+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 10

Konu: Levh-i Mahfûz Hakkında

  1. #1
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Exclamation Levh-i Mahfûz Hakkında

    Süleyman KÖSMENE
    Levh-i Mahfûz hakkında



    Cüneyt Bey: “Levh-i Mahfûz hakkında bilgi verir misiniz?”
    Cenâb-ı Allah, kâinatın bir çekirdeği olarak, önce, kendi nûrundan Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nûrunu yarattı.1 Bu nûr, Allah’ın takdiri ile dilediği gibi geziyordu.
    O zaman ne Levh-i Mahfuz, ne kalem, ne Cennet, ne Cehennem, ne melek, ne gök, ne yer, ne Güneş, ne Ay, ne insan ve ne de cin; hiçbir şey yoktu! 2 Sonra suyu yarattı. Sonra Arş-ı Âlâ’yı yarattı. Arş-ı Âlâ, su üzerinde idi.3 Sonra, Arş içinde Kürsî’yi yarattı.
    Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm Ebû Zerr-i Gıfârî’ye (ra) şöyle buyurmuştur:
    “Yâ Ebâ Zer! Yedi kat gök ile yedi kat yerin Kürsî yanında büyüklükleri, ancak bir çölün ortasına atılmış bir kapı veya bir yüzük halkası gibidir. Arş-ı Âlâ’nın da Kürsî’ye göre büyüklüğü, o çölün o halkaya nazaran büyüklüğü derecesindedir.”4
    Arş-ı Âlâ’nın su üzerinde bulunuşu ne demektir? Demek, gerek içmek, gerekse arınmak sûretiyle hayat damarlarımızın bu derece su ile bağlı bulunuşu boşuna değil. Su, içindeki rahmeti okuyup takdir edebilirsek, bizi Rahman ve Rahîm isimlerinin arşına ve Arş-ı Âlâ nezdindeki yüksek makama çıkarabilecek bir kudrete ve hasiyete sahip.
    Arş-ı Âlâ, Üstad Saîd Nursî Hazretlerine göre, Zâhir, Bâtın, Evvel ve Âhir isimlerinin halita ve karışığıdır. Bâtın ismi îtibariyle bakıldığında Arş melekût, kâinât da mülk olur. Yani, Bâtın ismi varlıkların daha çok melekûtünü ve iç yüzünü kuşatmış olduğundan, kâinâtın ve olayların mukadderâtını elinde tutan Arş-ı A’lâ ekseriyetle Bâtın isminin tasarruf alanı hükmündedir. Bu isme göre kâinât mülktür, yani dış yüzeydir.5
    Levh-i Mahfûz ise, Hafîz, Alîm, Kadîr, Mürîd, Mukaddir, Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın ve Allah’ın kendi ilminde var olan sâir isimlerinin emir ve talimatlarının kaleme alındığı, kâinâttaki her nesnenin mukadderâtının plânlanıp yazıldığı muazzam kürsüye ait büyük kader defteridir.
    Kâinât ve zerrelerden kürelere kâinâtta var olan bütün varlıklarla ilgili emir ve hükümlerin, mukadderât ve plânların, proje ve tâlimatların yazıldığı, muhafaza edildiği ve zamanı gelince icrâya dökülmek üzere saklandığı alan Levh-i Mahfûz’dur. Cenâb-ı Hak buyurur ki: “Ölüleri diriltecek olan ve onların iyi ve kötü işleriyle arkalarında bıraktıkları eserleri zâyi etmeyip kaydeden Biz’iz! Biz her şeyi İmam-ı Mübîn’de (Levh-i Mahfûz’da) tek tek yazdık.”6
    Kur’ân Levh-i Mahfuz’da yazılmış, korunmuş ve yeryüzüne Levh-i Mahfuz’dan indirilmiştir.7
    Hz. Ebû Hüreyre (ra) anlatıyor: “Resulullah Aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
    “Hz. Âdem ile Musa Aleyhimesselâm Rab’leri katında birbirlerine karşı delil getirerek mücâdele ettiler. Neticede Âdem, Mûsâ’yı delil ile susturdu.
    “Hz. Musa, Hz. Âdem’e (as) dedi ki: ‘Ey Âdem! Sen bizim babamızsın! İşlediğin günahla insanları Cennetten çıkardın ve onları bedbahtlığa attın, mahrûmiyete ve zarara düşürdün!’
    “Hz. Âdem de Hz. Musa’ya: ‘Sen, Allah’ın peygamberlik vermek sûretiyle seçtiği ve hususi kelâmına mazhar kıldığı Mûsâ’sın! Benim yaratılmamdan kaç yıl önce Allah’ın Tevrât’ı yazdığını buldun?” “Hazret-i Mûsâ (as): ‘Kırk yıl önce!’ dedi.
    “Hazret-i Âdem (as) de: ‘Peki Tevrat’ın içinde, ‘Ve Âdem Rabb’ine âsî oldu da şaşıp kaldı!’ (Bu âyet Kur’ân’da da vardır: Tâhâ Sûresi: 121) âyetini buldun mu?’ diye sordu.
    “Hazret-i Mûsâ (as): ‘Evet, buldum!’ dedi.
    “Hazret-i Âdem (as): ‘Öyle ise, Allah’ın, işleyeceğimi beni yaratmasından kırk yıl önce üzerime yazmış olduğu bir işi işlememden dolayı beni azarlayıp, ayıplamaya mı kalkıyorsun?’ dedi.
    “Resulullah (asm) devamla dedi ki:
    “Hz. Âdem böylece Mûsâ’yı delil ile iknâ etti ve susturdu.”8 Bediüzzaman’ın da ifâde ettiği gibi, bizim duâmız ve yönelişimiz çerçevesinde Cenâb-ı Hak dilediği gibi bu yazıyı değiştirebilmekte, musîbeti def edebilmekte, bizim mutluluğumuz lehine çevirebilmektedir.9
    Şu halde, hâfıza kuvvetimizin işâret ettiği Levh-i Mahfuz10, bütün varlıkların bütün hareketlerinin asıllarının ve hakîkatlerinin yer aldığı büyük kader defteri hükmündedir ki, kâinâtta akıp giden olayların hepsi bu hükümlerin ve yazıların uygulama alanına dökülüşü demektir.11 Üstad Bediüzzaman’ın diğer bir ifâdesiyle, âlemde her mevcut, Levh-i Mahfuz’da yazılmış yazının cisimleşmiş bir lâfız olarak görüntüsünden ibârettir.12
    Dipnot:
    1- Bedîüzzaman, Mesnevî-i Nuriye,Yeni Asya Neş. S. 99; 2- Kastalanî, Mevahibü’l-Ledünniye, C.1 S.7; 3- Hûd Sûresi: 7; 4- Tecrid-i Sarih Tercemesi, 9/7; 5- Mesnevî-i Nûriye, s. 91; 6- Yâsîn Sûresi: 12; 7- Bürûc Sûresi: 22; 8- Buhârî, Kader 11, Enbiya 31, Tefsir, Taha 1, 3, Tevhid 37; Müslim, Kader 13, (2652); Muvatta, Kader 1, (2, 898); Ebu Davud, Sünnet 17, (4701); Tirmizî, Kader 2, (2135); 9- Mesnevî-i Nûriye, s. 175; 10- Sözler, s. 149, 433; 11- Sözler, s. 505; Mektûbât, s. 40, 41; 12- Şuâlar, s. 150.
    21.01.2009 YENİASYA

    E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr



    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  2. #2
    Dost gurkanocak - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2009
    Mesajlar
    20

    Standart

    cok güzel bilgiler cok Allah(C.C.) razı olsun

  3. #3
    Ehil Üye HüZnÜ HaZan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2008
    Mesajlar
    4.454

    Standart

    Teşekkürler abi Allah razı olsun...


    Hur bajo,Kur bajo
    Ga mêşine...








    Kendini tevil et!...






  4. #4
    Ehil Üye nur-35 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2008
    Bulunduğu yer
    izmir
    Mesajlar
    1.337

    Standart

    bu kadar hassa bir konuda bu güzel bilgileriniz için Allah razı olsun...
    İMAN TEVHİDİ TEVHİD TESLİMİ
    TESLİM TEVEKKÜLÜ
    TEVEKKÜL SAADET-İ DAREYNİ İKTİZA EDER (SÖZLER)

    ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR


  5. #5
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    Süleyman KÖSMENE
    Salavât ve salât-ı tefrîciye okumak




    Hanım okuyucumuz: “Salâvatın mânâsı ve mahiyeti nedir? Salât-ı Tefrîciye duâsının ehemmiyeti nedir?”

    Kur’ân, “Muhakkak ki Allah ve Melekleri, Peygamber üzerine salât ederler. Ey îmân edenler! Siz de O’na tam bir teslimiyetle salâvât getirin ve selâm verin”1 buyurur. Allah Elçisine (asm) salavât etmek hususunda Allah’ın ve meleklerinin örnek davranışlarını hatırlatmakla söze başlayan bu âyet, mü’minlerden de Hazret-i Peygamber (asm) için rahmet duâsı ve selâm ister. Demek, Peygamber Efendimiz’e (asm) salavât getirmek, yani O’na (asm) rahmet duâsı okumak farz hükmündedir.
    “Rahmet duâsı” mânâsında olan salâvât, selâmla birlikte kısaca “Sallallahü Aleyhi Vesellem” Veya “Aleyhissalâtü vesselâm” denilerek getirildiği gibi, daha uzun duâ metinlerinin içinde de getirilebilir. Meselâ, namazda okuduğumuz et-Tahiyyâtü ve Allahümme Salli ve Bârik duâları esâsen birer salavâttan ibârettirler. Et-Tahiyyâtü duâsında Kâinâtın mümessili ve iftihar vesilesi Peygamber Efendimiz (asm) ile Kâinât Sultanı Cenâb-ı Hak arasında vâki olan bir selâmlaşma, tebrikleşme ve rahmet talebi vardır ki, bu duâdan bütün “salih kullar” inşallah hissedârdırlar. Allahümme Salli ve Bârik duâsında ise, Hamîd ve Mecîd olan Allah’tan, Peygamber Efendimiz’e (asm), Hazret-i İbrâhim’e (as) verilen rahmet ve bereketin verilmesi istenir.
    Namazda yaptığımız bu salâvâtların dışında, Peygamber Efendimiz’in (asm) ismini her duyduğumuzda ona (asm) salavât getiririz, ona (asm) selâm ederiz. Her derdimizi, her sıkıntımızı, her hastalığımızı da bir vesîle bilir ve hem bu vesîleyle ona (asm) salavât getirir; hem de onun (asm) vesîlesiyle Cenâb-ı Hak’tan kendi derdimiz için şifâ, devâ, rahmet ve bereket isteriz. Çünkü dertli olan bizleriz. Derman ise Allah’tandır.
    Salavât getirmek bizim için büyük feyiz kaynağıdır. Bir gün Peygamber Efendimiz (asm) güler yüzlü ve sevinçli olarak meclise geldi. Ve şöyle buyurdu: “Bana Cebrâil (as) geldi ve dedi ki: ‘Yâ Muhammed! İstemez misin ümmetinden sana her salavât getirene on salavât getireyim, sana her selâm getirene de on selâm getireyim?’ Ne büyük müjde!” Bir başka hadislerinde Hazret-i Peygamber (asm): “İnsanların bana en yakını, bana en çok salavât getirenidir”2 buyurmuşlardır.
    Salât-ı Tefriciye dertli ve sıkıntılı hallerimizde okumamızda büyük feyiz, bereket ve fazîlet olan bir salavâttır. Öyle ya, Peygamber Efendimiz’e (asm) gelen her dertli devâ bulmaz mıydı, her hasta şifâ bulmaz mıydı, her sıkıntısı olan ferahlığa kavuşmaz mıydı? Dertlerimizden kurtulmak ve sıkıntılarımızdan ferahlamak için Allah Resûlünü (asm) vesîle kılarak ve onu (asm) şefaatçi bilerek Allah’tan istemek ve Allah’a duâ etmek, Hazret-i Muhammed’e (asm) ümmet olmanın imtiyâzı ve Allah’a kul olmanın şerefinden başka bir şey olabilir mi?
    Salât-ı Tefrîciye’yi dertlerimiz ve sıkıntılarımız esnasında okuruz. Fakat bu duâ ile birinci plânda dertlerimizi de vesîle bilerek Allah’a yaklaşmayı ve Allah’ın Sevgili Elçisine (asm) salavât getirmeyi maksat biliriz. Kâmil bir duâ olması için, dertlerimizi, hastalıklarımızı ve sıkıntılarımızı yalnızca “duânın vakti” olarak algılarız. Ve derdimiz geçene kadar duâ yapmaya devam ederiz. Yani duâlarımızı artırırız. Biliriz ki, derdimiz devam ettikçe, sıkıntımız kalkmadıkça, hastalıktan şifâ bulmadıkça bizim için “özel duâ vakti” devam ediyor demektir.3 Bu süre içinde duâlarımıza devâm ederiz. Duâlarımızı kesmeyiz. Binlerce kere duâ ederiz, rahmet okuruz, salavât getiririz ve dertlerimizden âzât olmayı talep ederiz. Nitekim Peygamber Efendimiz (asm); “Allah’tan, O’nun lütfundan isteyiniz. Çünkü Allah, kendisinden istenilmesini sever. İbâdetlerin en fazîletlisi, darlığın kalkmasını duâ ile beklemektir”4 buyurmuştur.
    Salât-ı Tefrîciye duâsı şudur: “Allâhümme Salli Salâten kâmileten ve sellim selâmen tââmmen alâ seyyidinâ Muhammedin’illezî tenhallü bihi’l-ukadü ve tenfericü bihi’l-kurabü ve tukdâ bihi’l-havâicü ve tünâlü bihi’r-Rağâibü ve hüsnü’l-havâtimi ve yüsteskâ’l-ğamâmü bivechihi’l-kerîmi ve alâ âlihî ve sahbihî fî külli lemhatin ve nefesin biadedi külli ma’lûmin lek.”
    Mânâsı: “Allah’ım! Peygamber Efendimiz Hazret-i Muhammed’e (asm) en üstün, eksiksiz ve kâmil bir şekilde salât ve selâm olsun. O öyle bir Peygamber’dir (asm) ki, düğümler onun (asm) hâtırına çözülür, sıkıntılardan onunla (asm) çıkılır, hüzünler, kederler ve ihtiyaçlar onun (asm) hürmetine giderilir, her istenene onunla (asm) ulaşılır, işlerin sonu onunla (asm) güzel biter, yağmurlar onun (asm) mükerrem yüzü suyu hürmetine yağar. Ona (asm), onun (asm) yakınlarına ve ashâbına tüm göz sahiplerinin göz açıp kapama sayısınca, her nefes alanın aldığı nefes miktarınca ve Senin bildiğin kâinâtın her zerresi adedince salât ve selâm eyle.” Âmin!

    Dipnotlar:
    1- Ahzâb Sûresi, 33/56
    2- İhyâ, 1/891
    3- Sözler, s. 287 4- Tirmizî, Daavât, 3804

    19.02.2009

    E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr


    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  6. #6
    Garip_Maznun
    Guest Garip_Maznun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Levh-i mahfuz, ezeli ve ebedi, olmuş ve olacak her şeyin Allahü teâlânın indinde yazılı olduğu kitap, levha demektir. [Şimdi küçük bir diske bir çok kitaptaki yazılar alınıyor. Bu bilinince Levh-i mahfuzun nasıl bir levha olabileceği az çok hayal edilebilir, daha iyi anlaşılabilir.]

    Allahü teâlâ dilerse Levh-i mahfuzda değişiklik yapabilir. Mesela, insanın işine göre ömrü ve rızkı değişir. İyiler kötü, kötüler iyi olarak değiştirilebilir. Resulullah efendimiz her zaman, (Ey büyük Allah’ım! Kalbleri iyiden kötüye, kötüden iyiye çeviren, ancak sensin. Kalbimi, dininde sabit kıl, dininden döndürme, ayırma!) anlamındaki (Allahümme, ya mukallibelkulub, sebbit kalbi, ala dinik) duasını okurdu. Hadis-i kudside, (İnsanların kalbi Rahmanın kudretindedir. Kalbleri, dilediği gibi çevirir) buyurulmuştur. (Taberani)

    Levh-i mahfuza ilk olarak, (Benden başka Allah yoktur. Muhammed aleyhisselam benim resulümdür ve habibimdir ve her şey benim mahlukumdur. Her şeyin Rabbiyim, Halıkıyım) yazıldı. Sonra, Peygamberleri ve kıyamete kadar gelecek insanların iyileri, said olarak, kötüleri de, şaki olarak yazıldı. Rad suresindeki, (Allahü teâlâ, dilediğini siler. Dilediğini değiştirmez. Ümm-ül-kitap, Ondadır) mealindeki âyet-i kerime, levh-i mahfuzu bildirmektedir.

    Ümm-i kitap, kitabın anası demektir. Ezeli olan kelam-ı ilahinin ismidir. Melekler, bunu anlayamaz. Zamanlı değildir. Yani burada zaman yazılı değildir. Bunu Allahü teâlâdan başka kimse bilemez. Hiç yok olmaz. (Kaza kader risalesi)

    Dünyâ işlerinde bile yanılan akıl, Allahü teâlâya ve âhirete ait bilgilerde yalnız başına doğruyu bulamaz. Dîn bilgileri akıl ile bulunamaz. Akıl, bunları anlamaya yardımcı olur. Yani bunları anlamak, doğruluklarını, kıymetlerini kavramak için akıl lâzımdır. İslâmiyette aklın ermediği şey çoktur. Fakat aklın kabûl etmediği hiç bir şey yoktur. Aklın erişemediği ve ulaşamadığı bu konularda inanmasından başka çare yoktur.
    İnsan, kendisini yaratan büyük kudret sâhibi Allahü teâlânın varlığını aklı sayesinde anlayabilmiştir. Fakat O’na giden yolu bulamamıştır. Bu yol, Peygamberler ve onların getirdikleri dînlerden öğrenilir. Âhiret bilgileri, Allahü teâlânın beğenip-beğenmediği şeyler ve O’na ibâdet şekilleri aklın çerçevesi dışında, insan dimâğının üstündedir. Bunlar, akıl ile bilinebilselerdi, Peygamberlerin gönderilmesine lüzûm kalmazdı. Peygamberlerin gönderilmesi ile, insanların bilmiyorduk diye özür ve bahâne göstermeleri önlenmiştir.
    Akıl çok şeyi anlar. Fakat her şeyi anlıyamaz. Anlaması da kusûrsuz, tâm değildir. Çok şeyleri, Peygamberler bildirdikten sonra anlar. Akıl, Peygamberlerin gönderilmeleri ile tam hüccet (delîl) olmuştur. Yani o büyüklerin gönderilmeleri ile akıl her şeyi öğrenebilmiştir.
    Akıl göz gibidir. Yani insanın aklı gözü gibi zayıf yaratılmıştır. Allahü teâlâ, gözümüzden faydalanabilmemiz için güneş ışığını yaratmıştır. Akıl da yalnız başına manevî şeyleri, faydalı ve zararlı şeyleri anlıyamayacağından, Allahü teâlâ, Peygamberleri ve dîn ışığını yaratmıştır. Akıl nasıl hareket edeceğini, dünyâ ve âhirette râhat etme ve huzûra kavuşma yollarını bunlardan öğrenmiştir.
    Aklın erdiği şeylerde ona güvenip, aklın ermeyeceği, yanılacağı şeylerde İslâmiyetin bildirdiklerine uyan yüksek insanlara “İslâm âlimi” denir. İslâm âlimleri akılları ile anlayabildiklerini anlattılar. Anlayamadıklarına öylece inandılar. Anlayamadıklarına, “aklımız ermediği için anlıyamadık” dediler. Dinimizin bildirdiklerini, akıl ersin-ermesin isbât ettiler. Bu bilgilere akıl ermediği için karşı gelmediler. Böylece kabir azâbına, sırât köprüsüne, kıyâmetteki terâzîye hemen inandılar. Akıl ermediği için olmaz demediler. Çünkü Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîfe uydular, aklı bu iki temel kaynağa bağladılar.
    Yalnız akla uyan, yalnız ona güvenen, aklın ermediği şeylerde yanılan kimse “felsefeci”dir. Eski Yunan felsefecileri, akılları eren şeylere inanıp, akıllarının ermediklerine, anlayamadıklarına inanmadılar.
    Akıl, anlayamadığı konularda zorlanırsa, yanılmaya mahkûmdur. Nitekim eski Yunan felsefecilerinden sonra gelenler, öncekilerin yanlışlarını çıkarmış, birbirlerini beğenmemişlerdir. Eflatun ve Aristo gibi eski Yunan felsefecilerinin de yanıldıklarını ve bu yüzden medeniyetin asırlarca geri kalmasına sebep olduklarını asrımızdaki fen adamları bildirmektedir. Bazı “İslâm filozofu” denen kimseler de aklın eremeyeceği işlerde, akıllarına güvenerek konuştukları için doğru yoldan ayrılmışlar, Ehl-i sünnet itikâdının dışına çıkmışlardır. Yetmiş iki sapık fırkanın ortaya çıkması da akıllarına fazla güvenip yanılmaları sebebiyle olmuştur
    Aklın yolu bir olsa idi, dünyadaki insanlar hep aynı inanışa sahip olurlardı. Ahiret bilgileri ve Allahü teâlânın beğenip beğenmediği şeyler ve Ona ibâdet şekilleri, eğer aklın çerçevesi içinde olsalardı ve akıl ile doğru olarak, bilinebilselerdi, binlerce peygamberin gönderilmesine lüzum kalmazdı. İnsanlar, dünya ve ahiret saadetini kendileri bulurdu. Allahü teâlâ, hâşâ peygamberleri boş ve lüzumsuz yere göndermiş olurdu. Hiçbir akıl, ahiret bilgilerini bulamayacağı, çözemeyeceği içindir ki, Allahü teâlâ, her asırda dünyanın her yerine, peygamber göndermiş ve en son ve kıyamete kadar değiştirmemek üzere ve bütün dünyaya, peygamber olarak, Muhammed aleyhisselamı göndermiştir.

    Alıntı...

    SELAM VE DUA İLE
    ...

  7. #7
    Garip_Maznun
    Guest Garip_Maznun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Allah’ın, koyduğu bir hükmü, daha sonra değiştirmesi, akla uygun mudur? Nesh var mıdır?....

    Bütün hak dinlerde, iman bilgileri yani Amentü’nün esasları bozulmadan önce aynı idi. İmanda değişiklik olmaz. İki âyet meali:
    (Kur’an, önce gelmiş olan kitapları tasdik edicidir.) [Bakara 97]
    (Tevrat’ı tasdik eden Kur’ana inanın!) [Bakara 41]

    Nesh, Peygamber kıssaları ile Cennet ve Cehennemi bildiren âyetlerde olmaz. Yalnız, emir ve yasaklarda olur. Nesh; emir ve yasakları değiştirmek demek değil, bunların yürürlük zamanlarının bittiğini haber vermektir. Kur’an-ı kerim, Tevrat ve İncil’i nesh edip yürürlükten kaldırdı. (Beyan-ül-hak)

    Dinin emir ve yasakları tedrici olarak bildirildi. Mesela Bekara suresinin 219. âyetinde, önce içkinin büyük günahı yanında, bazı faydalarının da bulunduğu bildirildi. Daha sonra haram edildi. (Maide 91)

    Nesh hakkında iki âyet meali:
    (Biz, daha iyisini veya onun gibisini getirmeden bir âyeti nesh etmez veya unutturmayız.) [Bekara 106]

    (Ya bize bundan başka bir Kur’an getir, yahut onu değiştir diyenlere de ki, Onu kendiliğimden değiştiremem.) [Yunus 15]

    Demek ki nesh edilen ve unutturulan âyetler vardır. Hadis-i şerifle de olsa, nesh yine Allahü teâlânın emri iledir. Çünkü Resulullahın dine ait sözleri vahiydir:
    (Onun sözü vahiyden başka değildir.) [Necm 4]

    Neshin çeşitleri şunlardır:
    1- Âyetin, âyet ile neshi:
    Bekara suresinin 180. âyetinde, ölüm hastasının ana, baba ve yakınları için vasiyette bulunma şartı vardı. Nisa suresinin 11. âyetinde, herkesin ne kadar miras alacağı bildirilmiş ve böylece vasiyet şartı kaldırılmıştır. Nisa suresinin, (Yeminlerinizin bağladığı kimselere de hisselerini veriniz) mealindeki 33. âyetine göre, akraba olmayan iki kişi yeminleşir ve biri diğerine mirasçı olurdu. Ama Enfal suresinin, (Yakın akrabalar vâris olmaya daha uygundur) mealindeki 75. âyeti ile neshedildi. (Ebu Davud)

    Nur suresinin, (Zina eden ancak zina edenle evlenebilir) mealindeki 3. âyeti, Nur suresi 32. âyeti ile ve İbni Mace’nin bildirdiği (Önceki zina, nikahı haram kılamaz) hadis-i şerifi ile nesh edildi. Dört mezhepte de, zina eden, zina etmeyenle ve zina etmeyen, zina edenle evlenebilir. (Cessas)

    2- Âyetin, sünnet ile neshi:
    Bekara suresinin (Ölüm gelince, ana baba ve yakınlara vasiyet farzdır) mealindeki 180. âyeti, [Buhari’deki] (Vârise vasiyet yoktur) hadis-i şerifi ile nesh edildi.

    Zekat verilmesi bildirilen 8 sınıftan biri olan Müellefe-i kulub, iman etmesi veya kötülükleri önlenmek istenilen kâfirler ve yeni iman etmiş olan zayıf Müslümanlar idi. Hz. Ebu Bekir zamanında, Beyt-ül-mal emini olan Hz. Ömer, [Kütüb-i sittenin hepsinde bulunan] (Zekatı Müslümanların zenginlerinden al, fakirlerine ver) mealindeki Muaz hadisini bildirip, (Müellefe-i kulub’a zekat verilmesini Resulullah nesh etti) dedi. Eshab-ı kiramın hepsi, bunu kabul etti. Nesh edilmiş olduğuna ve bunlara zekat verilmemesi gerektiğine icma hasıl oldu. (Redd-ül Muhtar)

    3- Sünnetin âyet ile neshi:
    Beyt-ül-makdis’e doğru namaz kılınırken, Bekara suresinin, (Yüzünü artık Mescid-i Haram [Kâbe] tarafına çevir) mealindeki 144. âyeti ile nesh edildi. Kıble Kâbe oldu.

    4- Sünnetin sünnet ile neshi:
    Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
    (Kabir ziyaretini yasaklamıştım, bundan sonra ziyaret edin!) [İbni Mace]

    (Cehennemde en hafif azap Ebu Talib’e yapılır. Ayaklarında ateşten iki nalın olacak, bunların sıcaklığından beyni kaynayacaktır.) [Müslim]
    Bu hadis-i şerif, imam-ı Kurtubi ve imam-ı Süyuti’nin bildirdiği (Amcam Ebu Talib, diriltildi ve iman etti) mealindeki hadis-i şerif ile nesh edilmiştir.

    (Bazı âyetlerde olduğu gibi, hadislerimden de birbirini nesh eden olur.) [Deylemi]

    Şimdi, Allah’a ve Resulüne dün böyle diyordun bugün niye değiştirdin, çelişki içindesin mi denir?

    Hatta, Allahü teâlâ öteki dinlerde haram olan bazı şeyi bu ümmete helal kılmış, helal olanları da haram kılmıştır. Hâşâ Allah’a niye böyle yaptın denebilir mi? Nitekim Âdem aleyhisselamın çocukları ikiz olmayan kız kardeşleri ile evlenmişlerdir. O zaman mubah kılmıştı, bugün ise yasakladı. Din Allah’ın değil mi? İstediğini yapamaz mı? Mesela, Mütayı da üç defa mubah kılmış, üç defa da yasaklamıştır. Buna çelişki denir mi? Mütayı sonradan yasakladı diye Allah ve Resulü suçlanır mı?


    Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem Medîne-i münevvereye hicret ettikten sonra bir müddet Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'ya yönelerek namaz kılmışlardı. Bu, Resûlullah'ın fiilî (işle ilgili) bir sünneti idi. Sonra bu sünnet, "(Ey Muhammed sallallahü aleyhi ve sellem!) Senin, yüzünü göğe doğru çevirdiğini görüyoruz. Bunun için seni hoşnud olduğun kıbleye çevireceğiz. Şimdi, yüzünü (Mekke-i mükerremedeki) Mescid-i haram (Kâbe) tarafına çevir. Nerede bulunursanız bulunun yüzünüzü o mescid tarafına çevirin."meâlindeki Bakara sûresinin yüz kırk dördüncü âyet-i kerîmesi ile nesh edilmiştir. (Fahreddîn Râzî)

    Muhammed aleyhisselâm peygamberlerin aleyhimüsselâm sonuncusudur. O'nun dîni bütün dinleri nesh etmiştir. O'nun kitâbı, geçmiş kitabların en iyisidir. Önceki şerîatlerin (hak dinlerin) hepsini kendinde toplamıştır. O'nun şerîatı kıyâmete kadar bâkidir (devâm edecektir). Kimse tarafından değiştirilmiyecektir. Îsâ aleyhisselâm gökten inecek, O'nun şerîati (dîni) ile amel edecek, yâni O'nun ümmeti olacaktır. (İmâm-ı Rabbânî)

    Nesh, Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem hayatta iken olur. Nesh, kıssalarda ve haberlerde olmaz. Fen bilgilerinde ve hesab ile bulunan bilgilerde de olmaz. Yalnız emir ve yasaklarda olur. Neshin şartı, nâsihin (hükmü kaldıranın) ya kitab (Kur'ân-ı kerîm) veya sünnet olması lâzımdır. İcmâ ile kıyâs, nâsih ve mensûh olamaz. Hanefîlere göre kitab kitab ile, sünnet sünnet ile, sünnet, kitab ile, kitab da mütevâtir veya meşhûr sünnet ile nesh edilmiş olabilir. (İbn-i Âbidîn)


    Bir hükmün nâsih veya mensûh olduğu ya Peygamber efendimizin bildirmesi ile veya Eshâb-ı kirâmın açıkça bildirmesi ile veya iki müteâriz (birbirine aykırı) delîlin (âyet-i kerîmenin) nüzûl (inmesi) veya hadîs-i şerîflerde vürûd (gelme, buyrulma) târihleri ile veya hakkında icmâ vukû bulması ile bilinir. İctihâd ile bilinmez. (Molla Hüsrev, Hâdimî)

    Allahü teâlâ kulları hakkında dilediği gibi tasarruf edebilir; kullarını bir zaman bir hükme, başka bir zaman da başka bir hükme tâbi tutabilir. Buna kimse îtirâz edemez. Allahü teâlâ, hikmet sâhibi ve kullarına çok merhâmetli olduğu için, kullarının fâideleri için bâzı hükümleri nesh edebilir. Zamânın değişmesi ile insanların maslahatları, faydalarına olan şeyler değişebileceği için, bâzı hükümlerde neshin meydana gelmesi aklen câizdir, mümkündür. Bu durum naklen de mümkündür ve olmuştur da. Nitekim, Âdem aleyhisselâm zamânında kız kardeşle evlenmek câiz iken, ondan sonra gelen şerîatlerde (hak dinlerde) bu husus nesh edilmiştir. Yine Yâkûb aleyhisselâm zamânında iki kız kardeşi bir erkeğin alması câiz iken, İslâmiyet bunu nesh etmiştir. (Fahreddîn Râzî, İmâm-ı Süyûtî)

    Nesh; emir ve yasakları değiştirmek demek değil, bunların yürürlük zamanlarının bittiğini haber vermektir.
    Kader, Allahü teâlânın, olacak şeyleri ezelde bilmesidir. Kaza, kaderde bulunan şeyleri, zamanı gelince yaratmasıdır. Yani kader, maaş bordrosu gibidir. Kaza ise, bu maaşın dağıtılmasıdır. Allahü teâlâ, herkesin ne yapacağını, nerede nasıl öleceğini bilir. Buna, kader, kısmet, baht, nasip, talih, yazgı, alınyazısı deniyor. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
    (Allah, onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir.) [Bakara 255]

    Bir film tekrar tekrar gösterilse, bunu önceden seyretmiş birisi, ikinci, üçüncü defa seyrederken, (Baş rolde oynayan oyuncu, attan düşüp ölecek) dese, o dediği için mi filmdeki oyuncu ölüyor, yoksa, söyleyen daha önce seyrettiği için mi biliyor?

    Takvimlere, bir yıl içinde güneşin ne zaman doğup, ne zaman batacağı, hesaplanarak yazılıyor. Güneş, takvimde bildirilen saatlerde doğup batar. Güneş, takvime öyle yazıldı diye bilinen saatlerde doğup batmaz. Takvime yazılması, güneşin doğmasına ve batmasına tesir etmez. Allahü teâlâ da insanların başlarına ne geleceğini bildiği için, bunları levh-i mahfuza yazmıştır. Bir âyet meali şöyledir:
    (Allah her canlının durduğu yeri ve sonunda bırakılacağı mekanı bilir. Hepsi açık bir kitapta [levh-i mahfuzda] dır.) [Hud 6]

    Kaderin değişeni de, değişmeyeni de vardır. Mesela değişmeyen ecele, ecel-i müsemma denir. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
    (Ecel bir an gecikmez ve vaktinden önce de gelmez.) [Araf 34]

    İnsanın işine göre, ömrü ve rızkı değişebilir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
    (Allah, dilediğini siler, dilediğini değiştirmez. Ümm-ül-kitab [levh-i mahfuz] Ondadır.) [Ra’d 39]

    Ümm-ül kitap, ezeli olan kelam-ı İlahinin yazılı olduğu kitaptır. Melekler, bunu anlayamaz. Zamanlı değildir. Allah’tan başka, kimse bilmez. Hiç yok olmaz. Levh-i mahfuzda değişiklik olur. Bunu melekler görür. İnsanın, işine göre, ömrü ve rızkı değişir. İyiler kötü, kötüler iyi olarak değiştirilebilir. Bir başka âyet meali de şöyledir:
    (Herkesin ömrü ve ömürlerin kısalması elbette kitapta yazılıdır.) [Fatır 11]

    Değişebilen kaza kadere kaza-i muallak denir. Bir kimse, iyi amel yapıp duası kabul olursa, o kaza değişebilir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
    (Kaza-i muallakı hiçbir şey değiştirmez. Yalnız dua değiştirir.) [Hakim]
    (Kader, tedbirle, sakınmakla değişmez. Ama kabul olan dua, bela gelirken korur.) [Taberani]
    (Sıla-i rahm ömrü uzatır.) [Taberani]

    Kaderin levh-i mahfuzda yazılması kazadır. Bir kimseye takdir edilen bela, kaza-i muallak ise, o kimsenin dua etmesi de takdir edilmişse, dua eder, kabul olunca belayı önler. Duanın belayı önlemesi de kaza ve kaderdendir. Şemsiye yağmura siper olduğu gibi, dua da belaya siper olur.

    Alıntıdır...

    SELAM VE DUA İLE...

  8. #8
    Dost SoN KaRSak - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2009
    Mesajlar
    11

    Standart

    KAZA VE KADER

    Opr. Dr. MÜNİR DERMAN

    ALLAH (c.c.) : "Ben insanın sırrıyım ve insan benim sırrım"

    Allah'ın ilim ve tekvin sıfatlarına raci olan kaza ve kader îmanın en esaslı temellerinden olup, her ikisine birden îmân farzdır, İslâm dininde...
    inkâr dinsizliktir, şirktir.
    Bu hâl elim ve feci bir hâldir insan oğluna...
    islâm dininde en çetin, anlaşılması güç, akılla zor kavranabilen mevzuların başında gelir...
    inanabilen, aklın kavrıyamıyacağı bir sevgi içine gömülür..
    Ne mutlu bunlara...
    Hazret-i Resûl bu mevzuda sual soranlara: “Buna İmân ediniz, münakaşa etmeyiniz. Bu yüzden sizden evvelkiler dalâlete düşüp mahvolmuşlardır” buyurmuştur...
    Kaza ve kadere îmân, Allah'ın ilim, irade ve tekvin sıfatlarına îmân demektir.
    Eskiler, kaza ve kaderi izah için, bir çok söz söylemişlerdir..
    Hepsi kapalı ve anlaşılması güçtür.
    Zira söylenenleri anlamak derin vukufa bağlıdır.
    Kaza ve kaderin târifi İslam dininde iki büyüğün izahı içinde mütalâa edilegelmektedir...
    Mâturüdi ve Eş'ari. Biri: Ezelden bütün eşyanın vücuduna taallûk eden ilm-i ilâhi.. diğeri ilm-i ilâhîye mutabık bir sûrette kâinata ezelden taallûk eden ilâhi irade... Işte elde olan târifler bunlardır... Bunlar izah değildir. Târiftir. Bunlara karşı cebriye ve kaderiyye diye iki garip uydurma izah ve mütalâa daha vardır...
    Bu târif ve izahtan anlamak çok güçtür. Kaza ve kaderin bu izahlarını yapanlar, anlamamışlar diyemiyeceğim, anladıklarını izah edememişlerdir. Ancak târifte kalmışlardır. Biz bunları anlaşılabilecek şekilde izaha çalışacağız...
    Yalnız bazı cümlelerle okuyucularımıza biraz malzeme vermek lâzımdır.
    l - Allah insanları arzuları üzerine hareket etmek kabiliyetinde halketmiştir.
    2 - Bundan dolayı Allah ihtiyara bağlı olan bu işleri, insanların dilemelerine, arzularına ve ihtiyarlarına uygun olarak irade ve icad buyurur ki, bu irade ve icad evvelden mevcud olup, kanun şeklinde kâinatda Sünnetûllâh ismi altında câridir. Zira âdât-ı ilâhîye bu yolda cereyan etmektedir.
    3 - İnsanların irade ve ihtiyar sahibi bir mahluk olması da, Allah'ın dilemesi ve takdir buyurmasiyle olmuştur.
    4 - Allah insanın istediğini yapabilir bir sûrette olmasını dilemiş, ve Öylece halketmiştir. Bunun içindir ki, insanlar kendi istek ve ihtiyarı ile bir şey yapmak, veyahut yapmamak iktidarına mâliktirler, iki cihetten birini tercih ve ihtiyar edebilirler. (istiyen îman eder, istiyen etmez.) Âyet....
    Şimdi bu küçük bilgiyi unutmayınız. Okurken kafanıza saplanacak her türlü fikir ve itirazı terkediniz, okumaya devâm ediniz...
    KADER: Kâlem-i alâ ile Allah'ın dünyalar, âlemler yaratılmadan evvel yazılmış, bir arzusudûr.
    KAZA: Bu muradın oluğudur. Kader ve kaza insanlar içindir. Bundan dolayı insanlar ebedîdirler. Ezelî değildirler. Yalnız Zülce-lâl ezelidir. Kader ve kaza hürmetine Cenab-ı Allah her esmâsının altına Rahîm esmâsı ile gizlenmiştir. Her şey Allah'tan olduğuna göre; bizi muhafaza et demek lüzumu ortaya çıkar. (Ya Hafız) bize acı, afat verme demek sûretiyle Cenâb-ı Allah daima kendisini tesbih ettirmededir...
    Kâlem-i A'lâ: Arzuladığım proje tahtında dünyaları yaratacağım, bu isteğin tezahürü çizilmiş demektir. Bu çizilme Kâlem-i A'lâ iledir.
    Yâni muradın tecelli etmeden evvel lâmekândaki oluşuna (Emir sudûru kanalı) Kâlem-i A'lâ'dır. Bu yazılış, kaderdir. Meselâ hava, su, toprak, ateş yaratacağım, bunlara bir çok hassalar verip değişmez kanunlar ile yekdiğerine bağlıyacağım. Bunlarda fizikî, kimyevî bir çok kanunlar, prensipler vardır. Su sıcağa maruz kalacak, buhar olacak, buhar soğuğa çarpacak su olacak, kar olacak, herşey arz çekimi ile düşecek, ilaâhiri gibi...
    değişmeyen hâdiseler, muradın tezahürü, oluşudur. İşte bu kazadır..
    Suyun yaradılışı muraddır.
    Muradın tecellisi kaderdir. Suda birçok hassalar var; buhar olma, kar olma, buz olma, gıda olma, bunlar kaderin muhtelif tecelli şekilleridir, değişmez..
    Bütün bu oluşlar bir kanun altında devâm eder. Canlılar bu kader denizi içinde bulunuyor. Bunun şiddetine maruz kaldığı dakikada kazanın tecelli etmesi ile, evvelce tespit edilen muradda gizli bulunan kudret tecelli eder. Meselâ: Suya düşen boğulur, kazaya çarpar demektir. Suyun boğmak hassası kaderdir. Buna tahammülsüzlük, kazaya çarpılmaktır. Herkesin ağzında bir kaza kelimesi dolaşır. Birden bire, bilinmeden bir şeye giriftar olmak mânâsına kullanılır. Aslında o hâdise mevcuddur. O anafora kapılmak, değişmeyen kaza hududuna girmek demektir. Biz ismini yanlış, anlamadan söylüyoruz. Amma bu, insanların bulduğu güzel kelimelerden biridir.
    Sünnetullâh tağyir edilemez, kader değişmez....
    Ormanda bulunan bir ağaca, Allah Er Rezzak esmâsiyle rızkı topraktan veriyor. Gökten bulut ile suyu vermektedir. Bulutların cezbi, ormanların işidir. Ormanları harabedersek, ağaçların Allah'ı zikretmelerine son vermiş oluruz. O zaman Sünnetullâh'ın cüz'i bir kısmı tağyir edildiğinden bulut gelmiyor. Yağmur da yağmıyor...
    O hâlde ormanları harabedilen bir yerde Allah'tan yağmur istemek ayıptır... Yalnız esasında çöl olan yerlerde yağmur duası yapılabilir. Dua, daima Sünnetullâh dışında, tasarruf hududunda olacak hâdiselerden seçilerek yapılır. Tasarruf hududunda hayır ve şer Allah'tandır. Emrin câri olduğu hudut içindedir.
    Hayır, Hay esmâsını harekete getirip bütün diğer esmâlarla birlikte insan denilen ekmel mahlûku hayatta tutan güzel ve değişmeyen kanunlardır. Bu kanun, insanın, tam sıhhat ve Sünnetullâh kanunlarına uygun bir sûrette idame-i hayat etmesi için kendine uymasını âmirdir. Bunun içinde adalet, ahlâk prensibi gizlidir, iyiliğe matuftur. Bu hayırdır. Bunun aksi şerdir, insana zararı olup binnetice hay esmâsına karşı bir isyandır şer. Her ikisi de ilm-i ilâhî ile evvelden tensip buyrulduğundan her ikisi de Allah'tandır. Havadaki oksijen insan için lâzımdır. Hayatın devâmı için bu lâzımdır. Bir nevi hayırdır. Bunu yaratan Allah'tır. Allah'tandır. Ciğerlerine oksijen sokmamak bu hayrı kullanmamak demektir. Kullanmamak oksijensiz kalmak demektir. Oksijensizlik Ölümü intac eder. Vücud için bu bir şerdir. Oksijensiz kalmanın Ölümü intac edeceği Allah tarafından evvelce takdir buyrulmuştur. O hâlde şer de Allah'tandır.
    Bütün bu hâdiselerdeki kanunların oluşları ve neticeleri de Allah'tandır. Bu kanunların iyi veya fena taraflarına maruz kalmak ise, insanların elindedir...

  9. #9
    Dost SoN KaRSak - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2009
    Mesajlar
    11

    Standart

    Cebriyye de: “Her şeyi yapan, yaratan Allah'tır, biz bir şeye kadir değiliz” der.
    Kaderiyye: “kul fiilinin yaratıcısıdır” diye tuhaf, garip, saçma fikirler ortaya atar. Bunlar kuru fikirlerdir. Bir mütalâadır. Fakat, anlatış, öğretiş değildir...
    Bundan dolayı islâm akaidine tamamiyle mugayirdir..
    Arzu-yı ilâhîyi bildiren Resûl-i Ekrem'dir. Kitab-ı Ekmeldir. Buna aykırı değil, küçük bir uygunluğu olmayan şiddetle reddedilir, islâm dininde... islâm'ın saçma dinlemeye vakti, zamanı yoktur. Kaza ve kader, Hayır ve Şer Allah'tandır. Bu gayet tabiî bir inanış ve olaydır. Allah'ın dünyaları yaratmadan evvel, ben şöyle bir dünyâ yaratacağım. Bunun işlemesi değişmeyen cazibe kanununa, kimyevî, fizikî, astronomik kanunlara, hayat kanununa, tekâmül kanununa tâbi olacak. Bunların hepsine Allah lûgatında Sünnetullâh ismi verilir..
    Bunlar, inanan, inanmayan, canlı, cansız, velî, kâfir, mümin, dinsiz herkes için aynıdır. O hâlde, bu kanunda adalet prensibi ve her zaman böyle olduğuna göre de ahlâk prensibi gizlidir. Kader, Allah'ın Cemâl esmâsına bağlı, Rahmân, Rahîm sıfatiyle süslenmiş, nizâm-ı kâinat ve kudret-i nahiyenin azamet ve haşmetinin tezahürleridir...
    Bu dekoru hazırlamasındaki murad-ı ilâhî, hay ile tecelli edip, gizli hazinesini görmek arzusunda bulunmasının, görülür ifadesidir...
    Muhatabım olacak bir şey yaratacağım. Buna adalet ve ahlâk prensiplerinin değişmeyen bir zemini, bir mekânı hazırlıyacağım. İşte Sünnetullâh'ım ile süslü bir kâinat yarattım. Değişmeyen kanunları var. İşte kader arzusu.. Hayyı insana hediye ettim. Sünnetullâhın câri olduğu ve hayyın devâmı için şartları haiz olan kâinata koydum. Bu kanunlara riâyet ederse hediye ettiğim hay devâm edecek arzum dahilinde..
    Bunlara riâyet etmezse Sünnetullâh içinde gizli Celâl sıfatımın gizlendiği kısımlarına hürmetsizlik etmiş olacaktır! Su yaratacağım. Su azizdir. Zira Cemâl sıfatının süsleri olan Rahîm ve Rahmân sıfatlariyle azizdir. Canlılara hay bu azizlikten çıkmıştır. Su, sıcağa maruz kalacak, buhar olacak, buhar soğuğa maruz kalacak, yağmur ve kar olacak. Bunlar sudaki, suyu yaratmadan evvelki arzuladığım güzel hassalardır. Yâni suyun kaderidir.
    Suda bir hassa daha vardır. Boğmak hassası...
    Muradın tezahürü, oluşudur. Bu, kazadır. Suyun yaradılışı, murad, muradın tecellisi, kaderdir. Suyun hassalarının, Celâl ile görülüşü kazadır. Bu, Allah’tandır. Bu hassalara, kanunlara sarılmak veya sarılmamak bizim elimizde....
    Bundan dolayıdır ki güzel sözler, ulvî hakikatlar cazbedici şeylerle kamçılanan azgın ihtirasları gemleyemez. Bunun neticesi olarak, dünya kanunlarında fertlerin kendi hürriyetlerinden feragat ettikleri kısımların mecmu'u cemiyetin ceza vermek hakkının esasını teşkil eyler. Günâhlar bir de “insanların kendi bünyesine işledikleri ihtiraslardır” diye târif edilir, ömür boyunca husule gelen engeller insanların bu inhirafından doğar.
    Bu engeller, insanların ilerlemesini yavaşlatabilir. Fakat hamlesini kuvvetlendirir. Irmağın Önündeki kaya parçası gibi...
    Kaya, ırmakta şelâle husule getirir. Cesaret, alçak gönüllülükle olmazsa fenalık doğurur, ********lik husule getirir, onun için insanın şahsiyeti o kadar mukaddestir ki, dünyada onun kadar iyi bir şey yoktur, Bütün kâinat buna muhatap olarak yaratılmıştır. Yalan çiçek verir derler, fakat meyva, asla!. Bu câri kanunlardan inhiraf demektir.
    “Sakin ve mes’ud bir hayat ancak fazilet yoluyla elde edilir” demiş bir büyük...
    İşte bu söz rızaya ve kanunlara riâyet demektir, insan hariç, bütün diğer mahlûkat hayatın başlıca hedefinin hayattan zevk almak olduğunu bilirler ve sezerler. Fenalık yapmağa kalkan kimseye, elinizden geldiği kadar hâlâs çâresi göstermeğe gayret ediniz. Göreceksiniz ki suçlar azalacaktır. Çünkü Rahmet pınarı daima çağlamaktadır.
    Mukadderatın kendisine çizdiği hayat çemberini asla zorlamamış bir insan olarak bu yazıyı yazan kul, şunu söyler : “bu saha içinde ömrünü ikmal etmek için sessiz ve sedasız sırasını bekleyen insan, kaza ve kadere, hayır ve şerre inanır, fazilet yoluyla gider ebedî ülkesine....”
    Ecel ne bir saat gecikir, ne bir saat evvel gelir..
    Bu, yazılan, bilinen, söylenen bir takım kelimelerle oyun yapılan mânâda değildir.
    Tedavi olunuz, tedbir alınız âyetleri boş değildir. Buradaki saat kelimesi Allah lûgatında bizim bildiğimiz saat değildir, insanın doğuşu malûm, Ölümü meçhul...
    Bunu, bir ağaca, bir çiçeğe, bir nebata, bir canlıya, Allah dünyalar yaratılmadan evvel takdir etmiştir. Meselâ; Bir buğday 9 ayda başak verecek, bir insan 9 ayda doğacak, bir nohut 90 günde yetişecek, demir şu kadar hararette eriyecek, merkezi sıkletini kaybeden her şey düşecek, havasız kalan canlı ölecek, takatin fevkinde bir yük insanı zebun edecek, gözü çıkan görmeyecek.
    İnsan buz kadar soğuğa, su kadar sıcağa tahammül edecek uzvi bir kabiliyette yaratıldı. Bu uzviyet şu kadar senede eskiyecek...
    Mukavemet kanunları, hareket kanunları, cisim filân cisimle birleşince şu madde husule gelir, kimyevi kanunlar, fiziki kanunlar, astronomik kanunlar; bunlar zâhir olan Sünnetullâh "hayatın değişmeyen kanunları", hepsi, kader çerçevesi içindeki muraddır...
    Bu kanunlarla yaratılan herşeyin mukavemetleri hududu tâyin edilmiştir. Bu kaderdir. Bu hududu aşmak, kanunların değişmeyen anaforuna kapılmaktır, takdirin muayyen hududu dahilinde anafora kapılmamak için dikkatli olmak lâzımdır. Dindeki dikkat; fazilet, adalet, doğruluk, ahlâk prensiplerine uymak demektir. Meselâ, balık suda yaşar dışarı çıkmaz. Çıkarsa bunlara uymamıştır, ölür. İnsanın da bir buğdayın ömrü gibi Allah indinde müddeti ömrü muayyendir...
    Ruhun cesede girişi ve dünyaya gelişi ile - yani ruhun Sünnetullâh'ın kanunları ile sıkı sıkıya rabıtası olan uzviyete girmesiyle - ömür başlar. Ömür cesedin değil ruhun ömrüdür. Ruh cesedden çıkar, fakat ölmez.. Ta ki (âyetle sabittir) bütün kâinat yok olduktan sonra Cenâb-ı Allah "El Mütekebbir" esmâsiyle tecelli edecek "Enellâh" Ben Allah'ım diyecek... Işte bu an ruhların ölümüdür. Kur'ân'daki teehhür etmeyecek ömür kelâmı burada biter. Bu ind-i ilâhîde evvelce tâyin edilmiş ömrün değişmeyen sonudur. Bu katiyyen değişmez...
    Arada ruhun cesedden ayrılması kaderin çizdiği kaza anaforuna kapılmaktır. Bu anafora kapılıp ölüm diye târif edilen hâl bir çok ecel cinslerini ortaya çıkarmış ve muhtelif târif ve izahlara, bu işlerle meşgul olanları, sevketmiştir.
    Ecel-i müsemmâ, ecel-i kaza, ecel-i muallâka bunların hepsi işin hakikatinin güç anlaşılmasından doğan garip ve tuhaf târiflerdir. Bu târifler kaderin, yani muradın oluşunu husule getirir. Kaderde gizli olan oluş şartlarının ortaya çıkışı ölümü intac eder. Kur'ân-ı Kerim'deki değişmeyen saat, izah ettiğimiz bu saattir. Zira aksi olsa idi bir insanın ömrü için dua etmek kadere ve takdir-i ilâhiyeye isyan sayılırdı.. "Yekdiğerinizin ömrü için dua ediniz" emr-i Resûlü bundan dolayıdır. Yâni ömür için dua kaderin takdir ettiği müddet içinde kazaya çarpılmadan cesetle ruhun birlikte devâmı içindir.
    Böyle görünmez bağlarla görünür şekilde tecelliyat arzın jeolojik bünyesine bağlanan yâni kâinatta câri bütün Sünnetullâh hududu içindeki canlıların sükûn, ahlâk, adalet kelimeleriyle ifade edilebilen hasletlerle bağlı olması adeta tabiî, manyetik, jeolojik kanunların bir arzusudur. Yağmur ve soğuk havada çıplak gezmek, nasıl zatürreyi husule getiren mikrobu vücuda sokuyorsa, ateşe yanaşmak nasıl yakıyorsa, uykusuzluk insanı nasıl öldürüyorsa, sudan çıkan balık nasıl ölüyorsa, takatin fevkinde bir yük insanı nasıl zebun ediyorsa, içki sıhhati nasıl bozuyorsa arzın güneşten uzaklaşması nasıl kış mevsimlerini husule getiriyorsa, gece olunca yıldızlar nasıl görülüyorsa, ev yıkan nasıl mahvoluyorsa, bu tabiî kanunlara yani Sünnetullâh'ta câri kanunlara muhâlif olan ahlâksızlık, edebsizlik kitlelerin, tabiatla olan bu gizli adeta görünmez ruhî, biyolojik ve jeolojik bağlarına bir isyan bayrağı çekmek mesabesindedir. O hâlde kader ve kazanın çizdiği bu tabiî hâdiseler insan uzviyetinin ve yaşamasının nâzımıdır. Nasıl hırsızlık etmek, adam öldürmek kitlelerin kanunları ile cezalandırılıyorsa maneviyat kanunlarının adalet, ahlâk, doğruluk, insanlık, kemâl prensiplerine sadık kalın demeleri, kitlelerin icadı olan kanunların emirleri gibidir. Bu kanunda bir adalet ve ahlâk prensibi hâkimdir. Bu kanuna muhâlif hareket eden: Kavm-i Lûtlar, Firavunlar, Sodom Gomoreler, Neronlar, Bizanslılar, bu değişmeyen âdil kanunun cezasını görmüşlerdir. Nasıl bu tabiî kanunlara insanlar gizli bağlarla bağlı ise, bu kanunları değiştirmek de bu gizli bağların insanlar tarafından rengini değiştirmekle olur. Kitlevî, felâket ve dert kelimeleriyle ifade edilebilen her şeyi insanlar kendilerine çekerler..
    Hâllacı Mansur'un (Enel-Hâk) demesi kafasının vurulmasına sebep olmuştur. Bu cezbe her kuvvetin insanda meknuz olduğunun ifadesidir.
    Allah, kelâmında (Sabah yıldızı, doğan batan güneş, zulmet hakkı için kasem ederim.) diyor. Bunlar değişmeyen ilâhî kanunun âhengiyle işleyen kâinat makinasının idrak edildiği insan kafasında, insan kudretinde olduğunun ifadeleridir...
    Nasıl ki güneş doğup batıyor, zulmet ortalığı karartıyorsa, bu âdil ve değişmeyen bir kanun-u ilâhi olduğuna nazaran; adalet tabiî bir kâinat nizamı mefhumunun görülmeyen bir işleyişidir...
    Nebatlardaki, hayvanlardaki, canlı ve cansız her maddedeki atom ve proton, cazibe ve hareket hikâyeleri nasıl, bir ahlâk prensibi, bir adalet düzgünlüğü gösteriyorsa, aynı zamanda adalet ve ahlâk, doğruluk mefhumlarının hakikî nâzımı ve tabiî hâdiselerdeki fizikî, biyolojik, kimyevî, cazibevî, manyetik düzgünlüğün temsili ifadeleridir de.. Kızgın bir çelik suya batırıldıkça nasıl çelikliğini kaybediyorsa, bu suya batırmak evvelce takdir olunan kader manzumesinin ilim sözüyle ifadesi olan tabiat kanunlarının adaletine hıyanetin cezası demektir. Soğuk da çırılçıplak insanı nasıl hasta ediyor veyahut mikronların uzviyete hululüne sebebiyet veriyorsa ki bunu yapmak tabiî hâdiselerin muvazenesine hürmetsizliğin cezası oluyor. Küçük bir dikkatsizlik bir felakete nasıl müncer oluyorsa ki, bu da bir nev'i benlik ahlâkından inhiraf oluyor. Fazla içki ile vücudtaki karaciğeri harabeden nasıl siroz oluyorsa ki karaciğerin tabiî fonksiyonlarının hakkına ahlâksız bir cürüm işlenmiş oluyor, Hazreti Peygamberin : “Ben Arabım fakat Arap benden değildir” demesinde, anlattığımız hakikatin atom hâline gelmiş, ancak derin izahlarla açılan bir hakikatin ve nizam-ı ulvînin ifadesi gizlidir. Zira ahlâkı tamamlamak için ba's olundum, buyurmaktadır, Hazreti Resûl...
    Kaza ve kadere inanmanın, yalnız islâm dininde değil, bütün ilim ve fen, akâdemik bilgiler hududu dahilinde bir kanun-u tabiat izahı olduğu ortaya çıkar. Bu kanuna inanmak ve sadık olmak demek: âdil olmak, ahlâklı olmak, doğru olmak, insan olmak demektir. Ne mutlu o bilgin, âlim ve fen adamına ki; kâinatta câri ve bugün yıldızlara kadar fışkıran zekâ ve buluşlariyle, izah ettiğimiz islâm'ın kaza ve kader inancını bağdaştırabiliyor.

    İnhiraf : Doğru yoldan sapma. * Dönme. * Bozulma. Değişme. * Kırıklık.
    Merkezi sıklet : Ağırlık merkezi.
    Teehhür : Gecikme. Sonraya kalma. Geriye kalma.
    İntac eder : Neticede getirir.
    Mesabe : Derece. Menzile. Rütbe. * Sevab yeri. * Merci, melce'.
    Nâzım : Nizamlayan, nazmeden. Manzume yazan, düzenleyen.
    Meknuz : Gömülü define, örtülü, gizli. Hıfzedilmiş, mahfuz.
    Muvazene : Ölçmek. Denk olup olmadığını bilmek için tartmak, ölçmek. * Düşünmek. * İki şeyin vezince birbirine denk olması. Uygunluk.
    Manzume : Sıra, dizi. Sistem.
    Hulul : Girme. Dâhil olma. İçine gizlice giriş. * Birinin veya birkaç kimsenin sevgi veya itimadını kazanmak, içlerine onlardan görünüp girmek.
    Müncer : Nihâyet bulmak. * Bir tarafa çekilmek. * Sürüklenme. * Sona eren, neticelenen.
    İnhiraf : Doğru yoldan sapma. * Dönme. * Bozulma. Değişme. * Kırıklık
    Nizam-ı ulvî : (Ulviye) Yüksek, yüce. * Manevî ve göğe mensub nizam, âlem.
    Ba's olmak : Gönderilmek.
    Câri : Akan, akıcı. * Geçmekte olan. * İnsanlar arasında mer'i ve muteber ve mütedavil olan.

  10. #10
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    Süleyman KÖSMENE
    Günlük dilimizde tesadüf kelimesi




    İçel’den okuyucumuz: “Günlük konuşmalarımızda tesadüf sözcüğünü kullanmamızda bir sakınca var mıdır? Tesadüf yerine tevafuk kelimesini kullanmamız daha mı doğrudur? Bu konuda bilgi verir misiniz?”

    Bizim cüz’î irademize göre “tesadüf” diye nitelediğimiz her olay, her şey, hiç şüphesiz Allah’ın küllî iradesiyle kuşatılmış, ihata edilmiş, bir kast ve irade eseri olarak ortaya çıkmıştır. O halde; olayları anlatmak veya hikâye etmek için yalnızca “bize bakan yönüyle” ve “rastlamak” mânâsında kullandığımız “tesadüf” kelimesi; tamamen bizim bilinç kapsamımız çerçevesinde, bizim boyutlarımız içinde kalmak şartıyla kullanılabilir; ancak hiçbir olayda, hiçbir şekilde “küllî irade” yani “Allah’ın iradesi” kast edilerek kullanılamaz, kullanılması dalâlet olur.
    Kâinatta ve tabiatta, bizim bilincimiz dışında, ama Allah’ın küllî iradesinin ihatası içerisinde gelişen olaylar serisinin bir tanesine bile “tesadüf” denmesine Risâle-i Nur şiddetle karşı çıkar; bunu küfürle eş sayar ve böyle tesadüfe “serseri” lâkabını uygun bulur.1 Her şey o kadar Allah’ın iradesine bağlıdır ki; hiçbir şekilde “âlemde tesadüfe yer yoktur.” Bediüzzaman; “tesadüfü, tabiatı ve şirki” aynı paralelde ele alır; bu üç mânânın İslâm âleminden ihraç edilmesi ile ilgili verilen kararı Risâle-i Nur’un infaz ettiğini beyan eder.2 Tesadüfün yalnızca bir vehimden ibaret olduğunu, Sâniin kast ve iradesi ispat edildiği takdirde ise bu vehmin ortadan kalkacağını; kevnî hâdiselerin hiçbir şekilde tesâdüf oyuncağı olamayacağını3; nihayet derecede Kadîr, Hakîm, Basîr ve Alîm olan Cenâb-ı Hakk’ın işine “tesadüf”ün karışamayacağını4; kesret tabakalarının en dağınık mes’eleleri denilen şu âlemdeki her hareketin, atılan her adımın, alınan her nefesin ve kımıldayan her yaprağın; kaderin yazdığı sayfalardan birer satır hüviyetinde olduğunu5 ve her değişikliğin, her yeniliğin, en küçük ayrıntısına ve teferruâtına kadar her hadisenin birer Rabbânî mektup, kevnî âyetlerin birer sayfası ve Allah’ın isimlerinin tecellî ettiği birer âyine mertebesinde bulunduğunu yine Risâle-i Nûr îzah ve ispat eder.6
    Tabiat olaylarında Allah’ın takdir buyurduğu hikmeti doğrudan göremediğimiz ve hissedemediğimiz için bu olaylar bilincimize “tesâdüf” perdesi altında yansımaktadır. Ancak tıpkı esbabda olduğu gibi, tesadüfün de zihnimizde yalnızca bir “perde” olarak kalması zarûrîdir. Aksi takdirde—maâzallah—küfrün ve şirkin kuyruğuna basmış oluruz.
    Günlük dilimizde “tesadüf” yerine, olayların tamamının Allah’ın iradesinin eseri olduğu mânâsını daha iyi vurguladığı için “tevâfuk” kelimesini kullanmak mümkün olmakla beraber; yalnız “kendi cüz’î irademiz” kast edilmek şartıyla, “tesadüf” veya “rastlamak” kelimelerini kullanmakta da bir sakınca görülmez. Meselâ, arkadaşımız ile bir caddede bilincimiz dışında karşılaşmak, Allah’ın iradesinin ihatası altında meydana gelmesine karşılık; bizim irademize göre bir tesadüf ve rastlantıdan ibarettir. Bu durumda; bize göre rastlantı veya tesadüf olan tüm olayların, Allah katında, Allah’ın iradesiyle tanzim olunan birer tevafuktan başka bir şey olmadığını bilerek ve iman ederek, “Arkadaşıma rastladım” demekte bir mahsur yoktur.
    Nitekim Risâle-i Nur’da, “tesadüf” kelimesi, “bizim cüz’î irademize” nispet edilerek günlük dilde kullanılmıştır. Meselâ; Münâzarât’ta: “Azm-i kat’î ile maksadımın yoluna tesadüf eden her bir mehâlike gireceğim.”7; Emirdağ Lâhikası’nda: “Ehl-i siyasete hiç bakmadığım halde, bu gün tesadüfen kulağıma girdi ki; bazı camileri kaldırmak için bir mecliste, bir kısım dinsiz mebuslar çalışmışlar.”8; Mesnevî’de : “Pek çok belâlara ve düşmanlara tesâdüf ettim.”9; Sözler’de Mi’rac’ın anlatıldığı bölümde, Peygamber Efendimiz (asm) hakkında, “..tâ Kâb-ı Kavseyne kadar merâtib-i külliye-i esmâiyede gözüne, kulağına tesadüf eden âyât-ı Rabbaniyeyi ve acâib-i san’at-ı İlâhiyeyi işitmiş, görmüştür.”10; yine Sözler’de, “bâzan on bin; Leyle-i Beratta okunan âyetler ve makbul vakitlere tesadüf edenler gibi.”11; Lem’alar’da, “Zülkarneyn’in mağrip tarafına seyahati,..... Volkanlı bir dağın fışkırması vaktine tesâdüf ettiğini beyan etmekle...”12 cümleleri içinde; Barla Lâhikasında da meselâ; Hüsrev ağabeyin (ra) mektubunda13; Refet ağabeyin (ra) mektubunda14; ve Hafız Mustafa’nın (ra) mektubunda15 kullanılan “tesadüf” kelimelerinde, sırf bizim cüz’î irademizin kast olunduğu aslâ şüphe götürmez.
    Bu durumda; “tesadüf” kelimesini “Tevhid inancını” zedelemeksizin, cüz’î irademizi kast ederek günlük dilimizde kullanabiliriz. Allah’ın küllî iradesine nispetle kullanmaktan ise şiddetle kaçınmalıyız.

    Dipnotlar: 1- Bakınız: Şuâlar, s. 142, 522; Lem’alar, s. 335; Mesnevî-i Nûriye, s. 205; 2- A.g.e., s. 153; a.g.e., s. 213; 3- Sözler, s. 157; 4- Sözler, s. 180; 5- M. Nûriye, s. 89; 6- Sözler, s. 215; 7- Münâzarât, s. 1158 8- E. Lâhikası, s. 166, 2. haşiye 9- M. Nûriye, s. 44 10- Sözler, s. 515 11- Sözler, s. 312 12- Lem’alar, s. 111 13- B. Lahikası, s. 46 14- A.g.e., s. 65 15- A.g.e., s. 115

    24.02.2009

    E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr



    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Levh-i Mahvuz açılsa gerçek ırk belli olur...
    By gamze-i_dilruzum in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 09.12.12, 22:28
  2. Levh'i Mahfuz Nedir İbadetle Dua ile Değişirmi
    By karatoprak1975 in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 18
    Son Mesaj: 09.11.09, 16:26
  3. DNA Testi, Levh-i Mahfuz’u Yokluyor!
    By Bîçare S.V. in forum Sağlık
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 27.12.08, 20:40
  4. Cevaplar: 6
    Son Mesaj: 08.07.08, 14:43
  5. Nobelli Yazar Necib Mahfuz Vefat Etti
    By sliha87 in forum Gündem
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 31.08.06, 21:34

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0