"Patates baskısı”

Sizi çocukluğunuza taşıyacak sevimli bir başlık değil mi?


Başka ülkelerde de var mı bilmiyorum, ama hangi kentte hangi mahallede oturursanız oturun, marangozundan başbakanına, su tesisatçısından jinekoloğuna, imamından genelkurmay başkanına kadar…

Bu ülkede çocuk olmuş, ilkokula gitmiş herkes, hepimiz, hiç olmazsa hayatta bir kere, patates baskısı yapmışızdır resim defterlerimize…

İlkokul ikinci sınıfta annemle yaptığımız rengarenk laleleri, yıldızları, otomobilleri hatırlıyorum mesela. Küçük bir meyve bıçağı veya çakıyla, suyunu akıta akıta ortadan ikiye böldüğünüz patatesin içine, önceden tasarladığınız bir şekli yontup, sonra da suluboya ile boyarsınız…

Ardından bembeyaz resim defterine pat pat basarsınız patatesinizi.


Aslında traji-komik bir şey… Yani insanlar işlerine güçlerine, okullarına, atelyelerine, tarlalarına gidiyorlar, akşama sıcak bir kap çorba, çocuğuna defter kalem ve ezan vakti sıcak bir pidenin derdindeyken hepimiz…

İşi o kerteye patateslediler ki, “ben içiyorum sen de iç, yoksa gözüme uyku girmez”, “ben açıyorum sen de aç, yoksa vicdan azabından ölüyorum”a indirgeyecek kadar saçma sapan ve komik bir şeyin içinden geçiyoruz…

İçinden geçiyoruz…

Okullara alınmayan başörtülü öğrencileri, okullarına almayan yaşlı başlı profesörler söz ediyorlar baskıdan…

Tamam da daha ne yapalım?

İşte bütün okullar da senin, bütün kariyerler, bütün ünvanlar, 100 üzerinden yıldızlı 100 aldığın bütün zeka testleri, kampusler, banka hesapları, sempozyumlar, uluslararası ilişkiler, hepsi senin, daha ne istiyorsun?

Yok olmaz! Sen gözlerine gözükmesen bile gizli gizli varsın ya, gizli gizli yaşamaya devam ediyorsun ya, gizli gizli nefes alıyorsun ya, olmaz!

Orucu sessizce biz tutuyoruz, baskıyı en gürültülü şekilde onlar yaşıyor her nasılsa…

Sözgelimi; Zincirlikuyu Mezarlığı’nın önünden geçmek bile ruhsal travmaya sebeb olabiliyor bu arkadaşlarımız için…

Yok kardeşim bizim mahallede ölmeyin! Ya ne yapalım?

Yani nereye gidelim, nerede ölelim onun cevabı da yok.

Kimseye göstermeden bir hayat yaşayıp yine kimseye çaktırmadan ölüp gitmemiz bekleniyor ama biz bunu başaramıyoruz işte... Olay bu!

Tabii neredeyse genlerimize işlemiş bir sanat algısı ve hayata bakış açısı olarak “patates baskısı”, aslında yaşadıklarımızın basbayağı adıdır dostlar…

Patates baskısındaki en çarpıcı özellik şüphesiz ki “tek model”in basmakalıp bir şekilde tekrar edilmesiyle ilgili…

Birbirinin aynısı, hatta tıpkısının aynısı olan lale veya yıldız görüntüsünü, arka arkaya ve sınırsız bir şekilde elde edebilirsiniz bu metodla…

Bugün bizim karşı karşıya olduğumuz şey de budur maalesef…

Sizi; şeklinizi, duruşunuzu, nefes alıp verişinizi, arkadaşlarınızı, komşularınızı hasılı kimliğinizi, kör bir çakıyla kanırta kanırta yonttuktan sonra, hepimizi bir ve tek olarak aynılaştırdıktan sonra, basmak istiyorlar hayat defterine.

Ama olmuyor, istenilen kalitede baskı bir türlü gerçekleşmiyor.

Neticede materyalleri insandır işte, patates değil! Ki o patates baskısında bile, ikinci baskıdan itibaren renk kalitesi düşer. Peki insanları nasıl tek tip ve tek renk halde baskıya vereceğiz?

Tutkulu bir faşizmle karşı karşıyayız.

Kusursuz bir çemberin içinde kuşatılmış, birbirini modüler manada tekrar eden plastikleşmiş bir kalıpçılık uygulanıyor üstümüzde…

Fakat yine de yeterince dehşet duyduğum söylenemez bu ilkel baskıcılık karşısında. Yani insan bu! Hayat bu! Boşa gayret ediyorlar.

Mucizevi bir şekilde her insan teki kendine has ve varoluşa dair çok yüksek bir sanat eseri…

Bu yüzden insan olmak, onuru ve hiç olmazsa saygıyı gerektiriyor.

Sevgiyi diyemiyorum ne yazık ki; çünkü onu beklemek neredeyse umutsuz bir merak!

Evet gözünüzün görmek istemediği ben’i, öldürebilirsiniz, sürgüne yollayabilirsiniz, hatta bir daha tekrar bir araya getirilmeyecek şekilde parçalayabilirsiniz de.

Ama asla beni bir başkasının tekrarı kılamazsınız…

Fotokopisi mümkün olmayan bir şey İnsan!

sibel eraslan