SİBEL ERASLAN / VAKİT




Anayasa Mahkemesi’nin “eğitim konusundaki eşitliği” içeren değişiklik talebini reddetmesi ve ardından hazırlanan gerekçedeki tavrı, çok önemli iki sonucu getirdi...

Birincisi: anayasal bir suç işlenerek, millet meclisinin temsil yetkisi ve halk egemenliği kavramı iptal edildi. Mahkeme, yetkisi olmayan bir konuda, milleti by-pass ederek karar verdi.

Artık bugünden sonra, halk egemenliği diye bir şeyin olmadığını biliyoruz, kuvvetler ayrılığı ilkesinin de olmadığını...

Seçimlerin göstermelik bir tören olduğunu da yine bu kararla öğrendik. Anayasa Mahkemesi, yönetime el koymuştur. Jürokratik bir ihtilalle, yargı, yasamanın yerine geçmiştir...

İhtilaller geçmişi, zaten oldukça renkli ve hatta kanamalı olan ülkemizde, her şeye rağmen biliyoruz ki, bu olağanüstü hal dönemi de elbette geçecektir. Hiçbir darbe, ilanihaye devam edemez. Millet iradesi, üzerindeki baskı ne derece güçlü olursa olsun, gecikerek de olsa, gasiplara gereken cevabı vermiştir, verecektir.

Ne ki Anayasa Mahkemesi tarafından hukuku çiğnemek bahasına gerçekleştirilen bu darbenin içsel travmaları çok daha uzun zaman devam edeceğe benziyor. Zira mahkemenin hatası ve yetki gasbı sadece “usuli” manada gerçekleşmedi. Mahkeme, usulen aştığı yetkiyi, gerekçede serdettiği “esas”lar üzerinden daha büyük hatalarla katmerlendirdi. Bu ikinci sonuç diğerinden daha önemli...

Gerekçeden okuduğumuz kadarıyla , “toplumsal huzur, insan hakları, baskı, Atatürk Milliyetçiliği ve Türk Olma Mutluluğu” gibi başlıklar altında mercek altına yatırılan “başörtüsü” hadisesi hakkında Mahkeme’nin asıl “suç” tanımlaması, “eyleme”lere değil, “din” üzerine odaklanmıştır.

Mahkeme, uzun paragraf ve sayfalar boyunca, işi “eğitim eşitliği ve başörtüsü”nden çıkartıp, din ve dinin ne olduğu üzerinde toplayarak, somut olaylardan çıkıp “dini yargılama”ya dönüştürmüştür kararını...

Karardaki “odak sapması”na dikkatinizi çekerim...

Aslına bakarsanız bu bile paradokstur.

Daha en başından seküler yapısını açıklayan ve patetik bir vurguyla laikliği evrensel hukuk içindeki anlamından da çıkartıp cumhuriyetin öznel, yapıcı ve kurucu ilkesi olarak Türkiye’ye özgüleştiren Mahkeme, dini yargılamaya kalktığını da kendi gözünden kaçırmıştır. Yani bu kadar steril bir laiklik tanımlamasından sonra, dinsel bir yargılama sahasına girmesini beklemezdik...

Gerekçeye göre din; bir dogmadır. Terk edilmesi gereken bir ortaçağ adetidir.

Gerekçenin cümleleri, kaba saba fırça darbeleriyle boyanmış özensiz bir duvar gibi, “eğitimde eşitlik” ilkesinden çıkıp, genelde dinin, özelde İslâm’ın, spesifik olaraksa Müslümanın eleştirisine dönmüştür.

Yine paradoksal olarak, din dogması yerine başka bir dogma (bazı paragraflarda Türk Milliyetçiliği, bazı paragraflarda ise Atatürk Milliyetçiliği, bir yerde de Türk Olma Mutluluğu olarak geçiyor) öngörülmüştür.

Aynı karar, İslâm dogmasına inanmamamız gerekirken, Türk Milliyetçiliği dogmasına niçin inanmamız gerektiğini ise açıklayamamıştır.

Mahkemenin “dogma” olarak iddia ettiği İslâm, milliyetçilik gibi lokal bir nasyonalite değil, bir dindir. Dini inancı tartabilecek bir matematik, yargı, terazi veya yeryüzü aygıtı ise henüz keşfedilmemiştir.

Zira ruhu, kalbi, moral değerleri, iyilik, güzellik ve doğruluk gibi anlamları, kısacası hakikat dediğimiz şeyi tartmayı ve ölçmeyi yapacak şey, mahkemeler değildir. Bu belki felsefenin, ilahiyatın, psikiyatrinin de içinde olacağı uzun konuşmalarla ama her şeyden evvel Varlığa ve varoluşa saygıyla yürüyecek sabırlı ve iradeli bir duruş ister...

Hatta bu uzun, sabırlı ve saygılı konuşmalar bile, din dediğimiz şeyi belki anlamaya yarayabilir ama onu gene de yargılayamaz...

Niçin?

Çünkü bu insana has, insana birebir bağlı, insanın kendisiyle arasına hiçbir kurum, kişi, aracı, aygıt ve mesafe koymadan bizzat yüreğinden çıkarttığı, vicdani bir meseledir. İnanmak, aşka benzer, onu dışarıdan yargılamaya kalkanların, “dış”ta olmanın ötesinde hiçbir gerçekliği yoktur yaşayanı için... Yani sizin dışarıdan bir güçle onu bu ruhtan koparabilmenizin imkanı yoktur.
Belki tek bir şartla: İnanan kişiyi yok edersiniz, belki imha edersiniz. “İnançlı kişi”yi imha elbette olası iken, “inancı” yok etmek, olasılık dışıdır...

Gerekçede Eğitimde eşitlik veya Başörtüsü yargılanmamıştır. İnanç, din ve İslâm yargılanmaya kalkılmıştır... Yine paradoksal olarak asıl kışkırtıcılığı, ayrımcılığı ve huzur kaçırıcılığı bizzat Mahkeme yapmıştır.

Evet, bizler yani “dine inananlar”, mahkeme dogma dese de, bir ve tek olan Allah’a inanmaya devam edeceğiz. Sadece okullara alınmamak değil, istihdam edilememek değil, ayrımcılığı yaşamak değil, tarihte bundan daha ağır cezalara çarptırılmış diğer inananlar gibi, sonu “imha, iptal, ölüm” bile olsa, Allah’a inanmaya devam edeceğiz...

Meleklere ve Kitaplara ve yüzünü hiç görmediğimiz Peygamberlere de inanacağız. Bizi, onların o eski püskü bulduğunuz hikayelerini, merakla dinlerken göreceksiniz. Biz onları annemiz-babamız, ailemizden bir büyüğümüz gibi sevip saymaya devam edeceğiz.

Biz ahiret gününe de inanacağız. Yani ölümden sonraki sonsuz hayata... Bu dünyadan ibaret olmayan sonsuz iyiliğin olduğu kadar, sonsuz adaletin de gerçekleşeceğini bildiğimiz o günde, hayır ve selamet duası etmeye devam edeceğiz.

Kader vardır sonra... Hayrın da şerrin de bir imtihan olarak Allah’tan geldiğine inanmaya da devam edeceğiz...

Allah'tan başka kimseye boyun eğmeyeceğimizi, Sevgili Hz.Muhammed(sav)’in O'nun kulu ve Elçisi olduğunu da sürekli tekrar ederken bulacaksınız bizi...

İşte bu güçsüz ve çocuksu safiyette gibi gözüken inanç, dünyanın en umutlu ve dirençli iradesidir...

Sizden evvel de iman denen bu aşkı, sevdayı, yargılamak, infaz etmek, yok edip sürmek isteyenler oldu. Ama buna kimsenin gücü yetmedi.

Yani şimdi okullu kızların üzerinden yola çıkarak dikte etmeye kalktığınız “din karşıtlığı”nın bizim nezdimizde hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur...

Lakin, sizler için de dua etmeye devam edeceğiz. Allah, yüreğinize sevgi ve merhamet indirsin, kalbinizi iyiliklere ve güzelliklere açsın...