Cevher İLHAN
Bediüzzaman’ın ikaz ve dersleri…


Aktütün Karakolu baskınıyla öteden beri oynanan bayat bir oyun bir defa daha sırıttı.

En son “Ergenekon iddianâmesi”nde ve “darbe günlükleri”de açıkça sözü edilen “eylem plânları”yla da su yüzüne çıkan terörü tahrikle kargaşa ve iç çatışma ile ülkeyi ecnebilerin tezgâhına getirtmek.

Etnik çatışmayı tahrik edip Türkiye’yi iç savaşa sürüklemek; “ılımlı İslâm” ve “büyük Ortadoğu projesi”yle demokrasi ve özgürlükleri rafa kaldıran, AB projesini öteleyen, sosyal ve ekonomik iflâslar içinde debelenen kontrollerindeki bir “Ortadoğu sultanlığı”na dönüştürmek…

Toplumda travma meydana getiren olaylarla, karşılıklı kışkırtmaları azdırmak, menfî milliyetçilik duygularını daha da kabartarak keskinleştirmek, etnik gerginliği tırmandırmak…

PKK terör örgütünün küresel ifsad şebeklerinin desteğinde taşeronluğunu yaptığı terörün hedefi bu. Türkiye’nin dünyayı sarsan ve ne garip ki yine Amerika’dan türeyen global ekonomik krizin dalgasına mâruz kaldığı, mahallî seçimler öncesi terör örgütüne arka çıkan siyasî partinin bölgede kan kaybettiği ve toplumun her türlü tahrike müheyya kırılgan süreçte, bu olayın stratejik amacı da bu.

Bin yıldır birlikte yaşayan, Yemen’de, Çanakkale’de, İstiklâl Harbinde beraber mücadele eden ve kucak kucağa şehid düşen Türklerle Kürtler arasına ayrılıkçılık meydana getirmek, ırkî fitne tohumlarını yeşermekle, özellikle Batıda yaşayan Doğulu ve Güneydoğulu vatandaşları itham altında tutmak, halkı provoke ederek saldırılara sürüklemek…

TEHLİKEYİ BİR ASIR ÖNCE HABER VERİR…

Bediüzzaman bu tehlikeyi bir asır önce açıkça haber verir…
Bunun içindir ki daha geçen asrın başlarında Şarktaki aşiretlere Meşrûtiyet dersini veren ve bölge halkının idarede söz sahibi olup kendi kaderini tayin edeceğini belirtirken, öncelikle Türklerle Kürtlerin beraber ve birlikte yaşamalarının gereğinin üzerinde durur.

“Kürtlere verilecek muhtariyetten bahsediliyor. Kürdler, ecnebî himâyesinde bir muhtariyeti kabul etmektense, ölümü tercih ederler” diye “Kürtlük dâvâsının pek mânâsız bir iddia” olduğunu” belirtir. Bu propagandanın Kürtleri aldatmaktan başka bir işe yaramayacağını ve tam tersine, “Kürtleri bir milleti tâbie haline getireceğini” nazara verir.

Kürtlerin millî vicdanlarının asla “İslâm’dan iftiraka (ayrılmaya) müsaid olmadığını”, özellikle Türklere ve diğer Osmanlı bâkiyesi unsurlara karşı İslâm kardeşliğine aykırı kavmiyet dâvâsını gütmeyeceklerini günün gazetelerinde makaleler yazarak aydınlatır. (Asâr-ı Bediiye, 520-521)

Yine bunun içindir ki, “adem-i merkeziyet” fikrini, Osmanlı devleti bünyesindeki milletlerin bağlarını kopartacak ve irtibat kanallarını kapatacak, ihtilâf, ırkçılık, nefretle muhtariyete varan, ardında da “bağımsızlık ve ayrılık” dâvâsına dönüşen, vatanı ve meşrûtiyeti tahribe yönelik “keşmekeş bir mücadele” olarak görür. Bunu, kazanılan hak ve hürriyetleri de kaybettiren, millete ve özellikle Kürtlere karşı “bir zenb-i âzim (büyük bir günâh” olarak tanımlar.

Bu zihniyetin, on üç asır önce ölen “asabiyet-i câhiliye” dediği ırkçılığı dirilterek fitneyi ihya edeceğini, ülkeyi ve hatta Asya kıt’asını cehenneme çevireceğini peşinen ihtar eder. Kürtlere, “Tevhidle mükellef olduğumuz gibi, ittihadı (birlik ve beraberliği) te’sis edecek muhabbet-i millîye ile de muvazzafız (vazifeliyiz.) Eğer unsur (milliyetçilik) lâzım ise, unsur için bize İslâmiyet kâfidir” diye ders verir. (a.g.e. 450-451)

DEVLETİN BEDİÜZZAMAN’IN
İKAZLARINA
İHTİYACI VAR…

Bundandır ki, Kürtlere hitâben, “Türkler bizim aklımız, biz onların kuvvetiyiz. Mecmuumuz (hepimiz beraber) iyi bir insan oluruz. Nodserâne (başı buyruk) yapmayacağız. Bu azmimizle başka unsurlara ders-i ibret vereceğiz” diye birlik ve beraberliğin ehemmiyetini hatırlatır.

“İttifakta kuvvet var. İttihada hayat var. Uhuvvette (kardeşlikte) saadet var” diye bütünlük ve kardeşliğin gereğini anlatır; “hablül metin-i ittihada (birlik ve bütünlüğün kopmaz halatına) ve şerid-i muhabbete (muhabbet ipine) sarılmak zarûridir” diye ikaz eder.. (a.g.e. 453)

Yeni rejimle birlikte, milliyetçiliğin dinin yerine ikame edilmek istenmesi ve “Türkçülüğün” esas alınarak başta Kürtler olmak üzere asırlarca Osmanlı bayrağı altında sâdık vatandaşlar olarak yaşayan unsurları itme politikası üzerine, bunun fevkalâde tehlikeli olduğunu, “Türk unsurunda ebedî kabil-i iltiyam olmamak suretinde (kaynaşıp iyileşmeyecek) bir inşikaka (ayrılık ve bölünmeye) sebebiyet vereceğini kaydeder.

Bundandır ki, bütünüyle bir câhiliye dönemi âdeti olan ırkçılığın zararlarını anlatırken, “Türk milleti, anâsır-ı İslâmiye (Müslüman unsular) içinde en kesretli (en çok) olduğu halde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslümandır. Nerede Türk tâifesi varsa Müslümandır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır. (Macarlar gibi). Halbuki, küçük unsurlarda (kavimlerde) dahi hem Müslim ve hem de gayr-ı Müslim var” diyerek Türklerin İslâmın kahraman bir ordusu olarak bin sene Kur’âna hizmet ettiğini beyân eder. Şan ve şeref dolu tarihindeki bütün iftiharının İslâmiyet nâmına ve hesabına olduğunu anlatır.

Ve yine bundandır ki, “Ey Türk Kardeş! Bilhassa sen dikkat et. Senin milliyetin İslâmiyetle imtizaç etmiş. (kaynaşmış); ondan kabil-i tefrik değil (ayrılamaz). Tefrik etsen, mahvsın” ihtarında bulunur. (Mektûbat, 312-313)

Neticede, Bediüzzaman’ın ifâdesiyle, “hâmiyet-i İslâmiye ile tam birleşmiş İslâmî ve dinî milliyet olan Türklerle Kürtler”in bir arada ve beraber yaşamalarından başka yol yoktur.

Komplolara, tuzaklara, oyunlara karşı Bediüzzaman’ın ikaz ve derslerine ihtiyaç vardır.
Devletin de milletin de…

11.10.2008

E-Posta: cevher@yeniasya.com.tr