Aklı kendinden olmayanın zevki de yoktur. "Akıl"dan kastettiğim, Meşşailer'in basitçe ifade ettiği akl-ı meaş (hayatın geçimini sağlayan pratikler, rasyonal yol ve yöntemler) değil, bizi varlık âleminde etkin kılan ve müteal/aşkın olan ile bağımızı kuran akl-ı faal'dan nasiplenen akıldır.
Gerçek entelektüeller kalpleriyle akledenlerdir, beyin faaliyetlerini ve zekâyı en üst seviyede yardımcı unsur olarak kullanırlar. Hikmet sevgisi demek olan felsefenin, sanatın ve edebiyatın menşei bu akıl'dır.
Bunu başkasının duasını (oratoryo) bize "evrensel müzik" olarak takdim eden Fazıl Say'ın veya çiğ balık yemeyi dünya ile iletişim ve yatırım kapasitesinin artırılması olarak görenlerin anlayabileceğini sanmıyorum. Aklı olmayanın zevki yoksa, buna damak zevki de dahildir. Nihayetinde zevk, tatmakla ve lezzetle ilişkisi olan hissî bir melekedir. Son günlerde başlattığı polemiklerle gündeme gelen Fazıl Say'ın müziği ile çiğ balık (suşi) arasında ilginç bir benzerlik var. Bugün suşinin hikâyesini anlatmaya çalışacağım, pazartesi de Fazıl Say'ın dualarını.
2000 yılının sonlarında dönemin Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel, Türk-İngiliz İş Konseyi'nin Londra'da düzenlediği bir toplantıda "Bir ülkede Japon lokantaları açılıyorsa ve suşi neredeyse resmî yiyecek oluyorsa o ülkenin dünya ile iletişimi iyidir. Gelir dağılımında bazı problemler vardır, ama yatırım için çok iyi olanaklar mevcuttur. İstanbul'da Japon lokantalarının sayısı 2'den 10'a çıktı." demişti. Arkasından, Tanzimat'tan beri aklını, zevklerini ve yaşama tarzını dışarıdan ithal eden iktidar elitimizin desteğinde devletin imkânlarıyla zenginleşen sosyete bir anda suşiye merak sardı. Suşi, kısaca Japon mutfağında sirkeli pirinç pilavı ile hazırlanan yemeklere denir. En bilinen türü, pirinç üzerine yatırılan çiğ balıkla yapılan nigiri suşidir, 22 çeşidi vardır. Şimdilerde Nişantaşı, Taksim, Maçka, Ortaköy, Ulus, Akatlar, Elmadağ, Levent, Kuruçeşme ve Akmerkez gibi muhitlerdeki belli lokantalarda bulunmaktadır. Bunların dışında Hilton'un Uzakdoğu mutfağından örnekler sunan Dragon Restaurant'ta ve oda servisi menüsünde suşi var. The Marmara, Conrad International ve Four Seasons otelleri de pazar günleri düzenlenen brunch'larda suşiyi eksik etmiyorlar.
Bu konuda çok komik -aslında gülünç- hikâyeler dinledim. Başlayan trendin dışında kalmadığını kanıtlamak amacıyla çok sayıda kişi bu mekânlardaki lokantalara gider, suşi yer -aslında yemez, çiğnemeden yutmaya çalışır- ve oradan çıkar çıkmaz -kimisi hemen lavaboya koşar çıkarır- kimisi içinde tutma başarısını göstererek rastladığı ilk Türk lokantasına girer. Sosyetenin niçin suşiye bu derece ilgi gösterdiğini anlamadığını söyleyen Udonya'nın ustası Yasuo Uekusa, bir arkadaşıyla birlikte Türklerin hoşuna gidebileceğini düşündüğü "İstanbulmaki"yi icat etmiş: İstanbulmaki'nin ana malzemesi hamsi. Meselenin püf noktası da burada. Yani aslında siz kendinizi istediğiniz kadar "in" olan suşiyi lezzetli bulan seçkinler zümresinden gösterin, sonunda varacağınız nokta hamsiden başkası değil. İtalyan kökenli Amerikalı zenginlerin en sonunda pizzadan başka bir şeyle doymamaları ve sosyetenin protokollerini bir kenara bırakıp açıktan pizza yemeğe başlamaları gibi, siz de eninde sonunda karnınızı geleneksel Türk yemekleriyle, belki de Urfa-Adana kebabı veya lahmacunla doyurabilirsiniz.

Suşi yemek ne kadar bir damak işkencesi ise, kendini, "evrensel müzik" adı altında Fazıl Say gibi sanatçıların icra ettiği müziği veya yaptığı oratoryoları dinlemeye zorlamak da bir kulak işkencesidir. Bu, bazen doluşturuldukları halkevi salonunda kendilerine Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası zorla dinlettirilen Sivaslıların "Moğol istilalarından beri Sivas böyle zulüm görmedi" demeleri gibi. Suşiden tabii olarak zevk alan Japon ve kendi müziğinden huşu duyan Batılı saygıdeğerdir, ama kendini suşiye ve anlamadığı oratoryoya mecbur edenin ruh ve kişilik profili farklıdır. Pazartesi devam edeceğiz.
Ali BULAÇ
12 Ocak 2008, Cumartesi,ZAMAN