Avrupa'nın dinle ilişkisi sorunludur; beşeriyetin genel örfünden esaslı bir biçimde farklılık gösterir. Kültürel sınırlarını Yunan'a dayandıran Avrupalılar, Grek politeizmini ve Roma paganizmini Hıristiyanlığa dahil ettiler. Aydınlanma, söz konusu paganizmi diriltti ve bunu sekülerlik formuna bürüdü.
Bütün bu din-insan ilişkisini belirleyen ana faktör, insanın tanrıyı öteki olarak görüp onunla şu veya bu seviyede mücadele halinde olmasıdır. Hıristiyanlık döneminde tanrı İsa'ya indirgendi, İsa Kilise'de bedenlendi ve modern Avrupa tanrının bedeni olan kuruma karşı mücadele vererek varoldu.

Dün olduğu gibi bugün de Avrupa'ya özgü bu durum beşeriyete özgü genel bir fenomen değildir. Rusya'da Ortodoks kilisesi yeniden ve belki eskisinden daha büyük bir itibar kazandı. Din hâlâ Yahudilerin tarihsel varoluşunu mümkün kılıyor. Amerika'da Evanjelikler, kıtanın güneyinde Katoliklik veya özgürlükçü teolojinin gelişmesi, Asya'da İslamiyet'in ve Hıristiyanlığın gösterdiği yayılma hızı, Afrika'da İslamiyet ile Hıristiyanlık arasında süren rekabet ve elbette Ortadoğu'da dinin toplumsal hayatta işgal etmekte olduğu etkin fonksiyon, beşeriyetin ana gövdesi itibarıyla Avrupa'dan farklı bir seyir içinde olduğunu gösteriyor.

Dinin Avrupalı insanın kolektif hafızasında neden olumsuz, ürkütücü ve rahatsızlık verici bir imaja sahip olduğu önemlidir, ama bu büyük ölçüde Avrupa'yı ilgilendirmektedir. Ortaçağ'da pagan olan halk kültürü modern zamanlarda da pagandır. 2003 yılında Hollanda, İngiltere, Almanya, İsveç ve Danimarka'da nüfusun ancak yüzde 10'undan daha azı ayda bir kere kiliseye gidiyordu. Danimarkalıların yüzde 49'u, Norveçlilerin yüzde 52'si ve İsveçlilerin yüzde 55'i "Tanrı'nın kendileri için hiçbir şey ifade etmediğini" söylüyor. (Kuzey Amerika'da 'Tanrı'nın çok önemli' olduğunu söyleyenlerin oranı yüzde 82.) Bu konuyu 10 Haziran 2003'te The New York Times'da ele alan Niall Ferguson "AB'nin genişlemesi, giderek çalışmaktan kaçan ve tanrısızlaşan Avrupa kıtasında, aylaklık tercihinin doğuya yayılmasından ibaret kalabilir." diyordu.

Kurumsal dine, Kilise'nin tanımladığı tanrıya ve geleneksel ritüellere karşı aldırışsız olan Avrupalıların tümü, daha soyut anlamdaki din konusunda bu ölçeklerde duyarsız veya rahat değiller. Mesela İzlanda'da kiliseye gidenlerin oranı yüzde 2; ama bu ülke halkının yüzde 81'i ölümden sonraki hayata, yüzde 88'i ruhun varlığına inanıyor. Açık bir deklarasyonla ateist olduğunu söyleyebilenler sadece yüzde 2,4.

İnancı düzenleyen sahih bir din olmayınca kamil anlamda "iman" olmaz. Sahih dinin kaynağı, tahrifata uğramamış vahy bilgisidir. Tabiat boşluk kabul etmediği için, sahih imanın yerini sahteleri alır. Popüler kültür, her biri birer idol haline gelmiş bulunan medya yıldızları, pop sanatçıları, futbolcular vd., insanların ihtiyacı olan model rol fonksiyonunu görmektedirler. Bu çerçevede Batı sekülarizmi, kutsalın yerine profan olanı ikame etmeye başlar; dinin kesinlik veren bilgileri yerini falcılara, şarlatan medyumlara, burçlara ve astrolojik hurafelere bırakır; alışveriş, tüketim ve nesneleri temellük ile, bedensel hazlar, bireysel çıkar, başarı tutkusu ve büyüme modern paganizm olarak dinin açtığı boşlukları birer birer doldurmaya başlar. Başta siyaset olmak üzere sosyal hayat dinden arındırıldıkça, anlam arayışına hasım olan nihilizm ve ibahe düşüncesi ortalığı istila eder.

İslam'ın ötekisi şeytandır, Aydınlanma'nın ötekisi Tanrı ve onun yolundan gidenlerdir. Kilise ile süren tarihsel mücadele ve paradigmatik kurgusu dolayısıyla Aydınlanma'nın Tanrı'yı ötekileştirmesi, Avrupa'nın dinle ilişkisini sorunlu kılmıştır. Avrupa kültür, felsefe, sosyal hayat, medeniyet, tarih ve coğrafya olarak beşeriyetin kenarında bir bölgedir. Yani asli değil, arızidir; asıl değil marjinaldir. Modern zamanlarda kenarda, arızi ve marjinal olan merkezi ve beşeriyetin genelini istila etmekte, kendi sorunlarını evrenselleştirmekte, böylelikle paganizmini ve nihilizmini bütün dünyaya ihraç etmektedir.

Ali Bulaç