+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 2 Sayfa var 1 2 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 19

Konu: Muhtelif Soru ve Cevaplar

  1. #1
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Exclamation Muhtelif Soru ve Cevaplar

    Süleyman KÖSMENE
    Birinin zararına yaptığımız yemini bozmalıyız



    Ahmet Bey: “Bir hatası nedeniyle işçimi işten çıkarmıştım. Çıkarırken de bir daha sana iş vermeyeceğim diye yemin ettim. Aradan bir hayli zaman geçti. Adam iş bulamadı. Perişan oldu. Şimdi yeniden çalışmak için bana geldi. Yalvarıyor. Ben seni işe almamaya yeminliyim diyorum, ama çare değil. Onu işe almaya ihtiyacım da var aslında ve yemin ettiğime pişman oldum. İşi biliyor ve yapıyor. Bu durumda ben ne yapayım? Yeminimi bozarsam günah olmaz mı? Kefaretini vermek sûretiyle adamı işe almakla doğru yapmış olur muyum? Eğer böyleyse kefaretini nasıl ve ne şekilde ödeyeceğim?”
    Yemin eğer bir farzı terk etmeye, Müslümanlar arası barışı bozmaya, Müslüman’lardan birinin veya birkaçının zararına, bir musibetin gelmesine veya bir menfaatin engellenmesine sebep olacak şekilde yapılmışsa; yemin bozulur, yani yemine uyulmaz ve yapılan yemin için kefâret verilir. Bu çerçevede yemini bozmak ve kefaret ödemek günah değildir. Bilâkis burada günah olan, birinin zararına olacağını bile bile yemin etmektir ve yemini sürdürmektir. Nitekim Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: “Allah adına yaptığınız yeminleri iyilik etmenize, günahtan sakınmanıza ve insanların arasını düzeltmenize engel kılmayın. Allah işitir ve bilir.” 1
    Öyleyse yaptığımız yemin iyilik etmemize ve insanların arasını ve işini düzeltmemize engel ise, böyle yemini bozmak ve kefaretini ödemek doğru davranıştır.
    Üç çeşit yemin vardır. Bunlar: 1. Lağv yemini. 2. Geçmişe dönük haberleri doğrulamak amacıyla yapılan yeminler. 3. Geleceğe dönük akit ve sözleşmeleri kuvvetlendirmek için yapılan yeminler.
    Bunlara sırayla temas edelim:
    1. Lağv Yemini: “Lağv” tabiri Kur’ân’a aittir. Kur’ân, “doğru olduğu sanılarak, dil alışkanlığı ile veya yanlışlıkla” yapılan yeminleri bu tabirle zikreder. Ve bu tür yeminlerden dolayı sorumluluk olmadığını bildirir. Âyet şöyledir: “Allah sizi lağv türü yeminlerinizden dolayı sorumlu tutmaz. Lâkin bilerek yaptığınız yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutar. Allah gafûrdur, halîmdir.”2
    Lağv yeminine “alışkanlık yemini” de denebilir. Kişinin dilinin kasıtsız ve bilinçsiz olarak yemin cümlesine kayması bu cümledendir. Bu, bir yemin sayılmaz. Çünkü bu tür yeminler bir işi sağlama almak veya ispatlamak kastıyla yapılmış değildir. Bunlar, mânâsı düşünülmeden, kendiliğinden ağızdan çıkıveren sözlerden ibârettir. Meselâ herhangi bir konuşma sırasında ikide bir “Evet vallahi... Hayır vallahi” gibi sarf edilen sözler lağv sözleridirler. Yemin değildirler. Bu sözlerin kefâreti, mümkün mertebe dili bu sözlerden temizlemek ve yeminsiz konuşmaya alışmaktır.
    2. Geçmişe dönük haberleri teyid eden yeminler: Bu tür yeminlere fıkıh literatüründe “gamûs yemini” de denmektedir. “Vallahi ben falan işi yaptım.” Veya “Allah’a yemin ederim ki, ben o kişiyi görmedim” gibi yapılan yeminler bu türdendir.
    3. Geleceğe dönük akitleri ve verilen sözleri kuvvetlendirmek için yapılan yeminler: Bu tür yeminlere de fıkıh dilinde “Mün’akit yemin” denmiştir. “Vallahi şu işi yapacağım”, “Billahi oraya girmeyeceğim” gibi ifâdelerle, gelecekle ilgili işlere dönük verilen sözleri kuvvetlendirmek için yapılır. Peygamber Efendimiz’in (asm), “Allah’a yemin ederim ki, ben Kureyş’e savaş açacağım”3 sözü gelecekle ilgili yapılan yemine bir örnektir.
    Lağv yemini için kefâret gerekmiyor. Fakat dili böyle alışkanlıklardan temizlemek gerekir. Diğer yemin türlerine gelince: Gerek geçmişe dönük haberlerle ilgili yalan yere bilerek yapılan yeminler için, gerekse geleceğe dönük akit ve sözleşmelerle ilgili yapılan ve bozulan yeminler için kefâret ödemek Allah’ın emridir, yani farzdır. Yapılan ve bozulan her bir yemin için öncelik sırasına göre: “1- On fakiri yedirmek. 2- Veya on fakiri giydirmek. 3- Veya mü’min bir köle âzâd etmek. 4- Ya da bunlara gücü yetmeyenlerin üç gün oruç tutması” şıklarından uygun olanı tercih edilmek sûretiyle kefaret ödenir.4 Yemini için on fakiri doyuran, on fakiri giydiren veya bir köle âzâd eden kimsenin, bundan başka ayrıca oruç tutmak gibi bir yükümlülüğü de yoktur. On fakiri doyurmaya, giydirmeye veya köle âzâd etmeye güç yetiremediği için zorunlu olarak oruç tutmayı tercih eden kimsenin de, “fakir doyurmak veya giydirmek” yükümlülüğü yoktur.
    Dipnotlar: 1- Bakara Sûresi, 2/224 2- Bakara Sûresi, 2/225 3- Ebû Dâvûd, 3285 4- Mâide Sûresi, 5/89
    10.02.2009

    E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr


    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  2. #2
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    Süleyman KÖSMENE İnsan kâinattan üstündür Aksaray’dan Kevser Hanım: “İnsan kainâtın misal-i musağğarıdır diyor Üstad. Bizde olan çoğu şey kainâtta da var. Peki, bâtınî duygularımız nasıl görünüyor? Hayal, sır, akıl gibi.” İnsanın yaratılışına ayrı bir ehemmiyet veren Kur’ân, insanın makâmının “ahsen-i takvîm” olduğunu beyan eder. Devâm eden âyette ise insan için “esfel-i sâfilîn”e kadar bir merdiven indirir.1 Yani ahsen-i takvîmde yaratılan insanın önüne, esfel-i sâfilîne kadar da bir iniş merdiveni bırakıldığı kaydedilir. Kur’ân, insanın yaratılış mâcerâsına da yer verir: Cenâb-ı Hak meleklere, yeryüzünde kudretinin ihtişâmını gösteren bir “Halîfe” yaratacağını ifâde buyuruyor. Melekler şaşırıyorlar; yeryüzünde fitne çıkaracak ve kan dökecek kimselerin yaratılmasına bir mânâ veremediklerini; eğer mes’ele tesbih, tahmîd ve takdîs ise, onu kendilerinin sayısız bir biçimde yaptıklarını ifade ediyorlar. 2 Cenâb-ı Hak ise hikmeti mûcibince Hazret-i Âdem’i (as) ahsen-i takvîmde yaratıyor; ona isimleri, ilimleri ve bütün kemâlâtı öğretiyor. Emânet-i Kübrâyı uhdesine veriyor.3 Sonra meleklerin acziyetini, Hazret-i Âdem’in de (as) üstünlüğünü göstermek için4 Hazret-i Âdem’i (as) bu yoğun fıtratıyla meleklere arz ediyor. Melekler Allah’ın takdirine boyun eğdiklerini beyan edince, Cenâb-ı Hak melekleri Hz. Âdem’e (as) secdeye dâvet ediyor.5 Kur’ân’ın insanı üstünlük bakımından meleklerle, aşağılık bakımından da hayvanlarla6 mukâyese etmesi ilginçtir ve insanın esfel-i sâfilînle alâ-yı illiyyîn arasında sonsuz bir merdivende yükselmekle mükellef bulunduğuna delâlet eder. Kâinât söz konusu olunca ise Kur’ân, “Biz emâneti semâvâta, yeryüzüne ve dağlara teklif ettik. Fakat onlar yüklenmekten çekindiler”7 buyurur. Âyet ve hadîslere topyekûn baktığımızda insanın yükselişinin ve ruhunun çeşitli mertebeler kazanmasının kâinâta göre değil, ya meleklerle mukayeseli; ya da doğrudan Allah’ın isimleriyle anlatıldığını görürüz. Meselâ Peygamber Efendimiz (asm) bir hadîslerinde, insanın Rahmân ismini tamamıyla gösterir bir tarzda yaratıldığını beyan buyurur.8 Risâle-i Nûr’da “âlem ve varlık” nokta-i nazarından, insanla kâinât arasında mukayeseler yapılıyor. Fakat bu mukayeseler tamamen insanı tanımaya yöneliktir. Yoksa mânevî derecesi bakımından veya ruhunun yükselmesi ve mertebeler kazanması açısından insan, kâinâtla mukayese kabul etmez. İnsan kâinatın meyvesidir ve küçücük bir misâlidir. Nitekim her meyve, ağacının küçücük bir misâlidir. Ve bu temsil ölçüsüyle insan, makro-plânda kâinatta ne varsa mikro-plânda kendisinde gösterir. Meselâ dünya küresinde olduğu gibi vücudunun üçte ikisi sudur, yani kandır. Damarları yeryüzünün ırmakları gibidir, kemikleri dağları gibidir, nefsi şeytanın desiselerine kulak verir durur. Heva, heves ve arzuları çoğu zaman şerir mahlûklar gibidir. Hayali misâl âlemi gibidir. Sırrı, gizli ve gaybî âlemler gibidir, meselâ ahiret âlemi gibidir. Vicdanı, mahşerdeki Mahkeme-i Kübra gibidir. Aklı levh-i mahfuz gibidir. Fakat insan kâinattan üstündür. Nitekim kâinât bir araçtan ibârettir. Amaç olmadığı gibi, mânevî müsâbakada kâinatın yeri de yoktur. Dolayısıyla insan mâhiyet ve cismâniyet açısından kâinâtın bir küçük misâlini teşkil etmekle berâber; îman ettiği dakîkada, kazandığı mertebeler yönüyle kâinâtı geçer, geride bırakır. Bedîüzzaman Hazretlerine göre, Allah’ın bütün isimlerinin cilvesine9 ve nakş-ı azamına10 mazhar olan insan, kâinâtın sultanı gibi bütün kâinâtın duâsını kendi duâsı içine almakta; ve bir umûmî kul ve umûmî vekil makâmında doğrudan, tamâmını Cenâb-ı Hakk’a arz etmektedir. Namazdaki “İyyâke na’büdü ve İyyâke nesta’ıyn” ifâdeleri de bu yüksek vekillik ve “ahsen-i takvîm” makâmına işâret etmektedir.11 Her îman sahibi insan, namaza durduğu anda kâinâtın ötesine geçmiş, kâinâtı aşmış, bütün varlıkları ve âlemleri arkasına almış; doğrudan Allah’ın huzûruna yükselmiştir.12 Cenâb-ı Hak, İslâmiyet’i nasip etmekle insanı ulvî ve nûrânî bir külliyete; mârifet ve muhabbeti vermekle de insanı her şeyi ihâta eden bir nûra çıkarmıştır.13 Netîce îtibariyle insan, ulvî kemâlâtıyla, yüksek fıtratıyla, yüksek istidât ve duygularıyla ve derinliğine sonu olmayan vicdânıyla bütün mevcûdâtı ve kâinâtı kuşatan ve geride bırakan bir kâbiliyette yaratılmıştır.14 Dipnotlar: 1- Tîn Sûresi, 95/4,5 2- Bakara Sûresi, 2/30,31,32 3- Ahzâb Sûresi, 33/72 4- İşârât’ül-İ’câz, s. 258 5- Bakara Sûresi, 2/34 6- A’râf Sûresi, 7/179; Furkân Sûresi, 25/44 7- Ahzâb Sûresi, 33/72 8- Buhârî, İsti’zân, 1 9- Sözler, s. 118, 282 10- Sözler, s. 628 11- Sözler, s. 288 12- Sözler, s. 525 13- Sözler, s. 324 14- İşârât’ül-İ’câz, s. 258, 25911.02.20
    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  3. #3
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    Süleyman KÖSMENE
    “Ehl-i Kitab’ın kestiği” meselesi




    Venezuella Caracas’tan Servet Küçükyavuz: “Ben Venezuella’da yaşayan bir Müslüman’ım. Bilmek istediğim konu, burada Müslüman kasap bulmak çok zor. Yani hep Hıristiyan kasapları var. Acaba onlardan alacağım et ve tavuk caiz midir? Şimdiden Allah sizden razı olsun.”

    Kendilerine Ehl-i Kitab denilen Yahudi ve Hıristiyanların yiyeceklerinin Müslümanlara helâl kılındığını şu âyet beyan ediyor: “Bu gün size temiz olanlar helâl kılındı. Kitap verilenlerin yiyeceği size helâl; sizin yiyeceğiniz de onlara helâl kılındı.”1
    Bu âyette öncelik temiz olanlara verildiğine göre, domuz eti, kan, leş, şarap... vs. Kur’ân’ın ismen haram kıldığı yiyecek ve içeceklerin dışında Ehl-i Kitab’ın yiyecekleri Müslümanlara helâldir. Ehl-i Kitab’ın dışlanmaması, mümkünse Müslümanlarla yakınlaşma fırsatlarının kollanarak tebliğ kapısının açık bırakılması bu teşrînin hikmetlerinden yalnız birkaçı olabilir.
    Ehl-i Kitab’ın kestiğinin yenmesi meselesine gelince; bu konuda âlimler bazı ölçüler koymuşlar. Bunlardan birisi, kesimi yapanın keserken Allah’ın adını anmasıdır. Ancak, kesenin Ehl-i Kitab olduğu nazara alındığında, kesimde Allah’ın adının anılıp anılmadığının bilinmesinde zorluk vardır. Bu bakımdan İslâm Fukahâsı, Ehl-i Kitab kesimlerinde Allah’tan başkasının adının anılmadığının bilinmesini, kesimin helâl olmasında yeterli görmüşlerdir. Meselâ, bir Hıristiyan’ın açıktan “İsa”nın veya “Mesih”in adıyla ya da “üçünün üçüncüsünün” adıyla kestiği bilinen hayvan ittifakla yenmez. Ancak keserken ne söylediği bilinmeyen bir Hıristiyan’ın kestiği yenilir. Bu durumda Allah’ın adını anmış olabileceği şeklinde hüsn-ü zan gösterilir; kendisi Allah’ın adıyla alır ve yer.2 Kesimde ne söylediği işitilmeyen bir Müslüman’ın kestiği de, hüsn-ü zan mümkünse yenir.
    Tarih sürecinde Hıristiyanlar, Yahûdîlere nazaran daha çok şirk içinde bulundular; Hazret-i Îsa’ya (as) ve Cibrîl-i Emîn’e Ulûhiyet izâfe ettiler, tevhid dinine teslis inancını karıştırdılar. Geçmişte Hıristiyanların aynı zamanda “müşrik” olduğu da dikkate alındığından, kesimde teslis inancına dayalı bir deyim kullanıp kullanmadığına bakılıyor idi; açıktan kullandığı bilinmiyor ise, yani kesim esnasında açıktan Allah’ın adı yerine İsa’nın adını andığı bilinmiyor ise, âyetin hükmü açık ve bağlayıcı olduğundan, hüsn-ü zan yapılarak kestiği helâl sayılıyordu.
    Ancak günümüzde genel itibariyle Hıristiyanların teslis inancını sorguladıkları, daha çok tevhid inancına doğru bir yaklaşma gösterdikleri ve en azından Allah’ın “bir” olduğuna genel çerçevede inandıkları bilinmektedir. Bu bakımdan günümüz Hıristiyanlarının kestiğinin helâl olduğuna hükmetmek hususunda, eskiye nazaran daha haklı konumda olduğumuz söylenebilir. Bu durumda Hıristiyanların yaptıkları kesimler için, genel ölçümüzle; Allah’tan başka birisi adına kesildiğini açıkça bilmediğimiz hayvanların, hüsn-ü zan gösterilerek yenilmesi helâldir diyebiliriz.
    İslâm Fukahâsının Ehl-i Kitab’ın kestiğinin helâl sayılması için koyduğu kriterlerden birisi de, boğazlama şekli ile ilgilidir. Ehl-i Kitab, hayvanı Müslümanların usûlüyle kesmiş olmalıdır, yani keskin bir âletle boğazını keserek kanını akıtmış olmalıdır. Bayıltılan hayvanların, boğazı kesilerek ölmeden kanı akıtılıyor ise, yenilmesi kerâhetle beraber câizdir.
    Mâlikîlerden bir grup âlim, Ehl-i Kitab kesiminin bize helâl olması için, kesimin kendi dinî kurallarına göre yapılmasını yeterli bulmuşlardır. Meselâ, Mâlikî âlimlerden Kâdı İbn-i Arabî yukarıdaki âyeti şöyle tefsir ediyor: “Avın ve ehl-i Kitab’ın yiyeceklerinin, Allah’ın helâl kıldığı temiz yiyeceklerden olduğuna bu âyet delildir. Allah Teâlâ zihinlere gelen şüpheleri ve vesveseli düşünceleri silmek için bunu tekrarlamıştır. ‘Tavuğun boynunu bükerek onu öldüren, sonra da pişiren Hıristiyan ise bu yenir mi, veya yiyecek olarak bu ondan alınır mı?’ diye bana sordular. Şöyle dedim: 'Yenir. Çünkü bu onların papazlarının ve din adamlarının yiyeceğidir. Bu bize göre helâl bir boğazlama şekli değilse bile; Allah onların yiyeceklerini bize mutlak olarak helâl kılmıştır. Allah’ın haramdır dedikleri dışında; dinlerine göre helâl bildikleri şeyler bize de helâldir.'3
    Nitekim Hazret-i Âişe (ra) bildirmiştir ki: “Bazı kimseler: ‘Yâ Resûlallah! Bir takım insanlar bize kesilmiş et getirmektedirler. Hayvan boğazlanırken üzerinde Allah’ın isminin anılıp anılmadığını bilmiyoruz. Bu duruma ne buyurursunuz?’ diye sordular.
    “Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm): ‘Bismillah deyiniz ve yiyiniz’ buyurdu. Et getirenler yeni Müslüman olmuşlardı.”4
    Burada biz genel bir çerçeve çizecek olursak; mümkünse, Müslümanların kesim şartlarına riâyet ettiğini bildiğimiz iş yerlerinden et almakta fayda var. Bu mümkün olmadığında; üzerinde Allah’ın adı anılarak veya en azından Allah’tan başka birisi adına kesilmemiş olduğunu bildiğimiz, Ehl-i Kitab’ın kendi dinî kurallarına göre boğazlayıp kanını akıtarak kestiği hayvanların etlerini yemek caizdir.

    Dipnotlar:
    1- Mâide Sûresi, 5/5
    2- F. Hindiyye, 11/438
    3- İbnu’l Arabî, Ahkâm’ul-Kur’ân, II/556 4- Buhârî, Tevhîd, 13; İbn-i Mâce, Zebâih, 3174

    12.02.2009

    E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr


    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  4. #4
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    Süleyman KÖSMENE
    Gerçek Sevgiliyi ne kadar arıyoruz?




    İnsan bir tercih yapmak zorundadır: Gerçek Sevgilisini mi arıyor, yoksa fânî ve geçici sevgilisini mi? Arada uçurumlar var. Gerçek Sevgilimiz biz farkında olsak da, olmasak da bizi seviyor ve bizi her gün nimet ve hayat hediyelerine boğuyor. Gerçek Sevgilimizin bir defa bile vefâsızlığı görülmüş değil. Gerçek Sevgilimiz kötü günümüzde bizi terk eden birisi değil. Gerçek Sevgilimiz hayatta da, ölümde de bizimle berâber. Gerçek Sevgilimiz bizim onu sevdiğimizden çok daha fazla bizi seviyor! Gerçek Sevgilimiz, biz O’nu unutalım, unutmayalım; bizi unutmuyor. Gerçek Sevgilimiz, bir günde defalarca kalbimizi yokluyor, defalarca iç dünyamıza nazar ediyor, bizi bizden çok daha iyi biliyor ve çok daha iyi seviyor, kalbimize bizden daha yakındır ve biz, insanlık olarak hepimiz, istesek de istemesek de, hızla O’na doğru gidiyoruz!1 O bize şah damarımızdan daha yakındır.2 Yunus bu kavuşmayı Cennet’ten çok istiyor. Mevlânâ bu kavuşmaya şeb-i ârûs diyor.
    Gerçek Sevgilimiz hiçbir zaman bize uzak olmadı, hiçbir zaman uzak olmayacak! Hiçbir zaman bizi aldatmadı, hiçbir zaman aldatmayacak! Hiçbir zaman bizi yalnız bırakmadı, bırakmayacak! Hiçbir zaman bizi terk etmedi, terk etmeyecek! Hiçbir zaman bize vefâsızlık yapmadı, yapmayacak! Hiçbir zaman bizi nazarından düşürmedi, düşürmeyecek! Hiçbir zaman bizim kalbimizi reddetmedi, reddetmeyecek! Hiçbir zaman bizim gönlümüzü incitmedi, incitmeyecek! Hiçbir zaman bizim sevgimizi yetersiz bulmadı, yetersiz bulmayacak! Hiçbir zaman bizim kusurumuzu çok görmedi, çok görmeyecek! Hiçbir zaman bizim–eksiğimizle, kusurumuzla—O’nu isteyişimizi ve O’na yönelişimizi geri çevirmedi, geri çevirmeyecek! Hiçbir zaman bizi kapısından kovmadı, kovmayacak! Hiçbir zaman ellerimizi boş göndermedi, boş göndermeyecek!
    Ve her defasında vefâsızlık, sevgisizlik, kabalık, küstahlık, nezâketsizlik, hatâ üstüne hatâ, kusur üstüne kusur bizde; sonsuz vefâ, sonsuz sevgi, sonsuz yumuşaklık, sonsuz iyilik, sonsuz nezâket, sonsuz hatâsızlık ve sonsuz kusursuzluk O’nda oldu. Defalarca O bizi affediyor, bizi bağışlıyor, hatâlarımızı yok sayıyor, kusurlarımızı görmüyor, eksikliklerimizi hoş görüyor, biz O’na bir adım yaklaştığımızda O bize koşarak geliyor,—Peygamber Efendimiz’in (asm) müjdesiyle—biz O’nun için bir damla göz yaşı döktüğümüzde O bize artık gam, keder ve hüzün yüzü göstermiyor3, biz O’ndan az çok korktuğumuzda O bizi bütün korktuklarımızdan emin kılıyor, biz iyi kötü O’nu istediğimizde O bütün endîşelerimizi gideriyor, biz kırık dökük O’na yöneldiğimizde O kalbimizin gelecekle ilgili bütün meraklarını sevgisiyle ümide çeviriyor, biz yarım yamalak O’nu sevdiğimizde O bütün geleceğimizi saadet çiçekleriyle donatıyor. Gerçek Sevgilimiz dünümüze hâkim, bu günümüze hâkim, yarınımıza hâkim.
    Gerçek Sevgilimizden ne istersek isteyelim; veremeyeceği hiçbir şey yok! Ne dilersek dileyelim; reddettiği hiçbir istek yok! Ne arzu edersek edelim; boş çevirdiği hiçbir el yok! Lütuf O’nun, ikrâm O’nun, ihsan O’nun, merhamet O’nun, nimetler O’nun, güzellikler O’nun, bize tattırdığı lezzetler O’nun, bize yaşattığı hayat O’nun, bize bağışladığı bütün sevdiklerimiz O’nun, bizim âşık olduğumuz bütün sevgililerimiz O’nun, bizim sevgilimize götürdüğümüz bütün çiçekler O’nun!
    Çiçekler O’nun ikrâmı... Mutluluklar O’nun ihsanı... Sevgiler O’nun lütfu... Sevgililer O’nun hediyesi...
    Ama ne yazık ki, insan şükürsüz, insan teşekkürsüz, insan kadir kıymet bilmez, insan sağır davranıyor.
    Oysa Gerçek Sevgiliyi buluverse insan asla üzülmeyecek, asla keder yüzü görmeyecek, asla efkârlanmayacak ve kâinâtın aşk ve sevgi ritmine ayak uyduracak, gerçek saadeti ve sonsuz mutluluğu yakalayacaktır!
    Kimdir o Gerçek Sevgili? Allah’tan başka kim olabilir? Öyle ki, Üstad Bedîüzzaman Hazretlerinin ifâdesiyle, her bir isminde binler ihsan defineleri bulunan, bütün sevdiklerimizi sonsuz ihsanlarıyla mutlu eden, binler iyiliklerin ve güzelliklerin kaynağı olan, bin bir isminde bütün güzellik tabakaları gizli bulunan ve Celâl sahibi bir Güzel ve Kemâl sahibi bir Sevgili olarak Kendi Yüce Zâtını bize tanıtan Allah, sonsuz derece aşk ve muhabbete lâyıktır! Bütün kâinât O’nun aşk ve muhabbetiyle mest olmuş ve kendinden geçmiştir!4 Öyleyse insan, Allah’ın hakkı olan sevgi duygusunu mahlûkâta dağıtmamalıdır. Çünkü mahlûkât fânîdir. Oysa o mahlûkâtın üzerinde birer sevgi tomurcuğu halinde gülümseyen nakışlar ve işlemeler Allah’ın bin bir isminin izlerini taşımaktadırlar. Yalnızca Rahmân ismine bir bakalım ki, Cennet bir cilvesi, ebedî saadet bir pırıltısı, dünyadaki bütün lezzetler, rızıklar, nimetler, sevgiler ve sevgililer sadece bir damlasıdır!5 Senin kendini, sevgilini ve bütün sevdiklerini yok olmaktan kurtaran ve hayat üstüne hayat bahşeden, mutluluklar üstüne mutluluklara boğan Allah’ın Rahmân ve Rahîm isimleri elbette sonsuz derece sevilmeye ve aşka lâyıktırlar.6
    Öyleyse Allah’ın dışındaki bütün sevgilileri muhakkak Allah için sevmeli, Allah için olmayan sevgileri derhal terk etmeliyiz.
    Gerçek Sevgili bize hiç de uzak değildir!
    O’nu ne kadar arıyoruz?
    Bu gün bilmem ama; yarın ne kadar arayacağız? Hep O’nu arayacağız! Yalnız O’nu!

    Dipnotlar:

    1- Enfâl Sûresi: 24
    2- Kaf Sûresi: 16
    3- Câmiü’s-Sağîr, 4/1336
    4- Sözler, s. 571
    5- Sözler, s. 582 6- Sözler, s. 584

    14.02.2009

    E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr


    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  5. #5
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    Süleyman KÖSMENE
    Kıyamet alâmetleri nelerdir?-1




    Ümit Bey: “Kıyamet nedir? Alâmetleri nelerdir?”

    Lügatte ayağa kalkmak, kıyama geçmek demek olan kıyamet, terim olarak kâinât düzeninin Allah’ın emriyle bozulması, her şeyin alt üst olması ve yine Allah’ın emriyle her şeyin yeniden yaratılması, ölenlerin diriltilerek ayağa kalkıp mahşere doğru, Allah’ın huzuruna doğru yönelmesi demektir. Bu durumda kıyamet hem genel bozuluşu, genel yıkılışı, hem de yıkılıştan sonra genel dirilişi ifade etmektedir.
    Kıyamet, insanlığın gündemine Kur’ân ile girmiş ve zihnine Kur’ân ile nakşolmuş bir gelecek olayıdır. Kur’ân’da kıyamet bir sûreye de ad olmanın yanında, bir çok âyette bahsi geçen bir konudur. Önceki peygamberler ve kitaplar, bir büyük olay olarak Son Peygamberin (asm) gelişini ana haber konusu yapmışlardı. Kur’ân ise kıyametin geleceğini ana haber konusu yapmıştır.
    Kur’ân’da kıyamet saati için, vâkıa (kesin meydana gelecek olay), saat (kesin gelecek saat), Et-Tâmmetü’l-Kübrâ (en büyük felâket), hâkka (gerçek olacak olay), gâşiye (şiddetiyle korku veren ve sarsan), Kâria (kapıyı çalacak gerçek) gibi isimler de kullanılmıştır.
    İşte Kıyamet Sûresinden birkaç âyet:
    “Yemin ederim kıyamet gününe. Yemin ederim kendini kınayan nefse. İnsan öldükten sonra kemiklerini toplayamayacağımızı mı sanıyor? Biz, parmak uçlarına varıncaya kadar onu derleyip toplamaya kâdiriz. Doğrusu insan, ömrünü günahla geçirmek ister. Kıyamet günü ne zamanmış diye sorar. Gözler kamaştığı, ay tutulduğu, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman. İşte o gün insan, ‘Kaçacak yer neresidir?’ der. Hayır, sığınılacak hiçbir yer yoktur. O gün varılacak yer, ancak Rabbinin huzurudur. Yaptığı ve yapmayıp geri bıraktığı her şey o gün insana bildirilir.”1
    Kıyamet gününün ne zaman geleceği bildirilmemiştir. Kur’ân bu konuda şöyle buyurur: “Kıyamet vaktine dair bilgi Allah katındadır.”2 Bir diğer âyette: “Sana kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlar. De ki: Ona dair bilgi ancak Rabbimin katındadır. Ondan başkası onun vaktini açıklayamaz. O gökler ve yer için çok büyük bir olaydır. Size de ansızın geliverir. Sanki onun vaktini biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: Ona dair bilgi ancak Allah katındadır. Lâkin insanların çoğu bunu bilmezler.”3
    Üstad Bediüzzaman Hazretlerine göre, dünyanın eceli olan kıyamet saati bilinseydi, ilk ve orta çağdaki insanlar gaflet içine gömülürler, son asırlar ise, kıyamet saatine yaklaştıkça korku ve dehşet içinde kalırlardı. Oysa imtihan sırrı kıyamet saatinin bilinmemesini gerektiriyor.4
    Müslüman için esas olan kıyamet vaktini bilmek değil, bir Kur’ân haberi olan kıyamet saatinin geleceğine kesin olarak inanmak ve dünyanın geçici olduğunu kabul ederek, kıyamet saati ile birlikte geleceği asla şüphe götürmeyen kendi küçük kıyameti olan ölüme, dolayısıyla ebedî hayata hazırlık yapmaktır.
    Kıyametin zamanı bildirilmemekle beraber, Peygamber Efendimizin (asm) haber verdiği, kıyamet saati ile ilgili olarak bir kısım alâmetler ve işaretler söz konusudur.
    Kıyamet alâmetlerini dört kısımda inceleyeceğiz:
    1-Kıyametin İlk Habercileri: İnsan iradesi dışında gerçekleşen, Allah’ın din ile ilgili tasarrufları. Yani, son peygamberin (asm) gönderilmesi, son kitabın indirilmesi, son dinin gelmesi, Allah’ın, kıyamete doğru, bizim için haber ve işaret taşıyan ilk tasarruflarını teşkil eder. Başka bir ifadeyle, Peygamber Efendimiz (asm) hakkında “Ve hâteme’n-Nebiyyîn” (peygamberlerin sonuncusu)5 buyuran Kur’ân, bu hükümle bildiriyor ki, peygamberlik halkasının sonuncusu olan Peygamber Efendimiz’in (asm) şahsı, vazifesi, kitabı ve dini ilk kıyamet alâmeti ve habercisidir. Keza, “İkterabeti’s-Saati” (Kıyamet yaklaştı)6 buyuran Kur’ân, bizzat bir kıyamet alâmetidir.
    2-Kıyametin Küçük Alâmetleri: Kıyametten önceki zamanlarda değişik yoğunluklarla meydana gelen ve genelde insan iradesinin eseri olan olumsuz olaylar zinciridir. Meselâ, ehliyetsiz insanın söz sahibi olması, adam öldürme olaylarının artması, dinin ihmâl edilmesi, ahlâkın bozulması, savaşların artması, depremlerin artması, dünyaya dalınması, şarabın açıktan içilmesi, zinanın yaygınlaşması, cehaletin artması bunlardan bazılarıdır.7
    Yarın inşallah devam edelim.
    Dipnotlar: 1- Kıyamet Sûresi: 1-13; 2- Lokman Sûresi: 34; 3- A’râf Sûresi: 187; 4- Sözler, s. 309; 5- Ahzab Sûresi: 40; 6- Kamer Sûresi. 1; 7- Buhari, Tefsir, 79; Hudud, 20; Fiten, 25; Tirmizi, Fiten, 34, İbn-i Mace, Fiten, 25; Ebu Davud, Sünnet, 15

    17.02.2009

    E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr


    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  6. #6
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    Süleyman KÖSMENE
    Adam öldürmek




    Kur’ân’ın ifadesiyle ahsen-i takvîm, yani en güzel bir sûrette yaratılan,1 kâinatın bir hülâsası yapılan; zerreden kürelere kadar her şey emrine verilen; sayısız nimetlerle beslenip büyütülen; Cenâb-ı Hakk’ın antika bir san'at eseri olan insan her şeyin en güzeline, en iyisine lâyık bir varlıktır. Tertemiz, günahsız olarak yaratılmış, her türlü insanî hak ve özgürlükler; insanca yaşayabilmek için yaşama, inanma, düşünme, mal mülk ve konut edinme, seyahat etme, adalet, eşitlik, eğitim-öğretim, çalışma, yuva kurma, çoluk çocuk edinme gibi hak ve özgürlükler bahşedilmiş seçkin bir mahlûktur.
    Bu hak ve hürriyetler içerisinde öncelikle yaşama hakkına sahiptir insan. Hayatını kaybettikten sonra diğer hak ve hürriyetlerinden hiçbirini kullanamaz.
    Kur’ân cana kıymayı kesinlikle yasaklamış, “Allah’ın haram kıldığı bir canı haksız yere öldürmeyin” buyurmuş, mazlûm olarak öldürülen kimsenin velisine kısas veya diyet isteme hakkı verileceğini, onun da hakkını istemekte haddini aşmamasının gerektiğini, cana kıymamış veya yeryüzünde fesat çıkarmamış birisini öldüren kimsenin bütün insanları öldürmüş, birisinin hayatını kurtaranınsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olacağını bildirmiştir.2
    Bu âyet-i kerime, bir insanı öldürmekle bütün insanları öldürmenin, keyfiyet itibarıyla aynı, ikisinin de çok büyük bir günah olduğunu bildirmektedir. Yoksa, bir kişiyi öldüren, isterse yüz kişiyi veya bütün insanları öldürsün, günahı daha da artmaz demek değildir, daha çok insanı öldürdüğünde günahı daha da artar. Bediüzzaman Said Nursî Mektubat’ında (15. Mektub) bu âyetten şöyle bir hüküm çıkarır:
    “Âyetin mânâ-yı işarisiyle, bir masumun hakkı, bütün halk için dahi iptal edilmez. Bir fert dahi umumun selâmeti için feda edilmez. Cenâb-ı Hakk’ın nazar-ı merhametinde hak haktır; küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük, büyük için iptal edilmez. Bir cemaatin selâmeti için, bir ferdin rızası bulunmadan hayatı ve hakkı feda edilmez. Hamiyet namına, rızasıyla olsa, o başka meseledir.” 3
    Adam öldürmek o kadar dehşetli bir günahtır ki Kur’ân-ı Kerim, “Kim bir mü’mini kasten öldürürse, onun cezası, çok uzun zaman kalmak üzere Cehennemdir. Allah onu gazabına uğratmış, ona lânet etmiş ve onun için pek büyük bir azap hazırlamıştır” 4 buyurur.
    Allah Resûlü de (asm) İslâmın bir nev'î özeti olan Veda Hutbesinde yaşama hakkının mukaddesliği üzerinde durmuş, “Canlarınız, mallarınız, namuslarınız mukaddestir ve her türlü tecavüzden korunmuştur” 5 buyurmuştur.
    İnsan olan insan haksız yere böylesine dehşetli cinayeti işlemekten tir tir titrer.

    Dipnotlar:
    1- Tin Sûresi: 4.
    2- İsra Sûresi: 33.
    3- Maide Sûresi: 32.
    4- Nisa Sûresi: 93. 5- Buharî, Meğazî: 77; Müslim, İmare: 36.

    18.02.2009

    E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr


    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  7. #7
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Süleyman KÖSMENE
    Namazda huşu




    Afyon’dan okuyucumuz: “Namazlarımızı huşu içinde kılabilmemiz için ne yapmamız gerekiyor? İsteksiz kıldığım namazların durumu ve hükmü nedir?”

    Namazda tek bir noktayı düşünmeliyiz: Namaz bizim fıtrat ve yaratılış borcumuzdur. Biz farkında olmasak da, hissetmesek de, hiçbir şekilde huşuu yakalayamasak da, Allah’ın huzurundaki en faziletli, en sevimli, en güzel, en makbul, en edepli ve en itaatkâr duruşumuz namaz ile mümkün olmaktadır. Namazı yalnız Allah rızası için kılmalıyız. Huşuumuzu bozan oklar kalbimizden değil, şeytandan gelmektedir. Şeytanın bizimle olan meşguliyeti, bizim zevkimizi, huzurumuzu ve huşuumuzu kaçırsa bile, namazın faziletinin daha da yükselmesine zemin hazırlar. Bundan emin olmalıyız. O halde, huşuumuzun olup olmadığına bakmadan, namaz kılmaya devam etmeliyiz. Biz Allah için namaz kılmaya devam ettikçe İnşallah istediğimiz huşuu bulmak için de Rabbimize niyazda bulunmuş oluruz.
    Bedîüzzaman Hazretleri, nefsin tembellik döşeğinde ve gaflet uykusunda şeytandan gelen bir takım vesveselere kulak verebileceğini kaydeder ve nefsin bu desisesine karşı önemli ikazlarda bulunur. Nefsimize ve şeytana karşı zafer elde etmek için bu ikazları sık sık hatırlamamızda yarar var:
    Meselâ, nefsimize diyebiliriz ki: Ey nefsim! Acaba ömrün ebedî midir? Gelecek seneye, hatta yarına kalmaya senedin var mıdır? Sana usançlık veren şey, dünyada sonsuz seneler kalacağını zannetmendir. Oysa vakıa tam tersidir; senin hem ömrü azdır, hem faydasız uçup gitmektedir. Geçip giden her bir fani günün yirmi dörtten birisini hakikî bir ebedî hayatın saadetini temin edecek güzel, hoş, rahat ve rahmet bir hizmete sarf etmek ise, usanmak şöyle dursun, bilâkis sana ciddî bir şevk ve hoş bir zevk verir.
    Diğer yandan; her gün her gün ekmek yesen, su içsen ve havayı teneffüs etsen, ekmekten, sudan ve havadan usandığını söyleyebilir misin? Çünkü her an ihtiyaç tekrarlandığından; usanç değil, lezzet alıyorsun!
    Kalp, ruh ve vicdan, cisim hanesinde nefsin arkadaşlarıdırlar. Nefis her ne kadar usandığını ve isteksiz olduğunu söylese de; kalbin, ruhun ve vicdanın gıdası, huzuru ve hayat kaynağı namazdır. Öyleyse nefis bu usanmışlığı sineye çekmeli, arkadaşlarının namaz gıdasını almasına hiç olmazsa göz yummalı, huşu duymuyorsa da buna katlanmalıdır.
    Çünkü hem sonsuz acılara maruz, hem hadsiz lezzetlere sevdalı bir kalbin gıdası, elbette her şeye kadir bir Rahîm-i Kerim’in rahmet kapısında aranmalıdır. Keza, şu fani dünyada, büyük bir hızla ayrılık feryatları koparıp giden bir ruhun hayat kaynağı, her şeye bedel bir Mâbud-u Bakinin ve bir Mahbûb-u Sermedî’nin rahmet çeşmesine namaz ile yönelmektir. Fıtraten ebediyeti isteyen, ebediyet için yaratılmış olan, ezelî ve ebedî bir Zat’ın âyinesi bulunan ve sonsuz derece nazik ve lâtif olan insanın duyguları, şu kasavetli, ezici, sıkıntılı, geçici ve boğucu olan dünya halleri içinde elbette teneffüse pek çok muhtaçtır. Bu teneffüsü ise ancak namaz penceresi sağlayabilmektedir.
    Bir diğer husus; namaz, şu dünya misafirhanesinde aciz ve fakir kalbimize kuvvet ve zenginlik vermekte, şüphesiz gireceğimiz bir menzil olan kabirde gıda ve ışık hükmünde aydınlık kaynağı olmakta, çetin bir mahkeme olan Mahşerde senet ve berat hüviyetinde bizi kurtarmakta ve ister istemez üstünden geçeceğimiz Sırat Köprüsünde nur ve Burak gibi göz açıp kapayana kadar bizi Cennete ulaştırmaktadır. Böyle eşsiz lütuflara bizi mazhar kılan bir namaz için “neticesizdir” veya “ücreti azdır” diyebilir miyiz?
    Sözünden dönmesi imkân harici olan Cenâb-ı Hak, Cennet gibi bir ücreti ve ebedî saadet gibi bir hediyeyi bize vaad ederek, pek az bir zamanda, bize, namaz gibi pek güzel bir vazife verse; biz de onun hediyesini hafife alırcasına o vazifeyi yapmaz isek veya vazifeden usanç gösterirsek, pek şiddetli bir azaba müstahak olmaz mıyız?
    Aklımızı başımıza almalı ve bilmeliyiz ki, dünkü gün elimizden çıktı. Yarınki gün ise elimizde sened yok ki, ona malik olalım. Öyle ise hakikî ömrümüzü, bulunduğumuz gün bilmeli ve her günün en az birer saatini, birer ihtiyat akçesi gibi, uhrevî bir sandukça hükmünde, hakikî istikbal için teşkil olunan bir mescide veya bir seccadeye atmalıyız.
    Sakın, “Benim namazım nerede, şu namazın büyük hakikati nerede?” diye ümitsizlik girdabına kapılmayalım. Zira hatırlayalım ki, bir hurma çekirdeği, aslında bir hurma ağacı hükmündedir. Fark yalnız özde ve ayrıntıdadır. Bizim gibi bir avamın, hissetmesek dahi namazımız, büyük bir velinin namazı gibi şu nurdan hissedardır, şu hakikatten bir sırrı vardır. Fakat hiç şüphesiz inkişafı ve aydınlığı, derecelere göre ayrı ayrıdır. Bir hurma çekirdeğinden, mükemmel bir hurma ağacına ne kadar mertebe bulunmakta ise, namazın derecelerinde de daha fazla mertebe vardır. Fakat bütün o mertebelerde, namazın nuranî hakîkatının özü ve esası mevcuttur.1
    1- Sözler, s. 243-247

    22.03.2009

    E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr



  8. #8
    Gayyur yazebu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2009
    Bulunduğu yer
    Samsun
    Yaş
    26
    Mesajlar
    86

    Standart

    çok teşekkür ederim işime yarayacak

  9. #9
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    Süleyman KÖSMENE
    Allah’ın fazlına tâlip olurken




    Hasan Bey: “Küçük Sözler’de sağ yolun yolcularından onda dokuzunun îmanlı gideceği beyan ediliyor. Onda birinin açıkta bırakılmasının hikmeti ne olabilir?”

    Üçüncü Söz’de geçen temsilde, Bedîüzzaman Hazretleri sağ yolda hiç zarar olmamakla berâber, onda dokuz kâr ve rahat olduğunu; sol yolda ise hiç menfaat olmamakla berâber onda dokuz zarar bulunduğunu beyan eder. Temsilden sonraki hakîkate intikal bölümünde ise Üstad Hazretleri; ubûdiyet yolunun onda dokuz ihtimâl ile saadet-i ebediye hazînesine ulaştırdığını, fısk ve sefâhet yolunun ise onda dokuz ihtimâl ile şekâvet-i ebediye helâketine sebep olduğunu kaydeder.1 Hazret-i Üstad Dördüncü Söz’de de namazın yüzde doksan dokuz ihtimâl ile hazîne-i ebediyeye nâil edeceğini belirtir ve yüzde birlik bir ihtimâli yine dışarıda bırakır.2
    Fakat Bedîüzzaman On Üçüncü Söz’de dalâlet ve sefâhetin yüzde yüz ihtimâl ile kabirde ebedî münferit bir hapse kat’î sebep olduğunu; îman ve ubûdiyetin ise yüzde yüz ihtimâl ile kabri ebedî bir hazîneye ve saadet sarayına çevireceğini kaydeder.3
    Bu Söz’lerde geçen nisbet rakamları hakkında şunlar söylenebilir:
    1- Fısk, dalâlet ve sefâhette gidenler için onda bir kurtuluş ihtimâli, tevbe ve af kapısının ölene kadar açık olduğuna işârettir. Cenâb-ı Hak mağfiret Sahibidir; tevbe eden günahkâr ve âsi kulları ile dilediklerini bağışlayabilir ve Cennetine alabilir.
    2- Îman ve Ubûdiyet yolunda gidenlerin onda birlik veya yüzde birlik bir ihtimâl ile necat ve kurtuluş dışında bırakılmış olması ile:
    I) Halk açısından bakılırsa; “ihlâs”ın önemine;
    II) Hak cihetinden bakılırsa, necât ve kurtuluşun ancak Cenâb-ı Hakk’ın fazlı, lütfu ve ihsânı ile olacağına işâret edildiği söylenebilir.
    3- İnce bir remiz: Üçüncü Söz’de onda birlik ve Dördüncü Söz’de yüzde birlik açıkta kalma oranı, On Üçüncü Söz’e gelindiğinde yüzde sıfıra inmektedir. Demek; On Üçüncü Söz’e kadar, her bir Söz’ü birer basamak addederek mütalâa eden –bu basamaklarda; îmanın, taatin, namazın, ibâdetin, Allah rızâsını kazanmanın ehemmiyetini kavrayarak; Haşrin muhakkak vukûuna tahkîkî seviyede îman ederek; insanın ve kâinâtın mâhiyeti ile peygamberlik müessesesinin vazgeçilmez lüzûmunu idrâk ederek ve Kur’ân’ın yüksek hakîkatına muttalî olarak- On Üçüncü Söz’e geldiğinde İnşaallah yüzde yüzlük bir ihtimâl ile gerçek tevekkül ve teslime ulaşmış, Allah’ın rızâsına nâil olmak için yüksek bir ufuk ve nazar elde etmiş olmaktadır. Allah’ın rızâsına nâil olmak ise, hiç şüphesiz ebedî saadete ulaşmak için en görünmez, en kıymetli, en pahalı, en ideâl, en büyük ve en ulvî bir hedef ve maksat bulunmaktadır.
    ****
    S. Ö. Rumuzlu okuyucumuz: “Kur’ân’ı gözüyle takip etmek, okumak sayılır mı?”

    Kur’ân Allah kelâmıdır. Her türlü okuma ve mütalâa şekliyle istifâde etmek ve feyiz almak mümkündür. Kur’ân’a hiçbir yöneliş ve hiçbir teveccüh istifâdesiz ve feyizsiz kalmaz. Fakat en istifâdeli ve en feyizli şekli, mümkün olan bütün duygularımızla adeta emzirerek okumak ve mütalâa etmektir. Hem göz ile, hem dil ile, hem işiterek, hem dokunarak, hem tefekkür ederek, hem düşünerek, hem ibret alarak, hem Allah’ın huzurunda olduğumuzun idrâkiyle Allah’ın vahyine kendimizi muhatap bilerek, hem korkarak, hem ümit duyarak, hem zevkle, hem haşyetle, hem huşû ile; Bedîüzzaman’ın ifâdesiyle, okuduğumuz satırların Peygamber Efendimiz’in (asm) mübârek dudaklarından çıktığını işitircesine; yahut Cebrâil’in (as) Allah Resûlüne (asm) tebliğ edişini duyarcasına; veya Allah’ın (cc) Cebrâil’e (as) tâlim edişini hissedercesine okumak, mütalâa etmek veya dinlemek hiç şüphesiz istifâdeyi ve feyzi arttıracak okuyuş ve duyuş halleridir.4

    Dipnotlar:

    1. Sözler, s. 25, 2. Sözler, s. 27, 3. Sözler, s. 132, 4. Mesnevî-i Nûriye, s. 120.

    15.04.2009

    E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr


    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  10. #10
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    Süleyman KÖSMENE
    Kısa cevaplara devam


    Diyarbakır’dan okuyucumuz: “İnsan evlendiği eşiyle farklı mezheplerde ise ikisinden birinin diğerine uyması gerekir mi? Kadının erkeğe uyması daha efdal midir? Her iki eş kendi mezhebi üzere amel etmeye devam edebilir mi? Erkek bu konuda eşini kendisine uydurmak ehliyetine sahip midir?”
    Karı kocanın farklı mezheplerde olmaları, kendilerine bazı amelî zorluklar getirebilir. Bunların başlıcaları:
    1) Bir ailede farklı mezhep görüşleri amelde bir takım yanılmalara ve yanlış anlamalara sebep olabilir.
    2) Bir ailede farklı mezhep salikleri bilmedikleri hususlarda daha yalnızdırlar.
    3) Aynı mezhepte oluşun getirdiği uygulama birliğinden doğan kolaylıklardan da mahrum olurlar.
    Bununla beraber karı koca eğer her biri farklı mezheplerde iseler ve her birisi kendi mezhebinin ilmihalini gerektiği kadar ve doğru biçimde biliyorsa, her birisi kendi mezhebinin hükümleri ile amel edebilir. Karı kocanın aynı mezhepte olmaları veya birbirlerinin mezheplerine uymaları şart değildir. Bu konuda yekdiğerine baskı veya telkin yapmaları doğru da değildir. Her birisinin hak bir mezhepte bulunması kâfidir.
    Mezhep seçimini genelde aile ocağında yaparız. Ailemizde bize hangi mezhebin ilmihali öğretilmişse, onunla amel yapmaya başlarız. Böylece o mezhebi seçmiş oluruz. Sonradan bir diğer hak mezhebe geçmek istersek şayet, geçmek istediğimiz mezhebin ilmihalini öğrenmemiz ve amelimizi bu mezhebe göre düzenlememiz, bu mezhebe geçmemiz için yeterlidir. Böylece mezhebimizi değiştirmiş, yeni bir mezhebe geçmiş oluruz.
    Fakat mezhep seçiminde eşlerin birbirlerine karşı herhangi bir sorumlulukları yoktur. Kadın mezhep seçimini müstakil yapar. Bu konuda kocasına uyması daha efdal değildir. Daha efdal olan, hangi mezhebi daha iyi biliyor ise o mezhebi uygulamasıdır. Koca da böyledir. Yani eşlerin birbirlerinin mezheplerini seçmeleri zorunluluğu yoktur. Bu konuda erkek de, kadın da, çocuklar da bağımsızdırlar, bağımsız hareket edebilirler. Yalnız, unutulmamalıdır ki, bir zorunluluk olarak değil; aynı çatı altında bulunmalarından dolayı uygulama kolaylığı sağlaması gerekçesiyle, tercihen, evde en rahat uygulama imkânı bulunan veya en çok tercih edilen, ya da en çok bilinme ve öğrenilme imkânı bulunan bir mezhep ortak olarak seçilebilir. Bu konuda mezhep taassubuna gitmeden, en iyi uygulama imkânı bulunduğu düşünülen bir mezhepte karar kılınabilir.
    ***
    Amerika’dan okuyucumuz: “Benimle yaşıt bir kız kuzenim var ve annem biz 1 yaşındayken onu doyuncaya kadar 1 kere emzirdiğini söylüyor. Biz fıkhen sütkardeş sayılıyor muyuz? Bu cevap kuzenim için pek bir şeyi değiştirmiyor ama onun birde erkek kardeşi var. Onun bana haram olup olmama konusunda muallâktayız. Ve benimde kız kardeşlerim var. Sütkardeşimin erkek kardeşi bana ve kız kardeşlerime helâl olur mu?”
    Bir yaşındayken annenizin doyuncaya kadar bir kez emzirdiği kuzeniniz, yalnız kendisi, sizin ve kardeşlerinizin sütkardeşidir. Çünkü teşekkülünüzde aynı süt var. Fakat kuzeninizin kardeşleri ile siz sütkardeşi olmazsınız. Çünkü onlarla aynı sütü emmediniz.
    Yani kiminle süt ortaklığı yapmış iseniz, siz kardeşler yalnız onunla sütkardeşi olursunuz. Onun kardeşleri ile sütkardeşi olmazsınız.
    Dolayısıyla onun kardeşlerinden birisi ile sizin kardeşlerinizden birinin nikâhlanmalarının yolu kapalı değildir. Yalnız sizin annenizden emen sütkardeşiniz, sizin kardeşlerinizden hiçbirisi ile nikâhlanamaz. Çünkü o, sizin bütün kardeşleriniz ile sütte ortak olmuştur, yani sütkardeşiniz olmuştur.

    27.07.2009

    E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr

    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Cevaplar: 11
    Son Mesaj: 22.09.14, 07:44
  2. Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 30.08.08, 13:49
  3. İnsanın Vücudunda Muhtelif Daireler...
    By eyyubi in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 10
    Son Mesaj: 14.06.08, 22:11
  4. Ateist Siteden 5 soru...Risale'den Cevaplar
    By terennüm in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 53
    Son Mesaj: 03.04.08, 14:18

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0