Çoğunlukla liberal Anglo-Amerikan dünyanın tahakkümünde olan siyaset biliminde “siyaset” için yapılan standart tarif “uzlaşma” kavramını merkeze alır. Nedeni de çok sarihtir: Kişiler ve kurumlar arasındaki fiili çatışma.
Kişiler ve kurumlar arasındaki fiili çatışma tabir-i caizse ontolojik bir mahiyettedir. Zira kişilerin birbirleriyle ve kurumlarla ve de kurumların birbirleriyle ve kişilerle pek çok farklılıkları vardır. Çatışmayı ontolojik kılansa işte bu “ontolojik” farktır.

Malum, farklı olmak demek aynı olmamak demektir. Aynı olmamak demek çakışmamak demektir. Çakışmamak demek çatışmak demektir.
İki ikiz kardeşin bile arasında farklılıkların olduğu bu koca farklılıklar dünyasında insanlar bir araya geldiklerinde zuhur eden ilk şey çatışma olmaktadır. Tam da bu yüzden toplumsallaşma süreçleri eş-zamanlı olarak siyasallaşma süreçlerini husule getirir: Kolonyal zihniyetin “ilkel kabileler” olarak nitelendirdiği Afrika kabileleri de dâhil olmak üzere bilinen bütün toplumlarda siyaset dediğimiz şey mevcuttur…

Şimdi bakınız; ister liberal bir perspektifte olsun, isterse de Marxizm ve Schmittçilik gibi anti-liberal bir perspektifte olsun, siyasetin ‘ne’liğini çözümlemeye yönelik bütün yaklaşımlar o veya bu şekilde mevzubahis çatışmayı nazar- itibara almaktadırlar. Yani neredeyse herkes, siyaseti mümkün kılan esas unsurun çatışma olduğu noktasında ittifak etmektedir.
İhtilaf edilen noktaysa siyasetin “nasıl” olması gerektiği üzerinedir. Yani liberaller, siyasetin çatışmaları bitirebilecek bir uzlaşma vasıtası olduğunu dile getirirlerken anti-liberaller çatışmanın baki, uzlaşmaların her zaman için naif ve geçici olduğunu, siyasetin çatışmaların nihayetlendirilmesi değil manipüle edilmesi anlamına geldiğini söylemektedirler…

Şayet siz de benim gibi FARKın ve FARKlılığın ontolojik bir hakikat olduğunu kabul ediyorsanız, o zaman anti-liberal tarafın daha haklı olduğunu görüyorsunuz demektir…
Bütün bu hikâyeyi anlatmamın sebebi, burada teori parçalamak ya da teorik olarak nerede durduğumu cümle âleme göstermek değil doğrudan günlük siyasete dair getirilen tekliflerin farkında olarak ya da olmayarak hangi teorik tartışmaların içine girdiklerini göstermektir.
Bugün AKP’nin kapatılmamasıyla beraber gündeme gelen “uzlaşma” tartışmasının kökleri de bu hikâyenin bir devamıdır.

Fiili bir çatışma olduğu hususunda hem fikir olunmasına karşın AKP’nin belli noktalarda uzlaşması mı yoksa çatışması mı gerektiği konusunda bir ihtilaf söz konusudur. Bu da dediğimiz gibi siyasetin “nasıl” algılandığıyla alakalıdır.
Şimdi bir anti-liberal olarak (biliyorsunuz anti-liberal olmak demek anti-libertaryan yani özgürlük düşmanı olmak demek değildir) diyebilirim ki AKP doğrudan adaletle ve insan haklarıyla alakalı olan konularında dik durmalı, sadece iktidar arayışında olan ve bunu yapmak için de kendine her yolu mubah görenlerle arasındaki farkı ve dolayısıyla da çatışmayı muhafaza etmelidir.
Çatışmayı muhafaza etmesinden kastım tam anlamıyla dik durmasıdır (zaten dik dursun demek boyun eğmesin, çatışsın demek değil mi?)

Yeni ve demokratik bir anayasanın hazırlanması konusunda dik durmalıdır; insan haklarının eksiksiz tatbik edilmesi konusunda dik durmalıdır; Kürt sorununun demokratik bir biçimde çözülmesi konusunda dik durmalıdır; üniversitelerin özerkliklerin tesis edilmesi ve YÖK’ün lağv edilmesi konusunda dik durmalıdır; diyanetin özerkleştirilmesi konusunda dik durmalıdır; din dersinin zorunlu olmaktan çıkartılması noktasında dik dumalıdır; Aleviler’in Sünniler karşısında ikinci sınıf vatandaş konumuna indirgenmesinin önüne geçilmesi konusunda dik durmalıdır; başörtüsü yasağının kaldırılması konusunda dik durmalıdır; devletin şeffaflaştırılması konusunda dik durmalıdır.

Ancak dik durmak adına, adalet için çatışmak adına birileriyle “uzlaşmalıdır”!

Erkam Can