Hayrunnisa Gül tartışmaları civarında göz gözü görmezken, yaşlı gezegenimiz ve sona yaklaşan kaderi adım adım ilerliyor… Her birimize sirayet eden öfkeli körlükler içinde, esası kaçırıyoruz öte yandan… Çocukken öğrendiğimiz; "Dünya dedikleri, bir gölgeliktir" diyen o güzel ilahiyi hatırlayanımız var mı?

Liseli günlerimizde okuduğumuz "Gariplerin Kitabı" adlı meşhur kitabın giriş paragraflarını anımsatıyor içinde kaynaştığımız cehennemî keşmekeş… Hani, iki ihtiyar kadın büyük şehrin telaşeli karmaşasında bir dört yol ağzında karşılaşırlar ve biri diğerine sorar: "Hatırlıyor musun yıllar önce şehre gelmiş o yaşlı adamı, la ilahe illallah diyordu"…

Ben şimdi içinde savrulduğumuz medyatik polemikler eşliğinde kendimi bu ihtiyar kadınlar kadar çaresiz görüyorum…

Bir taraftan Hayrunnisa Gül ve örtüsü çevresinde kopartılan tartışmalar, diğer taraftan örtülü kadınların ne olduğu tam olarak bilinmeyen gerilimi yumuşatmak adına yaşadığı çaresizlik koridoru ve bu bağlamda üretilen tesettürün tüm içkin değerlerinden sıyrıltılmış cevaplarla, gözümüze gözümüze sokulan işte siz bu"sunuz saptamaları…

Ne yaptı Hayrunnisa Gül?

Cumhurbaşkanı olacak kişi kendisi mi?

Başörtülü olarak üniversiteye mi girmek istiyor?

Başörtülü olarak memurluk sınavlarına mı girdi?

Başörtülü olarak milletvekilliği mi yapmak istiyor?

Başörtülü bir avukat mı, öğretmen mi, hangisi?

O, evli olduğu erkeğin eşi… Başka? Başka bir şey yapmıyor. Ama işte öyle!

"Ama işte öyle" olduğu için kopuyor kıyamet…

"Ama işte öyle" olduğu için her Allah'ın günü sayfalarca resmi basılıyor gazetelerde. Örtüsüne inat bir örtüsüzlüğe tabi tutuluyor: Mercek altında…

Halbuki tesettüre niyet etmiş bir kadını bu şekilde sürekli kendi sureti üzerinden gösterime tabi tutmak, onun değer sistemi adına, onu linç etmeye eş değer bir vehamette… O sustukça, o cevap vermedikçe artıyor yüklenmeler! Onun samimi ve sadece kendini ilgilendiren, o kısık sesli tesettür niyeti, kaba saba bir orkestra içinde kaybolup sönüyor…

Oysa tesettür ve gösteri dünyası birbirine taban tabana zıt iki caddedir… Tesettür, kendi iç dünyasına yönelmişliğin, kendi iç temizliğinin muhasebesini yapıyor olmaklığın, gürültüden çok dinginliğin işareti değil mi?

Evet, bizler şimdiye kadar tesettürün çoğu kez gürültülü ve itirazcı siyasal yüzüyle tanışıyoruz. Yani başımızı örttüğümüz günden beri, suçlamalar, yasaklar ve tecritle karşı karşıyayız. Dolayısıyla başını örten kişiyi yaşı ne olura olsun ilk bekleyen eylem: Kavga ve mücadele! Peki, başörtünün tek ve tüm anlamı, antiemperyal bir başkaldırıdan mı ibarettir? Başörtü ve tesettür arasında nasıl bir anlam farkı vardır?

Kavga ve gürültü o kadar şiddetli ki, biz Allah"ın emri olduğu için başımızı örttüğümüzün sevinci, onuru ve şükrünü yaşayamıyoruz bile…

Oysa tesettür, mütevazi bir kaçınma şeklidir. Diğer ibadetlerde de olduğu gibi; kendini durdurma, kendine bakma ve Rabbini hatırlama törenidir tesettür… Herkes kan ter içinde gözleri kapalı bir koşuda yarışırken, kenara çekilip bu anlamsız koşunun niçin yapıldığını sorgulamak belki… Oysa hayatın yaşadığımız son şekli, büyük bir yarış pistinden başka bir şey değil… Kıyısı olmayan bir yarış pistinde koşmaya zorlanan modern zaman köleleriyiz hepimiz… Kenara çekilecek ufacık bir kıyısı bile kalmamış, herkesin birbirini ite kaka çıktığı ateşten bir koşu…

Koşarken de herkes giderek birbirine benziyor… Birbirimize laf yetiştirme derdiyle çamurun içine battıkça batıyoruz… Örtülü kadınların yazdığı günceler veya ortasında istemeden savrulduğumuz polemikler, özünde tesettürün içkin tüm değerlerini kaybettiren bir dilsel dönüşümü hazırlıyor… Kendimi temize çıkarmayı düşünmüyorum, tam tersine ilk olarak suçladığım kendi nefsimdir… Biz eksik bir şey içindeyiz, bir şeyi unuttuk arkadaşlar, ama neyi?

Şu ana kadar başörtüsü için hep mücadelenin ve hukuk savaşımının yanında yer aldım, gerek yazıyla gerek eylemle verilen hak macerasının hep yanında ve içinde oldum… Ama kendimle ve arkadaşlarımla yüzleşmem gerekirse, kutsalından bu kadar uzaklaşmış ve ibadet anlamına bu kadar yabancılaşmış bir hali de başlangıçta hiçbirimiz tahayyül etmiyorduk. Tesettürün ruhunu kaybettik. Anlamını yitirdik. Karton bir kavgaya, reyting yarışına, içi boş bir slogana, bir salon süsüne, moda tasarım dersine dönüştü örtülerimiz…

Bizi tersinden örtüsüzlüğe mahkum eden bu oyunu bozmak gerekiyor.

Bu şehirden eski zamanların birinde; "La ilahe illallah" diyen ihtiyar bir adam geçmişti arkadaşlar, hatırlıyor musunuz?

Vakit

***



'Türban banalleşecek' (mi?)

Fatma Karabıyık Barbarasoğlu

"Müslüman kesim hep şu komplekse kapılmıştır: 'Bu ülkedeki ciddi laiklik nedeniyle dört dörtlük Müslüman olamıyoruz.' O yüzden de 70'li yıllarda Mısır'daki, İran'daki düşünürleri takip ediyorlardı. Türk Müslümanların kendine güveni yoktu, kendilerini 'alt Müslüman' olarak görüyorlardı. Bir de Arapça birinci lisanları değildi. Ama Türkiye bu kompleksi çoktan attı. Bu ülkenin Müslümanları bugün kendi aralarında İslâmî tartışmalar içinde. Kendi düşünürlerine gönderme yapıyorlar. Türkiye'deki İslâmî hareket değişiyor. Tek model İran değil, El Kaide değil. Türkiye'de İslâmî hareket; solcu ve laik bir cumhuriyetin etrafında farklı bir şekilde yoğruluyor, türban da bununla birlikte değişiyor, modanın bir parçası oluyor, piyasaya giriyor. Bundan sonra kadınların türban tercihi olacak; kimisi çıkaracak, kimisi de takacak. Ben biraz banalleşecek diye bekliyorum..."

Yukarıdaki satırlar, Ayşe Arman'ın 29 Temmuz'da yayınlamış olduğu Nilüfer Göle söyleşisine ait.

Bu söyleşinin yayınlandığı hafta; tam da Nilüfer Göle'nin beklediği banal görüntüler, Mısır'da yapılan Arap Dünyası Güzellik Yarışması dolayısıyla birinci seçilen "türbanlı" güzel üzerinden "ulaştı".

Türkiye'de başörtüsünün "banalleşmesini" engelleyen en önemli etkenin başörtüsü yasakları olduğu iddiası ile başlayalım söze. Bilindiği gibi (ya da bazılarının asla bilmediği ve öğrenmemek üzerinden direnç geliştirdiği üzere) Cumhuriyet'in kılık kıyafet devrimleri ile; tesettür, şehirli kadın kıyafeti kapsamından aşama aşama çıkarılmıştı. Mütedeyyin kadınlar, "görülmemek" üzerinden bir duruşun müdavimleri olduğu için, şehirden geri çekilen varlıkları, daha doğrusu yoklukları pek de sancılı olmadı.

Yüksek tahsilli ilk başörtülü; İmam-Hatip okullarının kurucusu olarak zihinlerde ve kalplerde kayıtlı olan Celal Hoca'nın doktor kızı Hümeyra Ökten idi. Zaman 50'lerin sonlarıydı. Şehirli kadın kıyafeti olarak başörtünün kamusal alanda görülmesi 68 kuşağının dünyaya kafa tutan hareketiyle paralel başladı. Dönemin "çiçek çocukları" bağlarından kurtulup özgür olurken, bir grup genç kız da Allah'a bağlılıklarını görünür kılmak istedi (Ki bütün bu süreci "Şov ve Mahrem" adlı kitabımda anlatmıştım) Böylece üniversite örgencisi/mezunu ilk tesettürlü kuşak -kamusal alanın şehirli yeni kadın tipinin mayası olacaklarını bilmeden- fakirlere yardım ve hizmet amacıyla şehir hayatının atar damarlarında dolaşıma girdiler. Onları gören herkes onlar gibi olmaya talip oldu.

Cumhuriyet devrimleriyle köylü/eğitimsiz kadınları simgeleyen başörtüsü; 68 kuşağının, yorulmak bilmeyen idealist kadınlarının her şeyin en iyisini yapmak gayretlerinden beslenen bir tevazu ile, yukardan aşağı devam edecek bir hareketin işareti oldu.

Öte yandan, tesettür "cahil köylü kadın"ın giyimi olmaktan çıktıkça yasaklanmaya başladı. Hatice Babacan'ın İlahiyat Fakültesi'nde başörtüsü takmasının üzerinden tam kırk yıl geçti. Üniversitelerde yasaklar şiddetlenerek arttı. Yasağın şiddetiyle orantılı olarak başörtüsü takanlar da arttı. Artık hiç kimse laiklerin anneannesi/babaannesi gibi örtmüyor başını. Herkes ilk üniversiteli kuşağın bağladığı gibi bağlıyor başını. Apartman görevlisi olan kadın da, doktor kadın da, Başbakan'ın eşi de aynı şekilde bağlıyor. Çünkü bu yukardan aşağı başlayan "şehirli dindar kadın hareketi"nin giyimi.

Başladığımız yere geri dönecek olursak… Yasaklar devam ettiği sürece başörtüsü banalleşmez. Paradoksal bir durum gibi görünüyor, ama öyle. Arap dünyasında ve Malezya'da, Endonezya'da başörtüsü yasak değil. Dolayısıyla oralarda başörtüsü bir duruşun simgesi, uğruna bedel ödenen bir şey değil. Giyimlerden bir giyim. Öyle olduğu için kapitalist kültürün tüketim kodları ve güzellik anlayışı ile pek barışık. En iddialı feministlerin Türkiye'den değil de oralardan çıkmasının sebeplerinden biri de yine Türkiye'deki başörtüsü yasakları. Başörtüsü yasaklarına asla boyun eğmeyen genç kızlar/kadınlar, kapitalist kültür ile sınırsız birlikteliğin önündeki en önemli engel.

Bundan yirmi yıl sonra, birkaç dil bilen, küresel dünyanın öznesi olan tesettürlü bir kuşak yine Türkiye'den çıkacak. Bunu da başörtüsü yasaklarına borçlu olacağız. Çünkü başını asla açmayan kızlar dünyanın bütün üniversitelerine dağılmış durumdalar.

Neden orada olduklarını asla unutmadan…