Ergenekon olayında söz konusu olan şeyin sadece darbe ve darbeye tahrik olmadığını belirten Referans gazetesi yazarı Nabi Yağcı, “Asıl amaç ulusalcılık-Kemalizm-militan laiklik temelinde Türkiye'de toplumu tepeden tırnağa yeniden örgütlemektir” dedi. Yapılmak istenenin mevcut yapıyı 1930'lara uygun bir plan ve proje içinde restore etmek olduğunu ifade eden Yağcı, “Amaç sadece darbe değil, darbe olmasa da sürdürülmesi planlanmış bir proje bu” şeklinde konuştu.

ERGENEKON DÂVÂSI VE YENİ ANAYASA

Ergenekon yapılanması ile öngörülen “restorasyon” projesinin bitmediğini, hâlâ devam ettiğini vurgulayan Yağcı, “Sonlanması büyük ölçüde Ergenekon dâvâsına, AB sürecinin ilerlemesine ve yeni anayasaya bağlı” dedi. Yağcı, toplum ve siyaset üzerindeki vesayetin, yapılan reformları hayata geçirebilme becerisine ve AB sürecindeki derinleşmeye bağlı olarak tedrîcen ortadan kalkacağını vurguladı.

Türkiye’deki değişim ve dönüşüm kendi içinde belli alt-üst oluşları beraberinde getiriyor. Ezberlerin ötesinde yeni söylemler üretmek epeyce emek isteyen bir durum. İşte bu emeği göstermek istemeyen siyasetçiler ve bürokratlar daha çok tartışma ve çatışmak temeli üzerine ilişkilerini bina ediyor. Biz de bu hafta Türkiye’nin bu değişimini Referans gazetesi yazarı Nabi Yağcı’ya sorduk. Yağcı Türkiye’nin hızla değiştiğini bazı kişi ve kurumların bu değişimin farkında bile olmadığını ifade ediyor.

Sizce Türkiye nasıl bir süreçten geçiyor?

Katı olan her şeyin buharlaştığı bir süreçten. Yani değişemeyen her şey çözülüp dağılıyor. Bu devrimci bir değişim sürecidir. Burada devrimci olan herhangi bir siyasî parti değil, tarihin kendisidir. O kadar ki, bu değişimin somut ürünü olan yapısal reformları gerçekleştirme yükünü omuzlamış AKP bile tarihsel değişim rüzgârı önünde sallanıyor, yalpalıyor, duraklıyor; Deniz Feneri olayında olduğu gibi o da çevresiyle, tabanıyla, kendisiyle yüzleşmek zorunluluğu ile yüz yüze kalıyor. Ama yine de iktidarda olan, ama çevreden gelmiş, tarihsel muhalefet momentinden neş’et etmiş bir parti olduğu için ayakta kalabiliyor. Ancak kendisi bu tarihsel misyonunun yeterince farkında mı acaba? Merkez partisi olmaya çalışıyor ve hatta zaman zaman biz merkez partisi olduk diyenler oluyor. Merkezde olmanın ne anlama geldiği üstüne pek düşünülmüyor sanırım.

Merkez, bizde askerî-bürokratik devlet ve statüko demektir. AKP gücüm var, yüzde şu kadar oyum var, rakibim yok, devlet bana “biat” etmelidir diyor. Devlet ise “hayır biat etmem” diyor, devletse etmez de zaten. Etmedi de, AKP için Anayasa Mahkemesinde açılan kapatma dâvâsının anlamı bu. Devletin kendisine merkez partisi protokolü uygulamadığını görünce bu kez de Başbakan’ın üslûbunda yansıdığı gibi AKP hırçınlaşıyor.

Sizce burada AKP’nin yanlışı ne?

Yanlış şu, AKP görmeli ki, değişim önce, statüko demek olan katı çekirdekli merkezi dağıtır, merkez dikiş tutmaz, tutmuyor. Merkez boşluğunu güncel siyasette muhalefet misyonuna sahip görünmesine karşın, tarihsel olarak devlet iktidarı misyonunu taşıyan CHP ve asker, yüksek devlet bürokrasisi ve devlet rantına dayanmaya alışmış medya doldurmaya çalışıyor. Bu bileşim bugünkü 12 Eylül Anayasasınca dahi meşrûiyet temellerine sahip olmadığı için devreye Ergenekon giriyor. 28 Şubat, 27 Nisan, e-muhtıralar, y-muhtıralar sökün ediyor. Bu süreçte en dikkat çekici sorun muhalefet boşluğudur.

Nasıl bir muhalefetten söz ediyorsunuz?

Yelkenini değişim rüzgârıyla doldurmasını bilen bir muhalefetten. Yani devletçilikten, Kemalizm’den eskimiş ortodoks görüşlerden, ulusalcılıktan, dini esas tehlike sayan militan laisizmden göbek bağını koparabilmiş bir muhalefetten. Bu olamadığı için AKP solunda (ideolojik anlamda sol demiyorum) sivil demokrasiyi ve bunun için reformları AKP’den daha kararlı savunacak bir demokratik muhalefet çıkamıyor, en azından şimdilik durum bu.

Bu durumda AKP tek başına göğüslemekte zorlandığı bu kavgayı reformcu bir müttefik bulamadığı için de devletle uzlaşmalar yaparak götürmeye çalışıyor. Zaten boynu giyotinin altında. Aydın Doğan ile Başbakan kavgasında Başbakan’ın mealen “Bugüne kadar konuşmadık, artık gizli götürelim yok, her şey konuşulacak” türünden açıklaması bu durumu yeterince anlatmakta sanırım. Yani uzlaşamadık öyleyse kavga.

Daha da uzatılabilir bir hikâye bu, ama özetle Türkiye’de bugün, tarihsel dinamiklerin dayatmasıyla iktidardaki tarihsel muhalefetle, muhalefetteki tarihsel iktidarın mücadelesi sürmekte.

Bu süreçte siyasetçileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Siyasetçilerimiz içinde bu değişimi kavrayanlar da var, kavrayamayanlar da. Fakat galiba çoğunluk henüz kavramadı, kavramış gibi görünenlerin bir kısmı ise değişim akıntısına kapılarak gidiyor ama dönüştürücü anlamda etkin olamıyor. Çünkü önce siyaset yapma tarzının değişmesi gerek. Bunu yapması gerekenler de siyasetçilerin bizzat kendileri, önce kendilerini değiştirmek zorundalar. Bu açıdan iktidar da muhalefet de öncelikle zihniyet değişimi geçirmelidirler, oysa bizim siyasette yer etmiş olan ağız dalaşı siyaseti sürüp gitmekte. Halbuki reformların sahibi benim diyen bir parti ve onun iktidarı, AKP iktidarı en önce bu zihniyet değişimini göstermesi gerek. Bu açıdan Başbakan’ın son günlerde gösterdiği performans özellikle boykot çağrısı hiç de bu dediğimle uyumlu değil.

Türkiye’nin, bu reform sürecinde sizin dikkatinizi çeken kurumsal ve siyasî davranışlar neler?

Önce reform sürecinin halka kapalı götürüldüğünü söylemeliyim. Halkın bu sürece aktif katılımını sağlamak reformların başarısının birinci koşulu. Oysa AB ile katılım ortaklığı anlaşmasından sonra müzakere süreci sanki teknik bir süreçmiş gibi götürülüyor. Gelişmeler, bu süreçteki zorluklar, kazanımlar, yapılmak istenenler, yapılamayanlar halka anlatılmıyor. Oysa reformcu bir iktidarın en büyük destekçisi halktır. Örneğin, Başbakan Doğan Grubu ile giriştiği, üslûp açısından kendisine ve partisine puan kazandırmayan kavga yerine tekelci ve medya alanı dışında finansal güç peşinde olan bir medyanın neden demokratik bir medya olamayacağını, bu konunun da reform programının bir parçası olduğunu anlatsaydı hem doğru olurdu hem de inanılmaz bir etki sağlardı.

İkincisi, reform yasalarını Meclis çıkarır, ama bu program kamu idaresi, kamu kurumları ve sivil kuruluşlar eliyle uygulanır. AB ile uyum için çıkarılan reform yasalarının hızla ve engellenmeksizin hayata geçebilmesinin ilk koşulu bu reform kararlarını uygulayacak kamu yönetiminin reforme edilmesidir. Bunun önünde birinci engel mevcut anayasadır. Görmedik mi, eski Cumhurbaşkanı Sezer, bir çok reform yasa tasarısını anayasadan aldığı yetki ile geri çevirmişti. Kimi yasalar ise Anayasa Mahkemesinden döndü, kimilerinin ise Danıştay tarafından uygulanması engellendi. Kurumsal değişim açısından üç kurum hayatî idi: Anayasa, yargı ve yerel yönetimler. Bu alanlarda hiçbir şey yapılmadı desek yeridir. Bu kurumsal mekanizmalar reform sürecinin karşısında açıkça anti-reformcu siyasî direnç koydular.

Bu anti-reformcu direncin sonucu ne oldu?

Sonucu, reformcu bir iktidarı düşürmek için AKP’yi kapatma girişimi ve Ergenekon’un çabalarına hız vermesi, darbe tahrikleri oldu. Rejim krizi yaratıldı, reform süreci yavaşladı.

Sizce toplumsal olarak yeni sınıflar veya dünya görüşleri ortaya çıkıyor mu?

Elbette çıkıyor. Ticarî sermayeden sanayi sermayesine sıçrayan Anadolu burjuvazisi yeni bir sınıftır. Eskiden sermaye temerküzü ağırlıkla İstanbul’da veya birkaç büyük kentimizdeyken, şimdi genişliyor. Başka deyişle geçmişte az kişinin elinde toplanan zenginlikler bugün tabana yani orta-üst sınıflara doğru yayılıyor. KOBİ dediğimiz üretim modeli yaygınlaşıyor. Elbette bu sınıfsal değişim yeni bir dünya görüşünü de beraberinde getirmekte. Bir yandan geleneklerine bağlı (muhafazakâr), diğer yandan daha dışa açılmacı ve nispeten daha demokratik ve en önemlisi “sivil” bir dünya görüşü gelişiyor. Muhafazakâr dünya görüşünün demokratikleşmesi sancısı yaşanıyor.

Önceden beri süre gelen askerî vesayetin yeni süreçte nasıl olacağını düşünüyorsunuz?

Postmodern biçimler alacağını, kendini yeni durumlara uydurmaya çalışacağını sanıyorum. Hani vardır ya, ”Akşam 12’den önce evde olacaksın” diye emreden babanın, çocuk büyüyüp genç olduğunda diklenmeye başlayınca önceki söylemini yumuşatıp “Geç gelme, merak ederiz” demesi gibi. Yani örtük bir uzlaşma, giderek karşılıklı rızaya dayanma. Daha somut biçimleri üstüne konuşmak, reformların derinliğine ve hayata geçirebilme becerisine, AB sürecinin derinleşmesine bağlı olacaktır. Ve bir de Ergenekon dâvâsına.

Genelkurmayın Ergenekon tutuklularını ziyaret ettirmesi ardından iki komutanın sağlık sebepleriyle tahliye edilmek istenmesini nasıl yorumluyorsunuz?

Yaygın kanının tersine olduğunu biliyorum, ama ben iki olay arasında bağ olduğunu düşünmüyorum. Eğer sağlık nedeni gerçek ise tahliye insanî bir tutum olarak doğrudur, fakat yargı, ceza infaz kurumu çifte standart uygulamamalı bu durumda olan ve Ergenekon sanığı olan olmayan tüm tutuklulara da aynı insanî tutumu göstermeli. Öte yandan Genelkurmay’ın tutukluları ziyareti sivil demokratik bir rejimde asla olmayacak, kabul edilemez bir şeydir. Hangi amaçla yapılmış olursa olsun bu ziyaretin kamuoyunca tutuklulara destek dışında başka biçimde anlaşılmayacağını her halde Genelkurmay da bilir, bildiği halde bu ziyaret yapılmış ise başka tür yorumlanamaz. Yani destektir bu. Fakat yargının bu etki altında kalarak tahliye verdiğini söylemek için elde henüz yeterli veri yoktur. Kanımca Genelkurmay’ın ziyareti ordu içinde psikolojik bir denge kurma zorunluluğunu duymasıyla bağlıdır. Ergenekon yargılamasının sonucu ne olursa olsun, tahliyeler olsa da bir kez hiç olmayan şey olmuş, askere dokunulmuştur. Kutsala bir kez dokunmak büyünün bozulması için yeterlidir. Bu olmuştur. Büyü bozulmuştur. Psikolojik dengeleme zorunluluğu buradan gelmekte. Fakat buna rağmen etkileri yargıya kadar uzanamaz demek de doğru olmaz. Bekleyip göreceğiz.

Sizce Ergenekon soruşturması nereye doğru gidiyor?
Buna kesin yanıt verebilmek için, Tolon ve Eruygur hakkında düzenlenecek ek iddianameyi görmek gerekir, henüz bilmiyoruz. Muvazzaflara, genç subaylara da dokunuldu, bu da bir ilk adım ama nereye kadar uzanacağı açısından yeterli bir fikir vermez. Ergenekon dâvâsı başlamadan kesin bir şey söylenemez. Fakat gittiği yere kadar gitmesi bile bizim gibi askerî vesayet rejimi altındaki bir ülke için son derece önemlidir.

Genelkurmay Ergenekon ziyareti sonrası güneydoğuda akredite STK’larla buluştu. Bunu nasıl karşıladınız. Bu ziyaretin DTP’nin kapatılma dâvâsı öncesinde yapılmasının bir anlamı var mı?

Olabilir. Genelkurmay’ın DTP’yi, muhatap görmediğini biliyoruz. Ne yazık ki hükümet de benzer bir yaklaşım içinde, Kürt sorununu ‘Güneydoğu’nun oylarını alarak ben çözerim’ diye düşünüyor veya şimdilik görünen o. Yani “Kürt sorununun barışçı çözümü için DTP gereklidir, önemlidir” demiyorlar. Dolayısıyla Güneydoğu’da Kürt halkına bu görüşmelerle asker, Kürt sorununun DTP dışında çözüleceği mesajını da vermek istemiş olabilir. Bu mesajın Anayasa Mahkemesine de verilmek istendiğini düşünmek istemiyorum doğrusu. Genelkurmay Başkanı’nın STK’larla buluşmasını bazı STK’ları dışladığı nedeniyle eleştirmek yanlıştır. Bazılarını dışlamış olmasaydı bile askerin STK’larla toplantı yapması doğru görülemez. Bu görüşmenin demokrasiye sığmayan ruhu zaten Genelkurmay Başkanı’nın bir soru üzerine, “Ne kısmî, ne genel af söz konusu olamaz” sözleriyle ortada. Af gibi bir konu hükümet ve TBMM’nin yetkisi içine girer, asker bu konuda kamuoyuna görüş, karar açıklayamaz. AB sürecindeki bir ülkede asker böyle konuşamaz.

Genelkurmay medyayla ilgili yeni açılımlar olduğunu söyledi ancak “akreditasyon” uygulamasını devam ettiriyor. Görüşünüz nedir?

Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un “Ben daha az konuşacağım, zorunlu olmadıkça konuşmayacağım” dediğini biliyoruz. Devamında ne gelirse gelsin bu açıklamayı ilkesel açıdan olumlu görüyorum. Yukarıdaki yanıtımı burada yineleyeceğim; yanlış olan akreditasyon değil, bu zaten külliyen yanlış, ama yanlış olan basınla mutat görüşmelerdir. Olağandışı bir durum varsa Genelkurmay herkese açık basın toplantısı yapar, orada soruları da yanıtlar. Tersi yani akreditasyon medya üstünde dolaylı baskı uygulamak anlamına gelir. Askerin ‘sevdiği medya sevmediği medya’ diye bir ayrım olabilir mi? Fakat hepimizin zaman zaman kullandığı tekerlemeyle söylersek “Burası Türkiye”, ilkesel olarak yanlış da olsa “andıçlama” yerine bu açılımı ehven-i şer görebiliriz.

Ayrıca Dağlıca baskını gibi konularda TSK’nın inceleme yapabileceğini ancak kamuoyuna bunları açıklamak zorunda olmadıklarını ifade etmiş. Bu doğru bir yaklaşım mı?

TSK elbette inceleme yapabilir, bu incelemede doğrudan askeri, askerî güvenliği ilgilendiren bir husus varsa bu noktaları kamuoyuna açıklamayabilir de. Fakat söz konusu olayda durum bu değildi biliyorsunuz. Bu olayda konu edilen husus olayda halka doğru bilgilerin verilmeyişidir.

Velhasılı kelâm siz, askeriyenin Türkiye üstündeki etkisinin kırıldığını mı düşünüyorsunuz, yoksa yeni “Modernize edilmiş bir Kemalizm dalgası”yla mı karşı karşıyayız. Bize açıklar mısınız?

Türkiye üstündeki değil de siyaset üstündeki etkisinin azaldığını düşünüyorum. Fakat bu sorunun yüklemini askerler değil de siviller olarak almak, ‘sivil otoritenin etkisi artıyor mu?’ diye sormak daha doğru olur. Eğer sivil siyaset yeni bir anayasa yaparak kurumlar arasında demokratik bir yetki/sorumluluk paylaşımı getiremiyorsa, Millî Güvenlik Kurulu’nu kaldıramıyorsa, yargı hâlâ askerî ve sivil olarak çift başlıysa, TBMM halkın iradesini etkili biçimde savunamıyorsa, Mecliste aylardır bekletilen, askerin de malî şeffaflığını sağlayacak Sayıştay yasasını çıkaramıyorsa, Kürt meselesinin çözümünü askere havale ediyorsa, Kıbrıs meselesinin çözümüne askerin karışmasına hayır diyemiyorsa, Genelkurmay’ın tutukluları ziyaretini Başbakan “İnsanî ziyaret” diye meşrûlaştırıyorsa, Şemdinli savcısına yapmadığını bırakmamışsa sorunuzun yanıtı açıktır.

Ya Kemalizm sivilleşerek sistem üzerindeki etkisini devam ettirme isteği?

Sizin deyiminizle velhasılı kelâm böyle bir dalga var. Ergenekon soruşturmasının bence tartışma gerektirmeyecek kadar açık ortaya koyduğu bir gerçek var: Söz konusu olan yalnız darbe veya darbeye tahrik değil. Ulusalcılık/Kemalizm/militan laiklik temelinde Türkiye’de siyaseti ve toplumu tepeden tırnağa yeniden örgütlemektir. Buna ben tarihî örnekten kalkarak Restorasyon rejimi diyorum. Yani mevcut binayı eski tarihî görünümüne, 1930’lara uygun bir plan ve proje içinde restore etmek. Yani yalnız darbe amacına bağlı değil bu örgütlenme. Darbe olmasa da sürdürülmesi planlanmış bir proje bu. Elbette bu proje darbeyle birlikte gerçekleşirse tadına doyum olmazdı. Henüz bu proje sonlanmış değil, sonlanması büyük ölçüde Ergenekon Dâvâsına ve AB sürecinin ilerlemesine ve yeni anayasaya bağlı.

Yeniasya