Orta Doğu Hristiyan kalsaydı? Batı ile bir uyumun ortaya çıkmasını bekleyebilir miyiz? Bunu söylemek için genişlemeci orta çağ Avrupa dünyasının güç ve hegemonyasını komşusu şark’a ekonomik ve jeopolitik sebeplerle dayatmayacağını varsaymak durumundayız ki bu pek mümkün görünmüyor.
Mesela Haçlı seferlerinin sebebi politik, sosyal ve ekonomik ihtiyaçlardı. Hristiyanlık bayrağının sembolü altında, Avrupalıların dünyevî istekleri ve beklentileri yatıyordu. Batı’nın dünyadaki emperyal tahakkümünde yerli halkın dininin çok önemli olduğunu söyleyemeyiz. Avrupa tutkulu bir şekilde “Hristiyan değerlerinin yerlilere aktarılmasından” bahsetmiş olsa da, asıl hedef sömürge karakolları oluşturarak büyük kentlere zenginlik aktarmak ve Batının güç projeksiyonuna zemin sağlamaktı.
Hristiyan Orta Doğu’da halkın, Avrupa filolarını ve silahlı tüccarlarını sevinçle karşılamayacakları muhakkaktır. Emperyalizm için de bölgenin karmaşık etnik mozaiği oldukça iştah kabartıcıdır - çünkü “böl ve yönet” adlı eski oyunun hammaddesi çeşitliliktir. İslamsız bir Orta Doğu’da Avrupalılar’ın yine kendi itaatkar yerel yöneticilerini, kendi ihtiyaçlarını sağlamak için yerleştireceklerini düşünmek yanlış olmaz.
MODERN SAVAŞLAR
Zamanı şimdi ileri sarın ve petrol çağının Orta Doğu’suna gelin. Orta Doğulu devletler, Hristiyanlar da dahil, kendi bölgelerindeki Avrupa sömürgeciliğini hoş mu karşılayacaklardı? Hiç sanmıyorum. Batı, yine Süveyş Kanalı gibi, aynı kördüğüm noktalarını oluşturup kontrolü elinden bırakmayacaktı. Orta Doğu’lu devletlerin sömürge projelerine direnişinin kaynağı İslam değil, sınırlarının Avrupa jeopolitik tercihlerine uygun olarak yeniden çizilmesine karşı olmalarıydı.
Orta Doğulu Hristiyanlar da emperyal Batının petrol şirketlerinin sırtını Batıcı naiplerine, diplomatlara, ajanlara ve ordulara dayamasını hoş karşılamadılar, Müslümanlardan daha şiddetli tepki gösterdiler. Bunu görmek için Latin Amerika’nın, ABD’nin kendi petrolleri, ekonomisi ve politikası üzerindeki dominyonuna gösterdiği reaksiyonun uzun tarihine bakmanız yeterlidir. Orta Doğu’nun da kendi topraklarında, pazarlarında, egemenliğindeki yabancı arzulara karşı milliyetçi anti-sömürgeci hareketler kurup karşı durması, kontrolü eline almaya çalışması tabiidir-tıpkı Hindu Hindistan’ın, Konfüçyüsçü Çin’in, Budist Vietnam’ın ve Hristiyan/Animist Afrika’nın yaptığı gibi.
Cezayir Hristiyan olsaydı da Fransızlar tarım bölgelerini gasp edecek ve yine sömürge kurmaktan geri durmayacaktı. Etyopya’nın Hristiyanlığı onları İtalyanlar tarafından zalimce yönetilen bir sömürge olmaktan onları kurtaramadı. Orta Doğuluların Avrupa sömürge sistemine tepkisinin İslam’lı veya İslâm’sız bir coğrafyada farklı olacağını düşünmek için hiç bir sebep yok.
YA DEMOKRASİ?
Peki Orta Doğu İslam’sız daha demokratik bir yapıda olabilir miydi? Avrupa’daki diktatörlük tarihi bu konuda da bir güven vermiyor. İspanya ve Portekiz’de zalim diktatörlükler daha 1970′lerin ortasına kadar sürüyordu. Yunanistan kiliseye bağlı diktatörlüğünden daha birkaç on yıl önce kurtulabildi. Hristiyan Rusya hâlâ kendini tam olarak kurtarabilmiş değil. Çok yakın zamana kadar, Latin Amerika ABD’nin “kutsadığı” ve Katolik Kilisesinin de ortak olduğu diktatörlerce sömürüldü. Birçok Hristiyan Afrika ülkesi hala belini doğrultmuş değil. Hristiyan Orta Doğu’nun bundan farklı olacağını beklemek için bir sebep var mı?
Filistin ve Yahudi düşmanlığı
Ve Filistin… Yahudileri bin yıl boyunca utanmazca cezalandıran ve bu rezilliği Holokostla taçlandıranlar Hristiyanlar değil mi? Bu korkunç anti-Semitizm örnekleri Batı Hristiyan topraklarında ve kültüründe köklenmedi mi? Yahudiler bu yüzden kendilerine Avrupa dışında bir bölge aramadılar mı?
Yani İslam olmasaydı da Siyonist hareket yine Filistin’de ortaya çıkıp taban bulacaktı. Ve yeni Yahudi devleti yine aynı 750,000 Arap yerliyi Filistin’deki yaşadığı yerden Hristiyan da olsalar çıkaracaklardı- nitekim bir kısmı Hristiyandı.
Filistinliler kendi topraklarını geri almak için yine savaşacaklardı. İsrail-Filistin problemi yine ulusal, etnik ve sınırsal çatışmaların kalbi olacaktı, zaten ancak son zamanlarda dinsel sloganlarla desteklendi. Ayrıca Orta Doğu’da Arap ulusal hareketinin ortaya çıkmasında Arap Hristiyanlarının rolünü unutmayalım; örneğin ilk pan-Arap Baas partisinin ideolojik kurucusu Sorbon eğitimli Suriyeli bir Hristiyan olan Michel Aflaq’dı.
Elbette Orta Doğudaki Hristiyanların Batıya dinsel bir eğilimleri olduğu inkâr edilemez. Peki, bu eğilim dinsel çekişmeyi engelleyemez miydi? Hayır. Bizzat Hristiyan dünyası, Hristiyan gücünün ilk çağlarından beri çatışan mezheplere bölünmüştü; bu mezhepler Roma ve Bizans güçlerine karşı politik karşıtlığın araçlarıydı. Din altında birleşmek bir yana, altında derin etnik, stratejik, politik, ekonomik ve kültürel hâkimiyet mücadelelerinin olduğu savaşlar yaşandı.
İslamsız bir Orta Doğu halkının dini, İslam’ın ortaya çıktığı sırada bölgede hakim olan Doğu Ortodoks Hristiyanlığı olacaktı. Unutmayalım ki tarihin en uzun, keskin ve acı dolu dinsel ayrılığı Roma’daki Katolik Kilisesi ile İstanbul’daki Doğu Ortodoks Hristiyanlığı arasındadır-bu ayrılık günümüzde de sürmektedir.
Hristiyan düşmanı Hıristiyan
Doğu Ortodoks Hristiyanları, “Hristiyan İstanbul’un” 1204 yılında Haçlılar tarafından yağmalanmasını hiçbir zaman unutmadılar ve affetmediler. Yaklaşık 800 yıl sonra, 1999′da Papa John Paul II, bu gediği kapatmak için birkaç adım atmak ihtiyacını duydu ve bin yıl içinde Ortodoks dünyayı ziyaret eden ilk Katolik papası oldu. Bu başlangıcın daha yeni ortaya çıktığını düşünürsek, Hristiyan Orta Doğu’da bu sürtüşmenin bugün olduğu gibi o zamanda da var olacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Mesela Yunanistan’ı ele alırsak, bu ülkede Ortodoksluğun, milliyetçilik ve anti-Batıcı duyguların güçlü bir aracı olduğunu söyleyebiliriz. Yunan politikasındaki anti-Batıcı karakter, daha birkaç on yıl önce, bugün birçok İslamcı liderden duyduğumuz suçlamaları ve keskin görüşleri aynen seslendiriyordu.
Ortodoks Kilisesinin kültürü sekülarizm, kapitalizm ve bireyin üstünlüğünü vurgulayan Batı aydınlanma sonrası söyleminden keskin bir şekilde ayrılır. Kilisenin Batı’yla ilgili korkularının kalıntıları-Batı misyonerliğinin kendi dinine çevirme isteği, dinin, kendi toplum ve kültür kodlarının korunması için bir anahtar olarak algılama eğilimi, Batı’nın bozulmuşluğu ve emperyal karakteri- halen sürmekte ve mevcut Müslüman korkularıyla paralellik arz etmekte. Ortodoks Hristiyan Orta Doğuda da, Doğu Ortodoksisinin en büyük merkezi konumundaki Moskova’nın özel bir etkisinin olacağı şüphesiz. Hristiyan Orta Doğu’nun Soğuk savaş döneminde, Doğu-Batı çekişmesinde jeopolitik arenada yine önemli bir rolü olacaktı. Bu yüzden Samuel Huntington, Batı ile çatışacak medeniyetlerin arasında Ortodoks Hristiyanlığını da zikretmiştir.
Günümüze gelirsek, Irak’ın ABD tarafından işgalinin, Hristiyan olsalardı da olumlu karşılanmayacağını herhalde bekleyebilir. ABD, ultra-milliyetçi ve seküler bir lider olan Saddam Hüseyin’i Müslüman olduğu için devirmedi. Diğer Arapların da işgal travmasında yine Irak Araplarını destekleyeceklerini bekleriz. Hiçbir yerde insanlar yabancı işgalini ve kendi vatandaşlarının yabancı askerlerce öldürülmesini hoş karşılamazlar çünkü. Ve dış güçler tarafından tehdit edilen gruplar, kendilerine tutunacak uygun ideolojiler bularak, direniş mücadelelerini bayraklaştırır ve yüceltirler. Din de bu şekilde kullanılan bir ideolojidir.
İşte İslam’sız bir dünyanın portresi. Doğu Ortodoks Hristiyanlığının etkisindeki Orta Doğu’nun, tarihsel ve psikolojik sebeplerle Batıya mesafeli hatta düşman kilisenin, günümüzde bile hala ana etnik ve mezhepsel çekişmeyi, tarihten gelen bir tepkiyi sürdüren kilisenin, Batı emperyalist orduları tarafından birçok defa istila edilen; kaynaklarına el konulan; sınırları Batılılar tarafından kendi isteklerine göre çizilen ve rejimleri Batılıların dayatmalarına uygun olarak kurulan Ortodoks dünyasının resmi.
Bu tabloda Filistin yine yanacaktı. Yine Filistinlilerin Yahudilere, Çeçenlerin Ruslara, İranlıların İngiliz ve Amerikalılara, Keşmirlilerin Hindistanlılara, Tamillerin Sri Lanka’daki Sinhallere, Uygur ve Tibetlilerin Çinlilere direndiğini görecektik. Orta Doğu yine görkemli bir tarihi model olacaktı- 2000 yıllık büyük Bizans İmparatorluğu’nun kendine kültürel ve dinsel sembol olarak tanımladığı bir model. Bu da birçok yönden Doğu-Batı ayrımını sürdürecekti. Bu resmin, barış ve huzur dolu bir resim olmadığı açık.
PEYGAMBERİN BAYRAĞI ALTINDA
Elbette İslam’ın Orta Doğu’ya veya Doğu-Batı ilişkilerine hiçbir etkisinin olmadığını ileri sürmek saçma olur. İslam, geniş bir coğrafyada yüksek derecede birleştirici bir güç olmuştur. Global, evrensel bir inanç olarak İslam, ortak bir felsefe, ortak bir sanat anlayışı ve ortak toplumsal prensiplerin paylaşıldığı geniş bir medeniyet yaratmıştır. Ahlaklı bir yaşam vizyonu; adalet duygusu, hukuk ve iyi yönetim anlayışı- bütün bunlar bu köklü yüksek kültürün ortak öğeleri olmuştur. Kültürel ve ahlaki bir güç olarak İslam, birbirinden çok farklı Müslüman topluluklar arasında bu etnik farklılıkları ortadan kaldıran bir köprü işlevi görmüş, her topluluğunun kendisini geniş Müslüman medeniyet projesinin bir parçası olarak hissetmelerini sağlamıştır. Tek başına bu bile nasıl güçlendiğini açıklamaktadır. İslam, politik coğrafyayı da etkilemiştir: İslam olmasaydı, Güney Asya ve Güneydoğu Asya’daki günümüz devletleri-özellikle Pakistan, Bangladeş, Malezya ve Endonezya, Hindu dünyasında şekillenecekti.
İslam medeniyeti ortak bir ideal sağlayarak tüm Müslümanların Batının saldırganlığına karşı bir direnç oluşturmalarını sağlamıştır. Bu direnç, Batı emperyal saldırganlığını durdurmaya yetmediyse de, paylaşılan ve yok olmayan kültürel bir hafıza oluşmasını sağlamıştır. Avrupalılar; birçok Afrikalı, Asyalı ve Latin Amerikalı insanları birbirine düşürüp bu şekilde kolayca işgal edebilmişlerdir. Bunun sebebi bu ülkelerde, milletler arası direnişi güçlendirecek ortak etnik veya kültürel direniş sembollerinin olmamasıdır.
İslamsız bir dünyada, Batı emperyalizminin Orta Doğu ve Asya’yı bölüp, istila etmesi ve egemenliği altına alması çok daha kolay olacaktı. Geniş bir coğrafyada kaybetme ve aşağılanmanın getirdiği ortak kültürel hafıza bulunmayacaktı. Bugün ABD’nin Müslüman dünyasında kendisini güçsüz hissetmesinin ana sebebi budur. Günümüzde, global iletişim ve uydu fotoğrafları Müslümanlar arasında güçlü bir bilinç ve ortak İslam kültürüne düşman geniş bir Batı kuşatması hissinin hakim olmasını sağlamıştır. Bunun modernite ile bir ilgisi bulunmamaktadır. Bu, Müslüman dünyanın stratejik coğrafyası, kaynakları ve hatta kültürü üzerindeki Batı egemenliği ile ilgili bir şeydir. Ne yazık ki ABD, budalaca bunun altında İslam’ın yattığını düşünüyor.
Peki, günümüzde İslam’la özdeşleştirilen en önemli konu olan terörizm? En basit şekliyle, İslam olmasaydı 11 Eylül olur muydu acaba? Eğer Orta Doğu’nun yakınmaları, ABD politikaları ve eylemlerine karşı yıllarca köklenmiş politik ve duygusal öfke, farklı bir bayrak altında ortaya konsaydı, işler daha farklı mı olurdu? Din’in, birçok farklı öfke kaynağı dururken nasıl şamar oğlan haline getirildiğini hatırlayın. 11 Eylül 2001, tarihin başlangıcı değildi. el-Kaide korsanları için İslam’ın fonksiyonu güneş altındaki büyüteçlikti, bu şekilde yaygın ortak öfkeyi topluyor ve bunu yoğun bir ışın şeklinde odaklıyor, yabancı işgalciye karşı bir tepki olarak sunuyordu.
Batı’nın İslam adına terörizme odaklanırken, balık hafızasıyla hareket ediyor:
Yahudi gerillaların Filistin’deki İngilizlere karşı terörizmi kullandıklarını;
Sri Lankalı Hindu Tamil “Kaplanları”nın intihar yeleğini on yıldan daha fazla bir süre önce icat ederek intihar bombacılığını dünyaya armağan ettiklerini- ki Hindistan Başbakanı Rajiv Gandi bu şekilde öldürülmüştü-;
Yunan teröristlerinin Atina’daki ABD yetkililerine gerçekleştirdiği suikastı;
Indira Gandi’nin ölümüne sebep olan, Hindistan’ı karıştıran, Kanada’da üslenen ve Air India’yı Atlantik üzerinde indiren Organize Sih terörizmini;
1.Dünya savaşının arifesinde tüm balkanları dehşet içinde bırakan Makedonyalı teröristleri unutuyorlar.
19.yüzyıl sonları ve 20.yüzyıl başlarında düzinelerce suikastlerin Avrupalı ve Amerika’lı anarşistler tarafından yapıldığını, kolektif korkunun tohumlarının atıldığını unuttukları gibi. İrlanda Cumhuriyet Ordusunun Britanya’ya karşı yıllarca gerçekleştirdiği etkili terörizmi; Amerikalılara karşı Vietnam’daki komünist gerillaların ve teröristlerin yaptıklarını, komünist Malayların 1950lerde İngiliz askerlerine, Kenya’da Mau Mau teröristlerinin İngiliz yetkililerine yaptıklarını.-liste uzayıp gidiyor. Görüldüğü gibi terörist olmak için Müslüman olmak gerekmiyor.
Hatta yakın geçmişteki terörist aktiviteleri de bunlardan farklı değil. Europol’e göre 2006 yılında Avrupa Birliğinde 498 terörist eylem gerçekleşti. Bunlardan 424′ü ayrılıkçı gruplar tarafından işlendi, 55′i sol-kanat aşırılar ve 18′i çeşitli diğer teröristler tarafından. Yalnızca 1 tanesi İslamcılar tarafından gerçekleşti. Bu rakamlar dünyada ne kadar geniş potansiyel ideolojik terörist faaliyet olduğunu gözler önüne seriyor.
O zaman Arapların (ister Hristiyan olsun isterse Müslüman) İsrail’e; emperyalist güçlerin işgallerine, hükümetleri devirmesine ve müdahalelerine kızgın oldukları için benzer terörist eylemlere ve gerilla savaşına başvurduklarını söyleyebilir miyiz? Aslında soruyu, neden yakın zamana kadar böyle bir şey olmadı şeklinde sormalıyız. Radikal gruplar bu dünya çapında çağda öfkelerini açıkça ifade ettikleri halde, neden onların mücadeleleri böyle değil?
İslam moderniteden nefret ediyorsa, neden saldırısını gerçekleştirmek için 11 Eylül’ü bekledi? Ve neden İslami düşünürlerin çoğu, 20.yy.’ın başında İslami kültürü koruyarak modernitenin desteklenmesinden söz edip duruyorlardı? Usame bin Ladin’in başlangıçtaki davası modernite ile ilgili değildi, Filistin’den bahsediyordu; Suudi Arabistan topraklarındaki Amerikan botlarından, ABD kontrolündeki Suudi yöneticilerden, ve modern “Haçlılardan” bahsediyordu. 2001 yılına kadar Müslümanların, tarihten gelen ve son olaylarla kökleşen bir ABD nefreti ortada yoktu. 11 Eylül olmasaydı, buna benzer bir olayın gerçekleşmesi kaçınılmazdı.
Direniş aracı İslam olmasaydı Marksizm olacaktı. Marksizm ideolojisi sayısız terörist, gerilla hareketi ve ulusal bağımsızlık hareketleri üretmiştir. Bask bölgesinde ETA, Kolombiya’da FARC, Peru’da Sendero Luminoso, Avrupa’da Ayrılıkçı Kızıl Ordu bunlardan sadece birkaçı. Filistin’in bağımsızlığı için kurulan Popular Front’un kurucusu George Habash da, Yunanlı Ortodoks bir Hristiyandı ve Beyrut Amerikan Üniversitesinde öğrenim görmüş bir Marksistti. Kızgın Arap milliyetçiliğinin Marksizm ile flörtü sırasında, birçok Hristiyan Filistinli Habas’a destek verdi.
Yabancı güçlere direnen insanlar propaganda ve mücadelelerini yüceltmek için bayraklar ararlar. Uluslararası düzeyde adalet mücadelesi bu bakımdan iyi bir toplanma noktasıdır. Milliyetçilik bundan da iyidir. Fakat en iyisi dindir; çünkü davasını en kutsal değerlere dayandırır. Ve din, her yerde milliyetçiliği ve etnisiteyi-onu aşsa da- destekler, özellikle düşman farklı dine mensupsa. Bu durumlarda, din her ne kadar çatışma ve karşı karşıya gelmeyi önlese de mücadele için bir araç olarak kullanılır.
Terörizmin, zayıflar tarafından seçilen bir araç olarak kullanıldığı bir çağdayız. ABD ordularının kuvvetinin Irakta, Afganistan’da ve diğerlerinde önünü kesen bir kuvvet. Ve bu yüzden birçok Müslüman olmayan toplumda Bin Ladin, “yeni Che Guevara” olarak adlandırılıyor. Çünkü onlar bu saldırıyı utanmaz Amerikan gücüne karşı başarılı bir direnç, bir intikam olarak değerlendiriyorlar.
BARIŞ DOLU BİR DÜNYA
Sorular bitmiyor: İslam olmasaydı, dünya daha barış içinde mi olurdu? Doğu-Batı çekişmesinin içine duygusal davranarak İslam’ı katmak ve ana sebepler ortadayken çözümü iyice kompleks hale getirmek bizi çözümden daha da uzaklaştırıyor. Problemlerin sebebi İslam değildir. Kur’an’ın ayetlerini kurcalayıp “bizden neden nefret ediyorlar” sorusunu oralarda aramak daha sofistike görünebilir. Fakat bu bize sorunun kaynağına kör kalmaktan başka bir fayda sağlamıyor. Ama öyle ya, problemin kaynağını dünyanın tek süper gücünün büyük ayak izinde aramak yerine İslam’ın kendisinde aramak çok daha kolay.
İslamsız bir dünya yine uzun süreli ve jeopolitik alanı baskı altına alan kanlı rekabetleri görecekti. Din olmasaydı, bu grupların tamamı bir başka bayrak bulacak ve nasyonalizm ve bağımsızlık arayışlarını bu şekilde ifade edeceklerdi. Şüphesiz, tarihin tekerrürlüğü tamamen aynı şekilde gerçekleşmez. Fakat sonuçta, aynı şekilde gerçekleşen birçok şey vardır: Doğu-Batı çekişmesi yine etnisite, milliyetçilik, hırs, öfke, kaynaklar, yerel liderler, bölge, finansal kazanç, güç, müdahaleler, ve yabancıya-işgalcilere ve emperyalistlere karşı nefret olguları çevresinde tezahür edecekti. Böyle bir çatışmada dinin rolü ise sadece sığınılacak bir bayrak haline getirilmek oldu.
Hatırlanması gereken bir başka önemli konu da şudur ki: 20inci yüzyılın en dehşet saçan örnekleri, çok sıkı seküler rejimler çerçevesinde oluşmuştur: Belçika’da Leopold II, Hitler, Mussolini, Lenin, Stalin, Mao ve Pol Pot gibi. Onların “dünya savaşlarının” konuklarının çoğunluğu Avrupalılardı- ve bu iki global büyük savaşın İslam tarihiyle hiçbir paralelliği yoktu.
Bugün bazıları bu problemlerin hiç ortaya çıkmadığı İslamsız bir dünya diliyor olabilirler. Fakat gerçekte İslamsız bir dünya projeksiyonunun çatışmaları, rekabetleri ve krizleri de bugün yaşadıklarımızdan farklı değil.
Kaynak: www.derindusunce.org