Ey anne! Çık ortaya artık

Mehmet Ali BULUT
İstanbul’un fethi öncesinde, Bizans ‘cüppeli’lerinin kendi aralarında tutuştukları mezhep kavgasının, Bizans’ın düşmesinde büyük rol oynadığı söylenir.
Fetih öncesi, Katolik Vatikan’ının Ortodoks Bizans’ta ağırlığını hissettirmesiyle başlayan mezhep tartışmaları, en sonunda Ortodokslar’a şu sözü söyletmişti:
“Bizans’ta Kardinal külahı görmektense Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederiz!”
Ben bu cümleyi ilk okuduğumda, o insanların feveranını anlayamamıştım. “Hangi öfke, insana böyle bir vatan hainliğini yaptırabilir ki!” diye düşünmüştüm.
Kardeşi gelmesin diye, yabancıyı buyur etmek! Ne tuhaf! Bir insan, kardeşine veya dindaşına ne kadar kızarsa kızsın, dini, dili ayrı bir müstevlinin gelip şehrini almasına göz yumamazdı. Böyle bir şey talep edemezdi.
O zamanlar ‘vatan mı, adalet mi’, veya ‘rejimin bekası mı, imani hayat mı’ gibi tercihli sınavlardan geçmediğim için, karnımı kaşıya kaşıya hüküm verebiliyordum. Ama bir gün gelecek, Ortodokslar’ın içine düştüğü açmaza düşebileceğimi, aynı gerçeklikle yüzleşeceğimi aklıma bile getirmemiştim!

* * *

Geçenlerde, hususi bir mecliste gayet aklı başında olduğunu sandığım bir arkadaşım, karşılıklı tartışmanın yarattığı öfke ile “Tayyip’in kafasındaki ‘şeriat’ içinde yaşamaktansa Baykal’ın dinsizliğine razıyım” dedi. Üstelik bugüne kadar CHP’ye hiç oy vermemişti!
Şaşırdım. O tavrı içime öyle dokundu ki ne diyeceğimi bilemedim. Kendisi de sözünün maksadı aşıp aşmadığını öğrenmek için yüzüme baktı.
Doğrusu sözü, onun tahmin ettiğinden fazla dokundu yüreğime. O yüzden benzer bir tepki ile şöyle dedim:
Seni anlıyorum. Çünkü ben de, 27 Nisan gecesi, o güne kadar tam anlamıyla karşı olduğum Ak Parti’nin safına geçtim. Zorba bir dinsizliği şu millete laiklik diye dayatanların safında olmaktansa, -yanlışları bende saklı- Tayip’in dininden yana olmayı tercih ettim. Çünkü Tayip beyin hataları en fazla beni dünyamdan ediyor, ama sizin dayatmanız beni ahiretimden ediyor! Beni siz Tayipçi yaptınız!”
Ortalık bir anda buz kesti! Çünkü gerçekten benim geçmişte AK Parti siyasetlerini eleştirdiğimi iyi biliyordu.

* * *

İnsanların ve milletlerin hayatında böyle kırılma anları vardır.
Mesaj filminde, Hz. Hamza’nın Müslüman olduğu sahneyi hatırlarsanız, ne dediğimi daha iyi anlarsınız.
Hani Hamza, avdan dönmüştür ve Kabe’nin avlusuna girmiştir. Bakar ki, bir yığın Kureyşli Hz. Muhammed’in başına toplanmış, kendilerince dalga geçip alay ediyorlar, hatta hırpalıyorlar. Aralarında peygamberin amcası Abu Cehil de var.
Hamza yeğeninin düştüğü hali görünce öfkelenir, müdahale eder ve ortalığı yatıştırmaya çalışır. Tam da ortalığı yatıştırmışken Ebu Cehil’in “Muhammed yalan söylüyor” demesi Hamza’yı bir anda zıvanadan çıkartır. Yayını sıkısıkı tuttuğu elinin tersiyle Ebu Cehil’in suratına öyle bir şamar indirir ki, Ebu Cehil kendisini yerde bulur. Aynı anda şöyle der Hamza:
“Konuşturdunuz mu ki, yalancı olduğunu söylüyorsun!”
Hz. Muhammed’in mağduriyeti Hamza’nın yiğitliğine dokunmuştur. Döndü yeğenine şöyle dedi:
-Yeğenim, şimdi ben de sana inanıyorum ki, sen Peygambersin! Sana ilişen beni karşısında bulur!
İşte Hz. Hamza’nın hayatındaki kırılma anı, o andı.
Arkadaşımız gibi birçok insan ise şu dönemde hayatlarının kırılma anını yaşıyorlar. (Şu günlerde bir yığın insanın, yeniden safını belirleme ihtiyacı duyduğunu görüyorsunuz nitekim!
İşte arkadaşımız da bir öfke patlamasında belki de hayatının gidişatını değiştirecek o sözü söyledi:
Tayyip’ten yana olmaktansa Baykal’ın safında olmayı yeğlemek! (adeta din seçmek gibi)
Mecliste birileri (yani aklıselim sahibi birileri) ortalığı yatıştırmak için konuyu değiştirdi. O arkadaş da ben de itidalimize geldik. Bunun üzerine ben şu aşağıda geçen bahsi okuma ihtiyacı duydum. Buyurun siz de dinleyin:
“Dini bozmak gayesiyle çalışanlar iki sınıftır:
Bunların bir kısmı güya din hesabına, İslâmiyete sâdakat namına- güya dini milliyetle takviye etmek için, "Za'fa düşmüş nurani din ağacını, milliyet toprağında dikmek, kuvvetleştirmek istiyoruz." diye, dine taraftar vaziyeti gösteriyorlar. (Bir kısım MHP’lilerin örtü serbestliği konusundaki tavrına dikkat edin! Güya üniversiteye serbestlik getirirken örtüyü bütün alanlardan dışlıyorlar!)
İkinci kısım; millet namına, milliyet hesabına, unsuriyete (Türklüğe) kuvvet vermek fikrine binaen, "Milleti, İslâmiyetle aşılamak istiyoruz" diye, bid'aları îcad ediyorlar. (Baykal’ın Türk İslamı, veya İslamın Türkçü anlayışı gibi ne idüğü belirsiz fetvaları ve tavsiyeler gibi)
Birinci kısma deriz ki: Ey "sâdık ahmak" denilmeye müstahak, çaresiz bozguncu bilim adamları! Ey meczub, akılsız ve cahil sofîler! Kökü kainatın hakikatleri içine yerleşmiş ve evrenin bütün realitelerinin içine kök salmış İslam denilen Tuba ağacı; mevhum, muvakkat, geçici, cüz'î, hususî, menfî, belki esassız, garazkâr, zulümkâr, zulmanî kararnlık unsuriyet (ırkçılık) toprağına dikilmez! (Küçücük kafalarınızla, büyük insanlık olan İslamı, dinsizlik sandığınız laiklik toprağına dikemezsiniz.) Onu oraya dikmeye çalışmak, ahmakça bir bozgunculuk ve yıkıcı bir bidat oluşturma teşebbüsüdür.
İkinci kısım milliyetçilere (ulusalcılara) deriz ki: Ey sarhoş hamiyet-füruşlar (Ey gösteriş vatanseverleri!) Bir asır evvel ulusalcılık asrı olabilirdi. Şu asır ırkçılık asrı değil! Bolşevizm, sosyalizm (ve globalizm gibi fikirler yayılıp her) mes'eleyi istilâ ediyor; ırkcılık ulusçuluk fikrini kırıyor, unsuriyet asrı geçiyor. (O yüzden) ebedî ve daimî olan İslâmiyet milliyeti; geçici, muvakkat, diğerinin varlığını yok etme esası üzerine inşa edilmiş dağdağalı unsuriyetle (ırk temeline dayanan ulusalcılıkla) bağlanmaz ve aşılanmaz.
Aşılamaya kalkışsanız da tutmaz. Tutmuş gibi görünse bile bu, İslam milletini bozmakla kalır. Ama asla milletin bekasına katkıda bulunmaz. Çünkü ırkçılık geniyle aşılanmış bir İslam anlayışı ulusunuzu ıslah etmez aksine bozar. Umduğunuz yararı sağlamaz.
Bu size parlak bir fikir gibi gelebilir. Muvakkat aşılamakta, bir zevk bir kuvvet görünüyor olabilir. Fakat unutmayın, bu muvakkat tedbirin sonuçları son derece tehlikeli ve yıkıcıdır!
Bunda ısrar edip İslam’ın ezan ve örtü gibi bir kısım şeairini illa da kendi istediğiniz şekilde dayattığınız takdirde Türk toplumunda, bir daha birbiriyle uzlaştıramayacağınız bir bölünme meydana gelecek; ebedî kabil-i iltiyam olmamak suretinde bir inşikak çıkacak.
Böylece bir taraf, bir tarafın kuvvetini kırdığı için, Türk milletinin kuvveti hiçe inecek. Nasıl ki bir terazinin iki kefesine birbirine denk iki dağ konulsa, bir küçücük kuvvet ikisiyle de oynayabilir; bir batman kuvvetle o iki dağını indirip kaldırabilir. Öyle de harici kuvvetler, tarafları birbiren karşı kullanıp Türk milleti üzerinde istediği oyunu oynayabilir, onu oyuncağa dönüştürebilir…. (Mektubat, 29. Mektuptan mealen)
Bediuzzaman bu ikazı yaptığında takvimler 1930’u gösteriyordu. O tarihlerde, Türk milletini yeniden şekillendirme çabaları hızla devam ediyordu. Dönemin pozitivist yaklaşımları çerçevesinde insan bir robot sanılarak, istenilen değişikliğin yapılabileceği ve yapılanın da istenildiği gibi sürdürülebileceği sanılmıştı.
Bediuzzaman dikkat çekmiş, “aman bunu yapmayın” demiş, ipleri keserken milleti bir arada tutan bağları da kesiyorsunuz demiş ama dinletememiş. Zaten de dinlenecek durumda değildi. Ama o Kur’ın nuruyla görüyor ve biliyordu ki, bu ‘İslamiyeti unsuriyetle aşılama çabaları’, ne İslam’a yarayacak ne Türklüğe! Sadece parçalanmaya hizmet edecek! Nitekim bugün bakıyorum da hızla o akibete doğru sürükleniyoruz, Allah saklasın!
Birinin veya birilerinin şu inşikakın önüne geçmesi için fedakârlık yapması gerekiyor. Ta ki bu karşılıklı öfkelerle ağızlardan çıkan sözler, bizi birbirimizin yüzüne bakamayacak hale getirmesin. Bizi iki şıkka ayırmasın!
Siyasiler ateşe körükle gidiyor. Bakın CHP genel sekreteri Önder Sav Başbakan’ı ‘küçük beyinli’likle suçluyor. Ak Parti Genel Sekreteri Mir Dengir Fırat da onu beyinsizlikle suçluyor. Bu tehlikeli gidiştir, çare değil. Çünkü ‘Fıtık olmuş beyinler’le ‘beyinsizler’ problem çözemez! Öyleyse ‘aklı selim’ sahipleri hemen devreye girmeli! O da basındır ve basına düşer…
Yoksa bu öfkeli kavgalar, bizi, tıpkı Bizanslı Ortodokslar gibi yanlış tercihlere sürükleyecek ve sonunda insanlar, “Tayyip’in -sözüm ona- ‘şeriatı’ndan olmaktansa Deniz’in -yine sözüm ona- ‘dinsizliği’nden yana olmak evladır” diyecek… Veya tersi! (Oysa ne Tayip’in şeriat diye bir derdi var, Ne de Deniz Baykal haşa dinsizdir)

* * *

Şimdi tam bu noktada umuyorum ki biri çıkar ve “çocuk benim değil, onundur!” diye feryad eden anne gibi bu probleme bir son verir.
Malum, Hz. Davud’a bir dava gelir. Ortada bir çocuk ve anne olduğunu iddi eden iki kadın var. Her iki kadın da, çocuğun kendisinin olduğuna yemin ediyor. O zamanlar bu günkü gibi genetik testler de yok ki, test yapılsın.
Her iki kadın da yırtınıp yakınıyor “çocuk benimdir” diye. Hz. Davud işin içinden çıkamaz. Hz. Süleyman ise rüşd yaşına henüz gelmiştir. Babasına yaklaşır ve der ki, “Baba müsaade eder misin ben bunu çözeyim?”
Ve Hz. Davut (as) hemen işi ona bırakır.
Hz. Süleyman büyük ve ağır bir kılıç ister bir de örs. Çocuğu örse yatırır. Kılıcı çalmadan önce, der ki, “Biz konuştuk, tartıştık ve çocuğun kime ait olduğunu karar veremedik. O yüzden ben çocuğu ikiye bölüp aranızda pay edeceğim!”
Çocuğu örse koyar ve kılıcını kaldırıp, güya hızla aşağı indirecekken kadının biri feryad eder:
-Dur ben yalan söyledim. Çocuk benim değil, onun!
Süleyman kılıcını yana bırakır ve çocuk benim değildir diyen kadını yanına çağırır:
- Al, çocuk senindir, der. Ve ekler:
- Ancak gerçek anne bu fedakarlığı yapabilir!


* * *

Evet ben de diyorum ki ey gerçek anne kendini göster! Ey Ana yürekli Müşfik kalp (yoksa beklenen kutlu kişi mi diyelim) çık ortaya artık. Bu çocuk iki parça olmadan, bu din bütün bütün sahipsiz kalmadan gel artık!