Konu Kapatılmıştır
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 8 ve 8

Konu: Tövbe ve Rızık

  1. #1
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Exclamation Tövbe ve Rızık

    Süleyman KÖSMENE
    Tövbe ve rızık




    Emir Bey: “Ben dinimi bilmediğimden birkaç defa dinden döndüm, yeniden dine girdim. En son bir misyonerin etkisi ile Hıristiyan oldum. Şimdi tekrar Müslüman olmak istiyorum. Ancak bazı kaynaklarda Nisa 137 delil gösterilerek tövbem kabul edilmez deniliyor. Bu doğru mu? Allah dinden irtidadı tekrarlayanların son tövbelerini kabul etmiyor mu? Lütfen bana yardımcı olun.”

    Bahsettiğiniz âyette Cenâb-ı Allah şöyle buyuruyor: “İman edip sonra inkâr edenleri, sonra yine iman edip tekrar inkâr edenleri, sonra da inkârlarını arttıranları Allah ne bağışlayacak, ne de onları doğru yola iletecektir.”1 Aynı sûrenin ilerleyen âyetlerinde ise yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Ancak tövbe edip hallerini düzeltenler, Allah’a sımsıkı sarılıp dinlerini (ibadetlerini) yalnız onun için yapanlar başkadır. İşte bunlar (gerçekte) mü’minlerle beraberdirler ve Allah mü’minlere yakında büyük mükâfat verecektir. Eğer siz iman eder ve şükrederseniz, Allah size neden azap etsin? Allah şükre karşılık veren ve her şeyi bilendir.”2
    Yukarıdaki ilk âyetin baş tarafında kalmamak, devam eden âyetlere de dikkat etmek lâzımdır. Siz son durumunuz itibariyle Müslüman olmak istiyorsunuz. Samîmî olmanız şartıyla, Müslümanlığın kapısı size elbette açıktır. Allah mübarek kılsın. Âyete göre, Allah iman edip tövbe eden ve hâlini düzeltip şükredenlere azap etmez.
    Din-i Mübin-i İslâm şekle bakmaz, kalbe bakar. Allah sizin kalbinize bakar. Eğer gerçekten yeniden Allah’ın dinine gelmek istiyorsanız, Allah’ın dini size küsmez, size kapısını kapamaz. Yalnız, unutmayacağımız tek husus: Allah’ın dinini doğru ve tahkikî biçimde öğrenmek. Bunun için size Risâle-i Nur eserlerini devamlı okumanızı tavsiye ederiz. Bu durumda böyle vartalardan ve tehlikelerden İnşallah kurtulmuş olursunuz. Zira Risâle-i Nurlar, iman ilmi olup, okundukça insanın imanını kuvvetlendiren, tahkikî hâle getiren ve bu sayede şüpheler ordusu hücum etse bir halt edemeyecek hâle getiren Kur’ân’ın manevî bir mû’cizesidir.
    ***
    Ayşe Hanım: “Hırsızların rızkını Allah mı veriyor? Bu durumda hırsızlıkla elde edilen şey rızık mı oluyor? Hırsız, hırsızlıkla eğer kendine yazılmış rızkını yiyor ve burada bir suçlu aranıyorsa eğer; suçlu alın yazısı ya da malını korumayan mal sahibi olamaz mı? Hırsız neden suçlanıyor?”

    Kaderi veya mal sahibini neden suçlayalım ki? Nasreddin Hocanın dediği gibi, hırsızın hiç mi suçu yok?
    Hırsızın rızkını da, kâfirin rızkını da veren şüphesiz Cenâb-ı Allah’tır. Cenâb-ı Allah, “Yeryüzünde yürüyen ve kendi rızkını yüklenemeyen nice canlının ve sizin rızkınızı Allah verir”3 buyuruyor. Fakat Allah’ın rızk vermesi, kişiye hırsızlık yapma izni vermez. O kişi hırsızlık yapmasaydı rızkı yine verilecekti. Fakat helâl yoldan verilecekti ve o kişi karnını helâl yoldan doyuracaktı.
    Ne var ki o kişi yaptığı haram fiille helâl yoldan gelecek rızkını haram yoldan teslim aldı. Burada kişi yaptığı haram fiilinden dolayı sorumludur. Diğer yandan, Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle rızk ikidir:
    1- Hakikî rızk. 2- Mecâzî rızk.
    Hakikî rızk, kişinin, yaşaması için ona bağlı olduğu rızktır. Olmazsa yaşayamayacak. Hava gibi, güneş gibi, su gibi, yiyecek gibi. Bu rızk, Allah’ın taahhüdü altındadır. Bu rızk kesilmez. Mecâzî rızk ise görenek belâsıyla insanın tiryakisi olup terk edemediği, olmadan hayatın olmayacağını zannettiği, aslında lüks ve fanteziden ibaret olduğu için, olmadan da pekâlâ yaşadığı rızktır. Ki, Allah’ın taahhüdü altında değildir.4
    Hırsız eğer ölümcül açlığını bastırma ölçüsünce çalmışsa, sadece bu durumda Allah katında muâf sayılabilir ve burada hırsızdan başka sorumlular da vardır. Meselâ komşular, akrabalar, insanlar derece derece bu hırsızlıktan sorumludurlar. “Dini yalanlayanı gördün mü? İşte o, yetimi itip kakar; yoksulu doyurmaya teşvik etmez”5 buyuran Cenâb-ı Allah ve “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” buyuran Peygamber Efendimiz (asm), aç insanın ve aç komşunun doyurulma yükümlülüğünü tok insanlara ve tok komşuya veriyor. Hakikî rızka aracı olduğu için de komşular ve derece derece insanlar Allah’ın rızasını kazanacaklar, yüksek sevap ve feyiz elde edeceklerdir. Keza, bu hırsızın hakkını yiyen zalimlerden tutun, hırsıza doğru eğitim vermeyen toplum fertlerine kadar hırsızın hırsızlığında suç ortakları vardır.
    Fakat eğer hırsızlık mecazi rızk için yapılmış ve hırsız bunu meslek haline getirmişse burada başka suçlu aramaya gerek yoktur. Burada hırsız elbette suçludur.

    Dipnotlar:
    1- Nisa Sûresi: 137
    2- Nisa Sûresi: 146, 147
    3- Ankebut Sûresi: 60
    4- 12. Lem’a; 19. lem’a 5- Maun Sûresi: 1-3

    03.02.2009

    E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr


    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  2. #2
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Süleyman KÖSMENE
    Kalp ve akıl (1)




    Mehmet Bey: “Îmân için dilimizle ikrar, kalbimizle tasdik diyoruz. Neden akıl ile tasdik değil? Kalbimizin tasdik ettiğini akıl niye tasdik etmiyor? Risâle-i Nûr’da bir çok yerde Hazret-i Üstad ‘kalbe geldi…’ der. Hak ve hakîkat neden akla değil de, kalbe gelir? Oysa Kur’ân bir çok âyetinde ‘Akıl erdirmez misiniz?’ diye sorar. Kalp ile akıl arasında ne fark vardır?”

    Vücudumuzdaki kan dolaşımını sağlayan organımıza kalp diyoruz. Kalbimiz bedenimizin madde plânındaki merkezidir, can evidir. Beden kalbe o kadar bağlıdır ki, kalp durduğu anda beden de bütün faaliyetleri ile birlikte durur.
    Nasıl bedenimizin bir kalbi var ve bütün bedenî faaliyetlerin kumandanı hükmünde çalışıyor ise, rûhumuzun da bir kalbi var ve bütün rûhî kuvvetlerimizin merkezi ve kumandanı hükmünde görev yapıyor. Bedîüzzaman Hazretleri, bir Rabbânî latîfe olduğunu bildirdiği bu kumandanda, hislerin ve duyguların mazharına “vicdan”, fikirlerin aynasına da “dimağ”, yani “akıl” der. Hazret-i Üstada göre, latîfe-i Rabbâniye olan kalbin insanın mâneviyâtına yaptığı hizmet, çam kozalağı kadar bir cisimden ibâret olan beden kalbinin bedene yaptığı hizmet gibidir. Nasıl ki bedenin bütün birimlerine hayat ırmağını kalp pompalıyor ve gönderiyor, maddî hayat onun işlemesiyle ayakta duruyor, sustuğu zaman ceset de hayatiyetini kaybediyor ise; lâtîfe-i Rabbâniye olan mânevî kalp de mânevî duygularımızın tamamını hakîkî bir hayat nûru ile canlandırır ve ışıklandırır. Mânevî kalbimize bu hayat iksirini veren îmândır. Îmânın mahalli, yeri ve yurdu, bu mânevî kalptir. Eğer îmân olmazsa, kalbimiz ve kalbî kuvvetlerimiz söner; et parçasından ibâret olan dış kalp ve dış vücut dahî hareketsiz bir ölü gibi bir kuru heykelden ibâret kalır. 1
    Kur’ân’ın, “Allah, kişi ile kalbi arasına girer”2 âyetinde ve Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâmın, “Rahmân’ın iki parmağı arasında olmayan bir kalp yoktur”3 hadisinde geçen “kalp”, mânevî duygularımızın kumandanı ve îmân mahalli olan kalbimizdir.
    Akıl ise; düşünme, anlama ve bilme kabiliyeti, fehim, kavrayış ve zekâ, hâfıza kuvveti ve mânevî görüş gücü demektir. Akıl, rûhun dış olaylardaki gözüdür. Olaylar arasında irtibat kurma, akıl erdirme ve düşünme burada meydana gelir. Akıl, beş duyudan gelen bilgileri kendi süzgecinden geçirir, potasında yoğurur, eritir, doküman hâline getirir ve kalbe gönderir. Kalp tasdik ederse bu taslak bilgiler, ilme ve doğru bilgiye dönüşür. Bu mânâda akıl ile kalp bir bütün olarak çalışırlar, omuz omuza hareket ederler ve birlikte işlem yaparlar. Yani, akıl ile kalp, insan rûhunun bilgi-işlem dâiresidir.
    Ruhumuz; iç olayları, olayların perde arkasını, hakikî yüzünü, beş duyu ile görünmeyen tarafını ve iman cephesini kalp ile görür; dış yüzünü, görünen tarafını, beş duygunun algıladığı cepheyi ise akıl ile görür, anlar, bilir, kavrar ve yorumlar.
    Akıl kalpsiz olmadığı gibi, kalp de akılsız olmaz. Kalp, kendi gözüyle mâneviyattan devşirdiği bilgileri akla doğrulatmak ihtiyacını duyar. Akıl da, beş duyu ile maddiyâttan edindiği bilgileri kalbe doğrulatmak zorundadır. Akıl ve kalp birbirini terk ettikleri zaman; akıl, bütün bilgileri ile birlikte cehâlet içinde bocalamaktan kendisini kurtaramaz. Kalp de bütün mârifetleri ile birlikte taassuptan ve taklitten yakasını koparamaz. Bundandır ki Üstad Hazretleri vicdanı din ilimleri ile, aklı da fen ilimleri ile doyurmayı zorunlu görmüş; hakikatin bu ikisinin birleşmesi ve ittifakıyla ortaya çıkacağını bildirmiş; ayrı ayrı oldukları takdirde tek başına vicdandan taassup ve taklit, tek başına akıldan da hîle ve şüphe doğacağını ifâde etmiştir.4
    Yarın İnşallah devam edelim.
    Dipnot: 1- İşârâtü’l-İ’câz, s. 78., 2- Enfal Sûresi, 8/24., 3- K. Sitte, 6002., 4- Münâzarât, s. 80

    13.03.2009

    E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr



  3. #3
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    "Bundandır ki Üstad Hazretleri vicdanı din ilimleri ile, aklı da fen ilimleri ile doyurmayı zorunlu görmüş; hakikatin bu ikisinin birleşmesi ve ittifakıyla ortaya çıkacağını bildirmiş; ayrı ayrı oldukları takdirde tek başına vicdandan taassup ve taklit, tek başına akıldan da hîle ve şüphe doğacağını ifâde etmiştir.4"
    ------------
    4- Münâzarât, s. 80
    ********************
    Eserleri meydanda....!
    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  4. #4
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    Süleyman KÖSMENE
    Kalp ve akıl (2)



    Mehmet Bey: “Îmân için dilimizle ikrar, kalbimizle tasdik diyoruz. Neden akıl ile tasdik değil? Kalbimizin tasdik ettiğini akıl niye tasdik etmiyor? Risâle-i Nûr’da bir çok yerde Hazret-i Üstad ‘kalbe geldi…’ der. Hak ve hakîkat neden akla değil de, kalbe gelir? Oysa Kur’ân bir çok âyetinde ‘Akıl erdirmez misiniz?’ diye sorar. Kalp ile akıl arasında ne fark vardır?”
    Dünden devamla:
    Bedîüzzaman’a göre vicdanın dört alt birimi vardır: Bunlar: 1- İrâde, 2- Zihin ve akıl, 3- His, 4- Lâtife-i Rabbâniyedir. Her birisinin de önemli gâyeleri vardır. İrâdenin gâyesi Allah’a isteyerek ibâdet etmektir. Zihnin ve aklın gâyesi Allah’ı bilmek, tanımak ve kavramaktır. His ve duyguların gâyesi Allah’ı içten sevmek ve derinden muhabbet duymaktır. Lâtîfenin, yani kalbin gâyesi de Allah’ı müşâhede etmek, yani Allah’ın isimlerinin varlıklar üzerindeki tecellîlerine şehâdet etmek, yani Allah’ın varlığına, birliğine ve varlıkları yaratışına şahitlik etmektir. Takvâ denilen kâmil ibâdet bu dördünü birden kapsar. Şeriat ise bunları hem besler, hem arındırır ve hem asıl gâyelerine sevk eder.1
    Akıl kuvvetinin kendi içinde üç hâli vardır: 1- Tefrit, yani eksiklik hâli, 2- İfrat, yani hîlekâr derecede sivrilik hâli, 3- Vasat, yani istikamet hâli. Aklın ifrat derecesini, kalpten uzaklaştığı hâl olarak tanımlamak mümkündür. Çünkü akıl bu mertebede kendi kalbi ile çelişir, kalbin kabul etmeyeceği tasarruflara girişir. Kalbinden gelen sesi ve doğru sinyalleri algılamaz, işitmez ve dinlemez. Aldatıcı zekâsı ile kendi başına yanlış bir yol çizer ve şaşırır. Hakkı bâtıl ve bâtılı hak görmeye başlar.2
    Demek, akıl kalpten uzaklaşırsa sapıtır, dalâlete düşer, hakkı ve istikameti kaybeder. Üstelik yanlışa düştüğünün farkında olmaz; bâtılı ve yanlışı hak diye benimsemeye başlar. Demek, kalbin nûru olmadan, aklın ışığı aydınlatamaz, karanlığı yırtamaz, kendisi de zulüm ve cehâletten kurtulamaz. Demek, dimağ haritasında kalbe yer verilmediğinde, ilim ve basîret de olmaz. Yani, kalpsiz akıl hakîkat ifâde etmez.3
    Kalp de akıldan uzaklaşırsa yanlışa düşer şüphesiz; en azından kontrol ve denetim mekanizmasını kaybeder. Fakat bu durumdaki kalp en azından sâfî niyetini muhafaza ettiğinden, yanlışında muaf sayılabilir ve affa uğrayabilir.
    Kalp tek başına hareket etmeyip; akıl, ruh, sır, nefis gibi mânevî merkezleri de kendisiyle birlikte ibâdete ve Allah’a kulluğa sevk etmeyi başarırsa, dâiresini genişletmiş olur. Bu durumdaki kalp, kendisi bir kumandan olur; bütün diğer mânevî merkezlere kumanda eder, talimat gönderir, onları sevk ve idâre eder, onları yönlendirir ve onlarla birlikte mânevî maksadına kahramanlar gibi yürür.4
    İşte böyle bir kalbin mânevî gözü açıktır, basireti uyanıktır, ferâseti yüksektir, alıcısı güçlüdür. Çünkü bütün duyguları ile birlikte bir mânevî güç ve kuvvet merkezi haline gelmiştir. Allah’tan ilham alır, gelen ilhamları denetler ve şeytandan gelen vesveseleri kalbine almaz, aklı kontrol eder, kendisi kontrolden çıkmaz, Allah’ın Samed âyinesi olduğunu bu birliktelikle gösterir ve Allah’ın tecellîsine ve feyzine zevkle mazhar olur. İhtar kalbe gelir. Çünkü kumandan kalptir.
    İşte Risâle-i Nûr’un alt yapısında, böyle bir mazhariyet vardır. Üstad Hazretlerinin birçok yerde “kalbe geldi…”, “kalbe ihtar edildi…” tarzındaki ifâdeleri bu hakîkati gösterir.
    Dipnot:
    1- Hutbe-i Şâmiye, s. 114, 115; 2- İşârâtü’l-İ’câz, s. 29; 3- Sözler, s. 646; 4- Sözler, s. 486.
    14.03.2009

    E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr


    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  5. #5
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Süleyman KÖSMENE
    Cüz-î ihtiyarîdeki meyelan




    Kocaeli’nden bayan okuyucumuz: “26. Söz’de cüz-i ihtiyarinin üssü’l-esâsı olan meyelanın veya meyelandaki tasarrufun emr-i itibari olduğu ve vücud-u haricisi olmadığı için kula verildiği, aksi takdirde kula verilemeyeceği ifade ediliyor. Bu ne demektir? Peki, vicdan, kalp, ruh, sır ve sair duyguların vücud-u haricisi var mıdır?”


    Bedîüzzaman Hazretleri Kader Risâlesinde, kader ile cüz’-î ihtiyârînin, bir kulun irâdî fiillerinde nasıl birleştikleri sorusuna yedi vecihle cevap verir. Bu vecihlerden altıncısında, îtikâdî mezheplerin cüz’î irâdeye bakışını ele alır. Buna göre, cüz’î irâdenin özü “meyelân”dan ibârettir. Yani cüz’î irâde, fiillerimiz öncesinde bilincimizde meydana gelen bir ön meyildir. Biz bir şeye meylederiz, bizim meylimizin hemen akabinde, yani bizim niyet ve yönelişimizden hemen sonra Cenâb-ı Hak yöneldiğimiz fiili yaratır. Ancak meyil ve yöneliş bize ait olduğundan sorumluluk da bize aittir; Yaratıcı sorumlu değildir.
    Bu konuda Ehl-i Sünnet akaidinde ihtilâf yoktur. Fakat Mâtüridî’ler ve Eş’ârî’ler kulun yönelişinin özünde yatan “meyelân”ın, yani ön meylin statüsünü ve kime ait olduğunu tartışmışlardır. Mâtüridî’lere göre meyelân îtibârî bir emirdir, yani farazî bir varsayımdan ibârettir; kula verilebilir. Fakat bu meyelân Eş’ârî’lere göre farazî değil, mevcuttur. Dolayısıyla kula ait değildir. Bu meyelânı yaratan Cenâb-ı Hak’tır. Bu durumda Eş’ârî mezhebine göre bu meyelândaki “tasarruf” farazîdir ve kula aittir.
    Bedîüzzaman Hazretleri burada her iki mezhebi birleştirir. Ona göre ister meyelan olsun, ister meyelandaki tasarruf olsun; her ikisi de nisbî bir emirdir, yani farazî bir semboldür, yani varsayılan bir hattır; hakîkî bir vücudu yoktur. Yani bu meyelân veya bu meyelândaki tasarruf bir varsayımdan ibârettir. Varsayım ise, gerçekte mevcut olmadığı için, tam bir illet istemez. Dolayısıyla küllî irâde, yani Cenâb-ı Hakk’ın irâdesi kulun ihtiyârını ve irâdesini ortadan kaldırmaz.
    Burada yeri gelmişken ifade edelim: Vicdan, kalp, ruh, sır ve sair duyguların vücud-u haricisi vardır. Bunlar kula ait değil, bizzat taraf-ı İlâhiye aittirler. Yani bunlar yaratılmış birer mevcutturlar.
    Öyleyse, o farazî emir olan meyelân veya meyelandaki tasarruf, nasıl bir hareket yapar ki, hemen arkasından dilediği şey İlâhî kudret tarafından yaratılır ve sorumluluk kula ait olur?
    Saîd Nursî Hazretlerine göre, meyelân denilen bu emr-i itibârî bir rüçhâniyet kazansa, yani her hangi bir şey içimizde binlerce tercihler içinden bir tercih olarak doğsa ve diğer tercihlere nazaran üstünlük kazansa, onu fiiliyâta geçirebiliriz. O anda onu terk edebilir veya yapabiliriz. İşte tercih ettiğimiz şey kötü bir fiilse, yani meylettiğimiz ve yöneldiğimiz şey çirkin bir iş ise, Kur’ân o anda insana diyor ki: “Yapma! Şerdir! Haramdır!” Mu’tezile’nin dediği gibi eğer kul fiillerinin yaratıcısı olsaydı ve îcada iktidarı bulunsaydı, o vakit ihtiyârı ve irâdesi ortadan kalkardı. Çünkü bir şey vâcip olmazsa vücuda gelmez. Yani tam bir illet olmalı ki, bir şey vücuda gelebilsin. Tam illet ise, illet ile elde edilen şeyi zorunlu ve vâcip olarak gerektiriyor. Bu defa da beşerin ihtiyâr ve irâdesi kalmıyor. Oysa irâdemiz her saniye başı defalarca tercihler yapıyor ve hepsinde de bağımsız hareket ediyor. Öyleyse irâdemiz, yaptığı tercihlerden ve tasarrufta bulunduğu meyillerden sorumludur.
    Burada Bedîüzzaman: “Madem katli yaratan Cenâb-ı Hak’tır; niçin bana katil denilir?” sorusunu sorar ve cevaplar: Sarf İlmi kâidesince ism-i fâil, nisbî bir emir olan masdardan doğmaktadır. Yani katil ismi, “katl” mastarından doğmaktadır. Halbuki katli yaratmak hâsıl-ı bilmasdardır, yani yaratma fiili görünüşte mastara terettüp etmektedir ve fakat masdardan kaynaklanmamaktadır. Yani katl ayrıdır, katli yaratmak ayrıdır. Öyleyse katil ayrıdır, Hâlık ayrıdır. Katlin, yani ölümün Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı bir mahlûk olması, katili sorumluluktan kurtarmaz. Çünkü masdar, yani katl işi, yani öldürme fiili bizim kisbimizdir. Yani katli biz yaparız. Kaatil unvânını da biz alırız.
    Bu durumda biz içimizdeki öldürme meylini iptal etmemekten, bunu yürürlüğe koymaktan ve bir ölüme sebep olmaktan dolayı sorumluyuz. Bizim tetiği sıkmamıza bağlı olarak, Cenâb-ı Hakk’ın ölümü yaratmış olması bizi sorumluluktan kurtarmaz. Öldürme isteği ile harekete geçen ve öldürme fiilini işleyen bizden başkası değildir. O halde kaatil de bizden başkası değildir.1

    Dipnot:
    1- Sözler, s. 431.

    27.03.2009

    E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr



  6. #6
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Süleyman KÖSMENE
    Toplumun menfaati kişisel menfaatlerin üstündedir




    İsim belirtmeyen okuyucumuz: “Kamu kuruluşunda çalışan bir doktorum. Hastahanede yaptığımız ameliyatların yanı sıra dışarıda da ameliyatlarımız oluyor. Dışarıda yapılan ameliyatlarımızda bazen hastahanede artmış (hastahanenin almış olduğu bu malzemelerden ameliyatlardan sonra artmış olanlar oluyor) ya da kullanılmış malzemeleri tekrar sterilize ederek kullanıyoruz. Bu ameliyatlarımızı genellikle hastahaneden daha ucuz ve ekonomisi düşük ve sosyal güvencesi olmayan hastalara yapmaktayız. Hastahaneden aldığımız bu malzemeler için dinî bir vebâle giriyor muyuz? Ya da ne yapabiliriz?”

    Sağlık hizmeti veriyorsunuz. Şâfî ism-i şerifinin tecellîsi için fiilî duâ yapıyorsunuz. Mesleğiniz Peygamberlerin sünnetidir. Pîrleriniz Hazret-i Lokman Hekim (as) ve Hazret-i Îsâ’dır (as). Onlar da Allah’ın izniyle hastaları iyileştirdiler, Allah’ın Şâfî ismine ayna oldular.
    İnsanların dertlerine ve imdâdına Şâfî isminin yetişmesini sağlamak için yaptığınız fiilî duâlar birer ibadet hükmündedir. İster çalıştığınız kamu kuruluşunda, ister dışarıda özel muayenehanenizde olsun, fark etmez, verdiğiniz sağlık hizmeti sizin için fiilî ibadet hüviyeti taşır. Fakat işimizi ve mesleğimizi İslâmiyet’in ön gördüğü ahlâk prensipleri ile donatmak zorundayız. Bu prensipler, uyulduğu takdirde insanlık yapmayı da, başarıyı da, kaliteyi de, verimli hizmeti de, bereketi de, bol kazancı da, insanlarca sevilmeyi ve kabul görmeyi de, Allah’ın rızasını kazanmayı da beraberinde getirirler.
    Bu prensiplerden bir kısmı şöyledir:
    1-Doğruluk ve dürüstlük,
    2-Tutumlu olmak,
    3-İsraf etmemek,
    4-Ucuz ve kaliteli hizmet,
    5-Hiç kimseyi fakir de olsa, yoksul da olsa hizmetin dışında bırakmamak.
    Nitekim Hipokrat yemini de bu esasları âmirdir.
    Şimdi, bizim de sormamız gereken sorular var: Çalıştığınız kamu kuruluşunda; kullanılan, fakat sterilize edilip yeniden kullanılabilecek malzemeler atılıyor mu? Ameliyattan artan malzemeler steril şartlarda korunup diğer bir ameliyatta kullanılmıyor mu?
    Sorunuza dayalı olarak şunlar söylenebilir:
    1-Kamu kuruluşlarının bütün demirbaşları ve malzemeleri kamu malıdır. Yani milletin malıdır.
    2-İdârecisinden personeline kamu kuruluşlarında çalışanlar, milletin malını ve malzemelerini en verimli ve en tasarruflu biçimde kullanmakla yükümlüdürler. Hiç kimse bu mallar ve malzemelerin atılmasına, israf edilmesine, elverişsiz ortamlarda bozulmasına, yok edilmesine göz yumamaz, buna müsâmaha gösteremez. Toplumun menfaatleri, kişisel menfaatlerin önündedir.
    3-Eğer kullanılmamış artık ve kullanılmış fakat sterilize edilerek kullanılabilecek malzemelerle steril ortamlarda daha ucuz hizmet verme imkânı doğuyorsa; bunun yine söz konusu kamu kuruluşunda (hastanede) yapılması, bu konuda yetkililer ile görüşülmesi ve var olan engellerin aşılmasına yardımcı olunması daha efdal bir adım olur. Meselâ hastane bünyesinde böyle malzemelerle ayrı bir ünite oluşturulup, fakir, yoksul, muhtaç ve kimsesiz hastaların bu üniteden faydalandırılması sağlanabilir.
    4-Aynı ucuz veya ücretsiz hizmeti, aynı malzemelerle sizin dışarıda vermeniz de mümkün. Fakat bundan maddî menfaat sağlamanız doğru olmaz. Ancak hastanece kullanılmayan bu malzemeleri kamunun sadakası sayıp; siz de kendinize düşen el emeğini sadaka niyetine sarf ederek, ücretsiz hizmet verebilirsiniz. Bu konuda da yetkilileri bilgilendirmenizde, yetkililerle istişare etmenizde ve belirli bir yasal konsesüs sağlamanızda fayda var.

    02.04.2009

    E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr


  7. #7
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Süleyman KÖSMENE
    Haramdan kaçınmak ibadettir




    Müttaki bir genç okuyucumuz: “Yolda, sokakta, televizyonda yüzlerce haramlar nazarımıza çarpıyor, karşımıza geliyor. Oysa harama bakmak hâfıza zaafiyeti ve unutkanlık veriyor. Bu da derslerimizi olumsuz etkiliyor. Bütün gücümüzle geleceğe hazırlandığımız bu yaşta ‘harama bakma günahı’, gelecekle ilgili çalışmalarımıza ve derslerimize olumsuz etki etmesi şeklinde bir şefkat tokadı olarak bize yansır mı?”

    Peygamberlerin bile şerrinden Allah’a sığındığı dehşetli bir asırda yaşıyoruz. Günahlardan ve haramlardan yana alabildiğine mücrim, alabildiğine talihsiz, alabildiğine saldırgan, alabildiğine yüzsüz ve arsız bir asır. Eski zamanda günah işlemek isteyen, bizzat cüz’î iradesiyle meyleder, günaha doğru yönelir ve işlerdi. Bu zamanda ise yüzlerce günah yolda, sokakta ve hattâ evimizin içinde, tâ baş köşede, çoğu zaman–san’at, edebiyat, haber gibi-mâsûm bir kılıkla kalbimize ve îmânımıza hücum ediyor. Günahların her çeşidinin böylesine meşrû görüldüğü, teşvik edildiği, arsızlaştığı, yüzsüzleştiği, umûmîleştiği ve kılıf değiştirdiği bir zaman dilimini tarih belki de yaşamamıştır. Geçmiş Peygamberlerin (as) döneminde Allah’ın gayretine dokunan ve İlâhî gazapla neticelenen günah ve isyanların tamamını günümüzde bir arada görmek bizi titretiyor. Ama bu bir gerçek!
    Âhir zamanda yaşıyoruz. Maalesef, haramlarla iç içe bulunuyoruz. Haramlara karşı siperde durmayı, kendimizi haramlardan korumayı, gerektiği yer ve zamanlarda gerektiği gibi Allah’a sığınmayı muhakkak öğrenmeli ve bunu başarmalıyız.
    Üstad Bedîüzzaman Hazretlerine göre; böyle bir zamanda günahlardan ve haramlardan sakınmak takvâdır. Allah’ın emri dâiresinde ve rızâsı çerçevesinde hareket etmek ise amel-i sâlihtir, yani salih ameldir. Günahların ve haramların yığınla hücum ettiği böyle dehşetli bir zamanda az bir amel-i sâlih ile çok sevap kazanmak mümkündür. Esâsen, takvâ içinde de bir nev'î amel-i sâlih vardır. “Çünkü bir haramın terki vaciptir; bir vacibi işlemek, çok sünnetlere mukabil sevâbı var.”1 Böyle binlerce günahın hücuma geçtiği zamanlarda, az bir amel ile, yalnızca sakınmakla, sadece haramdan uzak durmak kastı taşımak ve nazarı haramdan çevirmekle, yalnızca haramlara yüz vermemekle, yalnız Yûsuf Aleyhisselâm’ın ifâdesiyle “Günah işlemekten Allah’a sığınırım!” demekle ve günah işlemekten uzak durmak kudreti ve irâdesi taşımakla2 binlerce günah ve haramdan yüz çevirmek, Allah katında binlerce “vacip” işlemekle eş değer şekilde makbûle şâyân görülmektedir. Biz bu irâdeyi gösterirsek, Cenâb-ı Allah’ın yardımını yanımızda görmemiz de İnşallah zor olmaz. Nitekim, câzip olan günah Yûsuf Aleyhisselâm’a da hücum etmişti ve yalnızca Allah’a sığınarak, Allah’ın inâyetiyle günahtan yüz çevirmeyi başarmıştı.
    Demek, sadece niyetle, takvâ namıyla ve günahtan kaçınmak kastıyla sırf Allah rızâsı için harama bakmamak ve haramdan uzak durmak, menfî ibadet anlamında ehemmiyetli bir “Sâlih Amel” hüviyetindedir. Ve bu zamanda hücum eden yüzer günaha karşı “takvâ ile” ve sakınma niyetiyle hareket etmekle, yüzer amel-i salih işlenmiş olmaktadır. Bu büyük feyiz ve rahmet musluğundan mânevî olarak istifade etmek, doğrusu milyonlarca günahın câzibesini çizip geçmeye ve haram lezzeti terk etmeye değer!
    Harama bakmanın, kalbinizde rahatsızlık meydana getirdiği anlaşılıyor. Bu bir hidâyet hâlidir. Yalnız burada bu sakınmanın gâyesini sırf “dünyevî geleceğe hazırlanmak” ve “dünyevî tokattan sakınmak” gibi bir amaca bağlamak doğru olmaz.
    Çünkü haramdan kaçınmak bir nev'î ibâdettir. İbâdet ise yalnız Allah’ın emri olduğu için ve rızâsını kazanmak niyetiyle yapılır. İbâdetin meyvesi ve faydası da uhrevîdir, yani âhirete dönüktür.3
    Öyleyse haramdan sakınmak da şüphesiz diğer ibâdetler gibi yalnız Allah rızâsı için olmalı ve gâyesi âhirete dönük olmalıdır. Demek, haramdan sakınmanın faydalarını da âhirette görmeyi ummalı ve Cenâb-ı Allah’tan bunu talep etmelidir. Dünyada gelebilecek bir tokadı önlemeyi “birinci gâye” edinmemelidir. Sınavlardan ve derslerden başarı kazanmak için ise, kavlî duâ ile birlikte muhakkak fiilî duâyı eksiksiz yapmaya çalışmalıdır.
    Diğer yandan, harama bakmak ve sâir etkenlerle hâfıza kaybına uğramamak için Cenâb-ı Allah’a sığınmalı ve duâ etmelidir. Haramdan sakınmayı bu duânın bir parçası olarak görmek elbette mümkündür ve yeterlidir.
    Cenâb-ı Hak kavlî duâlarımızı kabul buyursun; fiilî duâlarımızda bize muvaffâkiyet versin; kalbimize verdiği îman lezzetini arttırsın; bize hidâyetini lütfetsin; ve haramların şerrinden cümlemizi muhafaza kılsın; âmin!
    Dipnotlar: 1- Kastamonu Lâhikası, s.110. 2- Yûsuf Sûresi, 12/23. 3- Lem’alar, s.136

    05.04.2009

    E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr



  8. #8
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Süleyman KÖSMENE
    Özür durumunda namaz nasıl kılınır?




    Ankara’dan Kadir Özkaya: “Secde farz olmayana kıyam farz olur mu? Farz olmazsa ayakta durup rükûdan sonra sandalyeye oturmak mı doğru, yoksa oturduğu yerden kılmak mı daha doğru?”

    Farzların her birisi müstakildir. Namazın farzları için de bu böyledir. Secde farz olmayana kıyam da farz olmaz gibi bir ölçümüz yoktur. Gerek bağımsız farzları, gerekse namazın farzlarını, ayrı ayrı ele almalıyız. Yetişkin ve akıllı olduğu sürece, secde farz olmayan kimse yoktur, kıyam farz olmayan kimse yoktur. Fakat özrü sebebiyle secdesini tadil-i erkân üzere yapamayan kimse vardır, kıyamını tadil-i erkân üzere yapamayan kimse vardır. Bu kimseler secde yaparlar, kıyam yaparlar, namazın diğer farzlarını yaparlar.
    Fakat bu kimselerin tadil-i erkân tanımı, özrü olmayan kimselerinki gibi değildir. Bu kimseler özür sahibi olduklarından, kolaylık ön plândadır; güç yetirebildikleri gibi yaparlar. Gerek sandalyede oturarak, gerek sandalyesiz yerde oturarak, gerek yatarak, gerek kalbinden geçirerek; nasıl güç yetirebiliyorlarsa öyle… Sözgelişi secdeyi tadil-i erkân üzere yapamayan kimse, biraz eğilebilme imkânına sahipse, onun secdesi biraz eğilmekten ibarettir. Kıyamı tadil-i erkân üzere yapabiliyorsa yapar; fakat secdede, ayaklarını büküp toplamada özrü varsa, ayaklarını uzatması gerekiyorsa uzatarak secde yapar; sandalyede oturması gerekiyorsa sandalyede oturur, secdeyi havaya veya varsa bir sehpa üzerine yapar.
    Namaz farz bir ibadettir. Fakat Cenâb-ı Hak kullarına güç yetirebildiklerini teklifte bulunuyor.1 İslâmiyet’in özünde de bu vardır. Güç yetirilemeyecek teklif güzel dinimizde yoktur.2 Bu açıdan kişi, sıhhati elverdiği ölçüde ibadetlerini eksiksiz yapmaya çalışır. Sıhhati müsaade etmediği zamanlarda, farzları gücünün yettiği şekillerde yapar.
    Hastaların nasıl namaz kılacakları konusunda dört mezhep de görüş ve içtihatlarda bulunmuşve dört mezhep de yüce dinimizde “teklif-i mâlâ yutak” olmadığı noktasından hareketle hastaların lehine çözümler sunmuşlardır.
    Namazda kıyam farz olmasına rağmen; hasta olup kıyamda bulunamayacak kimseler namazlarını oturarak kılarlar. Duvara veya değnek ya da sandalye gibi bir desteğe dayanarak ayakta durabilen, bu şekilde kıyamını yapar. Biraz olsun ayakta durabilen kimse, namazına ayakta başlar, gücü kesildiğinde oturarak devam eder.
    Namazda nasıl oturulacağına gelince; Hanefî Mezhebine göre, oturabiliyorsa teşehhüdde oturduğu gibi oturur. Bu şekilde oturamıyorsa dilediği gibi oturur. Maliki Mezhebine göre, secdeler ve teşehhüt halleri dışında bağdaş kurarak oturması menduptur. Hanbelî Mezhebine göre, rükû ve secde hâli dışında bağdaş kurarak oturması sünnettir. Dilediği gibi oturması da caizdir. Şafiî Mezhebine göre ise, oturarak namaz kılan kimsenin secde ve teşehhüt hali dışında ayaklarını altına sererek oturması sünnettir. Bu şartlarla oturmaya gücü yetmeyen kimse ise, dört mezhebe göre de dilediği gibi oturur.
    Oturarak namaz kılan kimse rükû ve secde yapabiliyorsa yapar; yapamıyorsa ima ile yapar. Bu durumda secde için yaptığı ima, rükû için yaptığı imaya göre biraz daha eğimli olur ki bu vaciptir. Ayakta durabildiği halde oturmaya ve rükû ve secde yapmaya muktedir olmayan kimse ise, rükû ve secde için, ayakta iken ima eder. Bu durumda yine secde için, rükû için eğildiğinden biraz fazlaca eğilir.
    Ayakta durmaya da, oturmaya da muktedir olmayan kimseler namazlarını mümkünse ayakları kıbleye gelecek şekilde arkası üzerine yatarak kılarlar. Bu durumda yine mümkünse başları altına bir yastık koyarak başlarını hafifçe kaldırırlar ve böylece kıbleye dönmeleri sağlanmış olur. Rükû ve secdeleri ise ima ile yaparlar. Bunlar mümkün değilse, imkânları ölçüsünde önce sağ yanı üzerine döner; bu da mümkün değilse dilediği gibi ima ile kılar.
    Yatarak ima ile de namaz kılmaya güç yetiremeyen ve bu şekilde beş vakitten fazla hastalığı devam eden kimselere artık, muktedir olana kadar, Hanefî Mezhebine göre namazın farziyeti düşer. Şafiî Mezhebi ise kılabiliyorsa göz ile kaş ile ve hatta kalp ile îmâda bulunarak kılması gerektiğine hükmetmiştir. Buna da güç yetiremeyenler, iyileştikleri zaman kaza ederler. Binaenaleyh, aklı başında olduğu sürece namaz yükümlülüğü düşmez.

    Dipnotlar:
    1- Bakara Sûresi: 286. 2- Bedîüzzaman, Mektûbât, s. 73.

    09.04.2009

    E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr



Konu Kapatılmıştır

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Her Gün Tövbe Eder misiniz...
    By avrasyam_seker in forum Serbest Kürsü
    Cevaplar: 8
    Son Mesaj: 24.02.09, 00:26
  2. Tövbe Edildiğinde...
    By yasemenn in forum Hadis-i Şerifler
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 02.12.08, 11:04
  3. Tövbe Duası
    By Rainboy44 in forum Dualar
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 18.11.08, 15:46
  4. Tövbe Vadisi
    By busra in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 20.08.07, 16:19
  5. Tövbe Vadisi
    By Yeni Said in forum Dualar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 01.08.07, 16:22

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0