Aşkın: Silahları evimize jandarma yerleştirdi

Son dönemlerde Doğu ve Güneydoğu?da İslami hassasiyeti ile öne çıkan İslami Cemaatlere yönelik yapılan karalama ve iftiralara yenileri eklenirken, bu iftiralara en anlamlı cevap bu iftiraların birinci derecedeki mağdurlarından geldi.


Tarih: 13:20



Aşkın: Silahları evimize jandarma yerleştirdi
KARALAMAKTAN VAZGEÇİN
Son dönemlerde Doğu ve Güneydoğu’da İslami hassasiyeti ile öne çıkan İslami Cemaatlere yönelik yapılan karalama ve iftiralara yenileri eklenirken, bu iftiralara en anlamlı cevap bu iftiraların birinci derecedeki mağdurlarından geldi. Mağdurlardan Bilal Aşkın gazetemize konuştu: “Bizi tutuklatmak için evlerimize silahlar koyup bizi gözaltına aldıran ve her türlü işkenceyi reva görenler, o dönemde görev yapan komutanlar ve emirleri altındaki jandarmalardı” dedi.
Doğu ve Güneydoğu halkı her türlü komploya maruz kaldı
Yıllardır Doğu ve Güneydoğu halkına zulmediliyor, insanımız her türlü haksızlığa uğratılıyor. Bu zulümleri bazen, Kürt milletini sözde kurtarma adına PKK yaptı, bazen de devlet içindeki legal ve illegal oluşumlar ile çeteler yaptı. Bunun en somut örneklerinden biri geçtiğimiz günlerde Ergenekon terör örgütü soruşturmasında tutuklanması istenen ancak Rusya’ya kaçtığı için yakalanamayan emekli Tuğgeneral Levent Ersöz döneminde Şırnak’ta yaşandı. Ersöz’ün Şırnak’ta alay komutanlığı yaptığı dönemde sırf dini inançlarına bağlı oldukları gerekçesiyle bazı köylülerin evlerine ani baskınlar düzenlendi. Toplanan kişiler odalarda hapsedildi. Sonra da yapılan aramalarda muhtelif silahlar bulunduğu gerekçesiyle köylüler tutuklatıldı.
Yaklaşık bir yıl boyunca cezaevlerinde tutulan İdil’in Xırabèrıpın köyünden 13 vatandaş Diyarbakır 3 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılandı ve en sonunda Tuğgeneral Levent Ersöz’ün silahların kendilerine ait olduğunu itiraf edip mahkemeden istemesi üzerine tutuklanan kişilerin birçoğu Hizbullah davasından beraat etti. Ancak çelişkiler ve gariplikler devam etti. Bu silahlar askeriyeye teslim edilmesine rağmen bu kez de yakalanan kişiler ruhsatsız silah bulundurmak suçundan dolayı adli olarak yargılanmaya başlandılar ve bu süreç yıllardır devam ediyor. Birçok köylü her an için belirsiz yeni bir süreç ile karşılaşacağının endişesiyle yıllardır köyünü ve yakınlarını ziyaret edemiyor.

ŞÜKRÜ GÜNDÜZ
İSTANBUL
Şırnak’ın İdil ilçesine bağlı Tepeköy’ünde (Kürtçe Ğırabèrıpın) 2001 yılında yaşanan zulümler resmi kayıtlarda olmasına rağmen bazı basın yayın organları olayları çarpıtarak yeniden gündeme getirdi. Söz konusu olayları mağdurların ağzından dinlemek istedik. Sorularımıza net cevaplar veren olayın ilk mağdurlarından Bilal Aşkın, köylü olarak sırf dinlerini yaşadıkları için kendilerine komplo kurulduğunu; ancak yapılan iftiraların daha sonra tek tek ortaya çıktığını söyledi. İşte İdil’in Tepeköy’ünden Bilal Aşkın’ın sorularımıza verdiği cevaplar:
Tutuklanmanıza neden olan süreçten başlayalım isterseniz. Ne zaman ve nasıl tutuklandınız?
2001 yılında bir gece saat iki buçuk - üç civarında eve baskın yaptılar. O gün evde ihtiyar annem, babam ve iki küçük yeğenim vardı. Hepimizi bir odaya koydular, ondan sonra askerler öbür odalara gittiler.
Yani sizi odaya kapattıktan sonra mı arama yapmaya başladılar?
Evet, bizi bir odaya koydular, başımızda iki tane asker vardı. Aramaya başlarken daha ilk odaya girmeden askerlerden biri, ‘Aaaa! Bir silah buldum’ dedi. Silahı yorganın arasına koymuşlar, silahın asılan kayışı da dışarıda kalmıştı. O esnada başka bir asker, ‘Aaaa bir silah daha buldum’ dedi. Onu da bizim küçük bir masamız vardı, arkasına atmışlardı. Ancak silahın üzerinde, ne şarjör nede mermi, hiçbir şey yoktu. Silahın bana ait olmadığını söyledim. ‘Nasıl sizin değil’ dediler. Ben de onlara, ‘Bu silahlar bizim olsaydı, silahların hiç olmazsa bir tanesinde mermi çıkardı veya şarjör çıkardı. Bize komplo kurdunuz. Bu silahları siz attınız’ dedim. Sonra bizi alıp götürdüler.
Yani söz konusu silahların asker tarafından evinize getirildiğini mi söylüyorsunuz?
Evet, bizi bir odaya kapattılar. Sonra kendileriyle beraber getirdikleri paslı silahları eve yerleştirip arama yaptılar. Tutanak düzenlediler, imzalamadım, gözaltına alındım. Sonra öğrendim ki bizim köyden on üç arkadaşa daha aynı komployu kurmuşlar.
Gözaltında nelerle karşılaştınız?
Gözaltında her şeyle karşılaştık. Akla gelen her türü işkenceyle karşılaştık. Elektriğe verdiler. Üzerimize soğuk su döktüler. Bizi çırılçıplak karın üzerine yatırdılar. Kışın ortasında birkaç arkadaşımızı buz gibi havuzun içine attılar. Siz Hizbullahsınız, örgüt kurmuşsunuz. Bir sürü iftira attılar, biz de hiçbirini kabul etmedik. Zaten gözaltında kendileri, ‘biz eğer bu silahları sizin evinize atmasaydık sizi buraya getiremezdik’ diyorlardı. İlk başta bizden tek istedikleri şey bizim bu örgüte bağlı olduğumuzu söylememizdi. Biz de kabul etmedik. Kabul etmediğimiz için de bunlara maruz kaldık.
Peki, bahsi geçen üç roketatar ile 3 makineli tüfek ve diğer silahlar nereden çıktı?
Benim evime iki kaleşnikof yerleştirmişlerdi. Arkadaşlarımın evlerine de bildiğim kadarıyla 5 lav silahı, bir biksi, 2 tane G3 koymuşlar. Ancak hiçbir silaha ait tek bir şarjör veya mermi bulunamadı. Çünkü söz konusu silahların hiç biri bize ait değildi. Hüseyin Akman’ın evine üç tane lav silahı, Orhan Saka’nın evine bir G3, bir biksi bir de otomatik silah, Fahrettin Özel’in evine ise iki kaleşnikof bir G3 silah yerleştirmişlerdi. Ama bunların hiçbirinde ne şarjör ne mermi vardı ve hepsi paslanmış haldeydi. Sonra savcılığa ifade verdik. ‘Silahlar bizim değil, jandarma tarafından evimize atılmış’ dedik. İlk önce Şırnak’ta mahkemeye çıktık ondan sonra Diyarbakır DGM’ye verdiler. Yani o silahlar yüzünden yaklaşık bir sene içerde kaldık.
Peki, mahkeme sürecini biraz anlatır mısınız?
İlk mahkememiz Şırnak’ta oldu. Savcılıkta ‘bu silahlar bizim değil, asker tarafından atılmış’ dedik. DGM’ye üç ayda bir mahkemeye gidip aynı şeyleri tekrar ediyorduk. Serbest bırakılmamızı talep ettiğimizde hâkim bize; ‘Üstünüzde bu silahlar varken sizi nasıl bırakırım’ diyordu. En sonunda o dönemde Şırnak Alay Komutanı olan Albay Levent Ersöz, yargılandığımız mahkemeye gizlice dilekçe göndermiş, söz konusu silahların kendilerine ait olduğunu ve silahlarını geri istediklerini belirtmiş. Bu olaydan sonraki ilk mahkemede de serbest bırakıldık.
Peki, daha önce size komplo yapıldığı ispatlanmasına rağmen medyanın bu iftira ve komplolardan hareketle olayı yeniden gündeme getirip doğruymuş gibi sunmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Önce müsaadenizle benim medyaya birkaç sorum var. Medyanın bu haberi veriş şekli ile mahkemenin sonucu taban tabana zıtlıklarla dolu. Birincisi, biz Hizbullah’tan yakalandık; ancak bu davadan beraat ettik. Niçin bunu görmeyip buna rağmen bu olayı Hizbullah’a isnad ettiler? O silahların hiçbirinde mermi yoktu. Basın niçin bu duyumları değerlendirmedi? Alay komutanının ‘o silahlar bize aittir, geri verin’ demesi üzerine mahkeme bu silahları geri verdiği halde biz niçin hâlâ ruhsatsız silah taşımaktan yargılanıyoruz? Son olarak birinci derecede tek suçlu alay komutanı iken dindar insanların suçluymuş gibi gösterilmesi hedef saptırma anlamına gelmiyor mu?
Bu haberleri yapan medya da o silahların kesinlikle bizim olmadığını biliyor. Onlara derim ki, bu masum insanlara iftira atıp da kötülemek ancak iftira atanlara zarar verir. Attıkları manşetlerin ne anlama geldiğini iyi bilmeliler. Manşetler ile haberler arasında büyük bir çelişki var. Gazetecilik yapıyorlarsa tüm detayları görmek zorundadırlar. Hesaplarına geleni alıp insanların mağdur olmasına sebep olamazlar. Attıkları manşetlerle temiz düşünceli insanların kafalarını karıştırarak günahlarına giriyorlar. Tüm bunlardan anlıyoruz ki, maalesef Türkiye’de basının büyük bir kısmı İslami hassasiyetlere karşı sürekli bir savaş içindedir. Bunlardan isteğimiz ülke insanlarının arasını açmaktan vazgeçip toplumla barışık halde yaşamaya kendilerini zorlamalarıdır. Öte yandan bunun şüphesiz Allah katında da hesabı vardır, bunu da hesaba katmak gerekmez mi? Evet, zaten olmamış bir şeyi Müslüman birisine isnad etmek çok büyük bir vebal gerektirir ve bunları Allah havale ediyoruz.