Real politiği ideal politikle uyumlu hale getiren ve bir ölçüde real politiği ideal politiğin önüne geçiren Maverdi (974-1058), ünlü eseri Ahkâmu's-Sultaniyye'de devlet başkanında aranması gereken şartları şöyle sıralar:

1) Her yönüyle âdil bir kimse olması; 2) Görev sahası içine giren işlerde, verdiği hüküm ve kararlarda içtihatta bulunabilecek derecede ilim sahibi olması; 3) Organlarının herhangi birinde kusur ve eksikliğin bulunmaması; 4) Beş duyu organının fonksiyonlarını yerine getirir olması; 5) Kamu işlerini yönetmeye, halkın sevk ve idaresini anlamaya yarayacak fikir ve bilgi sahibi olması; 6) Düşmanla savaşa, topluluğu korumaya imkân veren güç ve kuvvette, cesarete sahip olması." Maverdi, kendisinden önceki ve muasırı hukukçuların itirazına rağmen "Kureyş'ten olmayı şart" sayar, mamafih bu, bizim konumuz dışında dönemsel bir meseledir.

Hukukçular bu şartları sıralarken, aslında ideal olana atıfta bulunup real zemindeki yöneticilerin -halife ve sultanların- hiç de bu evsafta olmadıklarını ima ediyorlardı; bu da kendi türünde ilginç bir muhalefetti. Bu yüzden her defasında hukukçular 'ahlaki formasyonu' öne çıkarmışlardır, "din, hukuk ve ahlak" arasında herhangi bir ayrımın olmadığı bir dünya tasavvurunda, başkanın dini aynı zamanda hukuki yeterliliğin ve ahlaki formasyonun referans çerçevesini teşkil eder.

İslam hukukçuları devlet başkanının profilini çizerlerken, kuvvetler arasında kategorik ayırım yoktu. Bugünkü kamu hukukunda kuvvetler ayrılığı temel bir prensiptir, dolayısıyla "klasik" ve modern" profillerin tespitinde bazı farklılıkların ortaya çıkacağı tabiidir. Tabii ki ideal anlamda hangisinin "daha iyi" olduğu uzun uzadıya tartışılmalıdır; ama bu da fasl-ı diğerdir. Şu var ki, kanaatime göre ahlaki formasyon, adalet, entelektüel birikim, yeterli bilgi seviyesi ve belki de yüksek hukuk bilgisi ve formasyonu hâlâ aranan şartlar arasında zikredilmelidir. Benim kanaatime göre hayatında kitap yüzü açmamış birinin cumhurbaşkanı olması o ülkenin yıkımı olur. Katı ideolojik bakış, salt siyasi başarı, partizanca tutum, toplumsal gruplar arasında tarafgirlik, dar görüşlülük, hoşgörüsüzlük, diyalog eksikliği yine negatif unsurlardır. Kuvvetler ayrılığı dolayısıyla hakemlik, adli teşkilata verilmiş olsa da, cumhurbaşkanı sosyal ve ahlaki uzlaştırıcı aktör olmak durumundadır. Adaletin tesisinde ve toplumsal grupların sistem içinde kendilerini mutlu hissetmeleri işinde, hiçbir dinî, etnik, ideolojik, politik veya kültürel bir grubu diğerlerine kayıramaz. Kapısı herkese açık olmalıdır.

Cumhurbaşkanı ülkenin birlik ve beraberliğini temsil eder, sosyal barışı korur. Devletin en yüksek seviyeden rotasını gözetir, ülkeye entelektüel ufuk çizer, uzun vadeli hedeflere işaret eder, olaylara makro seviyeden bakar, yeni yol haritasının teşekkülünde katkıda bulunur; konuşmalarında kucaklayıcı ve kuşatıcı bir dil ve üslup kullanır; bizzarure bilinç ve bilgelikle hareket eder. Bu makamdaki bir zatın öfkesine yenik düşmez. Onun ahlaki vasfını tarif etmeye yarayacak en güzel sıfat "hilm"dir.

Cumhurbaşkanının ülkesine sağlayabileceği en büyük katkı, ülkenin gizli, bastırılmış enerjisini harekete geçirici enstrümanları bulup çıkarması, en uzak veya kenardaki bilgi birikiminden de istifade edebilme becerisini gösterebilmesidir. Dış dünyaya karşı duyargaları açık olmalı, antenleri tek bir yöne doğru endekslenmiş olmamalıdır. Unutmamak lazım ki varlık âleminde dört cihet vardır.

Toplumsal hayatın gelişmesi ve sağlıklı bir mecrada yol alabilmesi için her aşamada "müzakereci siyaset"in teminatı, koruyucusu ve işleticisi olur. Devlet piramidinin en tepesinde durduğu için, temel yasalar ve bunlara bağlı diğer yasaların uygulanmasında toplumun aklı ve vicdanı gibi davranır. Hiç kuşkusuz bütün bunlar, cumhurbaşkanının kendi partisinin siyasi görüşlerini aşma gibi yüksek düzeyde bir politik ve entelektüel başarı göstermesini gerektirir.

Ali Bulaç