Gürcistan’ın Güney Osetya’ya yönelik askeri harekatına Rusya’nın misliyle karşılık vermesinin arkasında, zengin enerji kaynaklarının ve stratejik boru hatlarının bulunduğu bölgedeki güç mücadelesini yattığı günlerdir yazılıyor, söyleniyor. Ancak bu mücadele yeni değil. Bugünkü güç mücadelesini ve aktörleri anlamak için biraz daha geriye gitmekte, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılmasından bugüne kadar Kafkaslar ve Orta Asya’da yaşanan gelişmeleri kısaca hatırlamakta fayda var. Zira Kafkaslar’ın önemi Orta Asya ile birlikte düşünüldüğünde daha iyi anlaşılıyor.

1991’de SSCB’nin dağılmasının ardından Kafkaslar ve Orta Asya’da doğan boşluğu doldurma gayreti içine giren ABD, bağımsızlığına yeni kavuşan bölge ülkeleriyle yakın ilişikiler kurdu. Özellikle de Azerbaycan gibi zengin enerji kaynaklarına sahip olanlarla. Sahip oldukları bağımsız devletlerin dünya sahnesinde yer alması için Rusya dışındaki bir gücün desteğine ihtiyaç duyan bölge ülkelerinin liderleri için, Washington’un desteği önemliydi.

Clinton yönetimi, bir yandan bölgedeki nüfuzunu arttırmaya çalışırken, diğer yandan da Rusya ve İran’ın bağımsızlığına yeni kavuşan bu ülkeler üzerinde etkili olmasını önlemek için çaba harcadı. Bu hedefe ulaşılması için, Clinton döneminde Hazar’daki enerji kaynaklarıyla ilgilenecek bir “özel temsilci” atandı. Bu temsilcinin görevlerinden biri de, ABD’nin Hazar’daki enerji politikasına destek vermeleri için Batılı müttefikleri ikna etmekti.

Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı, bu çabanın sonucu olarak ortaya çıktı. ABD petrol şirketleri 1990’larda Azerbaycan’ın yanısıra Kazakistan’a da büyük enerji yatırımları yapmaya başladı. 1997’de Orta Asya’yı “ABD Merkez Komutanlığı”nın sorumlu olduğu bölgeler arasına katan Washington’ın, sözkonusu ülkelere yönelik askeri ilgisi 11 Eylül (2001) saldırılarından sonra arttı. Bu tarihten itibaren bölge, ABD için farklı bir önem kazandı.