Konu Kapatılmıştır
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 9 ve 9

Konu: Tarihe Not Düşün

  1. #1
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Exclamation Tarihe Not Düşün

    Mehmet KARA
    Tarihe not düşün



    Yazmakta geciktiğimiz birkaç notu bugün yazmak istiyorum.
    Bunlardan birisi YAŞ meselesi… Yüksek Askerî Şûrâ’nın aldığı kararlar yargı denetimi dışında olduğu için yıllardır tartışılıyor, ama bir türlü düzeltilemiyor.
    YAŞ’ın Ağustos Şûrâsı’nda 1996 yılından bu yana ilk kez hiçbir ihraç gerçekleşmemiş olması, CHP ile Genelkurmay arasında polemiğe sebep olmuştu. YAŞ’ın kış dönemi toplantısında 24 askerin TSK ile ilişikleri kesilmesi bu polemikleri (!) bitirdi. Bu şûrâda bir ilk de yaşandı. Daha önceleri “disiplinsizlik” gibi bir genel bir ifade kullanılırken, YAŞ’tan ilk kez izahatlı ihraç yapıldı. “19’u uyuşturucu ve ahlâk dışı ilişkilerden, 5’i de irticai faaliyetlerden olmak üzere 24 asker ordudan atıldı…” denildi.
    Tarihe not düşmek adına, 2000’den bu yana ihraç bilânçosu açıklayalım. 2000 yılında 62, 2001’de 20, 2002’de 24, 2003’te 20, 2004’te 20, 2005’te 15, 2006’da 54, 2007’de 61…
    Abdullah Gül’ün başbakan olarak katıldığı ilk YAŞ toplantısından beri yeni bir uygulama daha başladı. Erdoğan da bunu devam ettiriyor. YAŞ kararlarına hem Başbakan hem de Millî Savunma Bakanı “şerh” koyuyor. Bu sefer de şerhlerini koydular, ama Cumhurbaşkanı Gül kararları onayladı. 24 asker şimdi YAŞ kararlarının yargı denetimi dışında bırakılması sebebiyle yargıya başvuramayacak.
    “YAŞ kararları yargı denetimine açılsın” diye yıllardır söyleniyor ama bir türlü halledilmiyor. Sadece “şerh” koyuluyor. O da bir işe yaramıyor. Bu işi düzeltecek olanlar 6 senede olduğu gibi sadece şerh koymakla yetinirse bu problem çözülecek gibi görünmüyor.
    MECLİS’İN “EN”LERİ…
    Mesut Yılmaz ile Kamer Genç bağımsız milletvekili olarak seçilmişlerdi. Bu iki milletvekilinin “en az” ve “en çok” konuşan milletvekilleri oldukları istatistiklerle ortaya çıktı.
    Seçimin üzerinden 17 ay gibi bir süre geçti. Yani ortalama 510 gün oldu. Bir gazeteci arkadaşımız (Yeni Şafak’tan Behçet Güngör) usanmadan tutanakları araştırıp Mesut Yılmaz’ın bu 510 günde ne kadar konuştuğunu ortaya çıkarmış. Yılmaz 510 günde tamı tamına 925 kelime konuşmuş! -Yani her güne bir kelime bile düşmüyor.- Yılmaz’ın ağır konuştuğunu bilmeyen yok, ama bu kadar da az konuştuğunu duyunca Rizeli vatandaşın sorunlarının kürsüden ne kadar aktardığı da ortaya çıkıyor.
    En çok konuşan milletvekilini de TBMM Başkanvekili Cenap Gürpınar ortaya çıkardı. Meclis’te her söze müdahale eden, her kanun tasarısında konuşmanın yolunu bulan, sataşmaları ile Meclis oturumlarını idare edenleri zaman zaman sinirlendiren Kamer Genç’in 425 defa konuştuğu yine böyle bir tartışmalı oturumda Gürpınar açıkladı. Buna rağmen Genç, hâlâ en az konuşan milletvekili olduğunu iddia ediyor!
    BU DA OLDU!
    Gazetelerde haberi gördüğümde başlığı yanlış okuduğumu düşünüp, tekrar tekrar okuma gereği duydum…
    Hayrete düşüren habere göre, sağlık ocağına gelen başörtülü hastaları tedavi etmeyip, hakaret eden doktora mahkeme 10 ay hapis cezayı vermiş. Geçtiğimiz Nisan ayında Konya’da Yalıhüyük Sağlık Ocağına giden G. Ç. (20) ve H. K. (24), kurumda görevli Doktor E. E.’nin (64) aşağılayıcı tavrıyla karşılaşmış. Doktorun kendilerine “Biraz çağdaşlaşın, bu kıyafetle buralara gelmeyin” demesi üzerine mahkemeye başvuran hastalar, hukuk mücadelesini kazandı. Doktora verilen 10 aylık hapis cezası, 10 bin 500 YTL para cezasına çevrildi. Şimdiye kadar hep başörtülülerin ceza aldığını duyduğumuz için başörtülülere hakaret eden birinin ceza alması gerçekten hayret verici değil mi?
    NİYE AZALIYOR ACABA?
    Vatandaş, seçtiği milletvekillerinden sorunları çare olmasını bekler. İsteklerini de değişik yollarla seçim gönderdikleri vekillerine iletirler. Ziyaret, telefon, e-posta yoluyla olduğu gibi mektupla da bu isteklerini iletirler.
    Yapılan açıklamalara göre, milletvekillerine gönderilen postalarda da azalma olmuş. Milletvekillerine dağıtılmak üzere Meclise gelen günlük 130-140 posta çuval sayısının 40-50’ye düştüğü açıklandı. Bu postalardan bazılarının da faturalar, dâvetiyeler olduğu hesaba katılırken, milletin vekillerinden ümitlerinin kalmadığını gösteriyor. Yoksa çuval çuval mektuplar niye azalsın ki?
    Alıntı: 14.12.2008 PAZAR Y A Gz.

    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  2. #2
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Mehmet KARA
    Obama’nın ziyaret önemli, ama…




    Sevinçliyiz hepimiz. Çocuklar gibi mutluyuz. Çılgınlar gibi sevinsek yeridir. 40 gün 40 gece havaî fişekler atmamız lâzım. Biz sevinmeyelim de kim sevinsin? Yaşasın Barack Obama geliyor. Hem de Yunanistan’ı ziyaret etmeden önce, Avrupa’da hiçbir ülkeyi ziyaret etmeden de önce… Ne mutlu bize…
    Bir takım kişilerin ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’dan Obama’nın Türkiye’yi ziyaret edeceği “müjdesini” aldıkları günden beri bir zil takıp oynamadıkları kaldı. Gazete manşetlerine bakılırsa yeni ABD başkanının ne söyleyeceği önemli değil, görevi devralmasının ardından, hem de daha 100 gün dolmadan Türkiye’ye geliyor olması yeterli! Bu ziyaret öylesine abartıldı ki, reklâmcılar Obama gelmeden reklâmını yayınlamaya başladılar. Meclis’in avizelerine dahi bakım yapıldı, 500 kiloyu bulan avizenin tuttuğu yerler güçlendirildi.
    Obama’nın yiyeceği, içeceği, giyeceği malzemelerle birlikte CİA ajanları önceki gün Türkiye’ye geldiler. Bu malzemeler 9 tırla ancak taşınabildi.
    Bugüne kadar Türkiye’yi sadece dört ABD başkanı ziyaret etmiş. 20 Ocak’ta Beyaz Saray’a yerleşen Barack Obama, göreve başladıktan sonra Türkiye’ye en kısa sürede gelen başkan olacak. Millet olarak zaman zaman sevincimizde, üzüntümüzde, tepkimizde abartılı oluyor. Elbette Obama’nın Türkiye’ye ziyareti diplomatik açıdan son derece önemli. Özellikle seçimi kazanmasının ardından yaptığı konuşma 8 yıllık Bush yönetiminin Müslümanları rencide eden icraatlarından sonra önem kazanıyor. “Müslüman dünyasına sesleniyorum, karşılıklı çıkarlarımız var. Yumruğunuzu açın elinizi sıkacağız. Biz yeni bir çağ başlatmaya kararlıyız… Dünya değişiyor biz de değişeceğiz” sözleri bütün dünyada da olduğu gibi Müslüman ülkeler için önemli vaatlerdi.
    Obama’nın Müslüman dünyasına Türkiye’den mesaj verip vermeyeceği belli olmamakla birlikte İslâm’la demokrasiyi bağdaştıran bir ülke olan Türkiye’den vereceği mesaj bu anlamda elbette önemli. Çünkü, kendinden önceki başkan, Afganistan ve Irak başta olmak üzere bir çok Müslüman ülkede kan ve gözyaşına sebep olmuşken, görev süresi dolmasa belki İran’a da saldırmayı düşünmüşken, Obama’nın bu vaatlerin arkasında durmasını sağlamak için diplomatik çalışmalar yapılması gerekir. Obama’nın Türkiye’de İslâm âlemine mesaj vermeyeceğini söylemesine rağmen bu fırsatı kaçırmayacağını da göz ardı etmemek gerekir.
    Ancak bu kadar abartılı sevinmeye gerek var mı? Ne amaçla geliyor? Türkiye’ye ne mesajlar verecek? Türkiye’den ne talepleri olacak? Afganistan asker talebi ya da Irak’tan askerlerini Türkiye üzerinden çıkarması gündeme gelecek mi? ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Wood’un “Türkiye ile yapacak çok işimiz var” derken neyi kastetti? Programı net olmakla birlikte 5-7 Nisan’da yapılacak “medeniyetler ittifakı toplantısı” için Türkiye’ye gelecek Obama, Türkiye’ye gönül almaya mı, yoksa Bush yönetiminin bozduğu ilişkilere yeni bir başlangıç yapmak için mi geliyor? Bunları konuşmak gerekmez mi?
    Bir de Türkiye’ye geldiğinde “Türkiye büyük ülke… Dünyada ya da bölgede Türkiye’siz çözüm olmaz” derse bakın o zaman ne kadar seviniriz. Peki, Obama 1915 olaylarının yıldönümü olan 24 Nisan’da “soykırım” derse ne yapacağız? O zaman bu sevinç kursağımızda kalmayacak mı?
    Bunun için gerçekçi düşünüp, boşu boşuna Türkiye’ye gelmediğini görmemiz gerekiyor. ABD’ye söyleneceklerin plânlamasının yapılması gerekir. Bu anlamda, ABD’nin Irak’tan çekilmesi sürecinde Türkiye’den katkı istenirse verilecek cevap, sözde Ermeni soykırımı gündeme getirilirse gösterilecek tepki, ABD’nin İslâm âlemiyle ilişkilerinde Türkiye’nin büyük katkısının olacağının üstüne basılarak söylenmesi ve Türkiye’nin hassasiyetlerinin vurgulanması gibi konuları ile ilgili şimdiden bir altyapının oluşturulmasını faydalı olacaktır. Yoksa, Türkiye’ye geldiğinde, arkada boğaz manzaralı bir görüntü verdirmek—Bush’ta olduğu gibi—bir sonuç ortaya çıkarmayacaktır.
    Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Obama’nın Türkiye ziyareti öncesi İran ve Irak’a gitmesi ve bir nevî ABD-İran ve Irak’ta da arabuluculuk misyonu üstlenmesi, İran yolunda Obama’nın söylediği sözleri tekrarlayarak yeni bir dönemin başladığını, yeni bir çağın açılabileceğini, el sıkışmak için önce yumrukların açılması gerektiğini söylemesini de iyi analiz etmek gerekir.
    Cumhurbaşkanı Gül her ne kadar ziyaretin tek gündem maddesinin Türkiye-ABD ilişkileri olacağına söylese de, Türkiye ziyareti öncesi Obama’ya açık mektup olarak gönderilen, aralarında ABD’li öğretim üyeleri, ABD’deki sivil toplum kuruluşu başkanları ve Türk aydınların olduğu 80 kadar aydının “bölgede demokratik reformların savaş, tehdit ve dayatmalarla değil, barışçıl yollarla yapılması çağrısı”nda bulunan mektubunun da göz ardı edilmemesi gerekiyor. Bu aydınların ABD’nin on yıllardır insan haklarını ihlâl eden, işkence yapan ve kendilerini eleştirmeye cesaret edenleri hapseden baskıcı rejimleri desteklediğine işaret ederken, Obama’ya, Arap ve Müslüman dünyasında demokrasiyi destekleme çağrısı yapmaları dikkate alınmalı. Bu da Obama’ya söylenmeli. Ziyaret önemli, ama bütün bu soruların da cevabının verilmesi gerekir.

    27.03.2009

    E-Posta: mkara@yeniasya.com.tr


  3. #3
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Mehmet KARA
    Türkiye buruk şekilde sandığa gidiyor




    Yarın sandık başına gidiyoruz. Aylardır yükselen meydanların tansiyonu düşerken, tansiyon sandığın açılmasını bekleyen partilerde yükselecek. Millet sandığa giderek belediye başkanını, muhtarını seçecek. Bu seçimin en çok hatırlanacak üç konusu olacak. Liderlerin birbirlerine karşı çok ağır lâflar sarf etmesi, YSK’nın seçimlere iki haftadan az bir süre kala açıkladığı kimliklerde TC numarası olma şartı ile sandık görevlilerinin başörtüleriyle görev yapamayacaklarını açıklaması ve BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopter kazası…
    Yazıcıoğlu’nun elim helikopter kazası siyaseti kilitledi, kimsenin seçimleri düşünecek hali kalmadı. Bütün liderler mitinglerini iptal etti. BBP genel merkezi geçmiş olsun ziyaretine gelenlerle dolup taşıyor. İçinde Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun da bulunduğu düşen helikopteri arama çalışmaları bu yazı kaleme alındığı saatlerde hâlâ bir netice vermemişti. Gergin ve üzüntülü bekleyiş hâlâ devam ediyordu. Çarşam günü saat 15.00 civarında düştüğü söylenen helikopterin günlerce bulunamaması birçok soruyu gündeme getiriyor. Hava şartlarının aramayı zorlaştırmasını kabul etmekle birlikte, son birkaç senede dört “şüpheli trafik kazası” geçiren Yazıcıoğlu’nun böyle bir kaza geçirmesi de soruların artmasına sebep oldu. Bundan yaklaşık 10 gün gönce gazetelerin Ankara temsilcileri ile birlikte bir yemekte buluştuğumuz Yazıcıoğlu, hazineden partilere verilen yardımlarından şikâyet edip, kendilerinin yardım alamadığını, bu yüzden her ile yetişmelerinin zor olduğunu söylerken serzenişte bulunmuştu. Hatta Yazıcıoğlu, yemeğe de bu yüzden bir saate yakın geç gelebilmişti.
    Helikopte kiralanması gündeme geldiğinde de “Biz Hazine’den yardım alamıyoruz, arkadaşların desteği ile helikopter kiraladık” dediği de kamuoyuna yansıdı. Seçim kampanyası boyunca hep karayoluyla mitinglerine giden Yazıcıoğlu’nun, kurmaylarının iki ayrı mitinge katılabilmek için helikopter kiralama talebini şakayla da olsa “Beni öldürmek mi istiyorsunuz” diyerek helikoptere binmişti. Kaza sonrasında yaşanan bilgi kirliliği sinirleri hayli gerdi. Kazanın olduğu saatlerden itibaren, “Bulundular. Ağır yaralı yok. Hastaneye geliyorlar” türü devlet yetkililerinden alınan bilgilerin canlı yayınlarda duyurulması, sonrasında bu haberlerin yalanlanması ve bu yazının yazıldığı saatlarde yaklaşık iki gün geçmesine rağmen hâlâ koskoca helikopterin enkazına ulaşılamaması, kapalıyken bile cep telefonlarının sinyallerinin alınabilindiğinin söylenmesine rağmen kazanın olduğu günün gecesinden itibaren sinyallerin alınamaması büyük üzüntü, merak ve şaşkınlığa yol açıyor. Bir taraftan havadan, diğer taraftan üç bin kişi karadan zor hava şartlarına rağmen enkazı bulmaya çalışıyor. Helikopterde bulunan İHA muhabiri İsmail Güneş’in kazadan hemen sonra acil servisle yaptığı konuşmaya bakılırsa, yaralıların işi hayli sıkıntılı. Muhabirin—belki şoktan olabilir—Muhsin Yazıcıoğlu’nu helikopterde görememesi ve orada söylediği şu cümleyi aktarmak istiyorum. 112 görevlisinin “Aynı helikopter ile mi havalandınız?” soruna muhabir şöyle cevap veriyor: “Evet. Ayağım çok kötü kırıldı. Ölen de var her halde. Bu arkadaş kim ya!..”
    Bu yazıyı okuduğunuz saatlerde İnşallah helikoptere ulaşılmış ve Yazıcıoğlu ile birlikte diğer 5 kişi de sağ olarak kurtulmuş olurlar. Allah ailesine, sevenlerine ve milletimize sabırlar versin.
    * * *
    ARTIK SÖZ SİZİN
    Liderlerin seçim kampanyalarındaki üslûplarını iyice bozdukları, magandalı, adam olup olmadıkları, namertli, “ağız tadıyla küfür edemiyoruz” serzenişleri (!) gibi konular ile YSK’nın son andaki “kamusal alan” ve sandık kurullarındaki görevlilerin de “hizmet veren” oldukları iddiasıyla, sandık görevlilerinin başörtüleriyle görev yapamayacaklarını açıklaması konularındaki görüşlerimizi malûm olduğu için bu konulara girmeyelim. MAZLUMDER’in genelgesinin iptali ve yürütülmesinin durdurulması için Danıştay’a açtığı dâvâ sonuçlanmadı. Başbakan Erdoğan’ın “Artık yetki. Nedir bu sıkıntı? Böyle şey olur mu? Demokrasi bu şekilde engellemekle tekâmül etmez. Arkadaşlarımız görüşüyor. Temennî ederiz bu yanlıştan dönülür” demesine rağmen yanlıştan dönülmedi. Yani, yarın sandık müşahitleri başörtülü olamayacaklar. Evet, yarın sandık başına gidiliyor. Buruk bir seçim olacağı muhakkak. Ama yarın bütün Türkiye’de sandıklarda oylar kullanılacak. Millet yarın artık seçim öncesinde ve seçim sırasında yaşanan karışıklıklara, kavgalara, seviyesiz tartışmalara, karşılıklı restleşmelere karşı “son söz benim” diyecek. Yarın herkes susacak, millet konuşacak. Milletin kararından sonra da herkes bu karara saygı göstermek durumunda kalacak. Burada esas olan, herkesin demokrasinin önemli göstergelerinden birisi olan sandığa gidip oyunu kullanarak demokrasiye sahip çıkmasıdır. Çünkü, son pişmanlık fayda etmez. Sandığa gidelim ki, demokrasi kazansın…

    28.03.2009

    E-Posta: mkara@yeniasya.com.tr



  4. #4
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    AK Parti’ye ne oldu?"Baskın yorum şu: “Sandık siyasi iktidarı uyardı…” Bu aynı zamanda doğru yorum… Seçim sonuçlarını çeşitli vurgularla ele almak elbet mümkün… AK Parti’nin hâlâ açık ara birinci parti olması bu vurgulardan birisi. AK Parti’nin son seçimlerden bu yana, yüzde 7’lik bir oy kaybına uğramış olması da diğer önemli bir vurgu. Bu partinin Türk siyasetinde son 7 yıldır kendisiyle yarışan taşıyıcı güç olduğu dikkate alınırsa, bu gücün aldığı hasar ve bunun anlamı diğer vurgu ve unsurlar karşısında çok daha önemlidir… O zaman soru şudur: AK Parti bu hasarı neden almıştır, bunun anlamı nedir? İki gündür en çok altı çizilen faktör, ekonomik kriz. AK Parti’nin oy kaybını doğrulamak isteyenler de AK Parti’yi ağır hasarlı göstermek isteyenler de bu faktöre aşırı önem veriyorlar. Söylenen şu: AK Parti 2007 seçimlerinde olumlu ekonomik göstergelerin ve güven ortamının meyvasını toplamıştı, şimdi ise tersi oldu, krizin etkileri, Başbakan ve hükümetin ağırlık koymamasıyla artan güvensizlik olumsuz şekilde oylara yansıdı. Bu, elbet ciddiye alınması gereken bir faktördür. Ancak kanımızca ne tek başına açıklayıcıdır ne de asli faktördür. Asli faktörlere gelince… Önce merceği 2007 Temmuz seçimleri ile 2009 Mart seçimleri arasındaki ortam ve durum farkına yöneltmek gerekir. 2007 seçimleri, askeri bir muhtıra, 367 krizi, erken seçim gibi unsurlarla “siyaset dışı ve karşıtı bir dalga”nın karşısında AK Parti’yi dikmiştir. AK Parti bu dalga karşısında “siyasi alanı, siyaseti ve demokrasi”yi temsil eder bir konuma gelmiş ve ortaya yüzde 47’lik sonuç çıkmıştır. Başka bir ifadeyle, 2007 seçimleri siyaset ve değişim istikametinde AK Parti etrafındaki oluşan ittifak rüzgârının estiği seçimler olmuş, siyasi iktidar kendisini aşan bir oy oranına ulaşmıştır. Nitekim ittifak yapanlar arasında kentli liberaller, sol libe-raller, özellikle Kürtler önemli bir yer tutmuştur. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, bu ittifak sadece siyaset dışı müdahalelerin değil, aynı zamanda AK Parti’nin 2003-2007 yılları arasında izlediği reformcu politikaların da eseriydi. AK Parti’nin oy kaybını açıklayan “asli faktör” tam bu noktada karşımıza çıkmaktadır. 2009 seçimlerinde siyasi iktidarın yaşadığı oy kaybının asli nedeni bu ittifakın sekteye uğraması, ittifakın sekteye uğramasının asli nedeni ise AK Parti’nin 2007 sonrası daha az reformcu, daha sistemci ve devletçi, hatta zaman zaman otoriter bir görüntü çizmesidir. Toleransı daha az, çatışmacı, partiden çok liderini öne çıkaran, kendi özgül ağırlığının altını fazla çizen bir AK Parti, söylemde ve tartışmalarda, hatta zaman zaman uygulamalarda kendisine yapılan uyarılara rağmen gerilemeye devam etmiştir. Kürt meselesi ve söylemi bunlar arasında özel bir yer tutmaktadır. Zira bu söylem, reformcu ve özgürlükçü bir tutuma, en azından devlet söyleminden farklı bir konuşma ve görme biçimine işaret ederek, ülkedeki “demokrat siyasanın haritası”nı yönlendirmektedir. Sadece Güneydoğu’daki oyları değil, Türkiye genelindeki liberal ve demokrat oyları da harekete geçirmektedir. 2007’de öyle olmuştur. 2009’da aynı tablo bu kez tersten çalışmıştır. Steril bir hizmet vurgusu, kimlik politikasının, dolayısıyla kimlik fikrinin külliyen reddi, buna karşın 2007 Ağustos’undan, yani Dağlıca baskınından itibaren askeri tarz ve dilin devreye girmesi, DTP’yle sürdürülen dışlayıcı kavga, bu çerçevede ortaya çıktan “ya sev ya da terket”i andıran bir söylem, Aktütün meselesinde kullanılan askercil dil, özür kampanyasına tepki ve benzerleri bu ters çalışmada, AK Parti’nin yaşadığı imaj eroz-yonunda önemli bir yer tutmuştur.. İkinci gerileme faktörü de budur… "Yeni Şafak, 31.3.2009 Ali Bayramoğlu
    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  5. #5
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Mehmet KARA
    Seçimden çıkarılacak dersler




    29 Mart mahallî seçimleri birçok yönüyle yorumlanmaya, seçim sonuçlarının mesajları tartışılmaya devam ediyor. Seçimleri bir cümle ile özetlemek gerekirse, millet iktidarı ikaz etti. Bunun yanında muhalefete çok fazla destek vermediğini gösterdi.
    Seçimi kim kaybetti, kim kazandı? Her parti seçim sonucunu kendi cephesinden değerlendireceği için değişik yorumlar yapılabilir. İktidar “Dünyayı etkileyen ekonomik kriz ve iktidar, partileri yıpratır, bunlara rağmen yine birinci partiyiz” derken, muhalefetteki iki parti “Oylarımızı şu kadar arttırdık” diyebiliyor. Bir başka parti ise yüzde 5-6 oy almasına rağmen “Seçimin galibi biziz” diyebiliyor.
    CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, “İktidar partisinin gidici olduğu anlaşılmıştır” derken, Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin “Sonuçların hükümete olan desteğin sürdüğünü gösterdiğini söylemiştir” değerlendirmesinde bulunuyor. Diğer yandan, Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, oy kaybını inkâr etmelerinin mümkün olmadığını söylerken, “yine de yüzde 39’luk oy oranının AKP’nin hâlâ Türkiye’de siyasetin ana nehri olduğunu gösterdiğini” ifade ediyor.
    Öyle anlaşılıyor ki, başarı ya da başarısızlık hangi pencereden baktığınıza bağlıdır.
    Bu seçimin sonuçlarına bakıldığı zaman iktidar partisinin de muhalefet partilerinin de çıkartmaları gereken önemli dersler olduğu ortada. Bir parti sadece sahil bölgelerinde, bir diğer parti sadece bir bölgede, diğer parti de belirli bölgelerde oy alıyorsa, elbette başlarını ellerinin arasına koyup, “Nerede yanlış yaptık” diye düşünmesi lâzımdır. Görüldü ki, millet erzak ya da beyaz eşya yardımı ile oyunu vermiyor. Bu, alınması gereken derslerden birisi oldu. Baykal’ın “Halkın CHP’ye yeni bir bakışı ve beklentisi ortaya çıkmıştır. Biz de bu talepleri göz önünde bulundurarak çalışacağız” demesi de kendi açısından bir ders aldığını gösterdi.
    Bu arada kendi ilinde seçimi kaybeden Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen’in “niye kaybettikleri”ni ifade ederken, “2S’de 2K’da kaybettik. 2S ile 2K’dan kastım, neredeyse hiç olmadığımız sahil şeridinde kaygı, sınırda ise kimlik gerçeğine takılıp kalmamızdır. Demek ki, sınırdaki, Güneydoğu’da kimlik ile ilgili endişeleri gideremedik. Güneydoğu sorununu çözmede ikna edici olamadık” demesi de ders alındığının izahı olmuştur.
    Sonuçlara iktidar açısından bakarsak, oylarında kan kaybı yaşanıyor. Son seçimde alınan yüzde 38.8’lik oy, bir önceki mahallî seçimlere göre yüzde 4, 2007 yılındaki genel seçimlere göre ise yüzde 8 oy kaybı anlamına geliyor. Bunun değişik sebepleri var elbette. Sadece ekonomik krize bağlamak gerçekçi olmayacaktır. Birçok sebep sıralanabilir. Meselâ, aday tesbitindeki yanlışlar, seçim kampanyalarında yaşanan üslûpsuz tartışmalar gibi sebeplerde etkili olmuştur. “Ceketi aday göstersek seçilir” türü propagandalar, hatta helikopter kazasından sonra enkazın günler sonra bulunması bile bu sebepler arasında sıralanabilir. Başbakan “Gerekli mesajı aldık” derken bunları da düşünmüş olmalı.
    Sonuçlar hükümet açısından bir durumu daha ortaya çıkardı. Bazı bakanların ve parti yöneticilerinin kendi illerinde seçimi kaybetmeleri başka bir tartışmayı da gündeme getirdi. Bu da uzun süredir konuşulan fakat bir türlü yapılmayan kabine revizyonu. Bu illeri şöyle sıralayabiliriz. Tayyip Erdoğan’a başbakanlık yolunu açan ve ilk milletvekili seçildiği il olan Siirt’te, AKP’nin güçlü isimlerinden eski Meclis Başkanı Bülent Arınç’ın memleketi olan Manisa’da, Millî Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in seçim bölgesi olan Van’da, Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen’in seçim bölgesi olan Mersin’de seçimi AKP’nin kaybetmesi bu tartışmayı hararetlendirdi.
    Bir gazetenin, “Bakanlardan istifa resti” şeklindeki manşeti Başbakan Erdoğan’ı kızdırmaya yetti. Bu kızgınlığa bakılırsa Erdoğan’ın bu konuda ne kadar hassas olduğunu gösteriyor. “Eğer o toplantıdaki bilgilerin dışarı sızması gibi bir şey olsun altı bakanın altısını da dışarıya koyarım” diye sert bir cevap verirken, revizyon olursa da bunun seçime bağlanmaması gerektiğini söylemesi de revizyonun olabileceğini gösteriyor.
    Seçim sonuçları ile ilgili olarak Mustafa Karaalioğlu’nun yorumunu yazmadan geçmeyeyim. “SP, ‘nisbeten’ güçlü medya desteği ile girdiği seçimden yüzde 5.2 ile çıkabilirken, DP gibi varlığı unutulmuş bir partinin bile medyada tek kelime bahsedilmeden yüzde 3.7 oy alması dikkat çekicidir…” (Star, 2.4.2009) Bu seçim sonuçları önümüzdeki günlerde de tartışılacağa benziyor. Son sözü millet söyledi, demokrasiye sahip çıktığını gösterdi, bunu yaparken de herkese dersini verdi. Siyasî partilere de halkın verdiği dersi iyi okumaları ve gereğini yapmaları kaldı.

    03.04.2009

    E-Posta: mkara@yeniasya.com.tr



  6. #6
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    "Bu illeri şöyle sıralayabiliriz. Tayyip Erdoğan’a başbakanlık yolunu açan ve ilk milletvekili seçildiği il olan Siirt’te, AKP’nin güçlü isimlerinden eski Meclis Başkanı Bülent Arınç’ın memleketi olan Manisa’da, Millî Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in seçim bölgesi olan Van’da, Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen’in seçim bölgesi olan Mersin’de seçimi AKP’nin kaybetmesi bu tartışmayı hararetlendirdi."
    [Yorum'suz..!]
    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  7. #7
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Mehmet KARA
    Türkiye’nin kaybedecek zamanı kalmadı


    Seçim bitti artık ülkenin gerçek gündemine dönme vakti geldi. Çünkü 2-3 aylık seçim kampanyası döneminde gerek oy kaygısı gerekse de değişik mülâhazalarla birçok meselenin üzerine gidilemedi.

    Özellikle dünyayı kasıp kavuran ekonomik krizle ilgili olarak seçmene hoş görünmeye dönük paketler açıldı. Ancak bu paketlerin krizi bertaraf etmeyeceği de ortada. Zira, Türkiye’nin 2008’in son çeyreği itibariyle yapılan uluslar arası kıyaslamada, ekonomide küçülmenin en fazla olduğu ikinci ülke olduk. Bu yılın ilk çeyreğinde belki de ilk sıraya yükseliriz.
    Türkiye’nin büyük bir ekonomik daralmayla karşı karşıya olduğu ortada. Bu daralma zaten çok yüksek olan işsizlik oranını daha yükseltecek.
    BM Genel Sekreteri Ban Ki-Mun, G20 zirvesinden önce İngiliz Guardian gazetesine yaptığı açıklamada, ekonomik kriz için tedbirler alınmaması durumunda dünya genelinde “sosyal kargaşa” çıkabileceği uyarısını yaparken, “Daha kötüsü olmasından korkuyorum. Bazı devletlerin sonu olabilir” ikazını da yapıyor.
    Bu durum, global dünyada elbette Türkiye için de geçerlidir. Kriz tellâllığı yapmamak lâzım, ancak bazı gerçeklerin de görülmesi gerek. Bu durumda hükümetin işveren ve işçi kesimleriyle acilen toplantı yapıp, uygulanacak tedbirleri bir an önce alması gerekiyor.
    * * *
    Bir diğer konu da sivil anayasa… Başbakan Erdoğan hızlı trenin seferlere başlaması dolayısıyla Eskişehir’e giderken yaptığı açıklamalarda seçimlerin hemen ardından 4-5 konuda anayasada bir değişiklik yapılabileceğini söylemişti. Temmuz 2007’de “Tamamen sivil bir anayasa yapacağız” diye yola çıkılarak, taslaklar hazırlayan hükümetin şimdi 4-5 değişiklikle bunu geçiştirmeye çalışmasını kimseler kabul edemiyor.
    Başbakan bunu söylerken, değişikliklerin Anayasa Mahkemesinde iptal edilebileceği endişesini de taşıyor. Anayasa Mahkemesinin yapısının değişmesini istediklerini bu konudaki talep üzerinde çalıştıklarını dile getiriyordu.
    Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış ise seçimlerden önce yaptığı açıklamada Türkiye’nin mevcut anayasa ile AB üyesi olamayacağını söylemiş, AB yetkilileri de bunu desteklemişlerdi. AB’li yetkililer şimdi de hükümetin reformlara devam etmesi gerektiği üzerinde dururken, demokratikleşmenin en önemli adımının da sivil bir anayasa olduğunu vurguluyorlar. Yani, demokratikleşme ve özgürlükler konusundaki beklentiler AB süreci de dikkate alınarak yeni bir anayasanın yürürlüğe konulmasıyla karşılanmalı.
    Türkiye’nin sivil ve demokratik bir anayasayı 2009 yılı içinde yürürlüğe koyması gerekiyor. Halk, bu anayasa ile daha fazla yönetilmek istemiyor.
    Başbakan Erdoğan, seçim sonuçlarını değerlendirdiği partisinin yetkili kurullarında, reformlara devam edileceğini söylüyor. O zaman, öncelikli reform; demokratik, özgürlükçü, sivil, insanı ön plâna çıkaran bir anayasa yapmaktan geçiyor. Zaten anayasanın birkaç maddesini değiştirerek “sivil” yapmak da mümkün görünmüyor.
    Şu da unutulmamalıdır: Yeni anayasanın geniş bir uzlaşmayla yapılması gerekiyor. Bundan önce hem iktidar partisi, hem muhalefet partileri, hem de sivil toplum örgütleri tarafından hazırlanmış taslak metinler var. Bunu dikkate alarak, Meclis’te grubu bulunan bütün partiler, Meclis dışındaki partiler, sivil toplum örgütlerinin de görüşleri alınarak kısa zamanda değişikliğin yapılması gerekiyor. Zira, ihtilâl anayasası artık Türkiye’ye dar geliyor. Türkiye’nin bu konuda da kaybedecek zamanı kalmadı.

    04.04.2009

    E-Posta: mkara@yeniasya.com.tr



  8. #8
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    ANAYASA DEĞİŞMEDEN REFORM YAPILAMAZ

    Hukukçular Birliği Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Av. Sinan Kılıçkaya, AB ve demokratikleşme yolunda yapılması gereken reformların gerçekleştirilmesine anayasanın birçok hükmünün engel teşkil ettiğini, bu sebeple anayasanın değiştirilmesinin söz konusu reformların yolunu açacağını belirterek, yeni genel seçimler yaklaşmadan anayasa değişikliği çalışmalarının başlatılmasını istedi.
    YENİ ANAYASA SORUMLULUĞU İKTİDARA AİT

    Kılıçkaya, “Herşeye rağmen anayasa değişikliğinin ve reformların sorumluluğu iktidar partisine aittir. Bu değişiklikler gerçekleştirilemezse gelecekte kimse muhalefet partilerini suçlamayacaktır. İktidar olmak sorumluluk makamında olmaktır. İktidar partisi anayasa değişikliğinin ve reformların yapılmasında en azından usul yönünden muhalefete bahane bırakmamalıdır” dedi.


    HUKUKÇULAR Birliği Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Avukat Sinan Kılıçkaya, Avrupa Birliği (AB) ve demokratikleşme yolunda yapılması gereken reformların gerçekleştirilmesine anayasanın birçok hükmünün engel teşkil ettiğini, bu sebeple anayasanın değiştirilmesinin söz konusu reformların yolunu açacağını söyledi.
    Kılıçkaya, yaptığ açıklamada, 1982 yılının Türkiye’si ile bugünün Türkiye’si arasında dağlar kadar fark olduğunu belirterek, o günün şartları ve o günün Türkiye’si için tasarlanmış anayasanın artık büyüyen ve gelişen Türkiye Cumhuriyetine yetersiz ve dar geldiğini söyledi. Kılıçkaya, “Bugün gelişen şartlarda oluşan ihtiyaçlar karşısında anayasanın birçok hükmünde değişiklik yapma zorunluluğu doğmuş bulunmaktadır. Geçmişte olduğu gibi bir paketle bu değişikliklerin yapılması yerine anayasanın bütünü üzerinde kapsamlı bir çalışma ile Anayasanın ülkemizin ve günün şartlarına göre yeniden yapılması Türkiye Cumhuriyetinin daha çok büyümesine ve gelişmesine katkıda bulunacaktır” dedi.

    82 ANAYASASI REFORMLARA ENGEL
    Geçen 27 yıl içinde yapılan birçok değişiklikle anayasanın kırk yamalı bohça halini aldığını söyleyen Kılıçkaya “AB ve demokratikleşme yolunda yapılması gereken reformların gerçekleştirilmesine anayasanın birçok hükmü engel teşkil etmektedir. O nedenle Anayasanın değiştirilmesi, söz konusu reformların yolunu açacaktır… Ülkemiz seçimden henüz çıktı. Yakın zamanda da seçim bulunmamaktadır. Yeni genel seçimler yaklaşmadan anayasa değişikliği için çalışmaların vakit geçirilmeksizin başlatılması gerekmektedir” diye konuştu.

    YENİ ANAYASANIN ŞİMDİ TAM ZAMANI
    Kılıçkaya, TBMM merkezli ancak sivil toplum kuruluşlarını, yargıyı, üniversiteleri, meslek odalarını, sendikaları, askeri ve sivil bürokrasiyi içine alan bir komisyon oluşturmak suretiyle ön hazırlık yapılıp, TBMM genel kuruluna getirilerek mutabakatın oluşması halinde doğrudan milletvekillerince veya yeterli mutabakatın oluşmaması halinde referandum yapılmak suretiyle yeni anayasa yapılması gerektiğini belirtti. Sinan Kılıçkaya şöyle devam etti: Her şeye rağmen Anayasa değişikliğinin ve reformların yapılması sorumluluğu iktidar partisine aittir. Bu değişikliklerin gerçekleştirilememesi halinde gelecekte kimse muhalefet partilerini suçlamayacaktır. İktidar olmak sorumluluk makamında olmaktır. İktidar partisi Anayasa değişikliğinin ve reformların yapılmasında en azından usul yönünden muhalefet partilere bahane bırakmamalıdır. Toplumun her kesiminin temsil edildiği bir komisyon tarafından hazırlanacak taslağın anayasal, hukuki ve demokratik açıdan Türkiye Cumhuriyeti mevcut koşullarına uygun, yeterli bir Anayasa olacağına kanaatimiz tamdır. Türkiye’nin hak ettiği Yeni Anayasa’nın şimdi tam zamanıdır.”

    FATİH KARAGÖZ / ANKARA

    05.04.2009

    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  9. #9
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Mehmet KARA
    Samimiyet…




    Mahallî seçimlerin üzerinden bir hafta geçti. Geçtiğimiz hafta yaklaşık 48 milyon seçmen sandıklara giderek “vatandaşlık görevi” olan oylarını kullandı. Seçimlerin neticeleri hâlâ tartışılmaya devam ediyor. Birçok bölgede seçimlerin neticeleri yapılan itirazlar nedeniyle netleşmedi. Seçimlerde yakılan, çöplüklerde bulunan oylar nedeniyle itirazlar neticelendirilmeyi bekliyor.
    Seçimlerde birçok ilginç ve enteresan olayda yaşandı. Seçim sandığına muhtarlık için oy atacağı yerde, parasını atandan tutun da, şikâyet dilekçesini sandığa atanlara kadar bu semin ilginçleri olarak tarihe geçti. Seçimler sonrasında DSP hesaplaşma yaşanmaya başladı. DSP’de 5 milletvekilini tedbirli ihraç istemiyle merkez disiplin kuruluna verilirken olağanüstü kongre ile ilgili hazırlıklar sürüyor. Kurucu Genel Başkan Rahşan Ecevit ihraç edilmek istenilen milletvekillerinin yanında yer alıyor. Anlaşılan DSP’deki kavga sürecek.
    Seçim kampanyalarında medyada neredeyse tek kelime edilmeyen, görmemezlikten gelinen, anketlerde yüzde 1’lerin altında gösterilen, hazine yardımı alamayan, bütün bu olumsuzluklara rağmen 1.5 milyondan fazla oy alarak yüzde 3.7’yi yakalayan Demokrat Parti’de de gelişmeler yaşanıyor. Seçimlerden dört ay önce mahallî seçimlerde 2007 yılındaki milletvekilliği seçiminde alınan oy oranından az oy alması durumunda genel başkanlık görevini bırakacağı “sözünü” veren Süleyman Soylu, partisinin yetkili organları ve seçmenleri tarafından “bırakmaması” istenmesine rağmen “partiye zarar vermemek için” istifa edeceğini açıkladı. Gelinen noktada DP Olağanüstü Kongresi 16 Mayıs’ta toplanma kararı aldı. DP’de önümüzdeki günlerde nasıl bir gelişme olacak, bekleyip göreceğiz.
    * * *
    Sözün burasında 2002 yılındaki seçimlerden önce “namus meselemiz, iktidara gelirsek çözeceğiz” diyerek 6.5 sene önce iktidara gelen fakat bu süre içinde meseleyi çözemeyen AKP’nin başörtüsü konusundaki “samimiyetini” gösteren bir olay yaşandı. Meseleyi gazeteci dostumuz Şamil Tayyar’ın memleketi olan Gaziantep’in Islahiye ilçesinde yaşanan olayları köşesine taşıması ile öğrendik. 2 Nisan tarihli gazetemizde de yayınlanan olay kısaca şöyle:
    Anketlerde önde görünen AKP’li Başkan Mehmet Uludağ aday gösterilmeyince, eşi Malike Uludağ DP’den aday oldu ve AKP’ye ciddi bir fark attı. AKP, seçimden sonra da ilk kadın başkana “başörtüsü gerekçesiyle” itiraz etti. Bundan sonra yaşananları Tayyar’ın yazısından takip edelim:
    “Bununla da bitmedi. AK Partililer, bu sefer Malike hanımın adaylığını düşürmek için ilçe seçim kuruluna koştular: ‘Bu kadın başörtülü, nasıl aday olur?’ Yetkilinin cevabı: ‘Önümdeki belgelerde başörtülü fotoğraf yok. Ben ona bakarım. Dışarıda nasıl giyindiğine karışamam.’ Bitmedi... AK Parti bu kez Malike hanımın kendi üyeleri olduğu gerekçesiyle adaylığının düşürülmesini istedi. Bu kez duvara çarptılar…” (Star, 31.3.2009)
    Sonrasında AKP İslahiye Belediye Başkan adayı Osman Öztürk, olayın böyle cereyan etmediğini partilerini karalamak için böyle bir haber yapıldığını ve tekzip ettiklerini söyledi.
    * * *
    Velev ki öyle olsun…
    YSK’nin seçimler öncesinde son anda “kamusal alan” ve sandık kurullarındaki görevlilerin de “hizmet veren” oldukları iddiasıyla, sandık görevlilerinin başörtüleriyle görev yapamayacaklarını açıklamasının ardından Başbakan Tayyip Erdoğan seçim meydanlarında çok sert tepki göstermiş ve “Artık yetki. Nedir bu sıkıntı? Demokrasi bu şekilde engellemekle tekâmül etmez” demişti. Belki bu olaydan Erdoğan’ın haberi olmamıştır. Öğrendikten sonra atacağı adımı, hadisenin böyle mi olduğu yoksa “partiyi karalamak amacıyla mı bu tür haberler yapıldığı” konusunda göstereceği tavrı merakla bekliyoruz. Yoksa başörtüsü mağdurları hükümetin başörtüsü yasağının kaldırılması konusundaki samimiyeti görmüş olacaklar…
    Bu aşamada, “Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın (başörtüsü ile ilgili) muhalefet şerhine katılıyorum. Türkiye’de bazı şeylerin olgunlaşması gerekiyor. Bu gerilim olaylarından birisi…” diyen Erdoğan’a sormak lazım, Bazı şeyler(!) böyle mi olgunlaşacak?
    Öte yandan şimdiden malum kişilerce “başörtüsü ile mi belediye başkanlığı yapacaksınız? Yoksa açacak mısınız? Peruk mu kullanacaksınız?” sorulmaya başlandığı göz önüne alınırsa Islahiye Belediye Başkanı Malike Uludağ’a baskılar artacağa da benziyor. DYP Genel Başkanı Süleyman Soylu, başörtülü adaylarının seçilmesi durumunda başını açmak gibi bir durumla karşı karşıya kalmadan görevini yapacaklarını söylemişti. Demek ki, partisinin tam desteği belediye başkanının arkasında. O zaman şimdi hizmet zamanı. Milleten aldığı desteği, millete hizmet için gösterme zamanı… Meselenin takipçisi olacağız.

    05.04.2009

    E-Posta: mkara@yeniasya.com.tr



Konu Kapatılmıştır

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Düşün düşün nereye kadar
    By *SAHRA* in forum Resim - Fotoğraf Galeri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 24.06.14, 10:10
  2. Tarihe Damgasini Vuran Aşk Sözleri
    By mustafa32700 in forum Serbest Kürsü
    Cevaplar: 20
    Son Mesaj: 18.05.13, 21:43
  3. Tarihe tanıklık ediyoruz
    By ErekNUR in forum Gündem
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 06.02.09, 15:56
  4. Kellik Artık Tarihe Karışıyor
    By azize in forum Sağlık
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 30.01.08, 14:18
  5. Tarihe Geçen Enayilikler !!!
    By duaci in forum Mizah
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 09.10.06, 04:37

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0