TELEVOLECİLER DEĞİL BAĞIMSIZ EKONOMİSTLER AÇIKLIYOR!

Varan1: Amerika’da başlayıp Rusya ve Avrupa’yı etkileyen ve Türkiye’ye kadar uzanan küresel kriz Türkiye’yi nasıl etkileyecek?
Televizyon ekranlarında çıkıp konuşan, gazetelerde yazılar yazanların çoğu benzer sözleri tekrar edip duruyor.
Bu krizin yarattığı etkiler iyi anlaşılmıyor.
Odatv.com televolecilere değil bağımsız iktisatçılara mikrofonunu uzattı.
Türkiye’yi ve Türk halkını ilgilendirecek bu krizin etkilerini, bankaların durumunu, yatırım yapacakların neler yapması gerektiğini Marmara Üniversitesi İşletme Bölüm Başkanı Prof. Dr. Osman Altuğ Odatv.com’a anlattı.
İşte Prof. Dr. Osman Altuğ’un açıklamaları:
“Bu küresel krizin adını koymak lazım. Paçavradan kağıt yapılır, kağıttan para, paradan banka, bankadan borç, borçtan faiz, faizden üçkağıt ekonomisi, üçkağıt ekonomisinden fakirlik doğar ve tekrar para paçavraya dönüşür.
Özellikle bir 10, 15 yıl içerisinde bir yeni anlayışla sahip oldu. Türkiye de aynı şekilde ekonominin üretim yanını boş verdi, parasal yanına yani üç kağıt ekonomisine bağlı bir kazanç peşine düştü. Yani üretmeden kazanmak üç kağıt ekonomisinden, adeta kumar şeklinde bir oyun içerisine girdi ve kağıtlar şiştikçe şişti, şiştikçe şişti, şiştikçe şişti. Daha evvel küçük tasarrufçunun elinde patlatıyorlardı, şimdi kendi ellerinde patladı ve dolayısıyla bir kriz verildi. Türkiye bu krizin neresinde?
Türkiye zaten üçkağıt ekonomisiyle kalkınma modelini tercih ettiği için, krizin bodoslama içerisinde çünkü dünyada para bolken rahat rahat Türkiye yüksek faizle borç para buluyordu. Şimdi dünyada dolar ihtiyacı arttığı için bulamayacak. Dolayısıyla Türkiye faizleri işletmek zorunda kalacak, yeni borç bulması için. Türk borsasının % 70’i yabancıların elinde. Yabancılarda dışarıda şifayı buldukları için, Türkiye’deki paralarını çekip kendi ülkelerinde borçlarını ödemek durumundalar. Onun içinde borsa her gün yedire yedire düşecek ve dolar talebi artacak. Dolar talebi arttı. Dolar kafa yapıyor. O zaman düşük bir yüksek faiz modeline devam edemeyeceksiniz. Yüksek faiz modelini savunan anlayış ve bunu bir kalkınma olayı olarak sunan anlayış “Aman borsamızın başına bir iş gelmesin.” Diyen anlayış, “Üç kağıt ekonomisi bundan zarar görmesin.” Diyen anlayış, yıkılmaya mahkumdur. Sürdüremezsiniz düşük kur yüksek faiz modelini. Eliniz mahkum.
Sanki Türkiye’yi 1980’den, 2001, 2002 ye kadar yönetenler hiçbir şey bilmiyorlarmış gibi bu yönetim 80 ile 2002 arasında uygulanan yüksek kur, düşük reel faiz uygulamasını tamamen tepe taklak etti ve bunun sonuçlarını yaşıyoruz. Türkiye bir ithalat cennetine dönüştü. Adamların ellerinde bol miktarda mal var, atamıyorlar, satamıyorlar. Atmak mı iyi, satmak mı iyi? Böyle olunca tabiî ki satmak iyi. Satmak için ne yapmak lazım? Türkiye’deki kurların düşük olması lazım. Türkiye’ye satmak için bir de vade yapacaksın. Yeme de yanında yat. Bu süpermarketler falan hüdayinabit olarak yerden fışkırmıyor. Dolayısıyla ne oldu? Türkiye büyük bir borç sarmalı içerisine girdi. En büyük devlet adamı Türkiye’yi en çok borçlandıran devlet adamı gibi bir anlayış hasıl oldu. Adeta Türkiye’nin borç ödeme sorunu yoktur, nasıl olsa borcunu ödemez, faizi yükseltir anlayışı hakim oldu. Bütün bunların sonucunda düşük kur yüksek faiz modelini sürdürebilmeniz için yüksek döviz rezervleri tutmak zorundaydınız. Yüksek döviz rezervleri, o para senin değil, dünyadan iç borç dahil 520 milyar dolar borcun var. Şimdiye 540 milyar dolar. Bunu %22 faizle almışsın, 70 milyarı 80 milyarı döviz rezervi namı altında %5le yabancı banka sistemine satıyordun. Böyle bir anlayış adeta bir harakiriydi. Başlangıçta bu Türkiye’ye giydirilmiş bir deli gömleğidir şeklinde ben değerlendirme yaptım. Aynı sözümün üzerindeyim. Bu deli gömleğini Türkiye bu dünya krizi sonucunda çıkartmak zorunda kalacak. Hani hayırlı sebepler ortaya çıkar diyorlar ya, yeni yeni açılımlar olur, fırsatlar doğar. İşte bu fırsat yaratılmıştır hem de sayın cumhurbaşkanının New York’da borsada çaldığı çanla başlamış oluyor çünkü o çanı çaldıktan sonra borsa tepetaklak oluyor. Wallstreet tepetaklak oldu. Aynı şekilde başbakan da çalmıştı çanları bir tarihte. Ben o zaman dedim “Çanlar Kimin için çalıyor?” İşte çanlar bizim için çalıyordu.
Döviz ihtiyacımız artacak, özel sektörün döviz cinsinden borçları, TL cinsinden borçları artacak. Çünkü 160 milyar dolar özel sektörün borcu var. %10 şu anda devalüasyon. Demek ki %10 koyarsanız, 16 milyar dolar kafadan ihtiyaçları var. Bu iktidarı da desteklemelerinin sebebi, “Aman şu kurları yükseltmeyin bizim çok dolar cinsinden borcumuz var, kur yüksekliği halinde bu borcun altından kalkamayız.” Alırken iyi, verirken kötü ama artık tünel bitti, ışık bitti yani. Alacaklarını tahsilde zorlanacaklar. Bir takım kefaletleri var özel sektörün borçlarına orada zorlanacaklar. Tüketici kredilerini tahsilde bir miktar zorlanacaklar. Bu zaten araba kredileri, onlar zaten oto kredileri şifayı buldu zor alıyorlar. İstanbul’da bir çok banka, kapalı depolara artık sığdıramadı. Satıp ta borcunu ödemeyen araçlar bakımından. Açık alana artık şey yapıyorlar. İstanbul’un etrafına bir bakın, sürekli arabalar dolu depolarda. Demek ki araba fiyatlarında da daha bir geriye düşme söz konusu olur. O da borcunu iki yapar işte faizi arttırır, nasıl olsa devlet güvencesinde. O bakımdan batıya göre daha iyiyiz. Amerika’ya göre daha iyiyiz çünkü Amerika’da bizim Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’ndan 3 tane var. Bir tanesi yerel bankalar için, bir tanesi uluslar arası bankalar için, bir tanesi de ulusal bankalar için. Yani üçlü bir şey var. Bunlarında birbirinden haberi olmadığı için, biz de BDDK bu konuda tedbirli.
Doları olan dolarını muhafaza etsin. Bankada parası varsa faizsiz yatırıyorsa zaten onun aklından şüphe etmek lazım çünkü vadesizse faiz almıyor. Aldığı parayı değerlendirecek diyecek ki ben bir miktarını faizde, zaten faizler yükseliyor. Bir miktarını dolarda. Bir miktarını da altında değerlendireyim demesi lazım. Parası olanlar için tabi bu. Parası olmayan adama da bunlar hikaye gelir.”

BAHÇELİ, BAŞBAKAN’IN “GÖZ KAMAŞTIRICI SERVETİNİ” AÇIKLASIN!

Ahmet Erhan Çelik’in, (Odatv.com’da) “Başbakan yurtdışındaki parasını Türkiye’ye getirir mi” diye sorduğu gün, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli çok önemli bir iddiayı gündeme getirdi.
Bahçeli’nin - gazetelerin nedense iltifat etmediği – Meclis Grubu konuşması aynen şöyle:
“Temennimiz; açıklamaları ve konuşmalarından ekonomiye ne kadar yabancı olduğu anlaşılan Başbakan Erdoğan’ın; ayağımızı yere sağlam basıyoruz diyerek, küresel krizi hafife almasının muhtemel acı faturasına milletimizin maruz kalmamasıdır.
…Elbette ki göz kamaştıran servetini dolarda tutan Sayın Başbakan, kriz sonucunda yükselen doların seyrinden memnundur ve ayağını gerçekten sağlam yere basmaktadır. Bize göre Başbakan’ın yere sağlam basmaktan anladığı budur.”
Şimdi Odatv.com olarak soruyoruz:
—Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın göz kamaştırıcı olduğu iddia edilen serveti ne kadardır?”
—Başbakan, dolar zengini midir?”
—Dolar fiyatı artarken Başbakan seviniyor mu?
—Başbakan’ın dolar spekülasyonu yaptığı iddiası sizi de korkutmuyor mu?”
Bahçeli’den bu vahim soru ve şüphelere açıklık getirmesini bekliyoruz.

ÖCALAN ERBAKAN İLE NASIL GÖRÜŞTÜ?

Son dönemde basında Ergenekoncu iddia edilen emekli Paşalar ile Abdullah Öcalan’ın İmralı’da görüştüğü iddiaları tartışılıp duruyor.
Bu iddialar Öcalan’ın haftalık görüşmesinde avukatlarına söylediği “Hem Atilla Uğur hem Emre Taner bana şöyle dediler: 'Biz bu sorunu KDP, YNK ve Amerika ile değil sizinle çözelim.'Bana konuşmaları olumlu geldi. Ama onların durumu şimdi ortada. Benim sorguma katılan Paşa cezaevinde yatıyor ve neden tutuklandığını bilmiyor” sözlere dayandırılıyor.
Geçtiğimiz günlerde Odatv’de yazdığımız yazıda "Öcalan-Devlet" görüşmesinin yeni olmadığını, daha önce hem Demirel’in hem de Özal’ın 1993 yılında Öcalan’a dolaylı mesaj gönderdiğini anlatmış, yandaş medyanın bu görüşmeleri ve Öcalan’ın bu yöndeki açıklamasını görmemesini eleştirmiştik.

Bugün devam edelim.
Öcalan başka kimler ile temas kurmuş olabilir? Yandaş medyanın üzerinden atladığı isimler kimler?

Önce Öcalan’ın 11 Nisan 2008 tarihli görüşme notlarına bakalım…
Öcalan o gün avukatlarına “Ben 1993'ten beri on beş yıldır, 93 Nisan, şimdi yine Nisan ayındayız, tam on beş yıldır barış ve diyalog için çaba sarf ettim. Özal'ın temsilcileri geldi yanıma, Erbakan bana mektup gönderdi. Ordudan da dolaylı mesajlar geliyordu.” dedi.
Burada bir dakika duralım:
Burada dikkat çekici olan Öcalan’ın Erbakan’ın kendisine mektup gönderdiğini söylemesine rağmen yandaş medyanın bu ismin üzerinde durmaması.
Üstelik Öcalan, Erbakan’ın adını ilk defa ağzına almıyordu.
İmralı’da yaptığı savunmalarda kendisine RefahYol hükümeti döneminde iki mektup geldiğini söyledi. Öcalan kendisine aracı olarak ise gazeteci İlnur Çevik’in gönderileceğinin söylendiğini de ekledi.
Öcalan, Erbakan’ın kendisine gönderdiği mektuplarda; ekonomik ve sosyal paket açmak istediğini; ancak şiddet ortamının bunu engellediğini anlattığını ifade etti. Kendisinin ise, bu mektuba yanıt olarak o dönemde şiddeti en alt seviyeye çektiğini söylüyordu.

İddia hayli önemli. O nedenle süreç nasıl işlemişti, ona bakmamız gerekiyor:
Önce Erbakan-Öcalan görüşmesinin kilit ismi kim onu öğrenelim: Suriye eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam!
Erbakan Öcalan’a mektubu Suriye Eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam aracılığıyla iletmişti.
Öcalan da bu mektuba cevabını yine Suriyeli Haddam aracılığıyla Erbakan’a gönderdi.
Bu diyalog aslında sır değildi. Haddam Avrupa’da bu konuda kendisine gelen soruları 2006 yılında basın aracılığıyla yanıtlamıştı. Şöyle demişti:
“1998 yılı başlarıydı. Erbakan, Öcalan ile müzakere etmek istiyordu. Bu nedenle Öcalan’a şiddeti kesmesi için mektup gönderdi. Daha önce Özal döneminde müzakere etme şansını kaybettiğini düşünen Öcalan ise Erbakan’dan gelen teklifi değerlendirmek istedi. Bu nedenle olumlu yanıt verdi.”
Haddam mektubu, Suriye Büyükelçisi arcılığıyla Erbakan’a iletmişti. Erbakan ile Suriye büyükelçisi görüştü. Erbakan mektubu büyükelçinin yanında okudu. Ardından büyükelçiye iade etti. Mektubu kabul etmenin kendisini sıkıntıya sokacağını söyleyen Erbakan, konuyu Genelkurmay ile görüşeceğini söyledi. Büyükelçi mektubu alıp gitti.
Erbakan ile TSK’nın görüşmesinden Erbakan’a olumsuz yanıt verildi. Bunun üzerine Erbakan ile Öcalan arasında kurulan diyalog koptu. Çatışmalar yeniden başladı.

Yanlış anlaşılmamalıdır. Odatv.com olarak bu görüşmeleri yayınlayarak kimseden hesap sormuyoruz. Ancak bir konuya dikkat çekmek istiyoruz. Hem Özal hem Erbakan ile Öcalan arasında aracılar aracılığıyla görüşmeler yapılmıştır.
Peki, son günlerde yandaş medya bunları niye yazmıyor? Bunları yazınca, bugün devletin en tepe noktalarında olan Erbakan'ın eski dava arkadaşlarının isimlerinin de gündeme geleceğinden korktukları için mi?


Odatv.com

ÖCALAN'LA BAŞKA KİMLER GÖRÜŞTÜ?

Ergenekon operasyonu başladığından beri Abdullah Öcalan ile devlet görevlilerinin ilişkisine ait iddialar gündeme geldi.
İddialara göre Öcalan İmralı’da tutuklu iken sözde Ergenekoncular kendisi ile görüştü ve Kürt sorununu kendisi ile çözmeyi teklif etti.
Yandaş medya bu iddiaları Öcalan’ın açıklamalarına dayanarak yayınladığını iddia etti ve Öcalan ile diyalog kurduğu söylenen Ergenekoncu paşalara ağır saldırılarda bulundu. Tutuklu emekli orgeneral Hurşit Tolon ise bu iddiaları kesin bir dille yalanladı. Bu gelişmelerden sonra MİT Müsteşarı Emre Taner’in Öcalan ile İmralı’da görüştüğü ortaya çıktı. Görüşmeyi askerlerin değil de MİT'in yaptığı ortaya çıkınca yandaş medya sustu.
Diğer yanda meselenin çözümü için askerlerin Öcalan ile görüşmesinin neden tepkiyle karşılandığı da merak konusu oldu. Neyse.

Gelelim Öcalan-devlet görüşmesinin ne zaman başladığı ve nasıl olduğu sorusunun yanıtına:
Bu konuyu aydınlığa kavuşturmak için Mehmet Ali Birand ve Soner Yalçın’ın beraber yazdığı “The Özal” kitabına bakmak gerekiyor; çünkü kitapta önemli bilgiler mevcut.
Kitapta Irak Cumhurbaşkanı Talabani’nin ağzından aktarılanlara göre; hem Turgut Özal hem Süleyman Demirel Abdullah Öcalan ile dolaylı diyalog kurdu.

Konuyu açmak için Talabani’nin söylediklerine kulak verelim:
Talabani 1993 yılında Türkiye'yi ziyaret ediyor.
Başbakan Demirel, Türkiye’ye gelen Talabani’yi karşılamak üzere gazeteci İlnur Çevik’i görevlendirdi. İlnur Çevik, Talabani’yi alarak Demirel’in evine geldi. Demirel, Talabani’yi oldukça sıcak karşıladı ve kendisine Kürtler’in varlığını, dilini ve kültürünü kabul ettiğini anlattı. Kendisine ise şu soruyu sordu: “Öcalan ile ilgili ne yapabilirsin?”. Talabani ise “Sayın Demirel benim Öcalan ile ilişkilerim var ama sizin için ne yapabilirim bilemiyorum. Siz benim ne yapmamı istiyorsunuz?” diye cevap verdi. Demirel ise “Ben direk onunla müzakere etmek istemiyorum ama bir dost olarak, tarafsız olarak ona savaşı durdurmasını söyleyebilirsiniz, bize bölgede reform yapma fırsatı vermesini isteyebilirsiniz.” diye konuştu. Talabani ise bu mesajı Öcalan'a iletmek üzere Güniz Sokak'tan ayrıldı.

Lübnan’da Abdullah Öcalan ile görüşen Talabani, Öcalan’a olan biteni anlattı. Öcalan’a “Savaşı durdurmaya hazır mısın?” dedi. Öcalan Talabani’ye savaşı bitirip barış yapma konusunda istekli olduğunu söyledi. Talabani bunun üzerine Ankara’da İlnur Çevik'e ve müsteşarı Erçil Kazaz’ı aradı. Gazeteci Çevik gelişmeleri hemen Demirel'e bildirdi. Demirel memnun oldu.
Müsteşar Kazaz diğer yandan danışman Kaya Toperi aracılığıyla olan biteni Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a aktardı.
Özal, Talabani’den Öcalan’ın bu görüşlerini medya önünde açıklamasını istedi. Öcalan da bunun üzerine 17 Mart 1993’te bir basın toplantısı düzenleyerek “ateşkes” ilan etti. Ateşkes ilanında bir politik çözüm için PKK’nın hazır olduğunu ve Nevruz Bayramı’nı barış içinde geçireceklerini söyledi.
Talabani bunun üzerine Özal’ı aradı. İsteğinin yerine geldiğini bildirdi. Özal, oldukça memnun olmuştu. Talabani’ye teşekkür etti. Özal, Talabani’ye, Öcalan için “Bu delinin üstüne gitmeye devam et” dedi.

Ancak…
Devlet içinde ayrılık işte bu noktada başladı. Buradan sonrasını Cengiz Çandar, "The Özal" kitabında anlattı:
Cengiz Çandar, 1993 yılının 18 Mart’ı 19 Mart’a bağlayan gece saat 04.30'ta Özal ile görüştü. Sabah 10.00’da Milli Güvenlik toplantısı vardı. Aynı gün arife, ertesi bayramdı.
Çandar kitapta, Özal’ın kafasında ateşkes ile Kürt sorunu çözme fikrinin olduğunu söylüyor. Özal ateşkesin hemen ardından tepki vermek istemiyor; bayram ertesini bekleyeceğini söylüyor. Ancak kesinlikle inisiyatif alarak sorunu çözmek istediğinin altını çiziyor.
Bu arada:
Cengiz Çandar'ın anlatımıyla, Cumhurbaşkanı Özal ile Başbakan Demirel arasında sorunun çözümü konusunda farklılık ortaya çıktı. Özal, Çandar'a Demirel hükümeti için “bu dangalaklar yüzünden fırsat kaçacak” dedi. Özal, hükümetin ateşkes sonrasında PKK’ya sürekli teslim olup adaletin kucağına gelmeleri çağrısında bulunmalarını eleştirdi. Sorun böyle çözülmez, diyordu. Hükümetin adım atmasını istediğini ancak hükümetin buna engel olduğunu belirtti. Hükümetin teslim ol çağrıları yerine Anayasa Mahkemesi’ne gitmeyecek bir kararname çıkarmasını ve sorunu çözmesini istedi.

Ancak Özal, Çandar’a önerdiği çözümlerin Demirel tarafından “Özal’a mal olur” diye reddedildiğini söyledi. Özal ayrıca Doğan Güreş’in Genelkurmay Başkanlığını yürüttüğü TSK'nın da hassasiyetinden söz ediyordu sürekli. Kendisinin Genelkurmay’dan korkmadığını ancak Demirel’in askerden “donuna dolduracak kadar” korktuğunu söylüyordu. Genelkurmay’ın da bu korkunun farkında olarak Demirel’i oynattığını anlatmıyordu Özal. Kuşkusuz bunlar Cengiz Çandar'ın anlatımlarıydı.

Buradan sonrası Talabani’den dinleyelim…

Talabani Nisan başında tekrar Türkiye’ye geldi. Turgut Özal ile görüştü. Özal, Talabani’den Öcalan’ın ateşkesi uzatmasını istedi. Sorunu çözmek istediğini söylüyor, bunun için ateşkesin uzamasının gerekli olduğunu anlatıyordu. Talabani kendisi ile birlikte meclisten bazı milletvekillerinin Öcalan ile görüşmeye gelmesini istedi. HEP Genel Başkanı Ahmet Türk, milletvekilleri Sakık, Feridun Yazar, Sedat Yurttaş, Hatip Dicle, Sedat Yurttaş Cumhurbaşkanı Özal’ın izni ile Bekaa’ya Talabani ile beraber gitti. Talabani ve Ahmet Türk Öcalan’ı ateşkesi uzatmaya ikna ettiler. Öcalan, Talabani, Ahmet Türk, Kemal Burkay, Sırrı Sakık, Feridun Yazar, Sedat Yurttaş, Hatip Dicle, Sedat Yurttaş beraber basın toplantısı düzenledi. Öcalan ateşkesi uzattıklarını açıkladı.

Buradan sonrasını Cengiz Çandar’dan dinleyelim:
Özal, Çandar ile Orta Asya gezisi sırasında uçakta görüştü. Özal, Çandar’a sorunun çözümünde herhangi bir adım atmayan ve sürekli teslim ol çağrısı yapan hükümeti eleştirdi ve "çözümü onlar sağlayamazsa ben yapacağım" dedi. Orta Asya dönüşü hükümet hala direnirse kendisinin milletin önüne çıkıp sorunun nasıl çözüleceğini anlatacağını da söyledi, bunun için gerekirse ordu ve hükümetle ters düşmeyi göze alacaktı.

Ancak 17 Nisan 1993 günü Özal öldü. 24 Mayıs’ta ise Bingöl’de 33 silahsız asker öldürüldü.

Talabani'nin "The Özal" kitabında anlattığına göre, kendisi bu olay üzerine Öcalan’ı arıyor, ne yapmaya çalıştığını sordu. Ancak Öcalan “bu saldırının kendi inisiyatifi dışında gerçekleştiğini, haberi bile olmadığını” söyledi. Ateşkes fiili olarak bitmişti. Kan yeniden akmaya başladı.

Kısacası 1993 yılı içinde hem Cumhurbaşkanı Özal hem Başbakan Demirel, Öcalan ile dolaylı olarak haberleşti. Bunu söyleyenler Celal Talabani ve gazeteci Cengiz Çandar; yani olayın birinci derece tanıkları. Ancak malum medya, nedense bunları görmek istemiyor; varsa yoksa Ergenekon örgütü!
Yakın tarihinin her olayını suni bir örgüte bağlayarak analiz edenlerin değerlendirmeleri ne yazık ki gerçeklerle pek uyuşmuyor.


TELEVOLE İKTİSATÇILAR DÜN NE DİYORDU BUGÜN NE DİYOR?

FORUM-Amerikan finans sektörünün çökmesiyle birlikte, bir yandan “resesyon” tartışmaları yapılırken, diğer yandan TV ekranlarında “ekonomist enflasyonu” yaşanıyor. Gariplik, ekranları dolduran bazı ekonomistlerin bir zamanlar yaptıkları yorumların tam tersini savunmalarında yatıyor. Daha düne kadar “ekonomideki kırılganlıkların azaldığını” ve “resesyonun olasılık dâhilinde olmadığını” vaaz edenlerin, bugünlerde “krizin geldiğini görmüştüm” şeklinde böbürlenmeleri, arşiv taraması yapmayı zorunlu kıldı.

ASAF SAVAŞ AKAT

Bilgi Üniversitesi'nde profesörlük ve Vatan Gazetesi'nde yazarlık yapan Asaf Savaş Akat'la başlayalım:

Asaf Bey'in “ben krizi önceden görmüştüm” şeklinde bir iddiasının olmadığını ve iddiasızlıkta iddialı olduğunu belirtmek gerekir. Öyle ki, 2001'in başında, 2000 Kasım'ındaki öncü sarsıntının etkisiyle, herkes çöküş senaryoları yazarken, o pembe tablolar çizmekle meşguldü. Sadece bu mu; “2005'in sonundan itibaren ekonomi resesyona girecek” tahminini, 2005 ve 2006'daki rekor büyüme tekzip etmiştir. Son olarak “TL değer kaybedecek” tahminini doların 1.2 TL'ye düşmesi takip etti.

Asaf Bey sadece tahminlerinde yanılmıyor; aynı zamanda birbirini çelen tahminlerde bulunuyor. 2006'dan itibaren ABD için resesyon bekleyen Akat, 2008'in temmuz ayında “hayır, resesyon falan yok” türünden haberler veriyordu. Eski görüşünü korumuş olsaydı, makûs talihini yenmiş olacaktı. 17 Haziran 2008'de Vatan'daki köşesinde “Ekonomik Kriz Kapıda Mı?” sorusuna “hayır” yanıtı vermesini, düşüncelerinin iyimserliğiyle kaderinin kötülüğüne bağlamak yerinde görünüyor.

Bitmedi. 30 Ekim 2003'te, yani dünya ekonomisinin köpüklerle şiştiği bir dönemde, Akat, bugün iflas eden Amerikan bankacılık sisteminin, 1980’lerde ortaya çıkan sorunlarını “devletin hızlı müdahaleleriyle” çözdüğünü, krizin yarattığı sarsıntıdan kurtulamayan Japon bankacılığına kıyasla “rahat” olduğunu yazmıştır. Yaklaşık bir ay sonra, 23 Aralık 2003'te de, Greenspan'ın spekülasyonu kollayan düşük faiz-bol likidite politikasını, ekonomik canlanmanın motoru olarak ele aldığını görüyoruz. Bugünkü çöküşün arkasında bu politikaların yattığı noktasında kıymetli iktisatçılarımızın büyük bir bölümü mutabıktır.

DENİZ GÖKÇE

Asaf Bey'in arşivini kurcalamayı burada kesip, televizyonda beraber program yaptığı Deniz Gökçe'ye geçelim. Uzmanlık alanı Merkez Bankaları ve finansal piyasalar olan Deniz Bey'in yorumlarını okudukça üniversiter düzene ilişkin ciddi kaygılar beslememek imkânsızdır.

Deniz Bey, istikrarlı bir biçimde “Amerika'da resesyon olmayacak” tezini savunuyordu. IMF'nin son açıklamalarına rağmen ısrarlı bir biçimde, “küçük de olsa büyüyecek” diyerek tezini savunmaya devam etmesini takdire şayan buluyoruz. Kimseyi inandıramayacağını ise üzülerek belirtmek durumundayız. Zira sicili bir hayli kabarık…

14 Temmuz 2008'de Akşam gazetesindeki köşesinde, ABD'de finans ve konut krizinin ve dolayısıyla da resesyonun olmayacağını, tam tersine artan enerji talebinden ötürü petrol fiyatlarının artacağını ve enflasyonist bir döneme girileceğini yazmıştı. Amerika'da konut fiyatlarıyla birlikte finans sektörünün tam anlamıyla çöktüğünü ve petrol fiyatlarının 147 dolardan 77 dolara düştüğünü göz önünde bulundurursak, isabet oranının hayli düşük olduğunu görürüz. 8 Mayıs 2008'de köşesinde, muhtemelen oto-kontrolünü kaybederek, çökmekte olan konut sektörünün Amerikan ekonomisinin toparlanmasının öncüsü olduğunu yazmıştır.

Lehman'ın batışına müteakip yazdığı bir yazıda, 17 Eylül 2008, yatırım bankalarıyla mevduat bankalarının ayrı olduğunu, mevduat bankalarının “likit” olduğunu ve finansal krizin reel ekonomiye hiçbir etkisinin olmayacağını belirtmiş ve yazısını, “kriz mevduat bankalarına sıçramadıkça, mevduatlar çekilmedikçe paniklemem”, sözüyle bitirmiştir. Aynı yerde krizi önceden gördüğünü işaret etmesi, yazının başlığındaki ifadeyle uyum içindedir.

Ne yazık ki, yukarda sözünü ettiğimiz yazıdan yaklaşık bir hafta sonra Amerika'nın en büyük mevduat bankası Washington Mutual'a devlet el koymuştur. WaMu'yu, geçenlerde kendisini Citigroup'un yağmasından son anda kurtaran Wachovia takip etmiştir. Kriz mevduat bankalarına sıçramıştır ve Deniz Bey'in panikleyip paniklemediğini tahmin etmek zor olmayacaktır.

Uzmanlık alanı finans olan Deniz Bey'e, haddimiz olmasa bile, birkaç noktayı hatırlatmak istiyoruz. Kendisi reel sektörün finans sektöründen koptuğunu, dolayısıyla finansal krizin ekonominin geri kalan kısımlarını etkilemeyeceğini iddia etmesi, gerçekleri manipüle etmektir. Zira likidite kıtlığının, bir yandan sınaî şirketlerin çıkardığı finansman bonolarını zayıflatması diğer yandan da, otomotiv dâhil tüketici kredilerini daraltması kaçınılmazdır. Nitekim Alman ve Japon otomotiv devlerinin üretimlerini yavaşlatmaya dönük tedbirlerini her gün okumaktayız.

Değerli okuyucularımıza, "ekonomist enflasyonu"ndan korunmaları için geçtiğimiz günlerde odatv.com'un röportaj yaptığı iktisatçıları takip etmelerini tavsiye ediyoruz.