleri. Bu seçimlerin nasıl geçeceği, nasıl sonuçlanacağı pek belli değil. Bırakın demokratik ilke ve değerler açısından gereken reformları yapmayı, kâhir ekseriyeti elinde bulundurduğu Parlamento irâdesine yönelik, demokratik siyâsî sürecin dışında kalan aktörlerden kaynaklanan müdahalelere karşı Parlamento irâdesini hâkim kılmak yönünde bile harekete geçmemiş olan AK Parti’ye Türkiye seçmeni bir “sarı kart” gösterir mi? Yoksa AK Parti, demokrasi yönünde hareket etmeyip bürokratik vesâyet makamlarıyla uzlaşma görüntüsü verdiği, görüntü ne demek, belki de hakikaten uzlaşmış olduğu ve böylece demokratik reform çizgisinden uzaklaştığı için ödüllendirilir mi? Bilemiyoruz. Bilinen, Türkiye’nin, ister milliyetçilik deyin, ister ulusalcılık, çağdaş demokrasinin farklılıkları öne çıkaran, farklılıkların kamusal/siyasal alanda kendilerini özgürce ifadesini gerektiren standartlarını benimsemesine karşı çıkan bir siyâsî iklimin etkisi altında bulunduğudur. Bu iklim, Anayasa Mahkemesi örneğinde somutlaşmış bulunan otoriter-bürokratik vesâyet, makamlarının etkisini artıran ve böylece demokratik reformların önünü tıkayan en önemli engeldir. “Bari 2009 demokrasi yılı olsun!” derken, aslında başta AK Parti olmak üzere, Türkiye’deki tüm siyâsî aktörlerin kendi varlıklarının altını oyan demokrasi dışı müdahale imkânlarını yok edecek reform girişimlerini âcilen başlatmaları gerektiğine dikkat çekmek istiyoruz. Prof. Dr. Levent Köker / Zaman, 1.1.2009