Ece Temelkuran'ın örtülü kadınların kendisini açık hissettirdiğini söylediği yazıları bana şaşırtıcı gelmişti. Bu çünkü bana göre, kamuoyu önünde yıllarca üst üste konulmuş, kayıtsız ve şartsız, şeksiz ve şüphesiz insan hakları savunucusu, çit çizgisi dışına itilmiş 'öteki'nin yılmaz koruyucusu, şerhsiz bir 'eşitlik' üzerine kurulu bir sistemin özleyicisi gibi özelliklerin oluşturduğu imajın çöküşüydü.

Takdir edersiniz ki, başörtülüler de bu sistemde hem aritmetik üstünlüğü, hem de AK Parti faktörü nedeniyle moral üstünlüğü varmış gibi görünmesine karşın birtakım hakları hala olmayan bir sosyal gruptu ve 'öteki'ydi. Evet, AK Parti nedeniyle güçlü gözükmesine karşın, siyasetçilere yönelik öfkeleri, sokaktaki AK Parti temsilcileri kotasından paratoner gibi üstlerine çekiyorlardı ve iktidarda dine saygılı bir parti olmasının -en azından 'başörtülü okuyabilmek' olsun- şimdiye dek hiçbir faydasını da görememişlerdi. Çifte kavrulmuş bir yoksunluk hali. Dolayısıyla 'ötekilik' kriterlerini eksiksiz biçimde haiz olmaları nedeniyle 'Özgürlük Savunucusu'nun ilgi alanına girmeleri, azınlıklara dağıtılan hoşgörünün onda birine nail olmaları beklenirdi. Başka türlüsü 'ayrımcılık'a girerdi.

Oysa çeşitli yazı dizilerinde, Kürt çocukların hediye kalemlere saldırışlarından başlayıp kavruk yüzlü adamların yoksulluk ve yoksunluğuna varan sanatsal bir incelikler seremonisiyle, 'empati' sağanağı altında şemsiyesiz kalmamızı isteyen, Ermeni meselesi sözkonusu olduğunda, lafı Sarı Gelin türküsü gibi damardan “birliğe, kardeşliğe, 'aynı toprakların çocuğuyuz'a” getirerek “Ateşi Çalan”, insanlık manifestosu sunan Temelkuran, sıra başörtüsüne geldiğinde aynı toprakları falan unutuyor.

“Kendimize istediğimiz demokrasiyi, Kürtler ve Ermeniler'e ya da diğer azınlıklara istemeyelim” anlamına gelmiyor elbette bu ve 'kürt meselesinin' terörle kürt vatandaşlar ayrımını yapamayan resmi devlet ideolojisi nedeniyle batağa saplandığı kanaatindeyim. Keza, soykırım iddialarının asla gerçeği yansıtmadığını düşündüğüm halde, bu konunun her iki tarafça bilgi-belgeler eşliğinde konuşulması gerektiğini, Hrant Dink'in katlinin ise beklemediğim ölçüde canımın yanmasına ve hiç kimsenin ölümü hak etmediğine olan inancımın sağlamasını yapmaya yaradığını söyleyebilirim. Hem zaten damdan düşenin halinden damdan düşen anlar ve bu workshop empatisi gibi de değildir.

Temelkuran'ın 'öteki'nin içeriğine göre değişen standartlarını, ideolojik yöneliminin öngördüğü kadim din düşmanlığına bağlayıp geçmek mümkün, fakat Küçükarmutlu-Çarşamba kıyasındaki çarpık çiftestandart iki kelam etmeyi farz kılıyor. Özetle, kendisine mahallenin dokusunun bozulmaması için buraya yerleşmeye gelen insanlar arasında seçim yapıldığını yani bir halk mahkemesi olduğunu söyleyen Küçükarmutlulu Muammer Bey'e, bu ifadelerin yayınlandığı yazı dizisi gerekçe gösterilerek açılan davaya karşın, Çarşamba'yı örnek gösteriyor yazar. Çarşamba'da içinde bulunduğu Milliyet aracının bir gece vakti zikirden çıkanlarca sarıldığını, oradan güç bela uzaklaştığını söylüyor (gece vakti zikirden çıkanların kapısı önünde beklemenin niyet testini siz yapın), lafı şuna getiriyor yani: “Çarşamba hakkında iddianame hazırlanamıyor, Küçükarmutlu hakkında niye hazırlanıyor?”

Çarşamba'da gözlem amaçlı çok dolaştım, ev kiralamaya bile kalkıştım. Ve yalan yok 'sen yeterince kapalı değilsin' türü çarşaflı kadın bakışıyla da karşılaştım. Tıpkı, katıldığım davet ve kokteyllerde, toplantılarda “sen örtülüsün, aramızda işin yok” diyen röfleli kadın bakışıyla karşılaştığım gibi. Haniyse kendimi tren sanmama sebebiyet verecek, presentabl beyaz Türk erkeği olmuş ama kendileri gibi görünmeyen birine gerekenden daha uzun süre, gerekenden daha meraklı bakmanın görgüsüzlük olduğunu öğrenememiş yani adam olamamışların bakışıyla karşılaştığım gibi.

Çarşamba'da v yaka-sıfır kol giyip gezenleri, hatta o haliyle orada ikamet edenleri de gördüm. Deneysel ev tutma sürecimde, ailemdeki imam hatip kökenli kişiler listesi istenmedi, herhangi bir tarikata bağlı olup olmadığım didiklenmedi, TSK'lı bir yakınım olup olmadığı sorulmadı. Dokuyu bozmamak için oluşturulmuş bir 'halk mahkemesi' yoktu yani. Milliyet'in aracını rahatsız etme nedenini de; 28 Şubat sürecinde Milliyet ve benzeri medyanın yaptığı yayınları, postmodern darbenin biraz da bu yayınlar eliyle gerçekleştiğini hatırlayınca, kendini koruma refleksine bağladım.

28 Şubat sürecinde Milliyet'in Çarşamba yayınları sonrasında kaç soruşturma açıldığını, Allah'a kendi bildiği tarz ve yöntemle ibadet etmeye çalışan Çarşambalı kaç kişinin yaka paça götürüldüğünü, kaç cemaatin topyekun mağdur edildiğini hatırlayın. Hatırlayamadınız mı? Çok değil daha üç beş gün önceki 'otobüste namaz molası' haberini hatırlayın. Çarşambalılar'ı çarpıtma haberlerde nasıl mahir olduğunu hepimizin bildiği Milliyet'e süpheyle yaklaştıkları, gecenin bir vakti sokaklarında gördükleri Milliyet aracının oradan gitmesini istedikleri, yani kendilerini ve yaşam tarzlarını korumaya çalıştıkları için suçlayamayacağım, kimse kusura bakmasın.

Kaldı ki, Küçükarmutlu'da hücre evlerinin bulunduğu benim kulağıma kadar geldiyse, bu sır değildir. Bir de işin şu tarafı var; bulduğu her fırsatta bastıra bastıra “ben solcuyum” diyen bir solcu, sürekli şikayet ettiği sisteme “Beni dövüyorsan onu da döv” mü demelidir, yoksa otoritenin güçsüzler üzerindeki dayak hakkını mı sorgulamalıdır?

Dine, dindara mesafeli durmayı anlarım, ama bana kalırsa adaleti de, eşitliği de sadece kendin için istiyorsan orada sol ve inandırıcılık biter, adını anarken bile tüylerini diken diken eden faşizm başlar.
Özlem ALBAYRAK