‘Devlet çarkı’ milletin kanıyla mı döndürülecek, hep?




Selahaddin ÇAKIRGİL



Evvelki gece, sabahın saat 4’üne kadar Meclis tartışmalarını tahammülle izlemeye çalıştım..



Hele o, ağzına geleni konuşan K. Genç ile, DSP’den T. İçli ve (İst. Üni.deki saltanat günlerinde ‘ikna odaları’ zorbalığının mucidi olan) ‘korkunç laik yenge’ Nur Serter başta olmak üzere bazı CHP m. vekillerinin aşırı tahriklerine ve keza nice m. vekillerinin de sırf engelleme olsun diye, ikide bir önerge verip, onları savunmak adına, aynı lafları tekrarlayıp durmaları karşısında, iktidar partisi m. vekillerinin sabırlı davranışları ilginçti..

DTP’li m. vekillerinin ise, (arkadaşları Aysel Tuğluk’un ‘bütün kemalistleri, kürdçüleri, solcuları, alevîleri, devrimci güçleri, laiklik ve kemalizm etrafında birliğe çağıran konuşmasına rağmen), genelde, başörtüsüne karşı olmadıklarını söylemeleri ve fakat, görüşülen konuyla ilgisi olmadığı halde, sık sık kendi ideolojik taleblerini dile getiren değişiklik önergeleri vermeleri ve kezâ, nice CHP’lilerin de, alevîlerin hukukunu savunuyormuş gibi bir pozisyona bürünmeleri de ilginçti..

Baykal’ın ise, ‘yeni bir anayasayı, ancaak, idâmı göze alanların yapabileceğini’ söylemesi ve siyasî atmosfere ‘gulyabanî’ler salmaya ve yine ‘kemalist / laik korkunç yenge’lerden Prof. Saylan’ın, Tayyîb Erdoğan’ı, Adnan Menderes’in âkıbetiyle korkutmaya kalkışması gibi düşündürücü idi..

Yıllarca, ‘alt tarafı bir bez parçası..’ diye önemsiz gibi gösterdikleri örtü, meğer kendileri için ne kadar da önemli ve de korkutucuymuş ve kendilerinin örtüsüzlük yoluyla oluşturdukları simgelere karşı, meğer ne büyük bir tehdid oluşturuyormuş..

E. Özkök’ün, bir ay önce, 9 Ocak günü, ‘Cumhuriyet döneminde dindarlara çok baskı yapılmıştır.’ denilmesinin ‘büyük bir iftira olduğunu’ dile getirdiği ve mâsûm bir edâyla, ‘ne zaman, nerede baskı yapılmış?’ diye soruşunu hatırladım..

Özkök o yazısında, ‘eğer öyle bir baskı yapılmışsa, o zâlim aşireti açıklıyorum’ diyor ve ilk 27 yılın tek parti diktatörlüğü altında geçtiğini geçiştirdikten sonra, bütün dönemler boyunca, başbakanların genelde kimler olduğunu ve arada kısa dönemli bir kaç başbakanın dışındaki hemen bütün başbakanların CHP’li olmadığını hatırlatıyordu..

Yani, iktidar olanlar kim ise, o zulmü onlar yapıyordu!. Zâhiren, öyle de sayılabilirdi.. Ama, aynı Özkök, şimdi, şu Meclis müzakerelerindeki tehdidlere bakıp, milletin seçtiği iktidarlara karşı dayatmaların nasıl sürdürüldüğünü görebilmiş midir ve gördüyse, onu itiraf edebilecek midir?

Ve, milletin büyük ekseriyetinin, tek parti diktatörlüğü döneminde veya askerî darbelerle konulmuş ilkelerden uzaklaşamadığını gösterebilecek midir? Kaldı ki, milletten yana gibi gözüküp, milletin iradesine karşı tahakkümcü dayatmalarda bulunanların sergilediği tablo da bir ayrı..

Meselâ, Meclis’teki şu son görüşmeler esnasında, (TBMM eski Başkanlarından) Hüsameddin Cindoruk da CNN Türk’de entrika yumağını sarmalamakla meşguldü..


Geçen Nisan’da, Meclis’i tıkamak için geliştirilen ‘367 kaosu’ sırasında, Kanadoğlu’ndan geri kalmamak istercesine, vargücüyle hukuk adına entrika üreten bu kişi, şimdi de, ‘başörtülü kızların üniversiteye girmelerini yasaklayan engellerin giderilmesi’ yolunda yapılmak istenen düzenlemeleri, 'cumhuriyet rejimine başkaldırı' olarak göstermeye çalışıyor ve bu değişiklikleri Anayasa Mahkemesi'nin ibtal edeceğini iddia ediyordu, tıpkı Deniz Baykal ve Zeki Sezer gibi..

Ama, Cindoruk’u diğerlerinden daha da ilginç yapan, ‘eşinin başı örtülü olan Anayasa Mahkemesi üyelerine, açılacak dâvadan çekilmeleri’ çağrısında bulunmasıydı.. Çünkü, onlar, eşlerinin başları örtülü oldukları için, fiilen ‘ihsas-ı rey’de, önceden görüş açıklamasında bulunmuş oluyorlardı; bu davaya bakmamaları gerekirdi.

Cindoruk ayrıca, ‘insanların hakkı vardır da, devletin hakkı yok mudur?’ diyor, bir yönetim mekanizması olan ‘devlet’in dişlileri arasına insanların yem olarak atılmasını esas alan faşist bir anlayışa sahib olduğunu gösteriyordu..

Şimdi, ‘kemalist / laik’ siperlerin bekçiliğine bir Malkoçoğlu edâsıyla koşan bu kişi, yıllarca muhafazakâr bir çizgide politika yapmıştı ve Anadolu’da seçim kampanyaları sırasında, şadırvanlarda abdest alırken çekilen fotoğraflarıyla toplumun hâfızasında bir yer işgal etmeye çalışırdı.. ( işte dini alet etmenin adı budur ! )

Şimdi ise, ‘Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Dışişleri Bakanı'nın eşleri, çocukları, türbanlı.. Oradan gelen bir aile baskısı var. Akşam eve gittiğinizde eşiniz, kızınız, gelininiz size, 'Ne zaman başımız dik dolaşabileceğiz?' demektedir.’ diye özetliyordu durumu..

Baykal da, başörtülü kızların ‘meydan okuyan bir edâ ile sosyal sahnede yer almaları’ndan duyduğu rahatsızlığı dile getirmiyor muydu?

‘Kemalist-laik’ tahakkümcü zümresi, istiyordu ki, bütün bir toplum, onların zevkıne göre ve onlara hizmet edecek şekilde hareket etmeye mecburdu. Millet, bir avuç azlığın esiri olduğunu, özgürlük gibi sevinçle kabullenmeli; hep eziklik duygusu içinde kalmalıydı.

Cindoruk da işte şimdi, başı örtülü hanımların devletin tepe noktalarında bulunmasından dolayı, başı açıkların, ‘Ne zaman başımız dik gezeceğiz?’ şeklindeki sorularına cevabını verememenin sancısını yansıtıyor ve bu durumun ödeteceği bir bedelin olacağını hatırlatıyordu, tıpkı Baykal ve Saylan’ın Erdoğan’a yaptıkları tehdid gibi.. (Cindoruk’un, Menderes’in avukatlarından birisi olduğunu da hatırlayalım.)

Üstelik de, siyasetten çekildiği, yani, Baykal gibi bir siyasî beklentisi bile olmadığı halde, yine de korkutmalardan meded umarak, bir ‘tahakküm mekanizması’nı savunuyordu, Cindoruk..

Sahi, ‘Devlet’ nedir yerine, ‘kimdir?’ mi diye sormalıyız?

Yani, Cumhurbaşkanı, Başbakan, Anayasa Mahk. Başkanı, YÖK Başkanı, ‘kemalist laik’lerin beğenmediği tiplerden oluşunca; onlar ‘Devlet’ (veya Devlet’ten) sayılmıyorlardı..

Sadece, ‘kemalist/laik mütegallibe taifesi’nin gücünü gösteren ve menfaatlerini koruyanlar ‘devlet’ sayılıyordu..

Millet’i ancak onlar yönetebilirdi. Milletin seçtiği kimseler ise, bazı makamlara gelseler bile, onlar ancak, yönetim mekanizmasına ve kadrolarına hizmet edebilirler ve devlete kendi mühürlerini vurmaya asla kalkışamazlar..

Aksi halde, bu devlet mekanizmasını eline geçirmiş olan (‘iyi saatte olsunlar’ çetesi)nin hışmına uğrayabilirler..

Nitekim, evvelki gün, İzmir'de ‘Kemalist/laik ve de diğer bütün laik gruplar’, Karşıyaka’da, M. Kemal’in annesi Zübeyde Hanım'ın mezarından başlayan bir ‘laikliğe bağlılık’ yürüyüşü yapıyorlardı..

Yani, A. Tuğluk’un birlik çağrısı gerçekleşiyor gibiydi.. M. Kemal’den ayrı olarak Lenin’in posterleri de vardı.. Bir de Öcalan’ın posterleri olsaydı, tablo tamam olurdu..

Örtüsüyle de bir vakar timsali olan Zubeyde Hanım hayatta olsaydı, herhalde oğlu gibi, onlara karşı da bir mesafe koyardı.

Marx’ın 150 yıl öncelerdeki, ‘Bütün dünya işçileri birleşiniz’ lafı, ‘Bütün laik güçler, birleşiniz! çağrısına dönüşmüştü..

Şimdi, bu ‘cebheleşme’ yaşanırken, herkes de kendi safını ve yerini bilmeli/bulmalı değil mi?